<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279</id><updated>2011-11-25T03:37:16.613-08:00</updated><category term='EBÛ MANSÛR-İ MÂTURİDÎ'/><category term='Eleştiri Ahlakı'/><category term='Batı dünyasında neler oluyor?  -Alev Alatlı'/><category term='z.Mevlana Celalledin Rumi'/><category term='Aydınlanma'/><category term='z.Hüseyin Salim Saraçer'/><category term='Divan-ı Kebir den Seçmeler'/><category term='MÜSLÜMAN MI YOKSA TEBAA MI YETİŞTİRİYORUZ'/><category term='Mevlevilik İslâmiyet’i Naif Yaşama Biçimidir'/><category term='z.Hüsamettin Arslan'/><category term='Kan nakli'/><category term='z.Ahmet Kayhan'/><category term='Tarih Dersleri'/><category term='MÜSLÜMAN ve PARA'/><category term='z.Derrida'/><category term='Akaid'/><category term='KLÂSİK ESERLERİ OKUMA VE YORUMLAMA SORUNLARI'/><category term='Toplumsal ve Ekonomik Boyutlarıyla Dünyada Değişim'/><category term='z.Ahmet Haşim'/><category term='Tebaa Ve İtizalciler'/><category term='z.Yunus Emre'/><category term='Yazım Kuralları'/><category term='Kediler'/><category term='Rubai'/><category term='Video'/><category term='Simurg'/><category term='Politik-Ezoterizm: Mahmut Erol Kılıç ile Röportaj'/><category term='Hz. Mevlânâ’dan Sülûk Yolundakilere Uyarılar'/><category term='zÇağlar Keyder'/><category term='Gölpınarlı Hakkında'/><category term='z.İbn Arabi'/><category term='İmlâ'/><category term='İncinmek'/><category term='z.İlber Ortaylı'/><category term='Şapkalı Kelimeler'/><category term='Hikmet'/><category term='Peygamberimiz neden “zengin” değildi?'/><category term='Şems sufîlerin hangi kısmındandır?'/><category term='Z.Gazali'/><category term='AVAM&apos;DAN OLMAYANLAR / MEVLÂNA&apos;NIN ASIL ADAMLARI- A.Gölpınarlı'/><category term='Akıl'/><category term='Mehmet Fatih Çıtlak'/><category term='z.Dücane Cündioğlu'/><category term='Köylü milletin efendisidir'/><category term='Melametilik'/><category term='z.Abdülbaki Gölpınarlı'/><category term='MOON” OLAYININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ VE “KÜLTLER”'/><category term='z.Mehmet Şevki Eygi'/><category term='Edeb'/><category term='şiir'/><category term='İmla'/><category term='Hakikat derdi'/><category term='Gelenek ve Dil üzerine yazılar'/><category term='Şems-i Tebrizi Hz.lerinden'/><category term='Ekonomi'/><category term='Organ nakli'/><category term='Yahya Kemal'/><category term='Müslüman Saati - Ahmet Haşim'/><category term='Kocakarı ilaçları'/><category term='Vahiy tartışmaları için hazırlık'/><category term='Mesnev-i Şerifden Seçmeler'/><category term='Muhafazakârlık'/><category term='z.İsmail Güleç'/><category term='Dört Hintlinin namazı'/><category term='z.Hilmi Ziya Ülken'/><category term='DERRİDA ETİĞİNDE ÇELİŞKİ'/><category term='Makâlât'/><category term='İş ahlakı'/><category term='z.Seyyid Huseyin Nasr'/><category term='z.Hafız Şirazi'/><category term='Etik'/><category term='İslamiyetin / Geleneğin insan telakisi üzerine'/><category term='Düşmanın Ali –Keremallahu vechehunun yüzü- ne tükermesi üzerine Emîr-ül Müminîn Ali’nin elinden kılıcı atması'/><category term='AŞKINLIK VE ÖZNELLİK'/><category term='Hal'/><category term='Canlar canini buldum'/><category term='z.Alev Alatlı'/><category term='z.Hilmi Yavuz'/><category term='Yorumbilgisi-Gadamer'/><category term='Hermeneutik ve Hümaniter Disiplinler Kitabından'/><category term='z.Asaf Halet Çelebi'/><category term='İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe'/><category term='z.Mustafa Kemal Atatürk'/><category term='z.Mahfi Eğilmez'/><category term='Samuray iş adamlarının ahlak kodları'/><category term='z.Andrei TARKOVSKİ'/><category term='İnsan akıl ve idrakle üstündür. -A. Gölpınarlı'/><category term='GÖNÜL KÂBESİ - H.Nur Artıran'/><category term='Dinde zorlama yoktur ne demek?'/><category term='Kırmızı ibikli Tavuk'/><category term='z.Aliya İzzetbegoviç'/><category term='HZ. MEVLÂNÂ&apos;NIN ESERLERİNDE GÖNÜL'/><category term='z.Ümit Akdemir'/><category term='Kul hakkı ile karşıma gelme-İhsan ELİAÇIK'/><category term='Mevlevilik'/><category term='Ses kaydı'/><category term='z.İhsan Eliaçık'/><category term='Hulul'/><category term='Kavramlar Dizini'/><category term='z.Lütfi Bergen'/><category term='Sünnî veya Şiî olmak zorunda mıyız?'/><category term='z.Attila İlhan'/><category term='Rind'/><title type='text'>Arşiv</title><subtitle type='html'>Primum Nil Nocere-Önce Zarar Verme!</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://arsivde.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>144</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-404327238213294923</id><published>2011-11-25T03:35:00.000-08:00</published><updated>2011-11-25T03:37:16.637-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kavramlar Dizini'/><title type='text'>Kavramlar</title><content type='html'>Modernizm, Aydınlanma döneminde ortaya çıkan temel inanç, değer ve varsayımları ifade eder ve gelecek hakkında iyimserdir.&amp;nbsp; Bilime, teknolojiye, ilerlemeye inanır ve güvenir. Gerçek, güzellik ve ahlak gibi konularda birçok insanın üzerinde insanın üzerinde uzlaşabileceği standartlar olduğunu ileri sürer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Postmodernizm ise gelecek hakkında kötümserdir, tarihin belirli bir doğru üzerinde ilerlediğine inanmaz&amp;nbsp; ve gelişme anlayışını reddeder. Sürekli ve hızla değişen, bölünmüş, kaos içinde ve karmaşık bir toplumsal dünya anlayışına sahiptir. Sosyolojiye Giriş sh.20&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-404327238213294923?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/404327238213294923'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/404327238213294923'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2011/11/kavramlar.html' title='Kavramlar'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-3158708289777755679</id><published>2011-08-25T11:47:00.000-07:00</published><updated>2011-08-25T11:47:05.995-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='zÇağlar Keyder'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Toplumsal ve Ekonomik Boyutlarıyla Dünyada Değişim'/><title type='text'>Çağlar Keyder – “Toplumsal ve Ekonomik Boyutlarıyla Dünyada Değişim”</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.ekopolitik.org/public/printnews.aspx?id=4511"&gt;http://www.ekopolitik.org/public/printnews.aspx?id=4511&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çağlar Keyder – “Toplumsal ve Ekonomik Boyutlarıyla Dünyada Değişim”&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;1947 yılında İstanbul’da doğdu. İlk ve orta öğretimini İstanbul’da tamamladıktan sonra ABD’de lisans ve doktora eğitimi gördü. 1969 yılında ODTÜ Ekonomi Bölümü’ne asistan olarak girdi. ODTÜ’deki öğretim üyeliği 1982’ye kadar devam etti. Bu tarihten sonra New York Eyalet Üniversitesi Binghamton Kampüsü’nde Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi oldu. Halen Binghamton’da ve 1994’ten beri Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyeliği yapmaktadır. Türkiye Bilimler Akademisi üyesi olan Çağlar Keyder, Oxford, Chicago, California ve Washington Üniversiteleri’nde de değişik dönemlerde ders verdi. Keyder’in ilk kitabı 1976 yılında Birikim Yayınları’ndan yayımlanan Azgelişmişlik, Emperyalizm ve Türkiye’dir. 1978 yılında İngiltere-Fransa Karşılaştırmalı 19. Yüzyıl İktisat Tarihi (P.K. O’Brien ile beraber) adlı kitabı, 1982’de ise Dünya Ekonomisi İçinde Türkiye, 1923-1929 (Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1993) başlıklı tezi yayımlandı. 1987 yılında Verso Yayınları tarafından State and Class in Turkey adlıyla yayımlanan kitabının Türkçesi 1989’da Türkiye’de Devlet ve Sınıflar adıyla İletişim Yayınları’ndan çıktı. 1975 ile 1985 arasında tarımsal yapılar ve dönüşümler üzerine bir dizi makale yazmış, yine bu yıllarda Osmanlı toplumsal yapısı üzerine çeşitli çalışmalar yapmıştır. 1993’te yayımlanan Ulusal Kalkınmacılığın İflası (Metis Yayınları, 1993) adlı kitabında global dönüşümler ve bu dönüşümlerin Türkiye’ye etkileri incelenir; 1999 yılında basılan derlemesi İstanbul: Küreselle Yerel Arasında (Metis Yayınları, 2000) ise aynı dinamiklerin kentsel etkilerini çözümlemeye yöneliktir. Küreselleşme sürecini anlatan makalelerini topladığı kitabı Memalik-i Osmaniye’den Avrupa Birliği’ne adıyla İletişim Yayınları’nca 2003 yılında yayımlanmıştır. &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çağlar Keyder:&lt;/strong&gt; Krizle ilgili neler söylendiğine bakıp, onları toparladığımız vakit büyük bir resim ortaya çıkacaktır. Bu resim görülüp, işleyiş anlaşıldıktan sonra geleceğe dönük değişim de biraz olsun algılanabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kriz” çokça kullandığımız bir kelimedir. 5 veya 10 yıllık belli periyotlarda yaşanan sorunları nitelendirmek için genellikle kriz kelimesini kullanırız. Kriz konusunun iktisat bilimi içerisinde de ayrı bir yeri ve önemi vardır. Fakat, son zamanlarda gündeme gelen “kriz” kelimesi belli periyotlarla yaşanan emlak veya envanter krizinden öte, daha etraflı ve niteliksel bir değişimi ifade etmek için kullanılıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Niteliksel değişimi ifade eden bu tür “kriz”ler çok sık yaşanmadığı için, bunlar geçmişte yaşadığımız “1930 Buhranı” ile kıyaslanmaktadır. Bu tür nadir yaşanan krizlerin en büyük özelliği çok boyutlu olmalarıdır. Yani sadece ekonomik değil aynı zamanda sistemin, ideolojik ve hegemonik yapının çöktüğü bir krizdir. Fakat bu krizin daha da önemli bir özelliği vardır. Tanınmış bir tarihçi olan Niall Ferguson, geçenlerde Financial Times’ta çıkan bir makalesinde bu krizle birlikte Batı’nın çöktüğüne ve yeni küresel merkezin, güç odaklarının Çin ve Uzak Asya’ya doğru kaydığına değindi. Hâlbuki bu akademisyen krizden önceki dönemde Amerikan İmparatorluğu’ndan bahsediyordu. Öyle bir kriz yaşıyoruz ki 500 yıllık bir dönemin kapanışı gündeme gelebiliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun dışında hepimizin bildiği gibi küresel ısınma merkezli yoğun bir tartışma ortamı da mevcut. Bu tartışmaların bir kısmı toplum ile doğa arasındaki ilişkilerin yeniden düzenlenmesi ekseninde gerçekleşiyor. Sosyal bilimciler arasında dünyadaki kaynakların, iklimlerin, doğanın değişmeyen şeyler olduğu kabul edilir. Bundan ötürü olaylar analiz edilirken doğadaki olaylara atıfta bulunulmaz. Küresel ısınma ile birlikte sosyal bilimciler arasında da doğa olaylarına karşı bir bilinç oluşuyor ve olaylar sadece insan veya toplum faktörüyle değil, aynı zamanda doğadaki değişimler göz önüne getirilerek ele alınıyor. Tüm bunlardan da anlaşılacağı gibi tarih yazımını etkileyecek ciddi bir sistemsel kırılmanın eşiğindeyiz. Dolayısıyla bu yaşananlara kriz denilmesi gayet normaldir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonominin ne olduğu ve toplum yapısının bu ekonomik sisteme göre nasıl şekillenmesi gerektiğine dair, 1970’lerden bugüne kadar gelen bu denge yalpalanmaya başladı. 1945’ten sonra başlayan ve 70’lerin bir bölümüne kadar hâkim olan Fordist ekonomik form içerisinde belli bir sermaye ve emek barışı sağlanmış, devlet Keynesyen bir tarzda ekonomiyle güçlü bir ilişki biçimine girmiş, gelir dağılımını iyileştirmeye dönük hamleler atılmış, çalışma hayatını iyileştirmeye yönelik politikalar sayesinde refah devleti dediğimiz bir sistem ortaya çıkmıştır. Bu Fordist denge sayesinde hemen hemen herkes orta sınıf dediğimiz yapı içerisinde başarılı bir şekilde tüketime dâhil olmuştur. Bu ekonomik modelin Türkiye’deki yansıması ulusal kalkınmacılık şeklinde olmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda sözüne ettiğimiz model 1970’lerde çatlamaya başladı. Nitekim 1970’lerde dünya kapitalizminin ortaya çıkmasına yönelik olarak, özellikle Amerika’daki sermayedarlar bütün bu Fordist denklemin ortaya çıkardığı maliyetlerden hoşlanmamaya ve Amerika’nın sınırlarının dışına çıkmaya çalışmaya başladılar. Amerika’daki sermayedarlar, kapitalistler, sanayiciler şunları söylemeye başladılar; ‘işçileri çok fazla kayırıyorsunuz, sendikalara gereğinden fazla yüz veriyorsunuz, ücretler çok yükseldi, ayrıca bizden çok fazla vergi alıyorsunuz, aldığınız vergileri de gidip işe yaramayan insanlara dağıtıyorsunuz. Ayrıca bizim üzerimizde çok fazla denetim var; burada doğayı korumak gerekiyor, şurada da tüketiciyi korumak gerekiyor, bu ürünler kullanılır, şunlar kullanılamaz vs.’ Bütün bunlar şu sonucu çıkarıyor; artık bizim sermayemizi Amerika’da sanayiye yatırmamızı hiçbir şekilde özendirmeyen bir sistem var ortada. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla bunu değiştirelim, değiştirmezsek artık yatırım yapmayacağız. Yatırımı gidip Avrupa’da yapacağız veyahut başka türlü kullanacağız parayı. Bu tepki, bildiğimiz gibi Amerika’da siyasi bir değişime yol açtı, 1980’den itibaren Keynes ve Fordistçi sistemi reddeden yeni bir akım çıktı ve iktidara geldi. Ronald Reagan’ın başkan olmasıyla beraber, onun gibi düşünen iktisatçılar da hâkim olmaya başladı. O sıralarda neo-liberal insanlara Nobeller verildi, iktisat bilimi değişti ve şunu söylemeye başladı: ‘Gelirleri eşitlemeye çalışmak’. Keynesci sistem iktisat için oldukça kötüdür, çünkü sermayedarları böyle bir duruma sokar, onlar da yatırım yapamazlar. Dolayısıyla biz istihdamı büyütmeye çalışmayı unutalım, geliri dağıtmaya çalışmayı tek bir nokta üzerinde toplayalım; o nokta da kapitalistleri hoş tutmak olsun. &lt;br /&gt;Kapitalistleri hoş tutunca yatırım yaparlar, yatırım yapınca da istihdam oluşur, istihdam ortaya çıkınca da gelir kendiliğinden dağılır. Dolayısıyla tek şeye bakmamız gerekir; yatırımı nasıl maximize edeceğiz? Tabi bu domestik anlamda yerel ekonomiler ve toplumlar çerçevesinde böyle olurken, bir yandan dünyadaki tek kapitalist pazarın, tek kapitalist yatırım sahasının oluşmasını isteyen bir projede de vardı. Onunla beraber Amerikan sanayisi, kendini Japonlar ve Avrupalılarla rekabet halinde bulmaya başladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerikan kapitalistlerin buna tepkileri şuydu; ‘madem onlar gelip bizim pazarımızı elimizden alıyorlar, biz de onlarla rekabet için dünyaya yayılalım’. Küreselleşme Amerikan şirketlerinin rekabete girme çabasıdır aslında. Dünyada, bizim gibi ülkelerde ulusal kalkınmacılık vasıtasıyla ortaya çıkan bir sanayi potansiyeli, işçi sınıfı, bir alt yapı söz konusuydu. Dolayısıyla Amerikan sermayesi bunları nasıl devreye sokarız, diye düşünmeye başladı. Devreye sokmak da bu ülkelerin açılmasını sağlamakla oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açılmasını sağlamak da, işte bizim çok yakından tanıdığımız krizler, krizlerin sonunda IMF’nin devreye girmesi, IMF’nin devreye girmesiyle de zorunlu olarak bir takım açılmaların; ticaret açılması, sermayenin girişini kabullenmek, yeni kuralları kabullenmek, yeni yasaların ortaya çıkması vs. devreye girmesi anlamına geldi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küreselleşmeyi teknolojinin mahsulü ya da kendiliğinden olan bir şey gibi görmek yanlış. Küreselleşmeyi belli aktörlerin, özellikle Amerikan şirketlerinin, Amerikan kurumları ve Amerikan devleti vasıtasıyla bütün dünyayı tek bir kapitalist pazarda bütünleştirmeye çalışması projesi olarak görmek gerekir. Bir yandan küreselleşme, bir yandan da daha önce sözünü ettiğim ülkenin içinde Keynesçiliğe, denetime, sendikalara karşı olan olay. Çünkü küreselleşme varsa, dönüp devlete diyorsunuz ki; ‘sen beni çok fazla denetlemeye çalışırsan ben de Meksika’ya giderim, Kore’ye, Hindistan’a yatırım yaparım’. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer taraftan da sendikalara diyorsunuz ki; ‘siz benden çok fazla ücret isterseniz aynı şeyleri başka yerlerde yaparım’. Dolayısıyla birden bire sermayenin göreli konumu gerek devlete karşı, gerek işçiye karşı oldukça güçlendi; bu çok güçlenmenin adı da neo-liberalizm dediğimiz olay. Bir şekilde sermaye artık eskiden yapamadığı şeyleri yapabilmeye başlıyor, eskiden gidemediği yerlere gitmeye başlıyor, tabi bunun neticesinde de giderek daha iyi duruma geliyor. Dolayısıyla ortada yaratılan değerden, eskiye nazaran çok daha fazla pay almaya başlıyor. &lt;br /&gt;Bu Fordist sistemin ya da Türkiye gibi yerlerdeki ulusal kalkınmacı sistemin yavaş yavaş değişmesi, sonunda küresel anlamda tek bir kapitalist ekonominin oluşmasını sağlayan bir şey. Küresel anlamda tek bir ekonomi oluştuğu zaman, bunun içinde sermaye güçlenirken, biraz önce söylediğim nedenlerden dolayı, karşısında durabilecek güçler de giderek zayıflıyor. Böyle bir ortamda ‘çok hızlı yükselen bir kar haddi’ , ‘çok hızlı bozulan bir gelir dağılımı’ gibi sorunlar ortaya çıkmaya başlıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu olayı sadece ulusal olarak, Amerikan ekonomisinin içinde çok hızlı bozulan bir şey olarak görmeyelim, aynı zamanda şöyle düşünün; küreselleşme giderek eskiden bu işle hiç ilişkisi olmayan insanların değer yaratmasını ve o değerin küresel ekonominin parçası olmasını sağlıyor. Kim bu değer yaratan insanlar? Ayda 60 $ aylığı olan Filipinli kızlar ya da 100$ aylığı olan Çinli, üç ay önce köylü olan insanlar. Yani öyle bir durum ortaya çıkıyor ki, eskiden ayda 1000 $ ücreti olan işçilerin yaptığı şeyler, şimdi 100 $ ücreti olan işçiler tarafından yapılmaya başlanıyor. Bir değer muhasebesi yaptığınız takdirde, ortaya çıkan değerleri yaratan insanların aldıkları gelir çok daha düşük, eskiye nazaran. Gelir dağılımı meselesine baktığımız zaman artık sadece işçilerin durumlarını kaybetmeleri ya da devletin artık daha az vergi alma meselesi değil, aynı zamanda dünyanın içindeki gelir dağılımının da bozulması. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu Marksist ekonomi, politikte klasik bir eksik tüketim senaryosu. Çünkü kullanılan argüman şu; eğer gelir dağılımı bozulursa, yani kar sermayedarların elinde çok fazla kalırsa ve bu işçilere yeteri kadar dağıtılmazsa, o zaman onların ürettiği malı kim satın alacak? Olayı biraz daha aritmetik olarak düşünecek olursak; geliri düşük olan insanlar gelirlerinin %100’ünü harcarlar. Gelirleri yüksek olan insanlar gelirlerinin çok daha azını, sadece %’60’ını, %’50’sini tüketirler. Dolayısıyla geliri o şekilde dağıttığınız takdirde, tüm üretim tüm gelire eşit olduğu için, gelirlerinden daha az tüketim yapan insanlara, gelirlerinden çok daha azını vererek oldukça zenginleştirmiş oluyorsunuz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar ne yapacak bu parayı? İdeal olarak, standart ekonomi teorisinde şöyle bir şey vardır; alırlar bu parayı, %’60’ını, %’50’sini tüketirler, geriye kalanıyla da yatırım yaparlar. Ama yatırım yapmaları için, yaptıkları yatırımla üretilen ürünün tüketileceğini varsaymaları lazım. Ama ortada tüketim yoksa onlar da yatırım yapmayı reddediyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun da bir çözümü var klasik teoride; alırsınız o parayı, yeni yeni kapitalistleşen ülkeye yatırırsınız. Gelişmiş ülkelerin önlerinde bu kadar çok sermaye olduğu bir durumda, yeni kapitalistleşen ülkelere net olarak sermaye yatırımı yapmaları gerekir. İngiltere yaptı bunu 19. yüzyılda, Fransa yaptı. Gittiler Amerika’ya; Amerika yeni gelişen kapitalist bir ülkeydi. Dolayısıyla bu konjonktürde bakıyorsunuz tam tersi olmaya başlamış. Bırakın Amerikan sermayedarlarının net olarak başka bir yere yatırım yapmasını, onun yerine dışarıdan Amerika’ya yatırım yapılmaya başlanmış mesela. Eksik tüketim eğiliminin ortaya çıktığı bir durum: Giovanni Arrighi’nin ‘Uzun 20. yüzyıl’ diye bir kitabı var, orada çok iyi anlatılır, çünkü bu sözünü ettiğimiz dinamik 12. yüzyıldan beri oluşagelmiş bir dinamiktir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eksik tüketim krizinin başlaması noktasında ellerinde çok fazla gelir biriken bu sermayedarlar, yatıracak yer bulamayınca paralarını finansa çevirmeye başladılar. Yani gerçek yatırım yapmıyorlar, onun yerine spekülatif sanat tabloları satın alıyorlar, spekülatif kağıt hisse senedi, bono vs. satın alıyorlar. Yani ekonominin normal gidişatına nazaran, oransız bir finansallaşma söz konusu oluyor. Oransız finansallaşma şu demek; insanlar paralarını yatıracak bir yer bulamadıkları için, hızlı dönebilecek finansal araçlara para yatırırlar. İstanbul’a bakarsanız bu çok açık görünüyor; insanlar spekülasyon uğruna her yerde kuleler dikmişler. Nasıl olmuş bu olay? Çok ucuz paralar gelmiş, çok ucuz fonlar gelmiş, menkul yatırım ortaklıkları ortaya çıkmış vs. ondan sonra da ortaya bir spekülatif “balon” çıkmış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Spekülatif balonlar birçok yerde, gayrimenkulde de ortaya çıkabilir, çünkü insanlar içinde oturmak için değil, hemen çevirmek için satın alıyorlar. Sanat piyasasında çıkabilir, hisse senedi piyasasında çıkabilir, derivative piyasasında çıkabilir, bir sürü yerde spekülatif balonlar ortaya çıkabilir. Nitekim bu sözünü ettiğim konjonktürün son aşamasında 2000’lerden bu yana, bu spekülatif balonlar sürekli büyüdüler. 2008’e balonların patlama noktasına geldiğimizde, bu spekülatif balonlar o kadar büyüktü ki artık finansal kağıtların değeri dünya gelirinin toplamının 8-10 misline kadar artmıştı. Bu çok saçma bir durum; tahmin edersiniz ki bu spekülatif kağıtları alan insanlar buradan bir gelir bekliyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyelim ki çok az, örneğin %1 gelir bekliyorlar, %1 gelir bekleseler dahi dünya gelirinin 3’te-4’te birinin bu kâğıtlara kar olarak geçmesi gerekir. Tabi aslında böyle bir şey yoktu; bu kâğıtlara para yatıran insanlar bu kâğıtların değerleneceğini umuyorlardı, onlardan bir getiri beklemiyorlardı. Kâğıtların değerlenmesi de ancak daha fazla insan piyasaya girerse mümkün olur, yani bildiğimiz ‘saadet zinciri’ olayı. Daha fazla insan kâğıtlara para yatırırsa kâğıtların fiyatı artar, ama daha fazla insan derse ki ne yapıyorum ben, bu kâğıtlar bu kadar etmez, bu kâğıtları topladığımız zaman bu şirketin tüm varlığının 100 misli anlamına geliyor, aslında normal olarak 10 misli olması lazım, bunun farkına vardıkları anda olay çözülmeye başlıyor. Bir noktada balonun şişmesi devam etmiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu finansallaşma meselesini bu şekilde büyüten iki ayrı dinamik var; bu dinamiklerin bir tanesi biraz önce söylediğim. Yani insanların elinde o kadar çok para var ki ne yapacaklarını bilemiyorlar, yatıracak yer yok; dolayısıyla diyorlar ki bunu böyle finansa koyalım. İkinci dinamik biraz daha ilginç; çünkü özellikle bu her zaman böyle olmamış tarihte, ama içinde olduğumuz krizde olmuş; ‘eksik tüketim’ olayı, bir yandan insanların elinde yeteri kadar gelir yok dolayısıyla reel manada tüketim yapamıyorlar, bir yandan da onları tüketim yapmaya özendirecek bir sürü insan var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece onlara çok ucuz miktarlarda, kolay borç verilmeye başlanıyor. Yani kredi dediğimiz olay, biliyorsunuz kredi aslında tüketici kredisi veya mortgage meselesi tarihte çok rastlanılan şeyler değildirler. Yani ben çok iyi hatırlıyorum bundan 30 sene önce ev almak için elinizde bir valizle para götürürdünüz ve öyle alırdınız evi. Şimdi öyle değil. Şimdi bankaya gidiyorsunuz, bankadan ayda bilmem yüzde 1 ile 1.5 ile borç alıyorsunuz vs. 1970’de, 1980’de Türkiye’de kredi kartı diye bir şey yoktu. Şimdi Türkiye’de 40- 50 milyon kredi kartı var, insanların, herkesin cebinde kredi kartları 3’er, 4’er tane. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bu ne demek? Bu demek ki eksik tüketim durumlarında aslında yapay olarak, talep üretmeye yönelik bir kredi patlaması da oluyor. Dolayısıyla bu kredi patlaması biraz önce söylediğim balonu şişiren faktörlerden bir tanesi. Yani balonu şişiren şeylerden bir tanesi de ortada bu krediyi almak isteyen insanların olması. Şimdi tabi bu son gördüğümüz balonun özelliklerinden biri şuydu; biliyorsunuz esas balonun patlaması ipotek piyasası ile oldu Amerika’da, mortgage olayının çözülmesi olayı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bankalar gidiyorlardı hiç olmayacak, geliri olmayan insanlara ipotek veriyorlardı. Yani adamın işi yok, işi olsa da diyelim ayda 1.500 dolar 2000 dolar kazanacak, siz ona ev kredisi veriyorsunuz ve size her ay 2.000 dolar geri vereceğini düşünüyorsunuz, olacak iş değil. Ama şimdi bu işi yapıyordu bankalar, çünkü ellerinde o kadar çok para vardı ki demin bahsettiğim nedenlerden dolayı, bu parayı harcamak mecburiyetindeler. Şimdi o parayı alıyorlardı ve kredi olarak veriyorlardı ondan sonra, o alan insanların onlara verdiği kâğıtları, imzaladıklarını paketleyip başka bankalara satıyorlardı. O başka bankalar da bunları paketleyip başka bankalara satıyorlardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada ortaya sigorta şirketleri çıkıyordu, sigorta şirketleri de bu borcun geri ödenip ödenmeme ihtimaline karşı sizin riskinizi satın alıyordu. Ondan sonra size verdiği garanti sigortasının riskini satın alan başka sigorta şirketleri vardı. Böyle böyle ancak tabi dünya gelirinin 7-8 katı kağıt ortaya çıktı. Bir insan ipotek alıyordu bir ev karşılığında, ki o da saçma sapan bir ipotekti, sırf onun sırtından olayın 8-10 misli kağıt ortada dolaşmaya başlıyordu. Şimdi bu tabi olacak bir şey değil ve bunu söyleyen çok oldu; bu iş böyle yürümez, bu kâğıtların geri ödenmesi söz konusu, bu kadar çok finansal asset ortalıkta dolaşırsa bu bir noktada patlayacaktır falan… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakikaten de bu bir saadet zinciriydi ve saadet zinciri bir süre sonra kopar. Öyleyse saadet zinciri sadece bir-iki adamın oluşturduğu bir şey değil, bütün finansal sistem saadet zinciri. Özetlersem şimdiye kadar söylediklerimi; Fordist sistem bittikten sonra ortaya neo-liberal sistem çıktı ve neo-liberal sistem küreselleşme ile beslenen bir sistemdi. Bunun ortaya çıkması ile muazzam bir gelir dağılımı bozukluğu söz konusu oldu. Benim dediğim gibi sadece ülkeler içinde değil, dünyanın artık tek bir ekonomi olduğunu göz önüne alırsanız, bir dünya sorunu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyada gelir dağılımı bozukluğunun ortaya çıkardığı finanssallaşma da bir noktada patlamaya mahkûmdur. Bu bir dönemin bitmesine işaret eder. Krizler aynı zamanda karar anlarıdır. Kriz bir şeyin bittiğini ve yeni bir takım fırsatların ortaya çıktığını ve bunların içinden bir tanesinin, bazılarının ön plana çıkacağı bir dönemdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela şu anda bu kriz dönemi şuna işaret ediyor: Neo-liberal sistem dediğimiz olay bitmiştir, dolayısıyla yeni bir şey ortaya çıkacaktır ama ne çıkacak tabi tam olarak bilemiyoruz, çünkü bu sene olacak bir şey olmayabilir. Bu kriz döneminde 5 sene de sürebilir. Nitekim mesela şimdiki Amerikan yönetimi, krize yol açan denetimsizliğin sürmesi için büyük gayret sarfediyor. Bunu değiştirmeye, yeni denetim mekanizması getirmeye, bankalar üzerinden finans kurumlarını kontrol etmeye hiç niyetleri yok. Biliyorsunuz, bu olayın sorumlularını getirdiler Beyaz Saraya koydular, dolayısıyla oradan da ümit yok. Bu önümüzdeki 6 ay içinde çözülür, yeni bir sistem oturur demek imkânsız, yok böyle bir şey. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi de; aynı olayın diğer yönü olan küreselleşme. Küreselleşme de acaba neo-liberalizm gibi çöktü mü, bitti mi bundan sonra daha farklı olacak mı diye sorulabilir, çünkü küreselleşmeyle neo-liberalizm beraber gelmişlerdi. Bu konuda bir şey söylemek daha zor, çünkü küreselleşme çok boyutlu bir olay. Bu çok boyutlu olayı sadece ekonomi perspektifinden, sadece sermaye-işçi dengesi açısından görmek yanlış olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küreselleşme muhtemelen çok farklı şekillerde devam edecektir. Bu krizin içinden ekonomik anlamda birtakım mücadelelerin çıkma ihtimali var tabi ki, Amerika ve Çin’in bir ekonomik savaşa girme ihtimali var, ama bu illa küreselleşme bitti demek olmayabilir, çünkü küreselleşme her ne kadar siyasi, toplumsal bir çözüm ise de, 80’lerde ortaya çıkan bir çözüm ise de küreselleşmeyi alttan destekleyen çok şey var. Teknoloji var, internet var, yeni kültürler var, bir sürü olaylar var ve bu olayların kolay kolay bitmesi söz konusu değil. Küreselleşme lafının çok fazla yorumu var, ekonomik anlamda bildiğimiz şekilde küreselleşme, yani sermayenin ticaretin bu kadar serbest olduğu ortam bitebilir, ama bu küreselleşmenin bittiği anlamına gelmez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1945 sonrasında, Amerika hiç tartışılmayan bir şekilde hegemon devlet oldu. Kapitalist dünyanın bütün kurumlarını, bütün ideolojisini Amerika saptıyordu, Amerika’dan yayılıyordu her şey. Bu olay tabi son krizle beraber çözülmeye başladı. Şöyle ki; Amerika küreselleşmeyi ve neo-liberalizmi bütün dünyaya mal etmeye çalışıyordu 1980’lerde. Çok meşhur Washington uzlaşması dediğimiz bir olay var biliyorsunuz. Bu olay aslında şunu söylüyordu; bakın, aslında dünyada tek bir ekonomik sistem olmalı, o da benim sistemim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya özellikle 1990’da Sovyetler birliği yıkıldıktan sonra, rakip hiçbir şey yok, liberal ekonomi tek modeldir, medeniyet budur, tek model çerçevesinde olacaktır artık her şey. Dolayısıyla kimse buna yeni alternatif getiremez. O dönemde tarih de bitti, bundan böyle tartışacak bir şey kalmadı, tek model-tek denge etrafında şekillenecek bir dünyadan bahsedilmeye başlandı. Bu olay son krizle beraber bitmekle kalmadı, aynı zamanda krizden çok farklı şekillerde etkilenen ülkeler ortaya çıktı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En çok etkilenenler, Washington uzlaşmasına en çok inanmış ülkelerdi: Amerika ve İngiltere. Avrupa nispeten daha az etkilendi, çünkü Avrupa bütün bu retoriğe rağmen, bütün bu ideolojiye rağmen refah devletinden vazgeçmemişti; hiçbir zaman gelir dağılımı Amerika’daki kadar bozulmadı. En başarılı ülkeler neo-liberalizmi zımnen de olsa reddetmiş ülkeler, bunun başında Çin geliyor. Ama Çin ile birlikte Asya’daki birçok ülke devleti de çok ufaltıp, denetimden vazgeçip, devletin ekonomi ile ilişkisinden vazgeçti. Tam tersine en başarılı olan ülkeler reddetmişler bu ideolojiyi. Öyle bir durum çıktı ki, şimdi artık Amerika’nın kalkıp da tek yol vardır demesine imkân yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle bir noktaya geldik ki, artık küreselleşme devam edecek, ama o küreselleşme içinde herkesin ayrı bir modeli olma ihtimali çok yüksek. Buradan şunu anlamak gerekiyor artık hegemonya dediğimiz olay tek odaklı olmayacak. Herkesin farklı bir modeli olacaksa, herkesin farklı bir yöntemi olacaksa ekonomisiyle, toplumuyla ilişki açısından, devletler daha fazla işin içinde olacaklarsa, o zaman tek yol dediğimiz olay artık geçerli değil. Dolayısıyla hegemonya olayı çok büyük sorun olmaya başladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hegemonya olayının sorun olması bir taraftan iyi, çünkü ülkeler kendi kültürleri, kendi taleplerine göre dışarıdan fazla baskı olmadan bir takım yöntemler bulacaklar vesaire. Ama bir taraftan da, tabi hegemonyasız bir dünya çok tehlikeli bir dünya olabilir. Kaotik bir dünya olabilir, ekonomik savaşların olduğu bir dünya olabilir, başka tür savaşların olduğu bir tür dünya olabilir. Hegemonya’nın ikna edici tarafının işlemediği, hegemonya’nın kurum boyutunun işlemediği dönemde, askeri güç çok ön plana çıkabilir. Askeri gücün ön plana çıkması da, biliyorsunuz Amerika’nın askeri gücünün harcamaları tüm dünyanınkine eşit, birtakım sorunlar çıkarabilir, bu çok hoş bir durum değil aslında; hegemonyanın bu kadar havada olması ve ne olduğunun bilinmemesi. Buradan ortaya çıkacak daha büyük sorunların, kaotik potansiyelinde nasıl halledebilineceği üzerinde pek bir düşüncemiz yok şu anda. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunları bir arada düşündüğünüz takdirde bir taraftan 25 senelik bir olayın bitmesi öbür taraftan daha büyük, 1945’ten beri devam eden bir olayın çözülmesi, bir yandan söylenilen bütün bu ekonomik ağırlık Batıdan Doğuya doğru gidiyor olayının düşünülmesi, bir yandan da çok daha büyük olan sorun; doğa-insan dengesinin yeniden düşünülmeye başlaması vs. Bunlar hakikaten çok önemli bir konjonktür yaşadığımızı söylüyor. Biliyorsunuz, Çinliler heyecanlı zamanlarda yaşamayı bir beddua olarak kabul ederlermiş. Biz de şimdi heyecanlı zamanlarda yaşıyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru:&lt;/strong&gt; Sizce Türkiye’deki sınıflar, sorunu nasıl etkiler? Toplumsal ve sosyolojik yansımalarını kaldırdık biraz. Üçlü bir krizden bahsediyoruz. Ekonomik; 70’den beri başlayan sistemin çözülmesi, politik; hegemonik yapının çözülüyor olması ve teknolojik; doğa-insan ilişkileri içerisinde eski teknolojinin kullanılamıyor olması. Bu üçlü kriz, hangi boyutta dünyayı nasıl şekillendirir? Son olarak; krizde kredi olayından bahsetmiştiniz, yanlış hatırlamıyorsam 1850’lerdeki krizde Marx’ın bu konuda bir yazısı vardı; kapitalizm’in sonunun ve devrimin vaktinin geldiğini söylüyordu, anlattığı bu günkü duruma benzer bir durum mudur? Önümüzdeki dönemlerde yavaş yavaş bütün boyutlarıyla göreceğiz, tek boyutlu olmayacak. Ekonomik boyutunun yanı sıra belki savaşlarla göreceğiz, belki yeni teknolojilerle vs. Bu bir toplumsal değişim mi, yoksa ayrışma mı? Türkiye’deki sınıfları nasıl etkiler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çağlar Keyder:&lt;/strong&gt; 19. yy’ da kredi olayı oluyor, çeşitli balonlar uçuruluyor, hatta biliyorsunuz 17. yy’ dan kalma meşhur bir lale tohumu balonu vardır Amsterdam’da vs. Fakat bunların hiçbiri sözünü ettiğim boyuta ulaşmadı, çünkü küresel ekonomi yoktu. Gerçekten dünyada dolaşan bu finans volümünün, dünya GDP’sinin bilmem kaç katı olması, hiç havsalanın alabileceği bir rakam mı bu? Olayın toplumsal sonuçları neler olabilir sorusuna bakacak olursak; bilenler bilir Karl Polanyi adında bir tarihçinin, 1944’de yayımlanmış ‘Büyük Dönüşüm’ adlı kitabında işaret etmeye çalıştığı aslında budur; ekonomik krizlerin, aslında nasıl toplumsal ve siyasi krizlere yol açtığı meselesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Polanyi’nin söylediği şu: ‘Bakın, piyasaya dayalı bir ekonomi hiçbir zaman işlemez, çünkü piyasa kutuplaştırıcıdır; çok büyük ölçekte gelir dağılımı bozuklukları yaratır, insanları riske atar ve toplumu bir arada tutmaya yarayan bağlar, aslında ekonomide olabilecek bütün bozuklukları dengelemeye çalışan bağlardır’. Bu bağlar modern dünyanın mahallelerinde, köylerinde, pek fazla kalmadı, giderek çözülüyor. Biz ne kadar ideolojik olarak şunu da yapalım, bunu da yapalım desek de, sonuç olarak insanlar liberal dünyaya alıştılar aslında; kendi bacaklarından asılmaya, kendi çabalarıyla bir şeyler yapmaya vs. komşuluklara çok fazla güvenmiyorlar; onların yerine ortaya devlet çıkıyor, devletin yaptığı bir koruma var: Sosyal politika.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun çok önemli bir şey olduğunu biliyoruz. Niye? Çünkü bakıyorsunuz, örneğin Avrupa’daki AB ülkeleri’nin ortalamasına, milli gelirin %28’i bu işe yarıyor. Emekli maaşı veriyor, sağlık hizmeti sağlıyor, yoksullara bir takım yardımlar yapıyor vs. Çok büyük bir rakam, dolayısıyla böyle bir rakamın olduğu bir toplumda aslında bütün ekonomiye, piyasaya karşı insanları koruma rolünü devlet üstlenmiş demektir. Devletin bütün bu yaptıklarına rağmen yasanın çok kutuplaştırıcı, çok ortalığı tahrip edici, çok dengeleri bozucu bir şekilde hareket etmesi mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim neo-liberalizm bunu yaptı; piyasayı öyle bir şekle soktu ki, vergiler azalsın, sermaye istediği gibi girip çıksın vs. Piyasa sürekli dengeleri bozan bir eleman olmaya başladı. Buna karşın devletin toplumu koruma çabası giderek zayıflamaya başladı. Devlet piyasanın bütün bu sorumsuz işleyişine karşı toplumu korumaya çalıştığı zaman da başarısızlığa mahkûm oldu. Çünkü daha fazla da vergi alamıyor bir yandan, talep çok daha fazla. Çok daha fazla işsizlik var, çok daha fazla insanlar ilerinden atılıp 6 ay boyunca yeni bir işe girmeyi bekliyorlar, çok daha fazla insan yoksullaşıyor vs. Dolayısıyla devletin bu korumayı yapabilme kapasitesi azalıyor. 1930’lar krizi için Polanyi’nin buradan çıkardığı sonuç şu: ‘Böyle bir durumda devletin bu korumayı yapamaması, piyasanın sürekli olayı çalkalaması ve de dengesizleştirmesi ve istihdamı zorlaştırması insanları birbirine düşürür’.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar birbirlerine karşı artık defansif olmaya başlarlar ve de kendilerini koruyabilmek için, çok daha radikal şeyler yapmaya temayül ederler, diyor. Böylelikle kendilerine birtakım şeyler vadeden, milliyetçilik çerçevesinden olabilir yahut bugün Avrupa’da gördüğümüz gibi, ‘Müslümanları atarsak ne güzel yaşarız’ gibi sözler sarf eden insanlar olabilir ve yahut ‘yabancıların gelişini durduralım’ diyen insanlar olabilir, ‘yabancı işçileri atalım’ diyen insanlar çıkabilir vs.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında duruma doğru düzgün bir sonuç getirmeyen fakat tepki halinde bir direnme çerçevesinde, bizim geri diye düşünebileceğimiz siyasi noktalara kayan gruplar ortaya çıkabilir. Bu çok tehlikeli ve de bunu görüyoruz. İngiltere’de dahi, üstelik orada böyle bir olay 40-50 yıldır olmadı, ‘British National Party’ diye bir grup çıktı ve oy almaya başladı. Buna karşılık Avusturya ve Danimarka’da ne olduğunu hepiniz biliyorsunuz, Cenevre’deki referandum’u biliyorsunuz. Dolayısıyla bu tür konjonktürlerin siyasi bir riski vardır ve bu risk de, 1930’larda bütün bu liberal mimariyi altüst eden devletçi ve ırkçı bir şey çıkardı ortaya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı senaryo ortaya çıkacak demek çok zor, ama şunu olacağı muhakkak; krizin daha uzun soluklu olacağını düşünürsek, devlete olan talep artacaktır. Yani devlet artık toplumu düşünmeli, güvenliksiz kalan insanları düşünmeli, artık dengeleri sağlamaya mecbur olmalı vs. Bu talepler her yerde farklı şekillerde ortaya çıkar sanıyorum; Çin bu son kriz döneminde ilginç bir dönüşüm yaptı. Eskiden bütün ekonomi politikası ihracata yönelikken birden dedi ki, demek bu iş böyle olmayacak, biz iç talebi biraz şişirmeye ve içerdeki dengeleri tutmaya çalışalım, çünkü içeride gelir dağılımı meselesi çok bozuk bir şekilde değerlendiriliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhracat yapan sahil şehirleri ve sanayileri çok iyi durumdayken, içerdeki bölgesel dengesizlik ortaya çıkmaya başladı; 800 milyon köylü eskisi gibi yaşıyor hala, doğru düzen bir sağlık hizmeti yok vs. Yani farklı şekillerde yanıt verilebilir bu olaya, ama her halükarda devlet çok daha fazla orada olacaktır, çok daha aktif olacaktır bu olaylar çerçevesinde. Bizim gibi insanların yapması gereken, bu devlete yönelmenin mümkün olduğu kadar daha demokratik bir platformda olmasını ve istenmeyen mecralara girmemesini sağlamak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dinleyici Yorumu:&lt;/strong&gt; 1870 krizinden sonra Bismark’ın sosyal diktatör olduğuna karar verilmiş. Krizlerden sonra sosyal devlet sistemi artıyor. Emmanuel Todd; krizler döneminde faşizm yükseliyor, diyor. Bunun nedeni faşizm olmasından mülhem değil, devlete olan talep yükseldiği için. Devlet ve cemaatçilik aynı anda yükselmeye başlıyor. Koruyucu devlet istiyorlar, suçu ötekinde buluyorlar. ‘Biz’ ve ‘öteki’ diye ayrılıyor; ‘biz’leri koruyan bir devlet ve de yok edilmesi gereken ‘öteki’ler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru:&lt;/strong&gt; Şu anda yaşadığımız kriz sonrasında muhtemelen, özellikle dünyada yönetici bir elit var, hem siyasi hem de ticari bir elit var, parayı sermayeyi elinde tutan elitler var. Normal mantıkla baktığınız zaman bu elitlerin de değişmesi gerekiyor. Eğer bunların değişeceğini varsayarsak Türkiye ya da Ortadoğu’daki dengeler de buna bağlı olarak değişebilir mi, yoksa bu krizde aynı aktörler bir şekilde farklı görevler alarak devam edebilirler mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çağlar Keyder:&lt;/strong&gt; Kişiler değişirse devam edebilirler, fakat taleplerinin farklı olacağı muhakkak. Ben en çok Amerikan basınını takip ediyorum ama İngiltere’de de çok benzer şeyler var; bankerlerin, bütün bu olup bitene rağmen, kendilerine hala 500 milyon dolarlık bonus verilebiliyor. Bu muazzam popülist bir tepki ortaya çıkarmaya başladı. Bu olayın üstünü kapatmaya daha yakın olan gazeteler de dahi, ‘ya bu kadar da olmaz artık’ havası oluşmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla, bu sadece finans olayı da olmayacaktır. Çünkü sonuç olarak, bütün bu global neo-liberalizm çerçevesinde toplumsal sorumluluğunu tamamen yitirmiş olan bir yönetici toplum var; işte bunun tepkiye yol açması muhakkak. Ama bu, bu insanların dönüşümü, yeni insanların ortaya çıkması şeklinde olabilir. Mesela 1930’lar krizinde, insanlar şunu demeye başladılar; ‘işte bu sermayedarları bize sattınız bunlarsız olmaz diye, ama bakın ne yaptılar? Sonunda insanların %20’si, üçte biri işsiz, ortalık mahvolmuş durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla bırakın, bu sermayedarlardan vazgeçin, bu işi iyi bilen teknokratlar idare etsin demeye başladılar. Nitekim bu şekilde olmamasına rağmen bütün Almanya’da, bütün İtalya’da ve Amerika’da teknokratlar, bürokratlar oturup plan yapmaya başladılar. Dediler ki; ‘sen şunu ona sat’, ‘şurada bir kartel kurun, fiyatları böyle düzenleyin’ vs.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim 1945 sonrasından 1970’e kadar, Avrupa ülkelerinin hepsinde sektörel bazda planlama olayı aynen uygulanıyordu. Mesela Fransa’da teknokratlar bu işi yapıyorlardı, çağırıyorlardı şirketlerin PDC’lerini, ondan sonra diyorlardı ki; ‘sen bunu yapacaksın, bunu yatıracaksın, şunla şunu yapacaksın’, onlar da bunu kabul ediyorlardı. Bu tür dönüşümler, aslında böyle iyi yaklaşımları ortaya çıkarabilir. Böyle olacağını tahmin ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru:&lt;/strong&gt; Bu yeni dönemde, silahlı güçler, özellikle ordular Savaşsal bir senaryoya göre ortaya çıkabilir. Mesela Sovyetler Birliği çöktüğü zaman, Sovyet ordusunun finansal problemi vardı ve Sovyet ordusu Çeçenistan’da yenilgiye uğradı. Bu orduların finansmanı sorunu var, savaşlarda bir denge bulunacaksa, orduları finanse edecek parayı nereden bulacaklar bu sefer yeni aktörler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çağlar Keyder:&lt;/strong&gt; Ordular, öyle sandığınız kadar pahalıya çıkmazlar. Neredeyse dünyadaki bütün savunma masrafları kadar para harcayan Amerika’nın tüm gideri %5, %6 kadardır. Çok büyük bir paradan söz edilmiyor. Saklı bir takım kalemler de vardır muhakkak. Bir de şöyle bir sorun var; talep sadece, ‘ya gelin bizi bu ekonomiden koruyun’ şeklinde olmuyor. Çünkü o talebi yönlendirmek çok kolay. İnsanlar; ‘siz en büyük milletsiniz, sizin dünyaya karşı sorumluluğunuz var’ dediklerinde, kolaylaşıyor bu paraları orduya aktarmak. Eğer tüm bu anlattıklarımız çerçevesinde, konjonktürde dünyanın daha barışçıl olmasını düşünen insanlar varsa, en önemli görevimiz bu saptırmaları önlemektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Bakın bu olay milliyetçilikle olmaz, birbirinizi dövmekle, Müslümanları oradan atın, bilmem Kürtleri orada bırakın demekle olmaz, çünkü ortada başka bir sorun var ve bu sorunun çözümü de şöyle olmalı vs.’ gibi sözler sarf edilmelidir. Ne yazık ki yalnızca Türkiye’de değil, tüm dünyada bir boşluk var, bu retoriği ortaya atabilecek insanlar arasında. Sol yok, (varsa da dünyanın bu durumunu anlayan bir sol değil henüz, belki zaman alır, belki de geç kalır bilemiyorum) hiçbir yer yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru:&lt;/strong&gt; Bu konuda bir soru sormak istiyorum. Bu günlerde bir kitapla ilgileniyorum, yazarı bir Rus, muhteşem bir adam, sürekli ona merak saldım. Onu okurken, Rus tarihini de çok fazla okumak zorunda kaldım. Orda bir şey ilgilimi çekiyor ve Ruslara sürekli aynı soruyu soruyorum; siz devrimi ne zaman kaybettiniz? Rusya’nın devrimi ne zaman kaybettiği sorusu, günümüzü çok fazla ilgilendiren bir soru. Burada bana İsviçreli polis sordu; ‘Komünistler iktidara gelir mi?’. ‘Kesinlikle gelmez’ dedim. ‘Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?’dedi. ‘Hiç gitmediler ki, niye gelsinler?’diye cevap verdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fedorovski diye bir adam var, Fransa’da yaşıyor, Rus diplomat. Ben aynı soruyu ona sordum, dedi ki; ‘Komünistler gittikten sonra’. ‘Komünistler gitti mi gerçekten?’ dedim. ‘O ideoloji gittikten sonra yani’ diye değiştirdi. Peki dedim, sizce de bu çok aşağılık bir durum değil mi? Ben sekreterime sordum, kırma Alman bir kadın. Dedim ki; Sosyal Demokratlar kimin partisi? Kendisi Yeşiller’e veriyor. ‘O yöneticiler ve bürokratların partisi’ dedi. Çok ilginç, Alman halkına şunu sormuyorsun; sol bir parti dediğin zaman, işçinin kendi temsilcisini sormuyorsun. Sorduğun; hangi yönetici olduğudur, yani profesyonel yönetici mi yönetsin seni, yoksa mülk sahibi olan mı? Acaba günümüzdeki bu kriz, menajerlerin kendi arasındaki bir kavganın krizi midir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çağlar Keyder:&lt;/strong&gt; Bu menajerler meselesi önemli, bütün bu Fordist dönemde çok gündemdeydi. Çünkü şirketleri idare edenler de sermaye sahipleri değildiler; profesyonel menajerlerdi. Ama bu neo-liberalizmle beraber değişti. Çünkü profesyonel menajerlerin hepsi sermaye sahibi oldular ve de bir şirkete olan bağlılıkları veya şirketi idare etme anlamında bir projeleri olmamaya başladı. Niye? Gidip bir şirketi satın alıyorlar, sonra şirketin lüzumsuz gördükleri yerlerini kapatıyorlar, arsalarını satıyorlar, ondan sonra makinelerini içine ihraç ediyorlar, bir bakıyorlar satın aldıkları paranın üç misli para yapmışlar, ondan sonra o parayı finansa vs. gönderiyorlar. Sonra da gidip o parayla başka bir şirket satın alıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizmin etiği kalmadı, onun yerine zengin insanlar bir araya gelip o parayla bir şirket satın alıyorlar, şirketi tasfiye edip kazandıkları parayla yeni bir şirket daha alıyorlar. Yeni bir şirket kuruldu böyle; Cerbeus adında. Cerbeus, Grek mitolojisinde üç başlı bir köpektir. Ölmüş olan insanların tekrar oradan çıkmasını engellemek adına bekler cehennemin kapısında. Bu şirketin yapıp da en çok para kazandığı şey şu; Amerika’da kan satın almak serbesttir, alınıp satılan bir şeydir; biliyorsunuz Türkiye’de böyle değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meksika sınırına bir sürü yer açmışlar; Meksika’dan geliyor insanlar orada kan satıyorlar, daha sonra gidip o kan’ı hastanelere, şuraya buraya satıyorlar ve buradan yılda 2 milyar dolar falan net kar ediyorlar. Bakın kapitalizm bu şekilde artık; bir vampirleşme söz konusu. Onun için menajerler çok da kabul edilir bir ideolojiye sahip değiller; daha teknokrat daha denetimci… Kapitalizm bir çehre değişikliğine uğradı, hakikaten kimsenin kimseye bir sorumluluğu olmadığı denetimsiz bir kapitalizm ortaya çıkmaya başladı. Türkiye’de bu kadar değil belki, ama birçok yerde bu kadar olabiliyor. Dolayısıyla basit bir yön değiştirmeden söz etmiyoruz; çok farklılaşmış, özellikle Fordist döneme nazaran çok farklılaşmış bir kapitalist etostan söz ediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru:&lt;/strong&gt; 'Türkiye’de devletler ve sınıflar’ adlı kitabınızda, bugün yaşanılanları gayet güzel özetliyor ve çok güzel tespitlerde bulunuyorsunuz. Siyasi ve askeri bürokrasiden, yönetimin bir şekilde el değiştirmesi özetle. Bu kitabı krizden yıllar evvel yazmıştınız ama vizyonunuz bugün ne olacağını gayet net bir şekilde özetliyordu. O kitaptaki görüşlerinize, 2008’de başlayan ve halen devam eden krizin değişim ve dönüşümlerini de eklersek, bugün yaşadıklarımız toplumsal uzlaşı mı, barışma mı, yoksa toplumsal ayrışma mı? O bürokratik ve diğer sınıflar arasındaki değişim açısından baktığınız zaman nasıl değerlendiriyorsunuz, nasıl bir süreç içerisinde görüyorsunuz Türkiye’yi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çağlar Keyder:&lt;/strong&gt; O kitapta, esas olarak burjuvazi bu işi ne zaman ele alacak gibi bir soru vardı; kanımca oraya geldik. AKP iktidarı gayet neo-liberal bir iktidardır esas olarak, politikaları birçok şeyi tasfiye etmeye yöneliktir vs. Yine de Türkiye’nin, Amerika’ya yahut Çin’e nazaran bambaşka bir tarihi var. Bu tarih birtakım sınırlar koyuyor yapılabilecek olan şeylerin önüne, bir yandan da tamirat da aynı zamanda oluyor. Bir yandan neo-liberallere sahayı bırakırken, diğer yanan örneğin AKP’nin getirdiği sağlık reformu bence pozitif bir şey’dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihi kontekst’in de, bir anlamda her ülke’nin devleti, eski Almanların söylediği gibi; kendi kültürünü yansıtan bir devlettir, dolayısıyla kurumlar da öyledir, yasalar, çeşitli ideolojiler, özellikle hukuk da öyledir. Türkiye daha farklı bir yerde, o nedenle dediğiniz olay varmış gibi gözüküyor. Hala fazla denetim var, hala bürokrasi güçlü vs. Bence öyle değil; neo-liberal olay aslında kazanmış durumda da, devletin, kültürün, toplumun özelliklerinden dolayı onu dengeleyen faktörler diğer ülkelere nazaran daha fazla gündemde diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru:&lt;/strong&gt; Biliyorsunuz kapitalizm her zaman bir yol buluyor ve o kanaldan devam ediyor, bu kanal da daha öncesinde hazırlanıyor zaten. Şu anda benim düşünceme göre kanalı buldular; bunun üzerine 1-2 senedir çalışıyorum. Sizin görüşünüze göre kapitalizm bunan sonra hangi kanal üzerinden gelişmeye başlayacak?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çağlar Keyder:&lt;/strong&gt; Şuna katılıyorum; kapitalizm her zaman için akacak bir yol bulacaktır. Sorun, hangi sistemin içerisinde olacağı sorunudur. Ne kadar devletçi olacak, gelir dağılımı ne kadar daha düzgün olacak? Benim düşüncem şu; bu tür gelir dağılımı çerçevesinde, bu şekliyle kapitalizm’in devam etmesine imkân yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla bulacağı teknolojik sektörler yahut bulabileceği yatırım sahaları, aynı zamanda bu yeni gelir dağılımının, devletin yeni yapacağı şeyleri de bir araya getirebilmesi gereken sahalar olacak, bunlar birbirlerinden farklı şeyler olamaz. Bir şekilde uyuşmaları gerekiyor. Ne olabilir? Doğal problemlerin devletler tarafından çok daha güçlü bir şekilde ele alınması örneğin, küresel ısınma olabilir vs. Gerçekleşmesi de şart değil, ideolojik olarak ‘bizim şöyle şeyler yapmamız gerekiyor’ denerek yapılabilir de. Çok yakın gelecekte, yatırım enerji sahalarına olacaktır; güneş enerjisi, enerjinin saklanabilmesi meselesi, depolama olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bunların ortaya çıkması yeni bir politik dağılım, yeni bir gelir dağılımı vs. sistemi olabilirse olur. Tek başlarına ortaya çıkması kâfi değildir. Nasıl bir siyasi sistem, nasıl bir toplum dengesi bunları ortaya çıkarabilir? Devletin biraz daha işin içine girdiği, devlet korumacılığının toplum üzerinde çok fazla etkili olacağı bir sistem olacaktır. Dünya kapitalizmi’nin bütün çalışabilecek insanları içerme dönemi de bitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne olursa olsun, büyüme ne ölçekte olursa olsun; iş yaratmayan ekonomik bir büyüme. Bu yerleşecek artık; her zaman ekonomilerde istihdam edilemeyecek yahut edilmeyen bir nüfus olacak. Bu mecburen devletin işin içinde olmasını gerektiren bir durumdur. O insanlar tamamen faşist bir platforma da yönlendirilebilirler, daha farklı bir şekilde devlet tarafından korunmaya alındıkları için yahut devlet tarafından bugün lüzumsuz gördüğümüz işlere yöneltilebilinecekleri için çok daha farklı durumlara da…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dinleyici Yorumu:&lt;/strong&gt; Dünyada bugün milli hâsıla 55 trilyon dolar, bunun üzerinde bir de 150 trilyon civarında toksit kâğıtlar var; şu anda onlar temizlenmemiş durumda. Şu anda büyük bir mikropla karşı karşıyayız, bu domuz gribi falan hep uydurma, şişirme. Esas grip o 150 trilyonluk toksit kâğıtlarda. Bu temizlenmediği sürece hiçbir zaman kapitalist sistem dengelere girmeyecektir. Çünkü o 150 trilyonluk toksit kâğıtlar biraz da gelir dengelerine sağlıklı olarak bölmeli, dağıttığı %5’i elinde hala. Orası temizlenecek ama temizlenmedi, hala bir sistem bulamadılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çağlar Keyder:&lt;/strong&gt; Beyaz Saray’a, siz bu olaylardan sorumlu olan insanları doldurduğunuz takdirde bulunmaz. Bu tür toksit kâğıtların dünyada bu kadar dolaşmasını hafifçe önlemeye yönelik ufak bir belge getirme önerisi vardır; ‘tobin tax’. Gordon Brown buna yatkın, Sarkozy destekliyor ama Amerika sürekli veto ediyor, siz Beyaz Saray’ın içine City Bank’tan gelen insanları doldurursanız bu toksit kâğıtları temizlemeye imkân olmaz tabi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Obama diyor ki, ben çok iyi niyetle geldim, organik tarım yapıyorum ilk defa Beyaz Saray’ın bahçesinde, doğal ekotarım’ı destekliyorum, diyor. Sonra ne yapıyor? Ziraat bakanlığına dünyanın en son gelecek kişisini getiriyor. Burada büyük dengesizlikler var; söyledikleriyle uygulamalar tezat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Wall Street’ de bütün bu olayları planlayan insanları ben bir araya getireceğim, kendime danışman yapacağım’ diyor. Bir yandan dediğiniz gibi Monsanto’dan falancayı getiriyor, tam zamanında olmuş bir seçim bir yandan da. Muazzam umutlarla ortaya çıkan bir adam; bu kadar sükûtu hayale uğratması herkesi, hakikaten üzücü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dinleyici Yorumu:&lt;/strong&gt; Sistem içerisinde uzun zaman yetiştirildi, ondan sonra vitrine konuldu; renk bakımından, ‘background’ bakımından, hala hiç kimse sınamadı ID’sini. ID’si yok, nerede doğduğunu söylüyor ama nüfus kâğıdını kimse bilmez, hatta 1 milyon koydular kim getirirse ona verilmek üzere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dinleyici Yorumu:&lt;/strong&gt; Hocam biz burada bir çalışma yapıyoruz; bu yeni krizle ilgili. Az önce Çin’den bahsediyordunuz; onların dediği gibi kriz aynı zamanda fırsat demektir. Diyoruz ki bu kriz, hegemonik bir kriz yarattı.1930’lardaki krizde Türkiye Cumhuriyeti doğdu. Acaba bu krizde de Anadolu ölçekli bir yeni yapılanma olabilir mi? Bir yerelleşme olacaktır bu krizle, ‘lokalizasyon’ dan ‘glokalizasyon’a gidebiliriz. Ama bu yapılar eskisi gibi global olmayacaktır, bölgesel yapılar haline gelecektir, gelmezse zaten kabus olur. Bahsettiğiniz hegemonik parçalanmaların tehlikeleri böylelikle engellenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun için üç farklı bölge zaten böyle bir yapılanmaya gidiyor; Doğuda bir yapı oluşmaya başladı bile, Çin-Japonya arasında. Japonya’nın en büyük ticari partneri artık Amerika değil, Çin. Çin’in de öyle, Japonya. Ruslar artık gaz’ı Avrupa’ya değil Çin’e vereceklerini söylüyorlar, o belki özellikle doğu Rusya’yı kopartabilir, Sibirya’yı vs. Şimdi bir tarafta AB var, kendi yapısını oluşturuyor, bir de Amerika var; Obama’nın gelme nedeninin Amerika olduğunu düşünüyorum, Amerika’nın kendi bahçesinde egemen olması için Obama’ya ihtiyacı var, Amerika’da kendi bölgesinde oynayacakmış gibi geliyor. Ortada örgütlenememiş bir alan kaldı; Türkiye’den başlayıp, Ortadoğu’yu, Asya’yı vs. kapsayan, tanımlanamamış bir alan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihsel olarak da, Anadolu’daki durumla bölge arasındaki ilişki oldukça köklü, Büyük İskender’den beri Anadolu ölçekli bir bölge hegemonyası var; Rusya’dan başlayıp Yemen’e kadar giden veya Taşkent’ten Zagreb’e uzanan bölgelerde. Diyoruz ki, bu kriz bir birliktelik için, Müslüman’ı, Hıristiyan’ı, Ortodoks’u, Musevi’yi, Türk’ü, Çerkez’iyle bir ortak kültür yaratma olanağı olabilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çağlar Keyder:&lt;/strong&gt; Bu bana çok spekülatif geliyor, fakat şu doğru; eğer hegemonya çökmüşse, ortada herkese dayatabilecek kurumlar yoksa, herkesi ikna edebilecek bir yaşam stili, bir kültür, bir düzen yoksa, dünya’nın bir çok yerinde, farklı ülkelerin ittifaklarının ortaya çıkacağını tahmin edebiliriz. Bu farklı ittifaklar illa coğrafi bazda olmayabilir, örneğin Brezilya’nın, Hindistan ve Çin’le bir şeyler yapma ihtimali olabilir. Şunu görmek lazım önce; globalleşme döneminde ortaya çıkarılan kurumlar, hiyerarşi’yi kurmaya çalışan kurumlardı; fikri mülkiyetler olayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerika’nın nedir projesi? Fikri mülkiyetleri biz tutalım, Çin bütün Ipod’ları yapsın ama bundan 5 cent kazansın, biz 40 dolar kazanalım. Bu teknolojiler aslında artık yalnızca Amerika’dan çıkacak diye bir şey kalmadı, çünkü Amerika’daki Çinli işçiler Çin’e döndüler, Hintliler Hindistan’a vs. Hegemonya’yı destekleyen o teknoloji hiyerarşisi ve onun için gerekli olan kurumlar yavaş yavaş çözülünce, çok farklı ittifakların ortaya çıkma ihtimali doğuyor. Dünkü gazetede vardı; Tel Aviv çerçevesindeki risk sermayesi, bütün Almanya’daki Fransa’nın tümünden daha fazla. Tel Aviv’in etrafındaki 1,5 milyonluk nüfus’un aldığı risk sermayesini Amerika’nın bir uzantısı olarak görmek yanlış, orada bu. O bölgeye hitap edecek belki yahut başka ittifaklarla farklı bir şey çıkartacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı şey Çin’de de söz konusu; Amerika’da doktora almış, çalışan vs. yüz binlerce Çinliyi getiriyorsunuz ve Çin’de kuruyorsunuz araştırma enstitülerini, aynı şey Hindistan için de geçerli. İngiltere’deki üniversiteler, İngiltere hegemonyasının bitmesinden çok daha sonra, hala en iyi üniversitelerdi. Amerika’da da bu böyle kalacak tabi, en aşağı bir 50 yıl. Ama oradaki üniversiteden çıkan insanları, oradaki araştırma görevlilerini alıp İsrail’e getiriyorsunuz, Çin’e getiriyorsunuz, Hindistan’a vs.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dinleyici Yorumu:&lt;/strong&gt; Nazlak’ta kota edilmiş biyoteknoloji firmalarının %85’i İsrail kaynaklıydı. Onun en büyük fon yöneticisi bize bir seminer vermişti; 15 ayrı firmayı tanıttı. Gelenlere bakıyorum, yanımda da bir Japon oturuyor; diyor ki herkese Rus diyorsun. Akşam da gece kulübüne gideceğiz. Dedim ki, her geçenle Rusça konuşacağım, cevap gelirse sen bana bir 100 dolar vereceksin gelmezse ben sana vereceğim. Sonuç olarak 15 tanesi bana cevap verdi, ben Rusça konuşunca. Nereden geliyorlar; Kızıl Ordu’dan. Onun biyoteknoloji tasarımlarını koymuşlar dosyalarına, bunlar çünkü çok rahat fon sağlıyorlar, geliyorlar çünkü yalnızca İsrail üzerinden Nazlak’a gidebiliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru:&lt;/strong&gt; Bir şeylerin gittiğini görüyoruz, neyin geldiğini hissediyoruz ama çok fazla fikir sahibi değiliz. Fakat herhalde bir kısım hususiyetlerin alametlerine değinebiliriz. Giden liberal kapitalizm, gelen popüler kapitalizm olabilir mi acaba? Bir de şu tarafı var; giden giderken, götürebileceklerinin içine biz de girer miyiz? Yahut yeni geleni karşılama anlamında dinamikleri harekete geçirebilir miyiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çağlar Keyder:&lt;/strong&gt; 1990’lara baktığınızda, halen daha bir demokrasi vardır. Ekonomide kötü şeyler oluyor olabilir ama hukuka baktığınız zaman, mahkemelerin aldıkları kararlara vs. daha özgürlükçü, olayları hukukun üstünlüğü çerçevesinde yorumlayıcı kararlar olduğunu görürsünüz. 11 Eylül olayından sonra her şey çok hızlı değişti. Tüm dünyada devlet olayının otoriter boyutu ön plana çıkarılmıştır. Mahkemelerde alınan kararlar, insanların hukuk anlayışı değişmiş, Karl Smith ön plana çıkmış, ‘toplumsal güven’ diye bir söylem oluşmuş ve onun için her şey mubah olmaya başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10-15 sene öncesine nazaran çok farklı bir dünyada yaşıyoruz, birçok şeyi kabullendik artık. Soyulduk, ayakkabılarımızı çıkarıyoruz havaalanlarında, insanlar hiçbir açıklama yapmadan kapılara dayanıyorlar vs. Dolayısıyla otoriterlik o anlamada gerçekten oluşmuş durumda ve de tüm dünyada böyle. 11 Eylül olayının ne kadar önemli bir şey olduğunu insanlar giderek anlıyor; muazzam bir dönüşüm oldu. Bu otoriterlik çerçevesinde daha da baskıcı rejimlerle mi bu iş halledilir, çok daha eski Marksist yorumu vardır hani; ‘faşizm, kanlı sermaye’ şeklinde, o tür bir şey mi ortaya çıkar bilemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dinleyici Yorumu:&lt;/strong&gt; Sanki dünyayı beyaz, egemen, çevre-saha taşıyamadı, piramitin tabanını genişletmek durumdalar, İslam ülkelerinden belli unsurları almak durumundalar, belli bir nispette yani G7, 20 olacak diyelim; dünya nüfusunun %40’ını çalıştıracakları bir dünya kurmak. Bunun da işte telif haklarından, silah güçlerinden ellerinde hangi aletler varsa, bunları yeniden organize ederek bir dünya düzeni kurmak, otoriter kapitalizm böyle olabilir. Ama bu da dünyayı taşıyamaz, ne olursa olsun çok da sağlam bir ittifak değil. %60’la ne kadar güçsüz olursa olsun, ne kadar örgütsüz olursa olsun, nihayetinde analar orada çok daha fazla çocuk doğuruyorlar, her doğan yeni bir ümit, yeni bir zekâ, yeni bir buluş, belki bilmedikleri bir şeyi onlara öğretme anlamında yeni bir imkân olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizm dokuz başlıdır, kolay değildir. Biliyorsunuz meşhur bir analizi vardır Rosa Luxemburg’un; ‘kapitalizm kendi içinde kalırsa son krizini yaşar ve biter. Dışarıda henüz kapitalistleşmemiş sahalara nüfus edebildiği takdirde devam eder’. Sizin dediğiniz %40 sonuç olarak, bu ne demektir? %60’lık gidilebilecek olan yerler var demektir: Çin’in 800 milyon insanı, Hindistan’ın 1 milyar insanı, bunlar hala kapitalizm’i görmedi, hala köylerde ayda 2-3 dolara yaşıyorlar. Sırf teorik olarak kapitalizm’in bitip de yerine yeni bir şeyin geleceğini düşünmüyorum. Mühim olan, %40’ın içine hapsolmuş mutlu azınlığı çok otoriter bir biçimde yönlendirmek, bir şekilde dünyanın gerçekten -mademki küreselleşmeden söz ediyoruz- oraya karşı da bir sorumluluğunun olduğunu, kapitalizmin sadece kendi içinde derinleşmesinin sürekli bir krize yol açacağını, demokratik anlamda daha bir global yayılmasının gerektiğini vs. bunları söylemek gerekir herhalde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru:&lt;/strong&gt; İnsan faaliyetlerine hücum etmemiş veya onlara sahiplenme cüretini gösterememiş, diyelim ki insanlık buna hazır değil, ben hazır değilim. Bu henüz insanlıkla burun buruna gelmedi mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çağlar Keyder:&lt;/strong&gt; Kapitalizm her zaman için insanları hareketlendirmesi gereken korkunç bir rejimdir. Ama görüyorsunuz ki kolaylıkla insanları satın alabiliyor, aldatabiliyor. Ben de onu söylemeye çalışıyorum; bakın metalaşma aslında özgürlüktür, bakın çalışmak aslında size iyi gelir vs.: Modernite ve bu piyasanın getirdiği özgürlük aslında insanları aldatan hoş bir bileşim yaratıyor. Ve de gidecek çok yer var, bu yüzden bu kadar kolay olmayacaktır bu işin bitmesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soru:&lt;/strong&gt; Yani kapitalizm daha totaliter bir kapitalizme mi dönüşür, yoksa -bana Anglosakson kapitalizm daha özgürlükçü bir kapitalizm gibi geliyor- daha otoriter bir kapitalizme mi? Dünyada petrol ticaretinin %70’i 5 kız kardeş tarafından yapılarken %10’u devlet şirketleri tarafından yapılıyor. Bunların başındaki adamlar arasında hiçbir fark yok; aynı jetleri kullanıyorlar, aynı şaraplardan hoşlanıyorlar, hepsinin metresleri var. Bu tür yapılar çok daha ideolojik yapılar; devlet kapitalizm’inden çok daha öte bir yapıymış gibi geliyor bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çağlar Keyder:&lt;/strong&gt; Şu anda benim gördüğüm en iyi çözüm, global anlamda bir sosyal demokrasi türüdür. Bu tabi ki siyasi olarak her talebimize cevap vermeyecektir, çünkü ister istemez toplumu koruyacağım diye ortaya çıkan devletler daha otoriter oluyorlar, özellikle global dengeler bu şekildeyse. Dünyanın tümü Fordist dönemin içindeyken ve herkesin talepleri birbirine benzerken ve de çatışma şansı, olasılığı pek yokken sosyal demokrasi gerçekten siyasi anlamda da demokrat olabiliyordu. Fakat şu aşamada sosyal demokrasi türü bir ‘toplumu koruma’ rejiminin ortaya çıkması, siyasi olarak öyle de olabilir, böyle de olabilir… Bunu nasıl yapacağımızı sanıyorum toplumsal hareketlenme belirleyecek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;www.ekopolitik.org &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-3158708289777755679?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/3158708289777755679'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/3158708289777755679'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2011/08/caglar-keyder-toplumsal-ve-ekonomik.html' title='Çağlar Keyder – “Toplumsal ve Ekonomik Boyutlarıyla Dünyada Değişim”'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-3133573245055143537</id><published>2011-07-18T11:42:00.000-07:00</published><updated>2011-07-18T11:42:44.574-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Divan-ı Kebir den Seçmeler'/><title type='text'>Divandan</title><content type='html'>1015. Duayı tatlılaştır; dua, ağzımıza süt gibi, &lt;br /&gt;bal gibi tatlı gelsin!&lt;br /&gt;Müstef'ilün, Fe'ûlün, Müstef'ilün, Fe'ûlün&lt;br /&gt;(c. IV,203~)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Önce, bizi adam et, aşka lâyık bir kişi haline getir! Sonra, bize şarap sun; kadehi durmadan döndür!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Ey can; bizden, bizim hizmetimizden ne çıkar? Mademki binayı sen kurdun, onu yine kendin tamamla!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Bizim selâmet evimizi melâmet evi yaptın; melâmet evimizi de selâmet evi yap!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Bu aşk yolu, sonsuzdur, uzundur! Onu, sonsuz lûtfunla kısalt, iki adımlık yol yap!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Bizi, nefs-i emmâreye esir ettin fakat, kötülüğü emreden nefsin de emîri sensin; sen, bizi emîr yap da, onu bize kul et!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Herkese ait olan lûtuflarını has kullarına nasip ettin! Bugün de, has kullarına ihsan ettiğin lûtufları herkese, bütün kullarına lûtfet!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Her zerreye, lûtfunla, bir başka güneş ver; lûtuf ve ihsan güneşini, herkese tam olarak ver!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Duayı bize tatlılaştır; dua, ağzımıza süt gibi, bal gibi tatlı gelsin! "Âmin!" diyene de lûtfet, onu herkesin iyiliğini ister bir hale getir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Divan-ı Kebir den Seçmeler – Şefik Can – Cilt 3&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-3133573245055143537?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/3133573245055143537'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/3133573245055143537'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2011/07/divandan.html' title='Divandan'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-6889907607038451587</id><published>2011-07-14T04:24:00.000-07:00</published><updated>2011-07-14T04:24:04.716-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mesnev-i Şerifden Seçmeler'/><title type='text'></title><content type='html'>Hakiki olan vaitleri gönül kabul eder, içten gelmeyen vaitler ise insanı ıstıraba sokar 180 VİÇ Mesnevi 1. cilt&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-6889907607038451587?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/6889907607038451587'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/6889907607038451587'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2011/07/hakiki-olan-vaitleri-gonul-kabul-eder.html' title=''/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-3345765673972291761</id><published>2011-06-25T02:40:00.000-07:00</published><updated>2011-06-25T02:40:16.944-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ses kaydı'/><title type='text'>Canlar Ölesi Değil - Edebiyat üzerine</title><content type='html'>&lt;a href="http://www.trt.net.tr/ondemand/Podcasting.xml?GaleriResimKodu=9927cccb-c190-4e77-9cde-1401da782a4a&amp;dil="&gt;Canlar Ölesi Değil&lt;/a&gt; Trt ses kaydı&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-3345765673972291761?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/3345765673972291761'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/3345765673972291761'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2011/06/canlar-olesi-degil-edebiyat-uzerine.html' title='Canlar Ölesi Değil - Edebiyat üzerine'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-7321191576263599620</id><published>2011-05-22T03:12:00.001-07:00</published><updated>2011-05-22T03:12:41.458-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>" Ama ister bir kitapta, konuşmada, mektupta ya da her ne olursa olsun, diğer kişinin bana söylediği şeyin genellikle benim kanaatim değil onun kanaati olduğu varsayılır; bu zorunlu olarak onunla paylaşmaksızın dikkate almam gereken şeydir. Ancak bu önkabül anlamamı kolaylaştıran bir şey değil, zorlaştıran bir şeydir; çünkü, benim kendi ön-anlamamı belirleyen ön-anlamlar, bütünüyle ilgi dışı kalabilir. Eğer onlar yanlış anlamalar doğurursa, bir metni yanlış anlamaların onlarla çelişen anlamalar olup olmadıklarını nasıl kavrayabilirim? Bir metin daha baştan yanlış anlamardan nasıl korunabilir"8&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-7321191576263599620?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/7321191576263599620'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/7321191576263599620'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2011/05/ama-ister-bir-kitapta-konusmada.html' title=''/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-8104362854883354712</id><published>2011-05-04T09:34:00.000-07:00</published><updated>2011-05-04T09:35:12.891-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mevlevilik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mesnev-i Şerifden Seçmeler'/><title type='text'></title><content type='html'>Gün içinde fırsat buldukça yazılacak….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Not: Bursevî Şerhi okunmadan S.Y.  yazısından yola çıkarak….)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu eserler, müelliflerinin manevi tecrübeleri olduğundan, bizim onları sözgelimi modern anlatılar gibi ‘okuyup’ anlamamız ve istifade etmemiz hayli güç. ………….Kaldı ki, eserleri ‘müşahade’lerinden ibaret olduğu, hatta binlerce müşanedatından biri olduğu için, filmi gerçekleştirecekleri aşılması güç manialar beklemektedir.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alıntısında temel sorun Mesnevi’nin “müşahade”leri anlatan “manevi tecrübe”lerden ibaret görülmesidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burda bir temel sorunla tekrar yüzleşmiş oluyoruz. Tasavvuf bir “manevi tecrübe” aktarımı mı yoksa “insan olmak” üzere, “insan yetiştirmeyi”  önceleyen bir meslek mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvufun içinde manevi tecrübe yok mu ya da manevi tecrübe ile insan olgunlaşır itirazlarına verilecek cevap işin pratiğinde ortaya çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Manevî tecrübeyi öne çeken, ona baskın bir rol biçenler uygulamada uzleti, sırları, kendine dönüklüğü bir metod olarak kullanıyorlar. İnsanla fazla muhatap olmayı sevmeyince, ondan bir şey öğrenmekde bir yerde mümkün olmuyor. Bilenler ve bilmeyenler diye bir büyük ayrım çıkarken, asırlar üzerinden damıtılarak bugün taşınan mevlevi zerafetine ise problem çözmek, örnek olmak, bir şeyleri paylaşmak, doğruyu göstermekten ziyade, zor durumlarda nezaketle başından savmak görevi düşüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bursevî şerhinden verilen alıntılar, şerhin harf semboliğine ne kadar yatkın olduğuna işaret ediyor. Bursevi Şerhi, bu haliyle, hurufiliğe zemin hazırlar bir derinlikte; kabalistik eleştirilerine maruz kalınan geleneğin yazıya geçmiş ilk hali muhtemelen. Ondan evvel var mıydı bilmiyoruz ya da kastı bu değilken bu konuya gereğinden fazla önemi mi verdi onu da bilmiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Mesnevî”yi dikkatli bir okumada harfler üzerinden bir şeyler anlatan satırlara da rastlamak mümkündür. Fakat bu Mesnevinin içinde ne kadardır diye bakıldığında çok fazla değildir. Mesnevinin geri kalanında verdiği mesaja bakmak lazım. Bir çok yerinde okuyana direk olarak verilen mesajların niteliğine bakmalı. “Mesnevî” deki remizler ise hikayelerdeki karakterler üzerinde somut şeyler üzerinedir. Örneğin, padişah bazan insanı temsil eder, bazen yaratıcıyı, bazen şeyhi; gene nefis belli hayvanlar ve onların tabiatları ile temsil edilir.  Hatta bir hikayenin içinde, hikaye ilerledikçe, (birinci cilteki “bedevi ve karısı” gibi)  bir sembole farklı anlamlar yüklendiği de olur. Mesnevi de kullanılan sembolik dil gündelik hayatın düzenlenmesi üzerine olan hikayelerdir çoğu kez.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-8104362854883354712?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/8104362854883354712'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/8104362854883354712'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2011/05/gun-icinde-frsat-buldukca-yazlacak.html' title=''/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-6886517875891082181</id><published>2011-05-02T01:42:00.000-07:00</published><updated>2011-05-02T01:46:09.179-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mesnev-i Şerifden Seçmeler'/><title type='text'>Mesnevî Şerif'ten</title><content type='html'>Aşağıdaki Bölüm ilginç geldi. Allah'ı anmayı , zikir değil sanki, ahde&lt;br /&gt;vefa olarak almış; "An" maktan önce ve sonra kullanarak. Bölümün&lt;br /&gt;sonunda "çalışmak" var. Bu çalışmak amel  olabilir mi?. Meryem&lt;br /&gt;kıssasında ve arkasından gelende ise sebat üzerinde durmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"Tanrı ahdine vefa edersen Tanrı da kereminden senin ahdini korur.&lt;br /&gt;Sense Tanrı'ya vefa etmekten gözünü yummuşsun. "Beni anın da sizi&lt;br /&gt;anayım" ayetini duymadın mı ki?&lt;br /&gt;"Ahdıma vefa edin" ahdına kulak ver de sevgiliden "Ahdınıza vefa&lt;br /&gt;edeyim" vaidi gelsin.&lt;br /&gt;Ey hüzün sahibi, bizim ahdımız ve borç vermemiz nedir? yere kuru tohum&lt;br /&gt;ekmek gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1185. Ondan ne yere bir parlaklık gelir, ne yer sahibi zenginleşir.&lt;br /&gt;Bu,  ancak bunun aslını yokluk aleminden veren sensin, bundan bana&lt;br /&gt;lazım diye bir işarette bulunmaktan ibarettir.&lt;br /&gt;Yedim tohumunu da nişane olarak getirdim. Bu nimetten yine bize ihsan&lt;br /&gt;et demektir.&lt;br /&gt;Şu halde ey bahtlı kişi, kuru duayı bırak. Ağaç isteyen tohum eker.&lt;br /&gt;Tohumun yoksa Tanrı, yine o dua yüzünden sana bir fidan bağışlar ki&lt;br /&gt;görenler, ne hoş çalışmış da ne güzel fidana sahip olmuş derler. "&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1190. Meryem gibi hani. Derdi vardı da tohumu yoktu. Bu dert yüzünden&lt;br /&gt;sanat sahibi Tanrı, o kuru hurma ağacını yeşertti.&lt;br /&gt;Çünkü o ulu, o temiz kadın vefakardı. Tanrı bu yüzden o istemeden onun&lt;br /&gt;yüzlerce muradını vefa etti.&lt;br /&gt;Vefakar olan topluluk, bu vefayı bütün aleme yaymışlardır.&lt;br /&gt;Denizler de onların buyruklarına uymuştur, dağlar da. Dört unsur bile&lt;br /&gt;onlara kul, köle kesilmiştir.&lt;br /&gt;Bu, inkar edenler, apaçık görsünler de inansınlar diye onlara bir&lt;br /&gt;Tanrı ikramıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1195. Onlar, öyle gizli ikram ve ihsanlara nail olmuşlardır ki, ne&lt;br /&gt;akla, hayale gelir, ne de söze sığar.&lt;br /&gt;Zaten iş, ebedi olan, kesilmeyen, tükenmesine imkan bulunmayan ikram&lt;br /&gt;ve ihsandır.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;5. cilt - V.İzbudak Ç.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-6886517875891082181?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/6886517875891082181'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/6886517875891082181'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2011/05/mesnevi-seriften.html' title='Mesnevî Şerif&apos;ten'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-5406287954179781587</id><published>2011-02-16T03:00:00.000-08:00</published><updated>2011-02-16T03:01:27.682-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mevlevilik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='z.Hüseyin Salim Saraçer'/><title type='text'>HAKİKAT MEVZUBAHİS OLDUĞUNDA GERİYE KALAN HER ŞEY TEFERRUATTAN İBARETTİR!</title><content type='html'>Korkmaya hakkınız olduğunda korkun.&lt;br /&gt;Çekinmeye hakkınız olduğunda çekinin.&lt;br /&gt;Konuşmaya zorlandığınızda becerebiliyorsanız susun.&lt;br /&gt;Ama ağzınızı açarsanız bir kez, hakikatten başka ses çıkmasın sizden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korkmak, çekinmek insanîdir.&lt;br /&gt;Ateşle oynadığının farkında olmak, avamı ürkütür, ip cambazını ipten düşürür.&lt;br /&gt;İp cambazı, ateş yutan, çember yırtan aslan bilir ve unutur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilmek sarsar, bilmek ürkütür, bilmek sorumlu kılar. Bildiğini eliyle, gözüyle, nefesiyle bilen bildiğinde ustadır.&lt;br /&gt;Usta okçu nişan almayı unutur. Attan ata atlayan hesap yapmaz, gözünü dört açar &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hesap yapacaksan attan ata atlarken yapman gereken hesabı yap. Yapılmamışı yaparken, ne yapılırsa yapılsın işlemeyeceğini bilenin ve yere çakılana kadar çare arayanın hesabını yap. Yere çakılmaman atın seni misafir etmeye gönüllü olmasından ve hesaplılığı öncelememenden. Düşe kalka büyüdün. Başka çaren kalmadığında, yere çakılırken, aslan ağzını açtığında, havaya fırladığında düşündüğün yapılabilecek bir şey aramaktan ibaret. Dişin de tırnağın da bunu aramakta. Ya düşüşe razı ol, aslanın ağzına kafanı sok, bazan en doğrusu budur, ya da tecrübe altındaki tecrübeden ol.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gördüğün yapacağın,. Gördüğün düşündüğün. Gördüğün imkanın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen susanlardan değil konuşanlardan olduğunda sana geveze diyecekler belki, ”konuşmam göz gezdirmekten ibaret ”de. Sustuğunda ”susturduk” da diyecekler, ”pısırık” da, ”tenezzül etmiyor” da. Aynı kişiden, aynı kişilerden hepsini birden duyduğunda de ki, biz gördüğümüzde karar vermiş oluruz. Söylediğimizde yapıyor oluruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaçınamayacağın bir şey var Ey Talip:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haklıyı haksız, mazlumu zalim, yalanı doğru yapamazsın. Bunlar zıddına da dönüşür, ama, buna sen karar veremezsin. Bir söylediğin bir söyleyeceğini tutmayacak olduğunda dahi olanı söyleyeceksin. Önce kendine, önce talibi olana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce başkalarına söyleyen ya gevezedir gerçekten, ya da kendinden geçmiş bir kişi. Kendisinde saklayacağı bir şey kalmamıştır, söyler. Dağdan, taştan ayırd edemez de söyler. Düşündüğünü herkesin bildiğini göstermek ister de söyler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söyleyeceğin şey zaten herkesin bildiği bir şey. Suskunluğu, konuşmuşluğu abartma!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapını çalan hakikat ise, kalacak bir yer arıyorsa, bu kalbin kendi yuvası olduğunu bilir de kapını vurur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakikate sırt döndüğünde, hakikatinin hakikatine sırt döneceksin, bundan büyük yitirilecek hiç bir şey yok!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapıyı açamaman son şansı kaçırman da değil. Sana uğrayacak olan, çaresiz olsa bacadan girerdi. Sen kararını vere dur, ben kapıma bekçiler koymaktayım. Kapılarımı sökmekteyim. Kapının önünde yatmaktayım. Sen yolundan çıkmışlarla kendini aynı taşa vurma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakikat mevzubahis olduğunda, başka her şey teferruattan ibarettir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İster sus, ister konuş, ister ustalarını hatırla: Gördüğün ve işittiğin her şey sana emanet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstünü örtmek ya da aydınlığa kavuşturmak hakikatlilik işi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gece gibi karanlık ve şefkatli ol örttüğünde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pırıl pırıl güneşli bir gün gibi aydınlat karanlıkta kalanı, herkese ait olanı, söylemen için senin kapını çalanı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sırrı olan konuşur. Susan konuşur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-5406287954179781587?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/5406287954179781587'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/5406287954179781587'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2011/02/hakikat-mevzubahis-oldugunda-geriye.html' title='HAKİKAT MEVZUBAHİS OLDUĞUNDA GERİYE KALAN HER ŞEY TEFERRUATTAN İBARETTİR!'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-8973093339050041521</id><published>2011-02-05T06:13:00.000-08:00</published><updated>2011-02-05T06:14:40.969-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='z.İbn Arabi'/><title type='text'>SÖZ HASTALIKLARI</title><content type='html'>170. Bu hastalıklardan biri, hak sözü, doğru sözü iltizam etmektir. Bu en büyük hastalıklardan biridir. Bunun ilâcı ise, hak sözün, doğru sözün nerede, hangi alanda sarf edileceğini bilmektir. Hiç kuşkusuz gıybet doğrudur, gerçektir; fakat gıybet yasaklanmıştır. Dedikodu da (nemime} doğrudur, gerçektir; fakat o da yasaklanmıştır. Bir adam eşiyle yatakta başbaşa yaptığı şeyleri açıklasa, onları başkalarına anlatsa, onlarda doğru şeylerdir, gerçektir; fakat onları başkalarına anlatmak günah-î kebâir'dendir, yani büyük günahlardan birisidir Ayrıca, birine toplum içinde (mele') doğru, gerçek sözle nasihat etmek de doğrudur; fakat bu şekilde toplum içinde birine nasihat etmek kesinlikle ayıptır. Böyle birşey ancak cahillerden ve garaz sahiplerinden sadır olur. Çünkü nasihattan amaçlanan fayda, bir yararın sağlanması ve arada bir sevgi­nin husule gelmesidir. Eğer nasihatler toplum içinde yapılır­sa, kabul görmez, hatta düşmanlık bile doğurabilir. Allah bu tür davranışı zemmetmiştir, yermiştir. Çünkü bu şekilde toplum içinde açıktan açığa yapılan nasihat, kendisine nasihat edilen kimseyi zor durumda bırakır, onu utandırır ve o konuda yalan söylemek zorunda bırakabilir. Böyle bir davranış büyük bir fesada sebep olabilir. Oysa ki, o nasihati ona yalnız başına olduğu bir zamanda, güzel bir tarzda yapmış olsaydı,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;işte o kimsenin kusurunu, ayıbını güzelce izhar etseydi, kendisine nasihat ettiği konuda o işin çirkin ve kaba bir iş olduğunu bilmiyorsa, amacının ona bunu öğretmek olduğunu kibar bir dille ona açıklamış olsaydı, hiç kuşkusuz o kimse kendisine teşekkür ederdi, onu severdi ve hayır duada bulunurdu. Böylece o kimse için sonuç hayırlı olurdu. Dolayısıyla o kimse onun ölçüsü (mizan) içinde olurdu. Demek ki, her hak sözü, her doğru sözü gelişi güzel söylemekle yükümlü değiliz. Buna, ne şeriat ne yasa ne de örf izin verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;171. Aynı şekilde, bir kimsenin, insanlara nefret edecekle­ri bir tarzda cevap vermesi de böyledir, o cevap doğru bile ol­sa. Çünkü böyle bir davranış kötü tabiat, karaktersizlik, bilgisizlik ve Allah'a karşı hayasızlığa delildir. Çünkü böyle bir kimse kendisinde, Allah'ın razı olmadığı bir ayıbı giderrnekten uzaktır. Eğer o kimse kendi ayıbına bakmakla meşgul ol­aydı, bu tutumu kendisini başkasının ayıbıyla uğraşmaktan alıkoyardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;172. Arkadaşının ya da dostunun hareketlerini izlemeyi, adetâ onun aldığı nefesleri sayacak kadar herşeyi kaydetmeyi kendisine uğraş edinen bir kimse, bu tutumuyla çok şiddetli bir hastalığa yakalanmış demektir. Çünkü o kimse ken­disini ilgilendirmeyen bir şeyle uğraşıyor. Kendi nefsinden gafil oluyor. Oysa ki kendisi için farkına varmaksızın, herhangi bir gün için, onun sadakati zamanındaki bu tutumu onun ruhunda yer eder, nefsinde birikir. Ona ötedenberi duymuş olduğu muhabbeti, onun bu tutumu kapatır. Fakat, zaman geçip de kendi nefsinde arkadaşı hakkında en ufak bir çirkinlik (kerahet) görünce ya da ondan bir bıkkınlık ve usanç duyunca, ya da onun hakkında kendisinden bir yanılgı sudur edince, o zaman kendisinde birikmiş halde duran onun bütün kusurlarını, kabahatlerini ortaya çıkarır.O çirkinlikler kabahatler kendisinde gizli halde durmaktaydı ve onları kendi nefsinde, tetebbuunda biriktirmişti. Bu durumda, arkadaşını paylama sırasında ona herşeyi sayıp döker ve «Sen falan gün şöyle şöyle demedin mi? Falan gün şunu şunu yapmadın mı?» der. Sonra, içinde biriktirdiği şeyleri teker teker sayıp dökünce, ona şöyle der: «Bütün bunlar dinin azlığına ya da dinin yokluğunu delildir; ben sende bütün bunları görüvordum ve diyordum ki, umulur ki onun bunda bir gerekçesi (vech) vardır. O konuda Şeriatta senin için bir gerekçe yoktur.» Ve bu , doğru sözün ihtilafıdır. Sonra, kötü gördüğü.; gafil olduğu, üzerinde nefeslerini saydığı şeylerin hepsini duyurur. Bu kez arkadaşı ya da dostu ona en büyük düşmanlardan biri olarak görünür. Bütün bunların aslı, kötü huyları, kusurları ve ayıpları için kendi tetebbuundandır, ayrıca kendi nefsinde biriktirmiş olduğu birikimlerindendir. Bu ise kötü tabiata, asıl ve füru'unun alçaklığına bir delildir. Bu tür tutumlar dostlar arasında çok sık görülen şeylerdir. Bu konuda bir şiirde şöyle denilmektedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşmanından bir kez sakın,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostundan bin kez sakın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü dostluğunuz bozulursa şayet bir gün,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sana nasıl zarar vereceğini çok iyi bilir dostun!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte, bütün bunlar bir vebaldir. Bu sözler doğru bile olsa söyleyen üzerine tekrar döner gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;173. Söz hastalıklarından biri de, insanların hallerini ve ne yaptıklarını sorup sual etmektir. Falan niçin geldi? Falar niçin gitti? gibi kendini ilgilendirmeyen şeyleri sormaktır. Ayrıca kendisinin evde olmadığı bir esnada, insanın ailesinin neler yaptığını araştırıp sorması, soruşturmasıdır. Bunun ilacı Allah'ın Resulü sallallahü aleyhi ve sellem'i davranışında taklit etmektir. Hz. Peygamber savaş dönüşünde, ailesini yanına geceleyin gelmemiştir. Geceleyin ansızın, haber vermeden ailelerinin yanına girmesinler diye, sahabelerini bundan sakındırmıştır, olur ya hoşlanmayacakları çirkin bir durumm görebilirler. Gizli şeylerin örtülü, saklı kalması için bir yere girerken izin istemek de bu babdandır. Çünkü o, herkesin anlatmak istemediği bir şeyleri (hünât) olduğunu biliyordu. İnsan, yaptığı şeyler iyilik bile olsa, yaptığı herşeyin tamamının başkası tarafından bilinmesini istemez. Eğer bu soru soran kimse onunla ilgili bilgileri sormaya devam etse, soru sorulan kişiyi, istemediği şeyleri söylemeye veya yalana mecbur eder. Eğer konuşmazsa, devamlı soru soran kimse üzerinde bir diken etkisi bırakır. «Eğer onun benden gizlemiş olduğu şeyler konusunda, onun yerinde ben olsaydım, bunu ona sormazdım» der. Böylece ona beslemiş olduğu sevginin samimiyetinden bir şeyler eksilir. Eğer onun için kendi nefsinde bir töhmet hasıl olsa, o töhmet onu böyle bir fiile, böyle bir davranışa götürürdü. Ne şer'an ne aklen ne de görgü kurallarına göre bu, onun için uygun değildir. Bu, nadiren vuku bulan bir durumdur. Bu, ancak kalbi pis, dini zayıf, kötü ahlâklı kimselerde görülür. Nitekim, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: «Kişinin kendini ilgilendirmeyen şeyleri terketmesi, onun müslümanlığının güzeliğindendir» (Tirmizî, Zühd, 11; A. İ. Hanbel, 1/201)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;174. Söz hastalıklarından biri de insanın yaptığı iyiliği başa kakmasıdır. İyilik yaptığı şahsa iyiliğini başa kakma suretiyle söylemesidir. İyiliği başa kakma ise, bir eziyettir. Bunun ilacı şudur: Bu kötü durum insanın başına gelince, nimetleri veren Allah bunun karşılığını boşa çıkarır. Hiç kuşkusuz Allah Telala bu tür bir ameli iptal eder. Nitekim şöyle buyur­maktadır: «Ey iman edenler! Malını gösteriş için infak eden gerçekte Allah'a ve ahiret gününe inanmayan kimseler gibi, başa kakmak ve eziyet etmek suretiyle yaptığınız hayırlarınızı iptal etmeyin, boşa çıkarmayın» (Kur'an, Bakara, 2/264). İyiliği başa kakmaktan daha büyük bir eziyet var mıdır? Çünkü bu nefsî (ruhî) bir eziyettir. Bunun ilacı ise, insanın elinde bulunan imkanların, Allah'ın ilminde ne ise o şekilde kendisine bir nimet ola­rak verildiğini ve bu iyiliklerin, bu nimetlerin ancak bir ema­net olarak kendi elinde bulunduğunu, onların gerçek sahibini henüz tanımadığını idrak etmektedir. O nimetleri, işin aslında Allah'ın belirlediği kimselere vermek suretiyle elinden çıkardığı zaman, işte ancak o zaman, o emanetin gerçek sahibini tanımış olur. Emaneti ehline teslim etmiş olduğu içir Allah'a şükreder. Kim bu görüşle, bu düşünceyle iyilik yaparsa, ondan asla eziyet doğmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;175. Söz hastalıklarından biri de aynı şekilde şudur: Bir insan kendi nefsinde tasarladığı bir işten dolayı çocuklarından; bazısına bir iyilik yapar ve aynı iyiliği diğer çocuklarına yapmaz. Birisi gelip de kendisine, iyilik yapmadığı çocuklarının, huzurunda, «Niçin aynı iyiliği bu çocuklara da yapmadın?” der. İşte, bu tür bir söz gerçekten fuzûli bir kelâmdır, lüzumsuz bir sözdür. Bu sözü, çocuğunun yanında söylemesi çok yersiz bir davranıştır, çünkü bu çocuğun nefsinde babasına karşı bir düşmanlık doğurur. Böyle bir davranış ancak cahil bir kimseden vaki olur. Çok lüzumsuz sözler sarfetmek şeytani sözler sarfetmektir. Böyle davranışlar vaki olduktan sonra, onların bir ilacı da yoktur; fakat vaki olmadan önce olursa, o zaman bunun ilacı Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in sözündedir. O şöyle buyurmaktadır: «Kendini ilgilendirmeyen şeyleri terketmesi, kişinin İslâm'ının güzeliğindendir» (Tirmizî).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;176. Aynı şekilde, söz hastalıklarından biri de bir insanın «Ben doğruyu söylerim; bunu duyan kimseye zor gelecekmiş, buna hiç aldırmam, beni hiç ırgalamaz» demesidir. Peki fuzûli kelâma bakması ve lüzumsuz sözlerin alanlarıyla (mevatın) ilgilenmesi ona zor gelmez mi? «Ben falana doğruyu söyledim; bunu duymak ona zor geldi» der. Kendi nefsini temize çıkarır ve başkasını yaralar ve incitir; ayrıca Allah'ın şu sözünü unutur: «Onların kendi aralarında gizli gizli konuşmalarının (necvâhüm) çoğunda hayır yoktur» (Kur'an, Nisa, 4/114) Bu ayet bu hastalığın ilacıdır. Bunun da yerleri vardır, ayrıca özel bir sıfatı vardır. Bu ise, bir kimseye gizlice sadaka vermesini bildiren sözler söylemektir, açıktan, herkesin içinde sadaka vermeyi değil. Çünkü açıktan sadaka vermek de o kimsenin farkına varmadığı bir hastalıktır, çünkü o zaman o sadakayı Allah'tan başkası için veriyor duruma düşer. «Onların , konuşmalarının çoğunda hayır yoktur, ancak sadaka vermeyi emreden kimseninki müstesna» (Kur'an, Nisa, 4/114). Evet, bu ayet bir ilaçtır. Daha sonra, Allah «ya da iyiliği emreden kimsenin sözü müstesna» (Kur'an, Nisa, 4/114) diye buyurdu. İyiliği emreden sözün de nerede, nasıl sarfedileceğini Allah bildirmiştir. Bu sözü söyleyen kişi, onu dinleyen hakkında bir fayda hasıl olmasını umar. Bunun anlamı budur, ya da iyiliği emreden söz (maruf) budur. Öyleyse, kim böyle yapmazsa, o kimse ilim sahibi olduğunu iddia etse bile cahildir. Daha sonra Allah "ya da insanların arasını düzeltmeyi isteyen kimsenin sözü müstesna" diye buyurmaktadır. Bu tarz bir konuşma yapan kimsee bilir ki, Allah'ın muradı insanlar arasında sevginin ve saygının oluşmasıdır. O kimse bu uğurda çalışır, gayret eder. Eğer konuşan kimse sözü yerinde kullanmazsa, o zaman ça­tışmaya, kızgınlığa, nefrete ve tepkiye neden olur. Bütün bunlardan sonra, Allah bu ayetin sonunda, konuşmayı yapan, sözü söyleyen kimse hakkında şöyle buyurmaktadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşte kim bunu Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla yaparsa, o zaman biz ona büyük bir ecir veririz » (Kur'an, Nisa, 4/114). Bu ancak, nelerin Allah'ı razı edeceğini, nelerin Allah'ı razı etmeyeceğini bilen kimselerin yapacağı bir iştir, ki bu da Allah'ın Kendi Kitabında ve Resulünün dilinde bildirdiği Şeriatın bilinmesiyle mümkündür. Dolayısıyla bir insan konuşmak iste­diği zaman, bu alanda her açıdan Allah'ın razı olacağı bir tarzda konuşup konuşmadığına bakar. Eğer konuşmasında, bir kimse hakkında bir açıdan kötü konuştuğunu görürse, konuşmasının tümü Allah katında gayri makbuldür, yani kabul görmez. Allah o konuşmadan razı olmaz. Çünkü O, parçalanmayı (tecezzi) da bölünmeyi (inkisam) de hoş görmez. Bu galat bir mevzudur, ilacı da söylediğimiz meşru amelleri yapmak ve Allah'ın nelerden razı olacağını iyi bilmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;177. Aynı şekilde söz hastalıklarından biri de, geneli kapsamaksızın, devlet adamlarından (sultan) biri ya da bir başkası olabilir, muayyen bir şahıs üzerindeki bir kötülüğü (münker) iyilik olarak sunmaktır. Bunun ilacı, bu konudaki ölçüyü bilmektir ve kendi nefsinde her türlü kötülükten aklanmasıdır, çünkü şeriatın onu o şahıs üzerinde, kendi mezhebinde ve içtihadında bir kötülük olarak gördüğünü bilir, onu değiştirmez ve onu kendi dışındaki kimse nezdinde kötü ve kendi nezdinde mübah olarak değerlendirmez. Sonra, kendi nezdinde kötülük olan kimse, kendi üzerindeki bu kötülüğü değiştiren kimsenin kendi yanında tanınmış biri olup olmadığına bakar, tıpkı Hanefîler nezdinde, hurmadan elde edilen "hurma şarabı" (nebîz) gibi. Nezdinde hurma şarabı haram olan bir hanefî onu içerken ya da onunla abdest alırken bir kimseyi görse, özellikle onun haramlığına inanan bir kimse üzerinde bunu değiştirir ya da o kimse üzerinde bulunan kötülükten sayılır, işte, ölçü budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;178. Bu söz hastalıklarının ayrıntıları pek çoktur. Söz hastalıklarını ve ilaçlarını iki kategoride toplayabiliriz: Birincisi sükut etmek istediğin zaman konuşman; ve konuşmak istediğin zaman da susmandır; ikincisi ise,- sükut ettiğin zaman eğer Allah'a asi olacaksan, ancak o zaman konuşmandır; eğer böyle bir durum söz konusu değilse, o zaman bir kelâm etmekten kesinlikle sakınmalısın! Konuşmanı beğenip güzel bulduğun ve konuşmayı süsleyip püslediğin zaman konuşmaktan sakın, çünkü o anda konuşmak en büyük hastalıklardan biridir. Susmaktan başka bunun bir ilacı da yoktur; fakat gizli kalmış bir hususu açığa çıkarmak için şahitlik yapan insan, o başka; Ölçü (zabit) budur!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FİİL HASTALIKLARI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;179. Fiil hastalıkları, herhangi bir fiili, örneğin namaz gibi bir ibadeti, toplum içinde, yalnız başına eda ettiğinden daha güzel bir şekilde eda etmendir. Hz. Peygamber sallallhu aleyhi ve sellem böyle bir fiil konusunda toplum içinde namazını güzel kılan, fakat yalnız basınayken namazını kötü kılan bir insan hakkında şöyle buyurmaktadır: «Bu bir ciddiyetsizliktir ki o adam Rabbini ciddiye almamıştır, o hareketiyle. » Bu,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;en şiddetli, en zor nefsi hastalıklardan biridir. Bunun ilacı ise,’’Acaba o, olanları Allah'ın görmekte olduğunu bilmiyor mu?»(Kur’an, Alak, 96/14); «Allah sizin gizlinizi de, açığınızı da bilir.» (Kur’an, Enam, 6/3); «Oysa ki, asıl kendisinden korkulmaya layık olan Allah'tır» (Kur'an, Ahzab, 33/37; Tövbe, 9/13) gibi ayet­ler ve haberlerdir. Bunun bir başka ilacı daha vardır, fakat o ilacın terkibi çok zordur; bu, o kimsenin amelini güzelleştirmeye niyetlenmesidir; cahilin bilmediği şeyleri öğrenmesidir; gafilin, gaflet ettiği şeyleri hatırlamasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;180. Aynı şekilde fiil hastalıklarından biri de, insanlar yüzünden amelin terk edilmesidir. Bu, cemaat nezdinde riyadır. Aslında insanlar nedeniyle bir ameli terketmek, Allah ehli olan üstadlar nezdinde bir riya değil, bir şirktir, Allah'a ortak koşmadır. Bunun ilacı da, «Sizi de, sizin yaptığınız şeyleri de Allah yarattı» (Kur'an, Sâffat, 37/96) ,ayeti ve buna benzer diğer ayetlerdir. Öyleyse bu hususları iyi Öğren, iyi bil!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HAL HASTALIKLARI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;181. Hal hastalıklarından biri, bir kimsenin insanlar ara­sında "bu da iyi insanlardandır" diye bilinip şöhrete kavuşması için, iyi insanlarla (salihîn) arkadaşlık yapmasıdır. Oysa ki o, gerçekte kendi şehevî arzularıyla beraber yaşamaktadır. Aslında o, ya bir kadına (cariye) ya da bir delikanlıya (gulâm) aşık olmuştur; bunu onlar bir işitecek olsalar!... Tabii ki toplum (cemaat) bunu bilmez. Ona bir coşku, bir vecd gelir ve kendi içinde saklayıp düşündüğü kimseye duyduğu ilgi nedeniyle, onda bu coşku hali galebe çalar. Oraya buraya gider gelir, durmadan hareket eder, bağırır çağırır; çığlıklar atar; güçlükle nefes alıp verir. Kimi zaman da "Allah! Allah!" ya da “Hüve! Hüve!" diyerek hu çeker. Ayrıca Allah ehlinin işaretleriyle işaretler yapar. Onu bu halde gören toplum da sahih bir vecd, bir coşku ve sahih bir hal sahibi olmasıyla birlikte onun bu halinin ilâhi bir hal olduğuna inanır, fakat bu tür, kimselerde bunu ilacı «Nefsini kirleten, zarar etmiştir» (Kur’an,eş-Şems, 91/10) ayeti ve buna benzer diğer ayetler ve ilahi haberlerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;182. Aynı şekilde hal hastalıklarından biri de kendi imkânı dahilinde olmayan giysileri giyinmektir. Bunun ilacı ise, kendi imkânı dahilinde olan, kendine helâl olan giysileri ve benzeri şeyleri giymektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte, kim bu hastalıkları ve bunların ilaçlarını bilip tanıra ve o ilaçları kendi nefsinde uygularsa, onlardan büyük olçüde yararlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbn Arabi-Marifet ve Hikmet adlı kitaptan-İz yayıncılık&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-8973093339050041521?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/8973093339050041521'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/8973093339050041521'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2011/02/soz-hastaliklari.html' title='SÖZ HASTALIKLARI'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-5497232793795875259</id><published>2011-02-01T04:56:00.000-08:00</published><updated>2011-02-01T05:01:42.823-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mevlevilik'/><title type='text'></title><content type='html'>2040. Dogru yol vardır... fakat pusuda gizlidir. Bulmak için durmadan, dinlenmeden delicesine aramak gerek; böyle arayan bulur!&lt;br /&gt;Dagınıklık, pusuda toplulugu arar... sen hemen bu isteyende istenenin yüzünü gör!&lt;br /&gt;Bagdaki cansız mahsulat, köklerinden sürmüs, yetismistir... onlara diriligi vereni anla!&lt;br /&gt;Hiç müjde verecek biri olmasaydı bu zindandakilerin gözleri, hep kapıya dikilir, kalır mıydı?&lt;br /&gt;Irmak olmasaydı yüz binlerce ırmaga batıp ıslanan olur muydu?&lt;br /&gt;2045.Yanını yere koyup yatamıyor, rahatsız oluyorsun... bil ki evde bir yatagın,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3565. Asagı indin de ondan ayrıldın mı Allah, rahmetiyle o agacı degistirir.&lt;br /&gt;Bu asagıya inme, bu tevazu yüzünden Allah gözüne dogru bir görüs kabiliyeti verir.&lt;br /&gt;Dogru görüs kolay ve bedava olsaydı Mustafa Allahdan bu görüsü diler miydi?&lt;br /&gt;Dedi ki: "Yarabbi, yukarıda olsun, asagıda olsun, her cüzü bana oldugu gibi göster!"&lt;br /&gt;Asagıya indikten sonra yine o agaca çık... çünkü artık o agaç, "OL" emriyle degismis yesermistir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4.cilt Mesnevi&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-5497232793795875259?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/5497232793795875259'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/5497232793795875259'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2011/02/2040.html' title=''/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-2804555413995563182</id><published>2011-01-16T02:10:00.000-08:00</published><updated>2011-01-16T02:12:33.362-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='z.Mustafa Kemal Atatürk'/><title type='text'>Mustafa Kemal ve Sultan Süleyman</title><content type='html'>16.01.2011 - 07:30&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhteşem Yüzyıl dizisi üzerindeki tartışmalar, giderek Kanunî-Mustafa Kemal ikilisine kayıyor. Bu durumda Mustafa Kemal’in, Osmanlı’nın “muhteşem yüzyılı” ve Kanunî üzerindeki görüşlerini hatırlatmak ilgi çekici olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şubat 1923’te İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi’nin açılış konuşmasını (o tarihteki kimliğiyle) Başkumandan Gazi Mustafa Kemal yapıyor ve bir Osmanlı eleştirisi yapıyor. Gündüz Ökçün’ün yayımladığı (Türkiye İktisat Kongresi, Ankara, SBF, 1971) Kongre belgelerinden (birkaç ifadeyi bugünkü Türkçeye dönüştürerek) aktarıyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Osmanlı tarihinde bütün gayretler, milletin… gerçek ihtiyaçlarını değil,… kudretli ve azametli padişahlar[ın]… dış siyasetlerine [ait]… ihtiraslarını karşılamak [için] harcanmıştır. Mesela Fatih İstanbul’u zaptettikten,… yani Selçukî Saltanatı ile Şarkî Roma İmparatorluğu’na tevarüs ettikten sonra, Garbî Roma İmoparatorluğu’na da konmak istedi… Bütün milleti bu hedefe doğru sevk etti. Mesela Yavuz Selim, …Asya İmparatorluğunu birleştirerek bütün bir İslam ittihadı meydana getirmek istedi. Kanuni Süleyman bütün Akdeniz’i bir Osmanlı havzası haline getirmek, Hindistan üzerinde nüfuz tesisi gibi şahane bir siyaset takip etmek istedi ve tabii bunun için de unsur-u asliyi, milleti kullandı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Millet kendi …yurdunda hayatını sürdürmek için uğraşmaktan engellenerek diyar diyar dolaştırılıyorken;… fatihler… kılıçla fütuhat yaparken, zaptolunan ülkelerin ahalisi kazandıkları imtiyazlarla sabanlarına yapışıyorlar ve toprak üzerinde çalışıyorlardı. Fakat efendiler, kılıçla fütuhat yapanlar, sabanla fütuhat yapanlara… terk-i mevki etmeğe mahkûmdu. Bu hakikat tarihin her devrinde aynen vâkidir. Mesela Fransızlar Kanada’da kılıç sallarken oraya İngiliz çiftçisi girdi;… sonunda saban kılıca galip gelerek İngilizler Kanada’ya sahip oldular… Osmanlı fatihleri, hakanları, müstevlileri unsur-u asli ile beraber sabanın önünde mağlup olup ricate başladıktan sonra, felâketlerin büyüğü başladı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa Kemal’in “unsur-u aslî” (aslî unsur) terimiyle Osmanlı toplumunun ana öğesini oluşturan Anadolu halkını kastettiği açıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Konuşmanın yapıldığı tarih ilgi çekicidir. İzmir’in kurtuluşundan beş ay sonra, Lozan Görüşmeleri’ne ara verildiği günlerdeyiz ve Cumhuriyet’in ilanının sekiz ay öncesindeyiz.&lt;br /&gt;Konuşmanın yapıldığı ortam da ilgi çekicidir. İzmir Kongresi “meslekî temsil” ilkesine göre toplanmıştır. Tüccar, çiftçi, sanayici (esnaf-zanaatkâr), amele temsilcilerinden oluşan 1000’i aşkın insan Kongre’ye gelmiştir. Bu atmosferi, Mustafa Kemal’den sonra Kongre’ye hitap eden zamanın İktisat Vekili’nin ifadeleri yansıtıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Güzel Türkiye’nin ameleleri, sanatkârları, çiftçileri ve tacirleri hoş geldiniz. Hür ve müstakil güzel yurdun yorulmaz, cesur emekçileri; hayatını dişleriyle tırnaklarıyla kazanan ve şimdi hürriyet ve istiklal yolunda şehit düşen yavrularının nerelerde gömülüp kaldığını bilmeyen, bir kırık mezar taşı başında Fatiha okuyabilmek imkânını bile bulamayan çilekeş Türk hanımları hoş geldiniz. Amele hanımlar hoş geldiniz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul işçi temsilcilerinin çoğunlukla İstanbul Tüccar Birliği’nce belirlendiğini biliyoruz; ama, bu uygulama genelleştirilemez. Örneğin Kongre arifesinde yer alan bir gazete haberine göre “İzmir’de muhtelif kurumlarda çalışan kadın amele tarafından kongreye Hayriye, Elif, Emine, Şefika, Münire ve Nigar Hanımlar aday olarak seçilmiştir.” Anlaşılan, İktisat Vekili’nin “hoş geldiniz” diye karşıladığı “amele hanımlar” ifadesi göstermelik değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Bu kritik tarihte ve bu ortamda Mustafa Kemal Kongre’ye hitap ederken stratejik hedefini de ima etmiş oluyor. Bu, Sevr’i önlemekten ibaret bir gündemin çok ötsine gitmektedir; “eski düzen”in temelden reddinin öncelik taşıdığı bir program düşünülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki, Mustafa Kemal, “eski rejim” ile hesaplaşmada kolaya kaçmıyor. Eleştirisini, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş ve çürüme yıllarına odaklanarak; veya Jön Türk geleneğini olduğu gibi izleyerek başlatmıyor. Tam aksine, Osmanlı düzeninin zirvesini temsil eden üç büyük sultanla hesaplaşmaya öncelik veriyor. “Felâketlerin büyüğü” olarak nitelendirdiği siyasi, ekonomik ve toplumsal çöküntülerin kökenlerinin Osmanlı İmparatorluğu’nun oluşumuyla başlayan ve Kanuni’nin “muhteşem yüzyılı” içinde olgunlaşan yapıda, sistemde arıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada, Mustafa Kemal’in tarihi çözümlemesinin doğruluğu-yanlışlığı önemli değildir. Önemli olan, konuşmasının “eski rejime, bir Ortaçağ rejimi olan Osmanlı toplumunun temellerine karşı bir başkaldırı içermesidir. Bu devrimci bir tavırdır ve Avrupa’da Ortaçağ karanlığına son veren demokratik devrimler ile aydınlanma düşüncesi geleneğine Türkiye’yi de ekleme özleminin belirtilerini içermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;İşte Siyasi İslâm’ın nefret ettiği Mustafa Kemal budur. Türkiye solcularının önemli bir bölümü ise, tam aksine, buradaki Mustafa Kemal’i aynı nedenlerle sevmişler; takdir etmişlerdir. Milli Mücadele’yi Kongreler (“Şuralar”) örgütleyerek, Meclis’i oluşturarak yönettiği; emperyalizmin Osmanlı devleti üzerindeki vesayetinin son bulmasında; Ortaçağ kurumlarının, hukuk düzeninin tasfiyesinde öncülük yaptığı için; büyük buhranı bir fırsat olarak kullanıp bağımsız bir sanayileşmenin sağlıklı tohumlarının atılmasını mümkün kıldığı için; kısacası devrimci özellikleri nedeniyle onu benimsemişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı solcular, yeni Cumhuriyet’in ekonomik güç odaklarınca ve tutucu çevrelerce teslim alınmasına katkı yaptığı; onları önleyemediği, kısacası devrimcilikten uzaklaştığı durumlarda Atatürk’ü ve çevresini sonuna kadar eleştirmekten de sakınmamışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://haber.sol.org.tr/yazarlar/korkut-boratav/mustafa-kemal-ve-sultan-suleyman-38097"&gt;http://haber.sol.org.tr:80/yazarlar/korkut-boratav/mustafa-kemal-ve-sultan-suleyman-38097&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-2804555413995563182?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/2804555413995563182'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/2804555413995563182'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2011/01/mustafa-kemal-ve-sultan-suleyman.html' title='Mustafa Kemal ve Sultan Süleyman'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-5944512775096187404</id><published>2011-01-08T07:20:00.000-08:00</published><updated>2011-01-08T07:22:28.336-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mevlevilik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='z.Abdülbaki Gölpınarlı'/><title type='text'>MEVLÂNÂ’NIN FİKRİ HAYATI</title><content type='html'>http://akademik.semazen.net/article_detail.php?id=215&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdülbaki GÖLPINARLI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevlânâ’ya göre dünya kötü değildir; hattâ para-pul, çoluk-çocuk, dünya değildir; dünya, Tanrıdan, gerçek varlıktan gaflet etmektir. &lt;br /&gt;13 Şubat 2008 ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevlânâ Celâleddin, Hind-İran, Roma-Bizans kaynaklarından gelen, yer yer, eski dinlerin, hattâ yerli halkın inanç ve gelenekleriyle beslenen, sonucu “Hükemâ” denen İslâm filozofları tarafından İslâmîleştirilen, inançlarıyla, nazariyeleriyle, terimleriyle kalıplaşan ve hayalî bir idealizm olan Vahdet-i Vücudcu (Varlık Birliği) tasavvufu, insancı ve moralist bir tarza sokan büyük bir mütefekkirdir. O, idealist bir sistemin verdiği vicdanî huzurla bu birlik âleminde kendinden geçmez, ferdiyetini terk eder, insanlara yayılır. Ona göre; bütün aykırılıklar, ayrılıklar, gidiş yollarındadır. Onun inancı, insanı yoklum âlemine çeken, hayallere daldıran bir inanç olmaktan ziyade amelî bir Varlık Birliği inancıdır. Sınırsız bir müsamahayla insanlığı hâkim eden, iyiliği ve hayrı gözeten bir birliktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevlânâ"ya göre dünya kötü değildir; hattâ para-pul, çoluk-çocuk, dünya değildir; dünya, Tanrıdan, gerçek varlıktan gaflet etmektir. Bir kabın içinde su yoksa denizin ortasında bile olsa batmaz, fakat içinde su olursa batar-gider. Bunun gibi insanın içinde dünya hırsı olmadıkça insan dünya nîmetlerine gark olsa ona hiçbir zarar gelmez, içinde hırs olan batar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yunan felsefesini iyiden iyiye bilen Mevlânâ, Heraklit gibi âlemi, hiç durmadan olup biten bir oluş âlemi görür. Onca her an bütün kâinat, yeniden yaratılmada, o an, gene bütün parça-buçuğuyla yokluğa gitmektedir. Kâinat âdeta akan bir nehirdir. Biz hep o nehri görürüz, fakat nehir bütün katreleriyle akıp gitmekte, giden bir daha geri dönmemekte, gelen de hep yeniden-yeniye gelmektedir. Her olay, her şey çeşitli sebeplerin sonucudur, her sonuç da bir başka olaya, bir başka şeye sebeptir. Böylece âlem, her an yenilenmektedir. İnsan da baba beline, ana rahmine düşmeden önce, âlemin zerrelerindeydi, canlılar, bitkiler ve cansızlar âlemindeydi. O, âleme gelmeden önce unsurlardaydı, yâni topraktaydı, sudaydı, ateşteydi, yeldeydi. Ondan önce göklerde, daha önceyse Mutlak Varlık"ın zatî iktizâsı olan ilgisindeydi. İnsan öldükten sonra da maddesi, gene âleme yayılmakta, bu suretle de âlem, âdem olmakta, âdem âlem olup durmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün dinlerin, bütün mezheplerin üstüne çıkmış olan, fakat zâhiren Hanefî Mezhebine ve tasavvufa bağlı bulunan Mevlânâ"nın cebir ve ihtiyar hususundaki inancı da tam moralist bir inançtır. O, âdeta mezhepte olduğu kadar tasavvufta da bir müçtehittir. Ona göre; cüz"î iradeyi inkâr edip yapılan işlerin, kulun irade ve ihtiyariyle olduğunu kabul eden, Tanrı bilgisinin kulu, bir işi yapmaya cebretmediğini söyleyen Mu"tezile haksızdır. Fakat kulun idare ve ihtiyarını kabul etmeyen Cebrîler de haklı değildir. Bir ok atsak biz yayız, atan Tanrıdır. Fakat feryâdımız nasıl aczimize delâlet ediyorsa utanmamız ve nâdim olmamız da ihtiyârımıza delâlet eder. Gerçek ve Mutlak Varlığa ulaşmayan, benliğinden, bencilliğinden, geçmeyen kişinin, yaptığı işleri Tanrıya isnad etmesi yalancılıktır. Bu çeşit insan, mademki henüz Mutlak Varlık"ta yok olmamıştır; iyiye, hayra çalışması, edebe riayet etmesi, hayrı Tanrıdan bilip kötülüğü kendisine vermesi gerektir. Benliğinden, benciliğinden kurtulan, Mutlak Varlık"a ulaşan kişiye gelince o, cebirden de bahsedebilir, ihtiyardan da; çünkü onun varlığı, nasıl Tanrı varlığıysa ihtiyârı da Tanrı ihtiyârıdır. Görülüyor ki bu, tamamıyla mezhep içinde bir içtihattır. Zâten Mevlânâ, kıyâsı kabul etmemekle, sarhoşun karı boşamasının doğru olmadığını söylemekle de Hanefî Mezhebinde bir müçtehit olduğunu izhâr etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevlânâ, insan zaafını bildiği için insandan yüz yüze iyilik istemez; niyetinin iyi ve güzel olmasına bakar. O, sebzenin bile saplarıyla tartıldığını bilir. Her şeyin hayra ve olgunluğa doğru gittiğine inandığı gibi, kötülüğün de olgunluğun ve iyiliğin noksanı olduğunu bilir. Yumuşaklığın, yüzlerce ordudan daha kuvvetli olduğunu söylemekle beraber, sorumluluğa da gerçekten taraftardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevlânâ"ya göre terbiyenin temeli, önce kendini terbiye etmektir. Mevlânâ"nın en ziyade tenkidine uğrayanlar, halkın bilgisizliğini, aczini istismar edenlerdir. Bu yüzden medreseyi tenkid ettiği kadar tekkeleri de, şeyhleri de kınar. Herkesin bir işle meşgul olmasını, elinin emeğiyle geçinmesini, at gibi hür yürümesini, leş gibi halkın omzuna yük olmasını tavsiye eden Mevlânâ"ya göre Tanrıya dayanmak da ancak çalışmak hususundaki dayanaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanı, yaratılışın önü ve sonu görmek, gayesi ve neticesi saymak, tusavvufun temel inançlarındandır. Hattâ bu inanç yüzünden bütün kâinatı kendinde gören, kendini âlemin merkezi bilen, Peygamberle boy ölçüşmeye kalkışan sûfîler çoktur. Mevlânâ"ya göreyse bu inanç bir bencilik halinde değil, içli, derin bir sevgi halinde belirir; o, bütün insanlığa, bütün canlılara, bütün dünyaya yayılmıştır. O, her dini, her inancı, o inançta riya yoksa hoş görür. Olgun kişinin bütün bağlardan, bütün nisbî ve izafî şeylerden mutlak olduğuna inanır. İrade ve ihtiyâr inancında olduğu gibi bu inançta da benlikten, bencilikten geçmiş olmayı şart koşar. Zamanının Ahmed"i olduğunu... belirtir, “Canım bedenimde oldukça seçilmiş Ahmed"e kulum” der, “Benden bundan başka bir söz nakleden olursa ondan da bîzârım, o sözden de bîzârım” diye Muhammed"e bağlılığını bildirerek olağanüstü temkinini belirtir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hâsılı Mevlânâ"nın tasavvufu, yalnız mistik ve idealist bir tasavvuf değildir. Sınırlı varlıktan, benlikten, bencilikten tamamıyla sıyrılmak, halka, topluma yayılmak suretiyle tecelli eden ve sosyal hayatta sınırsız bir sevgi, insanî bir görüş ve mutlak bir birlik halinde; moral sahadaysa herkesin bir olgun kişiye uymak suretiyle umumî olarak hayra, iyiye, güzele doğru bir gidiş, insanî bir terbiye halinde tezahür eden ve böylece de realist ve amelî bir karaktere sahip olan bir tasavvuftur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevlânâ, insanın olgunlaşması için aşka, cezbeye, aşkı ve cezbeyi beslemek için de raksa ve müziğe ilâhî bir önem vermiş, âdeta dinde bir reform yapmıştır. Mevlânâ"dan önceki sûfilerde, hattâ Yunan filozoflarında, iptidaî dinlerde bile raksa ve müziğe önem verilmiştir. Aşk ve cezbe, bütün Melâmet erbâbınca sülûkun, yâni olgunluk yolculuğunun, mânevî yolculuğun bir temelidir. Fakat Mevlânâ"nın bunlara verdiği önem büsbütün başkadır. Olgun insana karşı duyulan sınırsız aşk, bütün benliği, benciliği yıkan tek şeydir. Müzikse insanların dillerini birleştiren, ruhlarını yıkayan, onları ayıplardan, kirlerden arıtan ilâhî bir aşk ifadesidir; aşk çağlayanıdır. Zaten kendisi de, oğlu da, torunu da rebap çalmadadır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih Coğrafya Dünyası Mevlânâ Özel Sayısı, 15 Aralık 1959, Sayı: 12, Cild: 2, s. 406-409&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-5944512775096187404?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/5944512775096187404'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/5944512775096187404'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2011/01/mevlananin-fikri-hayati.html' title='MEVLÂNÂ’NIN FİKRİ HAYATI'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-7964658341527194036</id><published>2011-01-01T06:52:00.000-08:00</published><updated>2011-01-01T07:05:40.941-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='z.İsmail Güleç'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Z.Gazali'/><title type='text'>Hilmi Yavuz’un İslam’ın Zihin Tarihi</title><content type='html'>http://www.semazen.net/yazar_yazi.php?id=989&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Himi Yavuz’un İslamın Zihin Tarihi: Bir Müslüman Aydının İslam Üzerine Düşünceleri isimli kitabını okurken altığını çizdiğim bazı bölümleri sizinle paylaşacağım. Herşeyden önce şunu belirtmeliyim, Hilmi Yavuz, daha kitabın başlığından itibaren kendini bir Müslüman aydın olarak konuşlandırıyor ve kitabı okuyunca da kafasının bu konuda ne kadar net olduğunu görüyoruz. Kendisinde en ufak bir şüphe olmadığı gibi bir komlekse de girmeden düşüncelerini çok açık bir şekilde ortaya koyuyor. Ama ve ancak ile başlayan cümlelere sığınmadan bilgisini ve düşüncelerini samimi bir şekilde bizlera aktarıyor. Ben de bu kitabı okurken altını çizdiğim kimi cümleleri sizinle paylaşmak istedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazali İslam’ın entellektüel tarihinde olduğu kadar, kalp tarihinde de gerçekten müstesna bir kimliktir. Bir ihtişam, bir kemaldir o. Kelamı, felsefeyi ve tasavvufu bu kadar tamamlanmış, bu kadar benzersiz ve billurdan bir teksifleMüslüman akla ve nefse emanet eden bir başka örnek yoktur. Gazali’yi İslam’da bilim ve felsefe düşüncesinin yolunu kapatmakla itham etmek, olsa olsa i ihtişamın açtığı yolu, onun ışığının göz kamaştırıcılığından dolayı görememek demektir. (s. 19)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazali, felsefe ve bilim düşüncesine değiş, felsefenin içinden bir muattıl (ateizm) söylemi üretilmesine karşı çıkmıştır. Onun meselesi ateizm iledir. İbn Sina olmak başta olmak üzere felasifenin hakikate ilişkin argümanlarının, örtük bir ataizme yol açıyor olduğunun Gazali tarafından keşfedilmiş olmasıdır. (s. 23)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batı felsefesi uzun sürmüş yalanı bir yana bırakıp Gazali’ye dönüyor sanki. Ve Müslümanların Batı felsefesini Batılı gözlüklerle değil, Müslüman gözlüklerle okumalarının zamanı geldi diye düşünüyorum. (s. 31)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbn Rüşd ilimde rasih olanların yani bilgide derinleşenlerin kimler olduğunu temellendirirken Platon’dan doğrudan doğruya aktarıyor ve ne yazık ki bu konuda hiç de orijinal değil. (s. 39)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Vahyin akla uygun olmadığı gibi bir mesele yoktur; öünkü vahyin akla uygun olup olmadığı aklın kurallarıyla vahyi doğrulamak ve ya yanlışlamak anlamına gelecektir. (s. 45)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kuran’ı bilimin sonuçlarının önceden yazılmış olduğu bir kehanetler kitabı olarak görmek, son derece vahim ve tehlikeli içermeleri olan bir yaklaşımdır. Evet vehim ve tehlikeli. Çünkü bu Kelamullah’ı Nostradamus’un sözleriyle aynı ontolojik düzeye koymak demektir. (s. 46)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hristiyan aklın Hristiyanlıkta söze dayalı bir vahiy olmadığı için seküler akılla çalişmesi ihtimali yoktur. (s. 60)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Gazali, ayetlere, belirli bir gayeyi (mutluluk vermek, hastalıklara mani olmak, haz vermek) öngördükleri için değil, Allah’ın emirleri oldukları için itaat edilmeleri gerektiğini bildirir. (s. 61)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hristiyan kutsal kitabı sonsuza kadar temsil edilebilir, yani herhangi bir dile çevrilebilir ve kutsal konumundan hiç bir şey yitirmez.  Kuran ise en azından teorik olarak anlamının yazısından ayrılmadığı bir kitaptır. (s. 82)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hristiyanlıkta nefse tekabül eden herhangi bir kavram yoktur. (s. 93)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modernleşmenin referansların tepetaklak edilmesi demek olmadığını ne zaman öğreneceğiz? (s. 198)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanzimat’tan II. Meşrutiyet’e oradan da Cumhuriyet’e eklemleneb bu aydın soykütüğünde ne yazık ki Cumhuriyet aydınları yok. Çünkü Namık Kemallerimiz, Ahmet Mithat Efendilerimiz, Şehberderzadelerimiz yok da ondan. Artık bizim de yerli Renanlarımız, yerli Draperlerimiz, yerli Dozylerimiz var. Zihinlerini oryantalizme kayıtsız koşulsuz teslim etmiş aydınlar. (s. 203)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha fazlası için kitabı okumanızı tavsiye ederim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-7964658341527194036?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/7964658341527194036'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/7964658341527194036'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2011/01/hilmi-yavuzun-islamn-zihin-tarihi.html' title='Hilmi Yavuz’un İslam’ın Zihin Tarihi'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-4403948805874376048</id><published>2010-12-15T06:20:00.000-08:00</published><updated>2010-12-15T06:21:36.145-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mevlevilik'/><title type='text'></title><content type='html'>Mevlevîliği dinler üstü bir felsefe olarak düşünmek yanlış olur diye düşünüyoruz. Merkezine bir method ve gaye olarak aşkı koyan bir bakışın, bir yol olarak dinin dışında olması beklenemez. Burada aşkın gayesi varacağı yer eğer ilahi aşk kabul ediliyorsa Tanrının kendisidir. Mecazi aşk için de benzer bir açıklamaya gidersek onu terbiye edici, kendini tanımayı netice olarak gören bir araç olarak kabul edebiliriz ki bu da bir kazançtır. Her halükarda aşk ister terbiye edici olsun, ister imanı güçlendiren ilahi bir yöne sahip olsun netice din içindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar bundan bir felsefe olarak da istifade edebilirler, bir zevk alabilirler. Esas gaye bu olmasa da kendileri bunu esas gaye olarak tespit edip aslını bozmaya kalmadıkça, bir fayda elde ediyorlarsa bu kabul edilebilir sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Mevlâna' yı anlamak, tam mânası ile anladığını iddia etmek gerçek olmayacak kadar büyük bir cüret olur. Bu büyük cüretin varlığı anlama gayretini engelememelidir. Nasibimiz olduğu kadarını anlayabileceğimizi baştan kabul edip mütevazi bir şekilde yola çıkmak galiba düzgün bir başlangıç olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevlevîliğin "dinler üstü" olarak kabul edilmesinin pek çok sebebi var kanatimizce. Gölpınarlı Dede'nin pek sık altını çizdiği, hatırlattığı fütüvvet geleneği, ahilik, alperenlik gelenekleriyle olan bağ insanlık, adamlık kavramlarıyla bağını her zaman canlı tutmuştur. Ayrım yapmadan her canlıya saygı duyma, güçsüzü koruma, insan içinde olma, insanla öğrenme ve gelişme; terbiye olma insanlığın ayakta tutulmasını şart koşmuştur. Pazara giden, alışveriş eden, halktan insanlara sofrasını, dergahını açan Mevlevîliğin insanları dinlerine göre ayırması beklenemez herhalde. (Mevlevîlikte en başından beri (istisnai haller dışında o da süreli olmak üzere) halveti bir method olarak kullanmamıştır.) Mevlâna'dan, Mesnevî'den din ayrımı gözetmeksizin herkesin insanlığını öğrenmek adına alabileceği bir şeyler olduğunu düşünüyoruz. Fakat iş Mevlevî olmak, Mevleviyeden olup bu yolda ilerlemek, Mevlevîye adına söz söylemek olduğunda kanaatimizce bu iş Kuran ve Sünnet dairesine riayet ile mükemmele erer. Bu konuda düşüncemiz sadece bizim kanaatimizdir, bizi bağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Dinler üstü" kabul edilme ya da öyle görülme tanınması, okunması için faydalı olmuştur. Fakat bu aynı zamanda müdahaleye açık hale de getirmiştir. Bu sadece başka dinler için de geçerli değildir. Farklı yollar tarafından da okunması, sevilmesi hep bir kendine göre yorumlamanın yolunu açık tutmuştur. Bugün Mevlevîliğin aslını öğrenmeye çalışanlar için, bu, hep bir sıkıntı olmuş. Asıl ile sonradan eklenen yorumlar nerde başlar, nerde biter tespit etmek büyük bir güçlüktür. Tek tek bütün eserleri inceleyip bir ayıklama yapmak neredeyse imkansız olduğu için kanaatimizce mevlanaî düşüncenin temel kavramlarını tespit edip, okumaları bu kavramlar üzerinden yapmak en doğru ve kolay tavır olacaktır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-4403948805874376048?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/4403948805874376048'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/4403948805874376048'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/12/mevleviligi-dinler-ustu-bir-felsefe.html' title=''/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-2859834053457136089</id><published>2010-11-15T04:13:00.000-08:00</published><updated>2010-11-15T04:16:35.111-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Divan-ı Kebir den Seçmeler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mevlevilik'/><title type='text'>Divan-ı kebirden</title><content type='html'>&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;842&lt;/span&gt;. &lt;span style="color:#cc0000;"&gt;Biz dünyaya, güneş gibi, herkese can vermeye gelmişiz&lt;/span&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;Fe'ilâtün, Mefâ'ilün,Fe'ilât&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;(c. IV, 1762)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Biz dünyaya güneş gibi, herkese can vermeye ve böylece herkese yararlı bir işte bulunmaya gelmişiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Kalpleri kırılmış, gamlara düşmüş kişilere dost olalım. Onların gamlarını paylaşalım. Hor görülenleri, toprağa düşenleri, ayak altında ezilenleri gül bahçesi haline getirelim. Biz, dünyaya bunun için gelmişiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Biz altın gibi bir kaç kişinin öz malı değiliz. Biz deniz gibiyiz, maden gibiyiz, bir herkesin malıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Şu âlemin bedenine, canın ne olduğunu gösterelim. Gaflet içinde kalan, Hakk'ın san'atını, yaratma gücünü göremeyen gözleri aydınlatalım. Biz dünyaya bunun için gelmişiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Biz, yeryüzü gibi yağma yurdu değiliz. Gökyüzü gibi eminiz, hoşuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Kendine gel, sus; biz bunlardan da üstünüz. Biz, söze, dile sığmayız. Bizde paha biçilmez bir hazine gizlenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Divan-ı Kebir den Seçmeler – Şefik Can – Cilt 2&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-2859834053457136089?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/2859834053457136089'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/2859834053457136089'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/11/divan-kebirden.html' title='Divan-ı kebirden'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-7440449116117755556</id><published>2010-10-31T10:05:00.000-07:00</published><updated>2010-10-31T10:27:40.816-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mevlevilik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şems-i Tebrizi Hz.lerinden'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikmet'/><title type='text'>Şems-i Tebrizi Hz.lerinden</title><content type='html'>TEBRİZLİ ŞEMSEDDİN VE MEVLÂNÂ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten ona göre Müslümanlık, teslimdir, yâni halkı kendisinden emin etmek ve Tanrıya mutî olmaktır. O, Muhammed'in "Elinden, dilenden, Müslümanların emin olduğu kişi Müslümandır" hadîsini pek geniş bir manâda anlıyordu. "Bu gece ben, geleceğim diye söz verdiğim o Hiristiyana gidiyorum dedim. Dediler ki : Biz Müslümanız oysa kâfir, sen bize gel. Ben , o çocuk Müslümandır, çünkü teslim olmuştur. Halk ondan emindir, Tanrıya mutîdir o. Sizse teslim olmamışsınız. Müslümanlık teslim olmaktır dedim" (Fâtih. 13. a ) sözleri, bunu apaçık belirtmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevlânâ Celâleddin - Hayatı, Eserleri, Felsefesi - A.Gölpınarlı sh.59&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-7440449116117755556?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/7440449116117755556'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/7440449116117755556'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/10/sems-i-tebrizi-hzlerinden.html' title='Şems-i Tebrizi Hz.lerinden'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-3239170494208876613</id><published>2010-10-18T01:45:00.000-07:00</published><updated>2010-10-18T01:46:26.317-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikmet'/><title type='text'>Rubailer</title><content type='html'>Görkemli bir yaşam dervişler için ayıptır,utanılacak bir şeydir.Görkemli bir yaşam,onların gönüllerine bir yüktür.Dostun yolunda yokluk,yoksulluk pek hoştur.Çünkü dostun yolunda,saltanat ihtişam diken gibidir.Hak yolcusunun ayağını incitir. &lt;strong&gt;Hz.Pir&lt;br /&gt;Rubailer-724 Şefik CAN&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-3239170494208876613?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/3239170494208876613'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/3239170494208876613'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/10/rubailer.html' title='Rubailer'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-8318008472148844809</id><published>2010-09-28T02:03:00.000-07:00</published><updated>2010-12-25T04:43:51.205-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Makâlât'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikmet'/><title type='text'>Makâlât</title><content type='html'>&lt;strong&gt;DOSTLUK&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim insanları ıslah, yani onları yola getirme hususundaki arzum ise, daima mümkün olmayan bir şeyi mümkün kılmaktır. Nasıl ki, âyette buyurulduğu gibi, tıpkı Hazret-i İsa gibi tedavi umudu kalmamış olan körleri, abraşları sağaltmak isterim. Yüzümü dostluk yönüne çevireyim. Dostların yüzünü de yoldaşlık tarafına yönelteyim. Sen de işte böyle yürü. (sh.123 -Şems-i Tebrizî - Makâlât -Mehmed Nuri Gençosman - Mayıs2009)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana yaraşan, zâhirde bizim hayatımızdaki dostluk ve kardeşlik hangi yolda ise onu korumaktır. Yoksa şeyhlik müridlik gibi ilişkiler hoşuma gitmez. Hani, üstatlığı da şakirtliği de yere batsın, derler. Bize bir söz söylemek istiyen kimse bizim gibi olmalıdır. Böyle açık söylemelidir. (sh.126 -MNG - Mayıs2009)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir dağda bir zâhid yaşıyordu, ama o artık insancıl bir zâhid değil, belki bir dağ adamı olmuştu. Adamcıl bir kişi olsaydı, fehmi ve vehmi olan Tanrı bilisine kabiliyetli insanlar arasında yaşardı. Dağda ne yapardı bu? O toprak idi ki, taşa doğru yöneldi. İnsanoğlunun taş ile ne işi, ne ilgisi var?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar içinde yaşa ama tenhada daima Tanrı ile halvetde ol; hep tek başına kal. Ama Hazret-i Peygamber'in, &lt;em&gt;"İslam'da rahiplik yoktur"&lt;/em&gt; buyruğunu unutma! Bu, bir bakıma rahipliği yasaklayan bir tavsiyedir. Sh. 144&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek Tanrı adamı, kapısndan geçen köpeğe bile cevap vermekte saygı gösterir. Heybet, ululuk konusuna gelince; bendeki irade kuvveti, heybete üstün gelir. İkincisi; düşünceli, ağırbaşlı hareket eder, her iki tarafı da korur. Yer uygunsuz, oradakiler kabiliyetsiz olunca o yerde konuşmak zulümdür. sh.153&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;---&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakka giden yol şu iki ihtimalin dışında değildir: Bu da, ya iç âlemini geliştirmek yoludur ki, nebilerle veliler bu yoldan yürümüşlerdir. Yahut da ilim tahsili yoludur. Bu yol da mücahede ve tasfiye yolu yani cehaletle savaş, kötülüklerden içini temizleme yoludur. Bu iki yoldan geri kalanların yeri cehennemden başka neresi olabilir? sh. 103&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sana cennet ehli kişilerin niteliklerini anlatayım. Ayrıca cehennem ehli olanlarının nişanını da söyleyeyim. Tanrı, yaydan fırlayan bir ok gibi şu âlemi yarattığı günden bei, her gün her an kapılar açıp kapamaktadır. Bu öyle sınırsız bir çabuklukla olmaktadır ki, insanın aklı durur. Her kimi, güzel huylu güzel yüzlü görürsen; açık sözlü, geniş gönüllü ise, herkese hayır dua ederse öyle bir dua ederse öyle bir insanın konuşmasından insana gönül hoşluğu gelir. Bu âlemin sıkıntılarını, darlıklarını sana unutturur; için öylesine açılır ki, küfür bile etse gülersin. Belki öyle bir tevhitten bahsedince Sırâceddin gibi dışından göz yaşı dökersin ama içinden yüz bin neşe duyar, kahkahalarla gülersin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biri de vardır ki, kan içer; yüzünde, sözünde insana sıkıntı veren bir soğukluk vardır. Sözlerinde öyle tiksindirici bir ifade vardır ki, onda neşeli bir insanın konuşmasındaki sıcaklığı bulamazsın. İşte öyle bir insan, Şeytan'dır, cehenemliktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi her kim bu sırra erdi ise ona göre davranır, yüz bir şeyhe iltifat göstermez. Öyle bir insan ölümden niçin korksun? Sadece başa nerde değer verirler? Hayva başı ile, insan sırrı ve aklı ile dirilir. Her kim yalnız başı ile (akılsız kafası ile) yaşarsa, ölüm ona olsun. Ama sırrı ve aklı ile yaşayanlar Allah'ın kerem sahibi olarak yarattığı insanlardır. Nihayet, sır denilen o Allah vergisi, bu başa ve külâha nasıl sığar? sh.177-178&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;---&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arşın gölgesi altında yedi zümre vardır. Gerçi kıyamet gününde bütün yaratıklar şaşkına dönerler, korku içinde kalırlar, gördükleri bir çok korkunç manzaradan ürkmüş bir halde kızgın gün ışığında yanarlar. Bir başka topluluk da kan ter içinde bunalmıştır. Yukarıda sözü geçen yedi zümre her şeyden selâmette kalırlar. Bu yedi zümreden birisi yalancılardır. Ama şöyle bir yalan olmalı : Biri sana gelir, biraz önce filânla birlikte idim, şimdi onun yanından geliyorum, çok üzüntülü idi, senden yana utanarak diyordu ki, Allah Allah nasıl oldu da ben falan zat hakkında terbiyesizlik ettim? Aklım başından gitmiş, hiç kendime sahip değildim. Yaptıklarımın farkında değilim, pişman oldum. O kimse ki hem bu adama gelir, hem öteki hasma gider, aralarını bulmak ister. Hayırseverliğin iki misilini yapar. Ateşi söndürünceye dek çabalar ki, kimseyi yakmasın. İşte o fitne ateşini söndürmek kutlu bir iştir. İster yalanla, ister doğru sözle olsun! Ateşi söndür de, ister idrar ile, ister hendek suyu ile söndür, ister tertemiz su ile. Bu millet ise aksini yapıyor. Kavga koparmak için yalan söylüyor. Şu bizim insanlarımız nerede görülmüştür? Eğer Mevlâna olmasaydı bizim ile onlar arasında (paylaşılamayacak) ne vardı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu sebeple bir tek dost gözü görüyorum, ama yüz düşman gözünü de görmek zorunda kalıyorum ve şüphesiz ki görüyorum. sh.348-349&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-8318008472148844809?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/8318008472148844809'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/8318008472148844809'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/08/makalat.html' title='Makâlât'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-4556464950994896250</id><published>2010-09-28T01:39:00.000-07:00</published><updated>2010-09-28T01:40:17.636-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İmlâ'/><title type='text'>Noktalama İşaretleri 3</title><content type='html'>Kesme işareti ( ' )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Özel adlara getirilen iyelik ve hâl eklerini ayırmak için konur:&lt;br /&gt;Türkiye’m, Yunus Emre'yi, Ziya Gökalp'ten; Türk'e, Jüpiter'den, Venüs'ü; Türkiye'de, Van Gölü'ne, Ağrı Dağı'nı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;UYARI: Yabancı özel adlar dışındaki özel adlara getirilen yapım ekleri ve çokluk eki kesmeyle ayrılmaz:&lt;br /&gt;Türklük, Türkleşmek, Türkçü, Türkçülük, Türkçe, Müslümanlık, Hristiyanlık, Avrupalı, Avrupalılaşmak, Aydınlı, Konyalı, Bursalı; Ahmetler, Mehmetler, Yakup Kadriler, Ereğliler.&lt;br /&gt;UYARI: -ler eki, -gil eki anlamındaysa kesme işareti kullanılmaz. Ancak, o isimde olan birkaç kişi anlamındaysa kesme işareti kullanılır: Bu akşam Ahmetlere gideceğiz. Soruyu yalnız Ahmet’ler cevaplayabildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Kısaltmalara getirilen ekleri ayırmak için konur: TBMM'nin, TDK'nin, BM'de, ABD'de&lt;br /&gt;UYARI: Küçük harflerle yapılan kısaltmalara getirilen eklerde kelimenin okunuşu; büyük harflerle yapılan kısaltmalara getirilen eklerde kısaltmanın son harfinin okunuşu esas alınır: kg'dan, cm'yi, mm’den; THY’de, TRT'den.&lt;br /&gt;Ancak kısaltması büyük harflerle yapıldığı hâlde bir kelime gibi okunan kısaltmalara getirilen eklerde bu okunuş esas alınır: ASELSAN'da, BOTAŞ'ın, NATO'dan, UNESCO'ya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Sayılara getirilen ekleri ayırmak için konur: “Mayısın 19'uncu günü” 1985'te, 8'inci madde, 2'nci kat; 7,65’lik&lt;br /&gt;UYARI: Sıra sayıları ekle gösterildiği zaman rakamdan sonra sadece kesme işareti ve ek yazılır; ayrıca nokta konmaz: 8.'inci değil 8'inci, 2.'nci değil 2'nci.&lt;br /&gt;UYARI: Üleştirme sayıları rakamla değil yazıyla gösterilir: 6'şar değil altışar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. Dilimizde kolmak, netmek, neylemek, napmak gibi fiiller yoktur. Ancak konuşmada ve vezin dolayısıyla şiirde bu tür kullanılışlar ortaya çıkabilmektedir. Seslerin vezin dolayısıyla şiirde veya konuşma sırasında düştüğünü göstermek için kesme kullanılır: K'oldu, N'oldu? N'etsin? N'eylesin? N'apalım?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6. Bir ek veya harften sonra gelen ekleri ayırmak için konur:&lt;br /&gt;A'dan Z'ye kadar, b'nin m'ye dönüşmesi, Türkçede -daş'la yapılmış birçok söz vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7. Özel adlar için yay ayraç içinde bir açıklama yapıldığı takdirde kesme işareti yay ayraçtan sonra konur: Yunus Emre (1240?-1320)'nin, Yakup Kadri (Karaosmanoğlu)'nin.&lt;br /&gt;Ancak, cins isimler için yapılan açıklamalarda yay ayraçtan sonra doğal olarak kesme işaretine gerek yoktur: İmek fiili (ek fiil)nin geniş zamanı şahıs ekleriyle çekilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8. Anlam karışıklığını gidermek için aynı yazılıştaki farklı kelimeleri ayırmak için kullanılır.&lt;br /&gt;Eleştirme’nin/eleştirmen’in, tava’nın/tavan’ın, öğretmen’in/öğretme’nin, bilgi’nin/bilgin’in&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;------------------------------------------&lt;br /&gt;Kısa çizgi ( - )&lt;br /&gt;1. Satıra sığmayan kelimeler bölünürken satır sonuna konur:&lt;br /&gt;2. Ara sözleri ve ara cümleleri ayırmak için kullanılır: Örnek olsun diye -örnek istemez ya- söylüyorum.&lt;br /&gt;3. Fiil kök ve gövdelerini göstermek için kullanılır: al-, dur-, gör-, ver-; başar-, kana-, okut-, taşla-, yazdır-.&lt;br /&gt;4. Dil bilgisinde eklerin başına konur: -den, -lık, -ış, -ak.&lt;br /&gt;5. Eski harfli metinlerin yeni yazıya aktarılmasında Arapça ve Farsça kurallara göre yapılmış tamlamaların, birleşik ve türemiş kelimelerin ögelerini ayırmak için kullanılır:&lt;br /&gt;Dârü'l-fünûn, Hâkimiyet-i Milliye, Servet-i Fünûn&lt;br /&gt;6. Kelimeler arasında “-den...-a, ve, ile, ilâ, arasında” anlamlarını vermek üzere kullanılır: &lt;br /&gt;Türkçe-Fransızca Sözlük, Aydın-İzmir yolu, 09.30-10.30, 1914-1918 Birinci Dünya Savaşı, 1995-1996 öğretim yılı.&lt;br /&gt;7. Bazı terim ve kuruluş adlarında kelimeler arasına konur:&lt;br /&gt;Sıfat-fiil, zarf-fiil; Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Fen-Edebiyat Fakültesi.&lt;br /&gt;8. Yabancı özel adlarda ve henüz dilimize mal olmadığı için özgün imlâlarıyla yazılan yabancı kelimelerde kullanılır:&lt;br /&gt;Saint-Gotthard, Sainte-Beuve, Boulogne-sur-Mer, Bouches-du-Rhône, Salins-les-Bains, by-pass, check-up, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-----------------------------------------------&lt;br /&gt;Uzun çizgi (—)&lt;br /&gt;Yazıda satır başına alınan konuşmaları göstermek için kullanılır. Buna konuşma çizgisi de denir.&lt;br /&gt;— Hana sağ indi, ölü çıktı geçende! (Faruk Nafiz Çamlıbel, Han Duvarları)&lt;br /&gt;UYARI: Konuşmalar tırnak içinde verildiği zaman uzun çizgi kullanılmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-----------------------------------------------&lt;br /&gt;Tek tırnak işareti ( ‘...’ )&lt;br /&gt;1. Tırnak içinde verilen ve yeniden tırnağa alınması gereken bir sözü belirtmek için kullanılır:&lt;br /&gt;Edebiyat öğretmeni “Şiirler içinde ‘Han Duvarları’ gibisi var mı?” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-----------------------------------------------&lt;br /&gt;Kaynakça: TDK İmla Kılavuzu&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-4556464950994896250?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/4556464950994896250'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/4556464950994896250'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/09/noktalama-isaretleri-3.html' title='Noktalama İşaretleri 3'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-1930062231075731821</id><published>2010-09-28T01:38:00.000-07:00</published><updated>2010-09-28T01:39:10.409-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İmlâ'/><title type='text'>Noktalama İşaretleri 2</title><content type='html'>Üç nokta ( ... )&lt;br /&gt;1. Tamamlanmamış cümlelerin sonuna konur:&lt;br /&gt;Eğer ödevlerini zamanında bitirmezsen…&lt;br /&gt;Aradığınız adam ben değilim ki…&lt;br /&gt;2. Alıntılarda; başta, ortada ve sonda alınmayan kelime ve bölümlerin yerine konur:&lt;br /&gt;UYARI: Türk imlâsında iki nokta yan yana kullanılmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;------------------------------------------------&lt;br /&gt;Soru işareti ( ? )&lt;br /&gt;1. Soru bildiren cümle veya sözlerin sonuna konur:&lt;br /&gt;Ne zaman tükenecek bu yollar, arabacı? &lt;br /&gt;Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer? &lt;br /&gt;UYARI: Kızma, şaşma, alınma gibi anlamlar içerdiğinde soru işareti konmaz:&lt;br /&gt;Nasıl yapamazsın bu soruyu! Ne kadar güzel bir araba değil mi!&lt;br /&gt;UYARI: Soru bildiren cümle veya sözlerde bazen cevabın ne olacağı sözün gelişinden belli olur. Bu tür cümle ve sözlerin sonunda da soru işareti kullanılır: Haksız mıyım? Liderler içinde Atatürk gibisi var mı?&lt;br /&gt;2. Bilinmeyen yer, tarih vb. durumlar için kullanılır: Yunus Emre (1240?-1320), (Doğum yeri: ?).&lt;br /&gt;3. Bir bilginin şüpheyle karşılandığı veya kesin olmadığı durumlarda yay ayraç içinde soru işareti kullanılır:&lt;br /&gt;Ankara'dan Konya'ya 1,5 (?) saatte gitmiş. 1496 (?) yılında doğan Fuzulî...&lt;br /&gt;UYARI: mı / mi eki -ınca / -ince anlamında zarf-fiil işleviyle kullanıldığı zaman soru işareti konmaz:&lt;br /&gt;Akşam oldu mu sürüler döner. Hava karardı mı eve gideriz.&lt;br /&gt;UYARI: Soru ifadesi taşıyan sıralı ve bağlı cümlelerde soru işareti en sona konur:&lt;br /&gt;Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?&lt;br /&gt;Üsküdar'dan mı, Hisar'dan mı, Kavaklar'dan mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;----------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ünlem işareti ( ! )&lt;br /&gt;1. Sevinç, kıvanç, acı, korku, şaşma, seslenme, hitap ve uyarı gibi duyguları anlatan cümlelerin sonuna konur:&lt;br /&gt;Ne mutlu Türküm diyene! Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri! &lt;br /&gt;UYARI: Seslenme ve hitap sözlerinden hemen sonra konulabileceği gibi cümlenin sonuna da konabilir:&lt;br /&gt;Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken / Sana uğurlar olsun... Ayrılıyor yolumuz! (Faruk Nafiz Çamlıbel)&lt;br /&gt;2. Bir söze alay, kinaye veya küçümseme anlamı kazandırmak için ayraç içinde ünlem işareti kullanılır:&lt;br /&gt;İsteseymiş bir günde bitirirmiş (!) ama ne yazık ki vakti yokmuş (!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;----------------------------------------------&lt;br /&gt;Tırnak işareti ( “...” )&lt;br /&gt;1. Başka bir kimseden veya yazıdan olduğu gibi aktarılan sözler tırnak içine alınır:&lt;br /&gt;Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde Atatürk'ün “Hayatta en hakikî mürşit ilimdir.” vecizesi yer almaktadır. &lt;br /&gt;UYARI: Aynen alınmayan söz ve yazılar tırnak içinde gösterilmez.&lt;br /&gt;UYARI: Tırnak içindeki alıntının sonunda bulunan işaret (nokta, soru işareti, ünlem işareti vb.) tırnak içinde kalır:&lt;br /&gt;“Akıl yaşta değil baştadır.” atasözü yüzyılların tecrübesinden süzülüp gelen bir gerçeği ifade etmiyor mu?&lt;br /&gt;UYARI: Uzun alıntılarda her paragraf ayrı ayrı tırnak içine alınır.&lt;br /&gt;2. Özel olarak belirtilmek istenen sözler tırnak içine alınır: &lt;br /&gt;Yeni bir “barış taarruzu” başladı.&lt;br /&gt;3. Kitapların ve yazıların adları ve başlıkları tırnak içine alınır:&lt;br /&gt;Yahya Kemal'in bazı şiirleri “Kendi Gök Kubbemiz” adı altında çıktı. (A. Hamdi Tanpınar)&lt;br /&gt;UYARI: Tırnak içine alınan sözlerden sonra kesme işareti kullanılmaz:&lt;br /&gt;Yahya Kemal’in “Kendi Gök Kubbemiz”i okudunuz mu?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-1930062231075731821?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/1930062231075731821'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/1930062231075731821'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/09/noktalama-isaretleri-2.html' title='Noktalama İşaretleri 2'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-4176872285551546028</id><published>2010-09-28T01:36:00.000-07:00</published><updated>2010-09-28T01:37:34.813-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İmlâ'/><title type='text'>Noktalama İşaretleri 1</title><content type='html'>Nokta ( . )&lt;br /&gt;1. Cümlenin sonuna konur: Her derdin bir çaresi vardır.&lt;br /&gt;UYARI: Ancak, duraklamanın daha az yapıldığı sıralı cümlelerde nokta yerine virgül veya noktalı virgül konur: &lt;br /&gt;At ölür, meydan kalır; yiğit ölür, şan kalır.&lt;br /&gt;2. Bazı kısaltmaların sonuna konur: Alb. (albay), Dr. (doktor), Prof. (profesör), &lt;br /&gt;Not: Birden fazla kelimenin kısaltıldığı durumlarda aralara nokta konmaz:&lt;br /&gt;TBMM, TDK, ODTÜ, KATÜ, İTÜ…&lt;br /&gt;Not: Birden fazla kelimeden oluşan bazı kısaltmalarda araya nokta konur:&lt;br /&gt;M.Ö., M.S., B.E., H.O., H.A.,K.K.K, P.K., T.C., &lt;br /&gt;3. Sayılardan sonra sıra bildirmek için konur: 3. (üçüncü), 15. (on beşinci), IV. bölüm&lt;br /&gt;4. Arka arkaya sıralanan virgülle veya çizgiyle ayrılan rakamlardan sadece sonuncu rakama nokta konur:&lt;br /&gt;3, 4 ve 7. maddeler; XII – XIV. yüzyıllar arasında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--------------------------------------------&lt;br /&gt;Virgül ( , )&lt;br /&gt;1. Birbiri ardınca sıralanan eş görevli kelime ve kelime gruplarının arasına konur:&lt;br /&gt;Fırtınadan, soğuktan, karanlıktan ve biraz da korkudan sonra bu sıcak, ferah ve sevimli odanın havasında eridim.&lt;br /&gt;2. Sıralı cümleleri birbirinden ayırmak için konur:&lt;br /&gt;Bir varmış, bir yokmuş.&lt;br /&gt;3. Cümlede özel olarak vurgulanması gereken ögelerden sonra konur:&lt;br /&gt;Okulumuz öğretmenleri, yalnız ve ancak, Milli Eğitim Müdürlüğü izniyle çalışabilir..&lt;br /&gt;4. Uzun cümlelerde yüklemden uzak düşmüş olan ögeleri belirtmek için konur:&lt;br /&gt;Saniye Hanımefendi, merdivenlerde oğlunun ayak seslerini duyar duymaz, hasretlisini karşılamaya atılan bir genç kadın gibi, koltuğundan fırlamış ve ona kapıyı kendi eliyle açmaya gelmişti.&lt;br /&gt;5. Cümle içinde ara sözleri ve ara cümleleri ayırmak için konur:&lt;br /&gt;Örnek olsun diye, örnek istemez ya, söylüyorum.&lt;br /&gt;6. Anlama güç kazandırmak için tekrarlanan kelimeler arasına konur:&lt;br /&gt;Kopar sonbahar tellerinden / Derinden, derinden, derinden / Biten yazla başlar keder musikisi&lt;br /&gt;UYARI: Ancak, ikilemelerde kelimeler arasına virgül konmaz: akşam akşam, yavaş yavaş, bata çıka, koşa koşa.&lt;br /&gt;7. Tırnak içinde olmayan aktarma cümlelerden sonra konur: Datça’ya gideceğim, dedi.&lt;br /&gt;8. Kendisinden sonraki cümleye bağlı olarak ret, kabul ve teşvik bildiren hayır, yok, yoo, evet, peki, pekâlâ, tamam, olur, hayhay, baş üstüne, öyle, haydi, elbette gibi kelimelerden sonra konur: &lt;br /&gt;Peki, gideriz. Olur, ben de size katılırım.&lt;br /&gt;10. Bir kelimenin kendisinden sonra gelen kelime veya kelime gruplarıyla yapı ve anlam bakımından bağlantısı olmadığını göstermek için kullanılır:&lt;br /&gt;Bu, tek gözlü, genç fakat ihtiyar görünen bir adamcağızdır. Bu gece, eğlenceleri içlerine sinmedi.&lt;br /&gt;11. Hitap için kullanılan kelimelerden sonra konur: Sayın Başkan, Sevgili kardeşim, Değerli arkadaşım,&lt;br /&gt;UYARI: Metin içinde ve, veya, yahut bağlaçlarından önce de, sonra da virgül konmaz:&lt;br /&gt;Nihat sabaha kadar uyuyamadı ve şafak sökerken cephe dönüşü kıyafeti ile sokağa fırladı&lt;br /&gt;12. Yüklemi 3. tekil kişi eki alan cümlelerde, sıfat tamlaması şeklindeki özneleri nesne ve dolaylı tümleçten ayırt edebilmek için kullanılır:&lt;br /&gt;Küçük, ağacın arkasına saklandı. İhtiyar adamı karşıya geçirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-----------------------------------------------&lt;br /&gt;Noktalı virgül ( ; )&lt;br /&gt;1. Cümle içinde virgüllerle ayrılmış tür veya takımları birbirinden ayırmak için konur: &lt;br /&gt;Erkek çocuklara Doğan, Tuğrul, Orhan; kız çocuklara ise İnci, Çiçek, Gönül, Yonca adları verilir.&lt;br /&gt;2. Ögeleri arasında virgül bulunan sıralı cümleleri birbirinden ayırmak için konur:&lt;br /&gt;Sevinçten, heyecandan içim içime sığmıyor; bağırmak, kahkahalar atmak, ağlamak istiyorum. &lt;br /&gt;Sabahtan beri bekliyorum; ne gelen var, ne giden. İş işten geçti; artık gelse de olur, gelmese de.&lt;br /&gt;3. Kendilerinden evvelki cümleyle ilgi kuran ancak, yalnız, fakat, lâkin, çünkü, yoksa, bundan dolayı, binaenaleyh, sonuç olarak, bununla birlikte, öyleyse vb. cümle başı bağlaçlarından önce konur:&lt;br /&gt;Halis bir şiir fena okunabilir; fakat sahte bir şiir iyi okunamaz&lt;br /&gt;Bir millet ordusunu kaybedebilir, bağımsızlığını da kaybedebilir; fakat dilini sakladıkça o millet yaşıyor demektir.&lt;br /&gt;UYARI: Sıralı cümleler arasında ancak, fakat, çünkü vb. cümle başı bağlayıcılarından önce yazar, araya nokta, virgül, noktalı virgül koymakta serbesttir. Bu husus, yazarın üslûptaki tercihiyle ilgilidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-----------------------------------------------&lt;br /&gt;İki nokta ( : )&lt;br /&gt;1. Kendisinden sonra örnek verilecek cümlenin sonuna konur:&lt;br /&gt;Millî Edebiyat akımının temsilcilerinden bazılarını sıralayalım: Ömer Seyfettin, Halide Edip Adıvar, Ziya Gökalp…&lt;br /&gt;Çantasındakiler: ruj, pamuk, mendil…&lt;br /&gt;2. Kendisinden sonra açıklama yapılacak cümlenin sonuna konur:&lt;br /&gt;Varlık dergisini çıkarmaktaki tek amacımız şudur: Türk edebiyatının kimsesiz ve başıboş olmadığını ispatlamak.&lt;br /&gt;UYARI: İki noktadan sonra cümle gelirse ilk kelime büyük harfle; sadece örnekler sıralanacaksa küçük yazılır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-4176872285551546028?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/4176872285551546028'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/4176872285551546028'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/09/noktalama-isaretleri-1.html' title='Noktalama İşaretleri 1'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-5538503427947857556</id><published>2010-09-28T01:30:00.000-07:00</published><updated>2010-09-28T01:31:05.472-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yazım Kuralları'/><title type='text'>Yazım Kuralları 5</title><content type='html'>BİRLEŞİK KELİMELER&lt;br /&gt;Dilimizde yeni bir kavramı karşılamak için yararlandığımız yollardan biri, kelime birleştirmesidir. Kelime birleştirmesi yoluyla kurulan sözlere birleşik kelime adı verilir. Birleşik kelimeler söz varlığımızda geniş bir yer tutar. Birleşik kelime terimi için bileşik kelime denilmesi yanlıştır.&lt;br /&gt;Dilimizde belirtisiz isim tamlamaları, sıfat tamlamaları, isnat grupları, birleşik fiiller, ikilemeler, kısaltma grupları ve kalıplaşmış çekimli fiillerden oluşan ifadeler, yeni bir kavramı karşıladıkları zaman birleşik kelime olurlar: yer çekimi, hanımeli, ses bilgisi; beyaz peynir, açıkgöz, toplu iğne; eli açık, ayak yalın, günü birlik, sırtı pek; söz etmek, zikretmek, hasta olmak; gelebilmek, çoluk çocuk, çıtçıt, ev bark; baş üstüne, günaydın; sağ ol, ateşkes, külbastı.&lt;br /&gt;Görüldüğü gibi birleşik kelimeler bitişik de ayrı da yazılabilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;------------------------------------------------&lt;br /&gt;A. Bitişik yazılan birleşik kelimeler (Bitişik kelimeler)&lt;br /&gt;Birleşik kelimeler, yazılış bakımından bitişik yazılanlar ve ayrı yazılanlar olmak üzere ikiye ayrılır. Bitişik yazılan birleşik kelimelere bitişik kelime adı verilir.&lt;br /&gt;Birleşik kelimeler aşağıdaki durumlarda bitişik kelime olurlar ve bitişik yazılırlar.&lt;br /&gt;1. Ses düşmesine uğrayan birleşik kelimeler bitişik yazılır: kaynana (&lt; kayın ana), kaynata (&lt; kayın ata), nasıl (&lt; ne asıl), niçin (&lt; ne için), pazartesi (&lt; pazar ertesi), sütlaç (&lt; sütlü aş), birbiri (&lt; biri biri).&lt;br /&gt;2. Dilimize Arapça’dan girmiş azil (&lt; azl), emir (&lt; emr), hüküm &lt;br /&gt;(&lt; hükm), kayıp (&lt; gayb), keşif (&lt; keşf), küfür (&lt; küfr), nakil (&lt; nakl) gibi birtakım kelimeler etmek, edilmek, olmak, olunmak, eylemek yardımcı fiilleriyle birleşirken asıllarına uyarak ikinci hecedeki ünlülerini düşürürler. Bu gibi kelimelerle yapılan birleşik fiiller bitişik yazılır: azletmek, azledilmek, emretmek, hükmetmek, hükmolunmak, kaybolmak, kaydedilmek, keşfetmek, keşfedilmek, küfretmek, nakletmek, neşretmek, neşrolunmak, sabretmek, seyretmek, şükreylemek, zikretmek (krş. Birleşik kelimeler B. 1; Alıntı kelimelerin yazılışı 1).&lt;br /&gt;UYARI: Bu kelimeler ünlüyle başlayan bir yardımcı fiil veya ek almadıkları zaman azil, defin, emir, hüküm, kayıp, keşif, meyil, nakil, sabır, vecit, zeyil, zikir şeklinde söylenir ve yazılır.&lt;br /&gt;UYARI: Söyleyişte tonlulaşma şeklinde ses değişmesine uğrayanlar ayrı yazılır: azat etmek, hamt etmek, derç etmek, iz'aç etmek, iktisap etmek, harp etmek. Bu örneklerde tonluluk söyleyişte belirtilir.&lt;br /&gt;3. Dilimize Arapça’dan girmiş af (&lt; afv), his (&lt; hiss), ret (&lt; redd), zan (&lt; zann), zem (&lt; zemm) gibi birtakım kelimeler etmek, edilmek, olmak, olunmak, eylemek yardımcı fiilleriyle birleşirken sondaki sesler, asıllarına uyarak veya asıllarının etkisinde kalarak çift sese dönüşür. Bu tür birleşik fiiller bitişik yazılır: affetmek, affolunmak, halletmek, hissetmek, hissedilmek, reddeylemek, reddolunmak, zannetmek, zemmetmek &lt;br /&gt;4. İsim kısımları tek başına kullanılmayıp sadece etmek, olunmak yardımcı fiilleriyle kalıplaşan birleşik kelimeler bitişik yazılır: ahzetmek, bahşetmek, bahşolunmak, hamletmek, hazfetmek, nez'etmek, rekzetmek, serdetmek.&lt;br /&gt;5. Sonunda Arapça’ya özgü gırtlak ünsüzü (ayın ve hemze) olan kelimeler etmek, olunmak fiilleriyle birleşik fiil kurduklarında bitişik yazılır: defetmek, hal'etmek (tahttan indirmek), katetmek, menetmek, menolunmak, tabetmek (bk. Alıntı kelimelerde kesmeli yazılış).&lt;br /&gt;6. Vurgusu son heceye kaymış birleşik kelimeler bitişik yazılır: açıkgöz, anaerkil, ataerkil, babayiğit, bastıbacak, boşboğaz, büyükbaş (hayvan), camgöz, cingöz, çınayaz, düztaban, elense, elverişli, günaydın, işveren, kafakol, Karagöz, karagöz (balığı), küçükbaş (hayvan), önayak (olmak), paragöz, pisboğaz, tepegöz, tıknefes.&lt;br /&gt;Vurgusu son hecede bulunan ikilemeler de bitişik yazılır: cırcır (böceği), cızbız, civciv, çıtçıt, dırdır, fırfır, fısfıs, hımhım, hoşbeş, şıpşıp (bir tür terlik), altüst (etmek), yüzgöz (olmak).&lt;br /&gt;7. Eş anlamlı ikilemelerde vurgu normal olarak ikinci hecededir. Vurgusu ilk heceye kayan ikilemeler bitişik yazılır: darmadağın, darmadağınık, darmaduman, karmakarışık (krş. Birleşik kelimeler B. 7).&lt;br /&gt;8. Kelimelerden biri veya ikisi, birleşme sırasında benzetme yoluyla anlam değişmesine uğrarsa bu tür birleşik kelimeler bitişik yazılır (krş. Birleşik Kelimeler B. 2).&lt;br /&gt;a. Organ bildiren sözlerle kurulan bitki, hayvan, hastalık, alet, eşya, tarz ve yiyecek adları:&lt;br /&gt;aslanağzı (bitki), aslankuyruğu (bitki), aslanpençesi (bitki), ayıkulağı (bitki), cinsaçı (bitki), civanperçemi (bitki), gelinparmağı (üzüm), geyikdili (bitki), horozgözü (bitki), horozibiği (bitki), itburnu (bitki), katırtırnağı (bitki), kazayağı (bitki), keçiboynuzu (bitki), keçimemesi (üzüm), keçisakalı (bitki), kızkalbi (bitki), koyungöbeği (mantar), köpekayası (bitki), kurtbağrı (bitki), kuşburnu (bitki), sığırödü (bitki), tavşanbıyığı (bitki), turnagagası (bitki); açıkağız (bitki), akkuyruk (çay), alabaş (bitki), altınbaş (kavun), altıparmak (palamut), beşbıyık (muşmula), karabaldır (bitki).&lt;br /&gt;danaburnu (böcek), öküzburnu (kuş); akbaş (kuş), alabacak (at), beşparmak (deniz hayvanı), beşpençe (deniz hayvanı), çakırkanat (ördek), elmabaş (tepeli dalgıç), iribaş (kurbağa kurtçuğu), kababurun (balık), kamçıkuyruk (koyun), kamışkulak (at), karabaş, karagöz (balık), karakulak (hayvan; haberci), kepçeburun (yaban ördeği), kızılkanat (balık), sarıağız (balık), sarıgöz (balık), sarıkulak (balık), sarıkuyruk (balık), tokmakbaş (balık), uzunkuyruk (kuş), yeşilbaş (ördek).&lt;br /&gt;itdirseği (arpacık); delibaş (hastalık), karabacak (hastalık), karataban (hastalık).&lt;br /&gt;balıkgözü (halka), deveboynu (boru), domuzayağı (çubuk), domuztırnağı (kanca), horozayağı (burgu), kargaburnu (alet), keçitırnağı (oyma kalemi), kedigözü (lâmba), leylekgagası (alet), sıçankuyruğu (törpü); baltabaş (gemi) gagaburun (gemi), kancabaş (kayık).&lt;br /&gt;ayıbacağı (yelken tarzı), balıksırtı (desen), civankaşı (nakış), eşeksırtı (çatı tarzı), kazkanadı (oyun), kırlangıçkuyruğu (işaret), koçboynuzu (işaret), köpekkuyruğu (spor), sıçandişi (dikiş).&lt;br /&gt;dilberdudağı (tatlı), hanımgöbeği (tatlı), hanımparmağı (tatlı), kadınbudu (köfte), kadıngöbeği (tatlı), kargabeyni (yemek), kedidili (bisküvi), tavukgöğsü (tatlı), vezirparmağı (tatlı).&lt;br /&gt;İlk ögesi organ adı olan şu örnekler de bitişik yazılır: bağrıkara (kuş), baldırıkara (bitki), baştankara (kuş), karnıkara (börülce), sırtıkara (balık), yanıkara (hastalık).&lt;br /&gt;b. Eşya veya nesne bildiren sözlerle kurulan bitki, hayvan, tarz, yiyecek ve oyun adları:&lt;br /&gt;acemborusu (bitki), çayırsedefi (bitki), çobançantası (bitki), çobandüdüğü (bitki), çobaniğnesi (bitki), çobantarağı (bitki), çobantuzluğu (bitki), gelinfeneri (bitki), güveyfeneri (bitki), katranköpüğü (mantar), keçisedefi (bitki), kuşekmeği (bitki), kuşyemi (bitki), kuzgunkılıcı (bitki), suibriği (bitki), suoku (bitki), suşeridi (bitki), şeytanarabası (uçuşan tohum), şeytanfeneri (bitki), şeytantersi (bitki), venüsçarığı (bitki), yılanyastığı (bitki).&lt;br /&gt;sazkayası (balık), şeytaniğnesi (hayvan), yılaniğnesi (balık).&lt;br /&gt;balgümeci (dikiş), beşikörtüsü (çatı tarzı), turnageçidi (fırtına).&lt;br /&gt;bülbülyuvası (tatlı), kuşlokumu (kurabiye).&lt;br /&gt;beştaş (oyun), dokuztaş (oyun), üçtaş (oyun).&lt;br /&gt;c. İnsana özgü isim ve sıfatlarla kurulan bitki, hayvan ve eşya adları: adayavrusu (tekne), akşamsefası (bitki), camgüzeli (bitki), çadıruşağı (bitki), çayırgüzeli (bitki), çayırmelikesi (bitki), gecesefası (bitki), gündüzsefası (bitki), saksıgüzeli (çiçek), yalıçapkını (kuş); bozbakkal (kuş), bozyürük (yılan), karadul (örümcek), sarısabır (bitki).&lt;br /&gt;ç. Benzetme yoluyla kurulan gök cisimlerinin adları: Altıkardeş (yıldız kümesi), Arıkovanı (yıldız kümesi), Büyükayı (yıldız kümesi), Demirkazık (yıldız), Güneybalığı (yıldız), Küçükaslan (yıldız), Küçükayı (yıldız kümesi), Kervankıran (yıldız), Samanuğrusu (yıldız kümesi), Samanyolu (yıldız kümesi), Üçkardeş (yıldız kümesi), Yedikardeş (yıldız kümesi) &lt;br /&gt;d. İnsan isimleriyle kurulan bitki, hayvan ve yemek adları: alinazik (kebap), ayşekadın (fasulye), hafızali (üzüm), havvaanaeli (bitki), karafatma (böcek), meryemanaeldiveni (bitki).&lt;br /&gt;9. -a, -e ve -ı, -i, -u, -ü ekleriyle yapılmış tasvir fiilleri, yardımcı fiil anlam değişmesine uğradığı için bitişik yazılır: düşünebilmek, yapabilmek; uyuyakalmak; gidedurmak, yazadurmak; çıkagelmek, olagelmek, süregelmek; düşeyazmak, öleyazmak; açıvermek, alıvermek, gelivermek, gülüvermek, uçuvermek.&lt;br /&gt;Görmek yardımcı fiiliyle yapılan ve emir biçiminde kullanılan birleşik fiiller de bitişik yazılır: düşmeyegör, ölmeyegör.&lt;br /&gt;Bilmek yardımcı fiiliyle yapılan ve kalıplaşmış olan alabildiğine kelimesi de bitişik yazılır.&lt;br /&gt;10. Bir veya iki ögesi emir kipiyle kurulan kalıplaşmış birleşik kelimeler bitişik yazılır: alaşağı (etmek), albeni, ateşkes, çalçene, çalyaka, dönbaba, gelberi, incitmebeni, rastgele, sallabaş, sallasırt, sıkboğaz, unutmabeni; çekyat, geçgeç, kaçgöç, kapkaç(çı), örtbas, seçal (self-servis), veryansın (etmek), yapboz (puzzle), yazboz.&lt;br /&gt;11. -an/-en, -r/-ar/-er ve -maz/-mez ekleriyle kurulmuş sıfat-fiil gruplarından kalıplaşmış birleşik kelimeler gelenekleşmiş olarak bitişik yazılır:&lt;br /&gt;ağaçkakan, ağrıkesen, ahmakıslatan, alaybozan, boğazkesen, böcekkapan, buzkıran, cankurtaran, çobanaldatan, çöpçatan, dalgakıran, dalkıran, dalkurutan, damardaraltan, damargenişleten, demirkapan, elöpen, etyaran, fındıkkıran, filizkıran, gelinboğan, gökdelen, günebakan, ordubozan, oyunbozan, saçkıran, yelkovan, yolgeçen, yolkesen;&lt;br /&gt;akımtoplar, alkolölçer, altıpatlar, amperölçer, asitölçer, aynabakar, barışsever, basınçölçer, betonkarar, bilgisayar, bilgiyazar, çoksatar, dilsever, eğimölçer, füzeatar, gazölçer, özezer, özsever, pürüzalır, sanatsever, tekerçalar, uçaksavar, yurtsever;&lt;br /&gt;baştanımaz, değerbilmez, etyemez, hacıyatmaz, kadirbilmez, kargasekmez, karıncaezmez, karıncaincitmez, kuşkonmaz, külyutmaz, sugeçirmez, tanrıtanımaz, töretanımaz, varyemez, vurdumduymaz (krş. Birleşik kelimeler B. 3).&lt;br /&gt;12. -dı (-di /-du / -dü, -tı/ -ti /-tu /-tü) ekiyle kurulan kalıplaşmış birleşik kelimeler bitişik yazılır: albastı, ciğerdeldi, çıtkırıldım, dalbastı, fırdöndü, gecekondu, gündöndü, günindi, hünkârbeğendi, imambayıldı, karyağdı, kaşbastı, kedibastı, kolbastı, mirasyedi, papazkaçtı, serdengeçti, şıpsevdi, toprakbastı, zıpçıktı; eltieltiyeküstü (desen).&lt;br /&gt;13. Her iki ögesi de -dı (-di /-du /-dü, -tı /-ti /-tu /-tü) veya -r /-ar /-er eklerini almış ve kalıplaşmış bulunan birleşik kelimeler bitişik yazılır: dedikodu, kaptıkaçtı, oldubitti, uçtuuçtu (oyun); biçerbağlar, biçerdöver, göçerkonar, kazaratar, konargöçer, okuryazar, uyurgezer, yanardöner, yüzergezer.&lt;br /&gt;Aynı yapıda olan çakaralmaz kelimesi de bitişik yazılır.&lt;br /&gt;14. Hayvan, bitki, organ ve çeşitli nesne adlarıyla kurulan ve içinde renklerden birinin adı veya renk sözü geçmeyen renk adları bitişik yazılır: baklaçiçeği, balköpüğü, camgöbeği, devetüyü, fildişi, gülkurusu, güvercinboynu, güvercingöğsü, kazayağı, kavuniçi, kazboku, kızılşap, narçiçeği, ördekbaşı, ördekgagası, tavşanağzı, tavşankanı, turnagözü, vapurdumanı, vişneçürüğü, yavruağzı (krş. Birleşik kelimeler B. 4).&lt;br /&gt;Örneklerden sonra renk sözü kullanılırsa bu söz ayrı yazılır: devetüyü rengi, fildişi rengi, gülkurusu rengi.&lt;br /&gt;15. Renk adlarıyla kurulan ve bitki, hayvan veya hastalık türlerinden birini gösteren birleşik kelimeler bitişik yazılır: akağaç, akçaağaç, akdarı, akdiken, akkavak, akmantar, aksöğüt, alacamenekşe, alaçam, karaağaç, karacaot, karaçalı, kızılağaç, sarıağaç, sarıçiçek; akbalık, akkefal, alabalık, sarıbalık; akdoğan, akkuş, alacabalıkçıl, alacakarga, alakarga, beyazsinek, bozayı, karakuş, karasinek; aksu, akbasma, karahumma, kızılyara, mavihastalık, maviküf.&lt;br /&gt;16. Somut olarak yer bildirmeyen üst ve üzeri sözlerinin sona getirilmesiyle kurulan birleşik kelimeler bitişik yazılır: akşamüstü, akşamüzeri, ayaküstü, ayaküzeri, bayramüstü, gerçeküstü, ikindiüstü, olağanüstü, öğleüstü, öğleüzeri, suçüstü, yüzüstü.&lt;br /&gt;Somut olarak yer bildirmeyen alt sözüyle kurulan birleşik kelimeler de bitişik yazılır: ayakaltı, bilinçaltı, gözaltı, şuuraltı (krş. Birleşik kelimeler B. 16).&lt;br /&gt;17. İki veya daha çok kelimenin birleşmesinden oluşmuş kişi adları, soyadları ve lâkaplar bitişik yazılır: Alper, Aydoğdu, Birol, Gülnihal, Gülseren, Gündoğdu, Şenol, Varol; Abasıyanık, Adıvar, Atatürk, Gökalp, Güntekin, İnönü, Karaosmanoğlu, Tanpınar, Yurdakul; Boynueğri Mehmet Paşa, Tepedelenli Ali Paşa, Yirmisekiz Çelebi Mehmet.&lt;br /&gt;18. İki veya daha çok kelimeden oluşmuş Türkçe yer adları bitişik yazılır: Çanakkale, Gümüşhane; Acıpayam, Pınarbaşı, Şebinkarahisar; Beşiktaş, Kabataş.&lt;br /&gt;Şehir, kent, köy, mahalle, dağ, tepe, deniz, göl, ırmak, su vb. kelimelerle kurulmuş sıfat tamlaması ve belirtisiz isim tamlaması kalıbındaki yer adlarında birinci kelime tek başına söz konusu yer adını ifade edemiyorsa bu tür yer adları bitişik yazılır: Akşehir, Eskişehir, Suşehri, Yenişehir; Atakent, Batıkent, Konutkent, Korukent, Çengelköy, Sarıyer, Yenimahalle; Karabağ, Karadağ, Uludağ; Kocatepe, Tınaztepe; Akdeniz, Karadeniz, Kızıldeniz; Acıgöl; Kızılırmak, Yeşilırmak; İncesu, Karasu, Sarısu, Akçay (krş. Birleşik kelimeler B. 9).&lt;br /&gt;19. Şahıs adları ve unvanlarından oluşmuş mahalle, meydan, köy vb. yer ve kuruluş adlarındaki unvan grubu; unvan kelimesi sonda ise, gelenekleşmiş olarak bitişik yazılır: Abidinpaşa, Bayrampaşa, Davutpaşa, Ertuğrulgazi, Kemalpaşa (ilçesi); Necatibey (Caddesi), Mustafabey (Caddesi), Gazi Osmanpaşa (Üniversitesi) &lt;br /&gt;20. Ait olduğu dilde bitişik yazılan yabancı yer adları Türkçede de bitişik yazılır: Düsseldorf, Fontainebleau, Nürnberg, Neustadt, Schwarzwald (krş. Birleşik kelimeler B. 13).&lt;br /&gt;Ait olduğu dilde, içinde çizgi bulunan yabancı yer adları Türkçede de çizgili olarak yazılır: Ile-de-France, Saint-Bernard, Saint-Gothard.&lt;br /&gt;21. Ara yönleri belirten kelimeler bitişik yazılır: güneybatı, güneydoğu, kuzeybatı,&lt;br /&gt;22. Senet, çek vb. ticarî belgelerde geçen sayılar bitişik yazılır: ikiyüzellialtımilyarbeşyüzyirmibeşmilyonyediyüzellibin lira(.&lt;br /&gt;23. Bunlardan başka dilimizde her iki ögesi de aslî anlamını koruduğu hâlde yaygın bir şekilde gelenekleşmiş olarak bitişik yazılan kelimeler de vardır.&lt;br /&gt;a. Baş sözüyle oluşturulan sıfat tamlamaları: başağırlık, başbakan, başçavuş, başeser, başfiyat, başhekim, başhemşire, başkahraman, başkarakter, başkent, başkomutan, başköşe, başmüfettiş, başöğretmen, başparmak, başpehlivan, başrol, başsavcı, başşehir, başyazar.&lt;br /&gt;b. Bir topluluğun yöneticisi anlamındaki başı sözüyle oluşturulan belirtisiz isim tamlamaları: ahçıbaşı, binbaşı, çarkçıbaşı, çeribaşı, elebaşı, mehterbaşı, onbaşı, ustabaşı,&lt;br /&gt;c. Oğlu, oğulları, kızı sözleriyle oluşturulan belirtisiz isim tamlamaları: Caferoğlu, Karaosmanoğlu, Topaloğlu, Orazbeykızı; Candaroğulları, Osmanoğulları; çapanoğlu, dayıoğlu, eloğlu, halaoğlu, hinoğluhin, amcakızı, elkızı.&lt;br /&gt;ç. Ağa, bey, efendi, hanım, nine vb. sözlerle kurulan birleşik kelimeler: ağababa, beyefendi, efendibaba, hanımanne, hacıağa, hanımnine, hıyarağalık, kadınnine, paşababa.&lt;br /&gt;d. Dal sözüyle oluşturulan sıfat tamlamaları: dalkavuk, dalkılıç, daltaban, daluyku.&lt;br /&gt;e. Açıortay, adamkökü, adamotu, âdemotu, ağırbaşlı, ağırcanlı, ağırkanlı, ahududu, akarsu, akaryakıt, akciğer, akkor, aksakal, aktöre, akyuvar, alyuvar, anamal, anaokulu, anapara, anayasa, anneanne, atardamar, atarkanal, atasözü, aybaşı, ayçiçeği, ayçöreği, babaanne, basmakalıp, başıboş, başıbozuk, başıkabak, başörtü, başvurmak, beşibiryerde, bilirkişi, bindallı, birdenbire, birdirbir, birtakım, bozkır, bugün, buzdolabı, çeşitkenar, çiftetelli, delikanlı, demirbaş, denizaltı, denizaşırı, derebeyi, derebeylik, dereotu, dışbükey, dikdörtgen, dipnot, doludizgin, dolunay, dörtkenar, dörtnal, dörtnala, düzayak, ebekuşağı, ebemkuşağı, enikonu, erbaş, eşkenar, etobur, gelişigüzel, giderayak, gökyüzü, gözyaşı, günaşırı, güvenoyu, halkoyu, hayhay, içbükey, içgüdü, içtepi, içyağı, ikizkenar, ilkbahar, ilkokul, ilköğrenim, ilköğretim, ilkyaz, ipucu, kabataslak, kahverengi, kamuoyu, karaciğer, karekök, kartopu, kasımpatı, kenarortay, kelaynak, kongövde, külhanbeyi, külhanbeylik, külkedisi, milletvekili, murdarilik, omurilik, ortaokul, otobur, öngörmek, öngörü, önsezi, öteberi, özdeyiş, paralelkenar, pekâlâ, pekiyi, sacayağı, sacayak, sadeyağ, sağduyu, sağyağ, semizotu, serinkanlı, sıcakkanlı, sıkıyönetim, sıradağ, sıradağlar, sivrisinek, soğukkanlı, sonbahar, soyadı, sütana, sütanne, sütbaba, sütkardeş, sütnine, sütoğul, takımada, takımyıldız, tekdüze, tepetakla, tepetaklak, tereyağı, tıpkıbasım, tıpkıçekim, toplardamar, topyekûn, tozpembe, varoluş, varsayım, vazgeçmek, yanardağ, yarıçap, yarımada, yarıyıl, yavrukurt, yerküre, yeryüzü, yılbaşı, yöneylem, yüznumara, yüzyıl, zeytinyağı kelime ve deyimleri de gelenekleşmiş ve yaygınlaşmış olarak bitişik yazılır.&lt;br /&gt;UYARI: Vazgeçmek birleşik fiili, mi soru ekiyle birlikte kullanıldığı zaman ayrı yazılır: Vaz mı geçtin?&lt;br /&gt;f. Biraz, birazı, birkaç, birkaçı, birtakım, birçok, birçoğu, hiçbir, hiçbiri, herhangi belirsizlik sıfat ve zamirleri de gelenekleşmiş olarak bitişik yazılır.&lt;br /&gt;24. Hane kelimesiyle Farsça kurala göre oluşturulan birleşik kelimeler bitişik yazılır: çayhane, dershane, eczahane, hastahane, kahvehane, pastahane, postahane, süthane, yatakhane, yazıhane, yemekhane (bk. Ünsüz düşmesi).&lt;br /&gt;UYARI: Dershane, eczahane, hastahane, pastahane, postahane gibi sözlerde hane kelimesindeki h'nin yazılmaması doğru değildir.&lt;br /&gt;25. Perver ve perest kelimeleriyle Farsça kurala göre oluşturulan birleşik kelimeler bitişik yazılır: hamiyetperver, hürriyetperver, misafirperver, vatanperver; ateşperest, hayalperest, menfaatperest.&lt;br /&gt;26. Zade kelimesiyle Farsça kurala göre oluşturulan birleşik kelimeler bitişik yazılır: Recaîzade, Resülzade, Sami Paşazade, Sümbülzade, Vahapzade; amcazade, dayızade, teyzezade.&lt;br /&gt;27. Name kelimesiyle Farsça kurala göre oluşturulan birleşik kelimeler bitişik yazılır: davetname, kanunname, pendname, seyahatname, siyasetname; Battalname, Oğuzname.&lt;br /&gt;28. Farsça kurala göre oluşturulan isim ve sıfat tamlamaları ile kalıplaşmış diğer ibareler bitişik yazılır: cürmümeşhut, dârıdünya, ehlibeyt, ehlisalip, ehlivukuf, ehvenişer, erkânıharp, fecrisadık, gayriahlâkî, gayriciddî, gayriinsanî, gayrikabil, gayrimenkul, gayrimeşru, gayrimuntazam, gayrimüslim, gayrisafi, gayrisıhhî; asgarımüşterek, hüsnühat, hüsnükabul, hüsnükuruntu, hüsnüniyet, suiistimal, suikast, suiniyet; hamdüsena, hercümerç, meddücezir, methüsena, tarumar; âlemşümul, âlicenap, gülfidan, mevlithan, sahipkıran; anbean, keşmekeş, özbeöz, yüzbeyüz; pürhiddet, pürmelâl.&lt;br /&gt;29. Arapça kurala göre oluşturulan tamlamalar ve kalıplaşmış diğer ibareler bitişik yazılır: aliyyülâlâ, ceffelkalem, dârülâceze, dârülfünun, daüssıla, fevkalâde, fevkalbeşer, hayrülhalef, hıfzıssıhha, hüvelbaki, şeyhülislâm, tahtelbahir, tahteşşuur; aleykümselâm, Allahüâlem, bismillâh, fenafillâh, fisebilillâh, hafazanallah, inşallah, maşallah, mintarafillâh, velhâsıl, velhâsılıkelâm.&lt;br /&gt;30. Müzikte kullanılan makam adları bitişik yazılır: acembuselik, hisarbuselik, muhayyerkürdî.&lt;br /&gt;Ancak bir sıfatla oluşturulan usul adlarında sıfat ayrı yazılır: ağır aksak, yürük aksak, yürük semaî.&lt;br /&gt;31. Kanunda bitişik geçen veya bitişik olarak tescil ettirilmiş olan kuruluş adları bitişik yazılır: İçişleri, Dışişleri, Genelkurmay, Yükseköğretim (krş. Birleşik kelimeler B. 21).&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Bugüne kadarki imlâ kılavuzlarında yer alan; ancak, birleşik kelimeler konusuna girmeyen pekiştirmeli sıfatların da bitişik yazılması gerektiği unutulmamalıdır: apaçık, apak, büsbütün, çepçevre, çepeçevre, çırçıplak, çırılçıplak, dümdüz, düpedüz, gömgök, güpegündüz, kapkara, kupkuru, paramparça, sapsağlam, sapasağlam, sapsarı, sırsıklam, sırılsıklam, sipsivri, yemyeşil.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Yabancı dillerden geçen ön ek veya edatlar bitişik yazılır: alelhusus, alelâcele, bîçare, bilâistisna, bililtizam, bilvesile, bîvefa, ilelebet, lâdinî, lâkayt, naçar, namağlûp, namevcut, namüsait, namütenahi; devalüasyon, konfederasyon, koordinasyon, Panislâmizm, Panturanizm, Pantürkizm, reorganizasyon, reprodüksiyon, sürrealizm.&lt;br /&gt;Oto, tele, matik ögeleriyle kurulan alıntılar da bitişik yazılır: otobiyografi, otokritik, telekart, telekız, telekonferans, bankamatik.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Arapça ve Farsça kelimelerle veya bu dillerin kurallarıyla oluşturulmuş tamlamalar ve kalıplaşmış ibareler; eski metinlerin yayımında, alıntılarda ve bilimsel yayınlarda, bilimsel yöntemlere uyularak yazılabilir: Devlet-i Osmaniye, Kur’ân-ı Kerim, Recaî-zade, sarf-ı Türkî, tahte’ş-şu’ur, Ahd-i atik, ehl-i vukuf, ehven-i şer; dârü'l-aceze, tahte'ş-şu'ur, hamiyyet-perver, hayal-perest, sahip-kıran, Hurşid-name, bî-vefa, lâ-dinî, na-mütenahî, bilâ-vasıta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-----------------------------------------------&lt;br /&gt;B. Ayrı yazılan birleşik kelimeler&lt;br /&gt;1. Etmek, edilmek, olmak, olunmak, eylemek, kılmak, kılınmak yardımcı fiilleriyle kurulan birleşik fiillerde, isim herhangi bir ses düşmesine veya türemesine uğramazsa bu tür birleşik fiiller ayrı yazılır: alay etmek, alt etmek, arz etmek, arz olunmak, boş olmak, dans etmek, deli olmak, el etmek, gelin olmak, gider olmak, göç etmek, hayret etmek, ilân edilmek, ilân etmek, işaret etmek, kabul etmek, kabul eylemek, kul etmek, kul olmak, namaz kılmak, namaz kılınmak, not etmek, okumuş olmak, oyun etmek, sağır olmak, sağ olmak, soracak olmak, söz etmek, var olmak, yardım etmek, yarış etmek, yok etmek, yok olmak; azat etmek, terk etmek; angaje olmak.&lt;br /&gt;2. Birleşme sırasında kelimelerden hiçbiri anlam değişikliğine uğramamışsa bu tür birleşik kelimeler ayrı yazılır. Bunları şu alt gruplarda toplayabiliriz:&lt;br /&gt;a. Hayvan türlerinden birinin adıyla kurulan birleşik kelimeler:&lt;br /&gt;ada balığı, ateş balığı, çaça balığı, çupra balığı, dil balığı, dülger balığı, fulya balığı, kedi balığı, kılıç balığı, kırlangıç balığı, köpek balığı, mercan balığı, mersin balığı, mürekkep balığı, ördek balığı, ton balığı, turna balığı, yılan balığı, yunus balığı; acı balık, bıyıklı balık, dikenli balık.&lt;br /&gt;ardıç kuşu, arı kuşu, bayır kuşu, çalı kuşu, dalgıç kuşu, deve kuşu, fırtına kuşu, ishak kuşu, iskele kuşu, kaşıkçı kuşu, muhabbet kuşu, örümcek kuşu, saka kuşu, tarla kuşu, yağmur kuşu; alıcı kuş, boğmaklı kuş, makaralı kuş.&lt;br /&gt;ağustos böceği, ateş böceği, cırcır böceği, gelin böceği, hanım böceği, ipek böceği, kız böceği, uçuç böceği, uğur böceği; ağılı böcek, çalgıcı böcek, makaslı böcek, sümüklü böcek.&lt;br /&gt;at sineği, cız sineği, et sineği, ev sineği, meyve sineği, sığır sineği, sirke sineği, su sineği, uyuz sineği.&lt;br /&gt;deniz yılanı, katır yılanı, mercan yılanı, ok yılanı, su yılanı; Ankara keçisi, dağ keçisi, Maltız keçisi, yaban keçisi; fındık faresi, firavun faresi, tarla faresi; dağ sıçanı, tarla sıçanı, yer sıçanı; Beç tavuğu, dağ tavuğu, orman tavuğu; ada tavşanı, Amerika tavşanı, Arap tavşanı, yaban tavşanı; kaya örümceği, şeytan örümceği, yer örümceği; bal arısı, eşek arısı, yaban arısı; deniz ördeği, Pekin ördeği, yaban ördeği; Ankara kedisi, Van kedisi; Afrika domuzu, Hint domuzu, yaban domuzu; su aygırı, su sığırı, su samuru, yaban koyunu.&lt;br /&gt;b. Bitki türlerinden birinin adıyla kurulan birleşik kelimeler:&lt;br /&gt;ardıç otu, ayrık otu, beşparmak otu, boğan otu, canavar otu, çörek otu, dalak otu, eğrelti otu, engerek otu, geyik otu, güzelavrat otu, idris otu, kanarya otu, kelebek otu, kene otu, küstüm otu, melek otu, mercan otu, nevruz otu, ökse otu, pisipisi otu, taşkıran otu, yüksük otu; acı ot, sütlü ot.&lt;br /&gt;ateş çiçeği, atlas çiçeği, çadır çiçeği, çuha çiçeği, güzelhatun çiçeği, ıtır çiçeği, ipek çiçeği, kahkaha çiçeği, küpe çiçeği, lâvanta çiçeği, mahmur çiçeği, mum çiçeği, peygamber çiçeği, salon çiçeği, saray çiçeği, telgraf çiçeği, yayla çiçeği, yılan çiçeği, yıldız çiçeği; ölmez çiçek.&lt;br /&gt;ağı ağacı, avize ağacı, ban ağacı, çubuk ağacı, dantel ağacı, iğ ağacı, kâğıt ağacı, lâle ağacı, lâstik ağacı, mantar ağacı, mercan ağacı, öd ağacı, pelesenk ağacı, porsuk ağacı, sakız ağacı, süt ağacı, tespih ağacı; kör ağaç.&lt;br /&gt;altın kökü, boya kökü, eğir kökü, helvacı kökü, meyan kökü; ek kök, saçak kök, yumru kök.&lt;br /&gt;Amerika elması, dağ elması, deve elması, fil elması, kiraz elması, pamuk elması, yer elması; çalı dikeni, demir dikeni, deve dikeni, eşek dikeni, geyik dikeni; Amerika üzümü, ayı üzümü, Bektaşî üzümü, çavuş üzümü, deniz üzümü, köpek üzümü, kuş üzümü, tilki üzümü; Amerika armudu, çakal armudu, dağ armudu, Hint armudu; at kestanesi, Hint kestanesi, kuzu kestanesi; bardak eriği, can eriği, çakal eriği, dağ eriği, gövem eriği, Malta eriği, türbe eriği; çayır mantarı, horoz mantarı, kav mantarı, keçi mantarı, kuzu mantarı, yer mantarı; Hint kamışı, su kamışı, şeker kamışı; dağ nanesi, taş nanesi; ayı gülü, Çin gülü, Japon gülü, yaban gülü; Antep fıstığı, çam fıstığı; çalı fasulyesi, sırık fasulyesi, soya fasulyesi; Amerika bademi, Hint bademi, taş bademi; Afrika menekşesi, Cezayir menekşesi, deniz menekşesi, Frenk menekşesi; Japon sarmaşığı, kuzu sarmaşığı; Hint inciri, kavak inciri; armut kurusu, kayısı kurusu; su sarımsağı, şeker pancarı. kuru fasulye, kuru incir, kuru soğan, kuru üzüm, salkım söğüt.&lt;br /&gt;UYARI: Çiçek dışında anlamlar taşıyan baklaçiçeği (renk), narçiçeği (renk), suçiçeği (hastalık); ot dışında anlamlar taşıyan ağızotu (barut), sıçanotu (arsenik); ses düşmesine uğramış olan çöreotu ve yaygın bir şekilde gelenekleşmiş olan semizotu, dereotu bitişik yazılır.&lt;br /&gt;c. Nesne, eşya ve alet adlarından biriyle kurulan birleşik kelimeler:&lt;br /&gt;alçı taşı, bakır taşı, bileği taşı, cehennem taşı, çakmak taşı, damla taşı, değirmen taşı, Eskişehir taşı, göz taşı, Hacıbektaş taşı, inci taşı, kireç taşı, lüle taşı, musalla taşı, Necef taşı, Oltu taşı, ponza taşı, raspa taşı, satranç taşı, sünger taşı, yılan taşı, yıldız taşı; buzul taş, damla taş, dikili taş, kayağan taş, pamuk taş, sesli taş, yaprak taş.&lt;br /&gt;Arap sabunu, banyo sabunu, el sabunu, tıraş sabunu, yüz sabunu; el değirmeni, kahve değirmeni, su değirmeni, yel değirmeni; kahve dolabı, su dolabı; çalışma odası, oturma odası, yatak odası, yemek odası; cep saati, duvar saati, kol saati, masa saati; duvar takvimi, masa takvimi; çalışma masası, yemek masası; itfaiye aracı, kurtarma aracı; masa örtüsü, yatak örtüsü; el kitabı, Frenk gömleği, İngiliz anahtarı, İngiliz sicimi; alt geçit, tüp geçit, üst geçit, çekme demir, çekme kat, dolma kalem, dönme dolap, kesme kaya, toplu iğne, vurma çalgılar, vurma sazlar, yapma çiçek, yarma kereste.afyon ruhu, katran ruhu, lokman ruhu, nane ruhu, nışadır ruhu, tuz ruhu.&lt;br /&gt;ç. Yol ve ulaşımla ilgili birleşik kelimeler: Arnavut kaldırımı; çevre yolu, deniz yolu, hava yolu, kara yolu, keçi yolu, seğirdim yolu, sıçan yolu; köprü yol.&lt;br /&gt;d. Durum, olgu ve olay bildiren sözlerden biriyle kurulan birleşik kelimeler: açık oturum, açık öğretim, ana dili, ay tutulması, baş ağrısı, baş belâsı, baş dönmesi, çıkış yolu, çözüm yolu, dil birliği, din birliği, güç birliği, güneş tutulması, ırk birliği, iş birliği, iş bölümü, madde başı, masa başı, sofra başı, ses uyumu, yer çekimi.&lt;br /&gt;e. Bilim ve bilgi sözleriyle kurulan birleşik kelimeler: anlam bilimi, dil bilimi, edebiyat bilimi, gök bilimi, halk bilimi, iş bilimi, ruh bilimi, toplum bilimi, toprak bilimi, yer bilimi; dil bilgisi, halk bilgisi, ses bilgisi, şekil bilgisi.&lt;br /&gt;f. Yuvar ve küre sözleriyle kurulan birleşik kelimeler: alt hava yuvarı, göz yuvarı, hava yuvarı, ısı yuvarı, ışık yuvarı, iyon yuvarı, renk yuvarı, su yuvarı, taş yuvarı, yer yuvarı; ağır küre, düzlem küre, hava küre, ışık küre, renk küre, su küre, taş küre, yarı küre, yarım küre.&lt;br /&gt;g. Yiyecek, içecek adlarından biriyle kurulan birleşik kelimeler: bohça böreği, fincan böreği, kol böreği, muska böreği, puf böreği, sac böreği, sigara böreği, su böreği, talaş böreği, Tatar böreği, yufka böreği; badem yağı, balık yağı, çiçek yağı, kuyruk yağı, kekik yağı, susam yağı; arpa suyu, maden suyu, meyve suyu, portakal suyu, vişne suyu; çayır peyniri, Çerkez peyniri, dil peyniri, kaşar peyniri, tulum peyniri, beyaz peynir; Adana kebabı, çömlek kebabı, fırın kebabı, Manisa kebabı, Oltu kebabı, tas kebabı, Urfa kebabı; İnegöl köftesi, İzmir köftesi; düğün çorbası, ezogelin çorbası, işkembe çorbası, mantar çorbası, mercimek çorbası, pirinç çorbası, sebze çorbası, yayla çorbası, yoğurt çorbası; irmik helvası, kâğıt helvası, keten helvası, koz helvası, susam helvası, tahin helvası, un helvası; acı badem kurabiyesi, Cenevre kurabiyesi, un kurabiyesi; Kemalpaşa tatlısı, peynir tatlısı, yoğurt tatlısı; Çerkez tavuğu, badem şekeri, balık yumurtası, koç yumurtası.&lt;br /&gt;burgu makarna, çubuk makarna, fiyonk makarna, şerit makarna, yüksük makarna; çaylı kek, havuçlu kek, kakaolu kek, sade kek, tuzlu kek, üzümlü kek; bulgurlu köfte, çiğ köfte, içli köfte, mercimekli köfte; dolma biber, kesme şeker, süzme yoğurt, yarma şeftali, kuru yemiş.&lt;br /&gt;ğ. Gök cisimleri: Çoban Yıldızı, Kervan Yıldızı, Kutup Yıldızı, kuyruklu yıldız; gök kuşağı, yağmur kuşağı; gök taşı, hava taşı, meteor taşı (krş. Birleşik kelimeler A. 8. ç).&lt;br /&gt;h. Organ veya organ yerine geçen sözlerden biriyle kurulan birleşik kelimeler: aç göz, kene göz, patlak göz, petek göz, sulu göz, süzgün göz; atlas kemiği, aşık kemiği, bel kemiği, çekiç kemiği, dirsek kemiği, elmacık kemiği, kol kemiği, örs kemiği; orta parmak, serçe parmak, şahadet parmağı, yüzük parmağı; azı dişi, köpek dişi, süt dişi; kuyruk sokumu, safra kesesi; çatma kaş, takma bacak, takma diş, takma kirpik, takma kol; ekşi surat, kepçe surat; gaga burun, karga burun, kepçe kulak, ağır ayak, çakır pençe, demir yumruk, kuru kafa, kuru kemik.&lt;br /&gt;ı. Benzetme yoluyla insanın bir niteliğini anlatmak üzere bitki, hayvan ve nesne adlarıyla kurulan birleşik kelimeler: çetin ceviz, çöpsüz üzüm; eski kurt, sarı çıyan, sağmal inek; ağır top, deli balta, eksik etek, eski toprak, eski tüfek, kara maşa, dipsiz testi, sapsız balta, kapı mandalı, sabır taşı.&lt;br /&gt;i. Zamanla ilgili birleşik kelimeler: bağ bozumu, gece yarısı, gün ortası, hafta başı, hafta sonu, ay sonu, yıl sonu.&lt;br /&gt;3. -r /-ar / -er, -maz /-mez ve -an /-en ekleriyle kurulan sıfat tamlaması yapısındaki birleşik kelimeler ayrı yazılır: akar amber, bakar kör, boyar madde, çalar saat, çıkar yol, döner ayna, döner kapı, döner kebap, döner kule, döner sahne, döner sermaye, duyar kat, geçer akçe, güler yüz, koşar adım, uçar kefal, yatar koltuk, yazar kasa, yeter sayı, yutar hücre, yüzer havuz, yüzer top; çıkmaz sokak, geçmez akçe, görünmez kaza, ölmez çiçek, tükenmez kalem; akan yıldız, değişen yıldız, doyuran buhar, uçan daire, uçan kale, uçan top (krş. Birleşik kelimeler A. 11).&lt;br /&gt;4. Renk sözü veya renklerden birinin adıyla kurulmuş isim tamlaması yapısındaki renk adları ayrı yazılır: bakır rengi, bal rengi, çivit rengi, duman rengi, fes rengi, gurup rengi, gül rengi, gümüş rengi, kiremit rengi, kurşun rengi, kül rengi, menekşe rengi, portakal rengi, saman rengi, şarap rengi, şarap tortusu rengi, ten rengi; ateş kırmızısı, bakla kırı, boncuk mavisi, Çingene pembesi, çivit mavisi, demir kırı, granit grisi, gece mavisi, kestane dorusu, küf yeşili, lâvanta mavisi, limon sarısı, maden mavisi, okyanus mavisi, safra yeşili, sıçan kırı, süt kırı, turna kırı&lt;br /&gt;5. Rengin tonunu belirtmek üzere renkten önce kullanılan sıfatlar ayrı yazılır: açık mavi, açık yeşil, kara sarı, kirli sarı, konur al, koyu mavi, koyu yeşil.&lt;br /&gt;6. Sıfatı sonda olan birleşik kelimeler (isnat grupları) ayrı yazılır: ayak yalın, baş açık; başı açık, cebi delik, eli sıkı, gözü açık, kulağı delik.&lt;br /&gt;7. Grup vurgusu ilk kelimede olan ikilemeler ayrı yazılır: adım adım, ağır ağır, akın akın, allak bullak, aval aval (bakmak), baka baka, cır cır (ötmek), cik cik (ötmek), çeşit çeşit, derin derin, gide gide, güzel güzel, kara kara, karış karış, konuşa konuşa, kös kös (dinlemek), kucak kucak, şıp şıp (damlamak), şıpır şıpır, tak tak (vurmak), takım takım, tıkır tıkır, uslu uslu, yavaş yavaş (krş. Birleşik kelimeler A. 6).&lt;br /&gt;bata çıka, çoluk çocuk, düşe kalka, eciş bücüş, eğri büğrü, enine boyuna, eski püskü, ev bark, konu komşu, pılı pırtı, salkım saçak, sere serpe, soy sop, süklüm püklüm, yana yakıla, yarım yamalak.&lt;br /&gt;m- ile yapılmış ikilemeler de ayrı yazılır: at mat, çocuk mocuk, dolap molap, kapı mapı, kitap mitap.&lt;br /&gt;İsim hâl ekleri ve iyelik ekiyle yapılan ikilemeler de ayrı yazılır: baş başa, diz dize, el ele, göz göze, iç içe, omuz omuza, yan yana; baştan başa, daldan dala, elden ele, günden güne, içten içe, yıldan yıla; başa baş, bire bir, dişe diş, göze göz, teke tek; ardı ardına, boşu boşuna, darı darına, günü gününe, peşi peşine, ucu ucuna.&lt;br /&gt;8. Yer adlarında kullanılan Batı, Doğu, Güney, Kuzey, Güneybatı, Güneydoğu, Kuzeybatı, Kuzeydoğu, Aşağı, Orta, Yukarı, Küçük, Büyük, Eski, Yeni, İç, Yakın, Uzak kelimeleri ayrı yazılır: Batı Anadolu, Doğu Anadolu, Batı Trakya, Orta Anadolu, Kuzey Amerika, Orta Amerika, Güney Amerika, Orta Asya, Orta Avrupa, Orta Doğu, Yakın Doğu, Uzak Doğu, Güneybatı Anadolu, İç Anadolu, İç Asya, İç Erenköy, İç Aydınlıkevler, Küçük Çekmece, Büyük Çekmece, Aşağı Ayrancı, Yukarı Ayrancı, Küçük Çamlıca, Büyük Çamlıca, Küçük Menderes, Büyük Menderes, Küçük Melen, Büyük Melen, Eski Kızılelma, Yeni Kızılelma.&lt;br /&gt;9. Köy, mahalle, dağ, tepe, göl, deniz, ırmak, su vb. kelimelerle kurulmuş sıfat tamlaması ve belirtisiz isim tamlaması kalıbındaki yer adlarında birinci kelime tek başına söz konusu yer adını anlatabiliyorsa bu tür yer adlarında köy, mahalle vb. kelimeler ayrı yazılır: Bahçelievler Mahallesi, Yunus Emre Mahallesi; Alp dağları, Altay dağları, Nemrut dağı; Aral gölü, Balkaş gölü, Léman gölü; Marmara denizi; Sakarya ırmağı, Meriç nehri, Tuna nehri.&lt;br /&gt;Bazı örneklerde birleşiğin ilk sözü bir özel isim, çoğu defa bir şehir adıdır. Bu tür örneklerde ikinci kelime kullanılmadığı takdirde göl, körfez, dağ, boğaz değil, şehir anlaşılır. Bundan dolayı ikinci kelimenin büyük harfle başladığını ilgili bölümde görmüştük. Bu tür birleşik kelimeler de ayrı yazılır: Burdur Gölü, Van Gölü; Çanakkale Boğazı, Gülek Boğazı, İstanbul Boğazı; İskenderun Körfezi, İzmir Körfezi; Ağrı Dağı (krş. Birleşik kelimeler A. 18).&lt;br /&gt;10. Şahıs adlarından oluşmuş mahalle, bulvar, cadde, sokak, ilçe, köy vb. yer ve kuruluş adlarında sondaki unvanlar hariç, şahıs adları ayrı yazılır: Gazi Osmanpaşa Mahallesi, Yunus Emre Mahallesi; Gazi Mustafa Kemal Bulvarı; Ziya Gökalp Bulvarı; Nene Hatun Caddesi; Fevzi Çakmak Sokağı, Cemal Nadir Sokağı; Mustafa Kemalpaşa (ilçesi), Koca Mustafapaşa; Kâzım Karabekir Eğitim Fakültesi, Sultan Ahmet Camii, Sütçü İmam Üniversitesi (bk. Birleşik kelimeler A. 19).&lt;br /&gt;11. Şehirlere sonradan verilmiş olan unvanlar ayrı yazılır: Gazi Antep, Gazi Magosa, Kahraman Maraş, Şanlı Urfa.&lt;br /&gt;12. Bir kelime birden fazla yerin adı olarak kullanılıyorsa bu yerleri birbirinden ayırmak için başa getirilen kelimeler ayrı yazılır: Anadolu Kavağı, Rumeli Kavağı, Karadeniz (veya Zonguldak) Ereğlisi, Konya Ereğlisi, Marmara Ereğlisi.&lt;br /&gt;13. Ait olduğu dilde ayrı yazılan yabancı yer adları Türkçede de ayrı yazılır: Buenos Aires, Frankfurt am Main, Freiburg im Breisgau, Hyde Park, Korlovy Vary, Mont Blanc, New Orleans, New York, Rio de Janeiro, San Marino, Wiener Neustadt, Titov Veles (krş. Birleşik kelimeler A. 20).&lt;br /&gt;14. Ev, ocak ve yurt kelimeleriyle kurulan birleşik kelimeler ayrı yazılır: aş evi, bakım evi, doğum evi, düğün evi, gözlem evi, huzur evi, konuk evi, ordu evi, radyo evi, yayın evi; aile ocağı, aş ocağı, sağlık ocağı; öğrenci yurdu, sağlık yurdu, yetiştirme yurdu.&lt;br /&gt;15. Ara, dış, öte, sıra sözlerinin sona getirilmesiyle oluşturulan birleşik kelime ve terimler ayrı yazılır: devletler arası, kıt'alar arası, milletler arası, uluslar arası; ahlâk dışı, çağ dışı, din dışı, kanun dışı, olağan dışı, yasa dışı; fizik ötesi, kızıl ötesi, mor ötesi; aklı sıra, ardı sıra, peşi sıra, yanı sıra.&lt;br /&gt;16. Somut olarak yer belirten üst sözüyle oluşturulan birleşik kelime ve terimler ayrı yazılır: arka üstü, baş üstü, böbrek üstü (bezleri), kıç üstü, sırt üstü, tepe üstü.&lt;br /&gt;Somut olarak yer belirten alt sözüyle oluşturulan birleşik kelime ve terimler de ayrı yazılır: deri altı, su altı, toprak altı, yer altı (krş. Birleşik kelimeler A. 16).&lt;br /&gt;17. Alt, üst, ana, ön, art, arka, yan, karşı, iç, dış, orta, büyük, küçük, sağ, sol, peşin, bir, iki, tek, çok, çift sözlerinin başa getirilmesiyle oluşturulan birleşik kelime ve terimler ayrı yazılır: alt tabaka, alt yapı, alt yazı; üst kat, üst küme, üst yapı; ana arı, ana bilim dalı, ana cadde, ana dil, ana dili, ana düşünce, ana fikir, ana kent, ana şehir, ana vatan, ana yön, ana yurt; ön çalışma, ön denetim, ön lisans, ön seçim, ön söz, ön şart, ön yargı; art damak, art düşünce, art niyet; arka teker; yan cümle, yan etki; karşı devrim, karşı görüş, karşı oy; iç barış, iç deniz, iç kulak, iç savaş, iç tüzük; dış borç, dış gezi, dış hat, dış piyasa; orta dalga, orta elçi, orta kulak, orta oyunu, orta öğrenim; büyük anne, büyük baba, büyük elçi, büyük şehir; küçük dil, küçük hanım, küçük harf, küçük parmak; sağ açık, sağ bek; sol açık, sol bek; peşin fikir, peşin hüküm; bir çenekliler, bir çenetli, bir gözeli, bir hücreli, bir terimli; iki anlamlı, iki canlı, iki cinslikli, iki çenekliler, iki düzlemli, iki eşeyli; tek anlamlı, tek erkçi, tek eşli, tek hücreli, tek renkli, tek sesli; çok anlamlı, çok düzlemli, çok eşli, çok fazlı, çok gözeli, çok hücreli; çift ayaklılar, çift dişliler, çift kanatlılar&lt;br /&gt;18. Birden fazla kelimeden oluşan sayılar ayrı yazılır: on dört, elli iki, yüz altmış dört, kırk bir, üç yüz kırk yedi, bin dokuz yüz doksan altı (krş. Birleşik kelimeler A. 22).&lt;br /&gt;19. Nota, oyun, tabanca vb. kavramları niteleyen sayılar da ayrı yazılır: on altılık, otuz ikilik; altmış altı, elli bir; yedi altmış beşlik, otuz sekizlik, kırk beşlik.&lt;br /&gt;20. İçinde bulunduğumuz gün ve dönemin dışında belli bir tarihi gösteren bu gün kelimesiyle şu gün, o gün, ertesi gün, geçen gün, her gün, öbür gün kelimeleri ayrı yazılır.&lt;br /&gt;21. Kanunda bitişik yazılanlar dışında kuruluş adları ayrı yazılır: Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türk Dil Kurumu, Yüksek Seçim Kurulu, Devlet Malzeme Ofisi, Emekli Sandığı, Atatürk Orman Çiftliği (krş. Birleşik kelimeler A. 31).&lt;br /&gt;22. Herhangi bir sözündeki bir kelimesi gelenekleşmiş olarak ayrı yazılır.&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;Birleşik kelimelerin dışında kalan atasözleri ve deyimler ayrı yazılır: Akıl yaşta değil baştadır; akıntıya kürek çekmek, çam devirmek, çanak tutmak, gönlünden geçirmek, göz atmak, kulak asmak, kulak vermek, çantada keklik, devede kulak, kepçe kuyruk, yağlı kuyruk, yüz görümlüğü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;----------------------------------------------&lt;br /&gt;ALINTI KELİMELERİN YAZILIŞI&lt;br /&gt;Dilimize mal olmuş yabancı kökenli kelimeler, Türkçe’de söylendiği gibi yazılır: inci, kent, kamu, duvar, merdiven, çamaşır, pencere, kitap, memleket, ceviz, iskele, banka, sigorta, hidrojen, operasyon, futbol, portakal, sandalye, elektrik, otomobil, parlâmenter, parlâmento, şarjör.&lt;br /&gt;Ancak şu örneklerde söyleniş çoğunlukla değiştiği hâlde, yazılış korunmaktadır: arozöz, beysbol, blender, briyantin, çikolata, entelektüel, firkateyn, fosseptik, ıskonto, kampus, master, mikser, mokasen, mönü, pound, şanjman, trotuvar.&lt;br /&gt;Yabancı kökenli kelimelerin yazılışlarıyla ilgili bazı noktalar aşağıda ayrıca gösterilmiştir:&lt;br /&gt;1. İki ünsüzle biten birtakım Arapça ve Farsça kökenli kelimelerin söylenişinde ünsüzler arasında bir ünlü türemiştir. Bu ünlü yazılışta da söyleyişte de belirtilir: bahis (&lt; Arapça bahs), emir (&lt; Arapça emr), fikir (&lt; Arapça fikr), hüküm (&lt; Arapça hükm), ilim (&lt; Arapça ilm), keşif&lt;br /&gt;(&lt; Arapça keşf), nakil (&lt; Arapça nakl), nutuk (&lt; Arapça nutk), ömür&lt;br /&gt;(&lt; Arapça ömr), sabır (&lt; Arapça sabr), şahıs (&lt; Arapça şahs), şehir&lt;br /&gt;(&lt; Farsça şehr 'kent'), zehir (&lt; Farsça zehr).&lt;br /&gt;Bu kelimeler ünlüyle başlayan bir ek veya etmek, edilmek, olmak, olunmak, eylemek yardımcı fiillerini aldıkları zaman türemiş olan ünlü, söylenişte de yazılışta da düşer: bahse, emri, fikre, hükmün, nutku, ömrün, şahsı, şehre; keşfolunmak, nakletmek, şükretmek, seyredilmek, zehretmek, zikreylemek (bk. Birleşik kelimeler A. 2).&lt;br /&gt;2. İki ünsüzle başlayan batı kökenli alıntılar, ünsüzler arasına ünlü konmadan yazılır: francala, gram, gramer, gramofon, grup, kral, kredi, kritik, plân, pratik, problem, profesör, program, proje, propaganda, protein, prova, psikoloji, slogan, snop, spiker, spor, staj, stil, stüdyo, trafik, tren, triptik.&lt;br /&gt;Ancak bu tür birkaç alıntıda, söz başında veya iki ünsüz arasında bir ünlü türemiştir. Bu ünlü söylenişte de yazılışta da gösterilir: iskarpin, iskele, iskelet, istasyon, istatistik, kulüp.&lt;br /&gt;3. İçinde yan yana iki veya daha fazla ünsüz bulunan batı kökenli alıntılar, ünsüzler arasına ünlü konmadan yazılır: alafranga, apartman, biyografi, elektrik, gangster, kilogram, orkestra, paragraf, program, telgraf.&lt;br /&gt;4. İki ünsüzle biten batı kökenli alıntılar, ünsüzler arasına ünlü konmadan yazılır: aks, film, form, lüks, modern, natürmort, risk, seks, slayt, teyp.&lt;br /&gt;5. Batı kökenli alıntıların içindeki ve sonundaki g ünsüzleri olduğu gibi korunur: biyografi, diyagram, dogma, magma, monografi, paragraf, program; arkeolog, demagog, diyalog, filolog, jeolog, katalog, monolog, psikolog, Türkolog, ürolog.&lt;br /&gt;Ancak coğrafya, fotoğraf ve topoğraf kelimelerinde g 'ler, ğ 'ye döner.&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;Aşağıdaki durumlarda batı kökenli kelimeler, özgün imlâları ile yazılırlar:&lt;br /&gt;1. Ödünçlemeler (Dilimize mal olmamış yabancı kelimeler): by-pass (İngilizce), center (İngilizce), centrum (Lâtince), check-up (İngilizce), fuel oil (İngilizce), pizza (İtalyanca), ravioli (İtalyanca), spaghetti (İtalyanca).&lt;br /&gt;2. Bilim, sanat ve uzmanlık dallarında kullanılan bazı terimler: cuprum, deseptyl, quercus, terminus technicus.&lt;br /&gt;3. Lâtin yazı sistemini kullanan dillerden alınma deyim ve sözler: Veni, vidi, vici;&lt;br /&gt;------------------------------------------&lt;br /&gt;YABANCI ÖZEL ADLARIN YAZILIŞI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arapça ve Farsça adların yazılışı&lt;br /&gt;1. Arap ve Fars kökenli bazı kişi adları hem Türkler hem de Araplar ve Farslar tarafından kullanılmaktadır. Bu tür adlar Türkler tarafından kullanıldığı zaman Türkçe söylenişlerine göre yazılırlar:&lt;br /&gt;Ahmet, Bedrettin, Fuat, Mehmet, Necmettin, Nizamettin, Ömer, Rıza, Saadettin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Arapça ve Farsça yer adları Türkçe söylenişlerine göre yazılır: &lt;br /&gt;Cezayir, Fas, Filistin, Mısır, Suudî Arabistan; Bağdat, Cidde, Erdebil, Halep, İsfahan, Şiraz, Tebriz, Trablusgarp&lt;br /&gt;--------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lâtin yazı sistemini kullanan dillerdeki adların yazılışı&lt;br /&gt;1. Lâtin yazı sistemini kullanan dillerdeki özel adlar özgün imlâlarıyla yazılır: Beethoven, Cervantes, Chopin, Byron, Rousseau, Shakespeare, Bologna, Buenos Aires, New York,Rio de Janerio, &lt;br /&gt;Yabancı özel adlardan türetilmiş akım adları Türkçe söylenişlerine göre yazılır: Dekartçılık, Epikürcülük, Kalvenci, Kalvencilik, Kalvenizm, Kartezyenizm, Lüterci, Lütercilik, Marksçılık, Marksist, Marksizm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Batı kökenli kişi ve yer adlarının bir bölümü eskiden beri dilimizde Türkçe biçimiyle yerleşmiştir. Bu gibi özel adlar Türkçe söylenişlerine göre yazılır: Napolyon, Şarlken, Şarl (Demirbaş Şarl); Marsilya, Münih, Selânik, Hollânda.&lt;br /&gt;-------------------------------------------------&lt;br /&gt;TÜRK DEVLET VE TOPLULUKLARINDAKİ ÖZEL ADLARIN YAZILIŞI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Türk devlet ve topluluklarındaki özel adlar ünlüler bakımından Türkiye Türkçesi’ndeki söyleyişe göre yazılır: Azerbaycan, Özbekistan;Semerkant, Bakû, Bişkek; Samed Vurgun, Nebi Hazri, İslâm Kerimov, Abdürrauf Fıtrat&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Ünsüzlerin yazılışında, ilgili Türk topluluğundaki kullanıma uyulur: Saparmurad Niyazov, Gasım Gasımzade, Cusupov, Joldasbekov, Kaydarov, Ğabdulla.&lt;br /&gt;Öteden beri Türkiye'de tanınmış olan şahsiyetlerin adları ülkemizde yaygınlaşmış imlâları ile yazılabilir: Abdullah Tukay, Cengiz Aytmatov.&lt;br /&gt;Türkiye Türkçesi alfabesinde bulunmayan x “h” ile, w “v” ile, ñ “n” ile gösterilir: Bahtiyar (Baxtiyar) Vahabzade, Muhtar Avezov (Muxtar Awezov), Baykonur (Baykoñur).&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-5538503427947857556?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/5538503427947857556'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/5538503427947857556'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/09/yazm-kurallar-5.html' title='Yazım Kuralları 5'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-502837689762102724</id><published>2010-09-28T01:27:00.000-07:00</published><updated>2010-09-28T01:28:29.266-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yazım Kuralları'/><title type='text'>Yazım Kuralları 4</title><content type='html'>Hece yapısı ve satır sonunda kelimelerin bölünmesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkçe’de kelime içinde iki ünlü arasındaki ünsüz, kendinden önceki ünlüyle değil, kendinden sonraki ünlüyle hece kurar: a-ra-ba, ka-ra-ca, ta-le-be.&lt;br /&gt;Ancak bazı alıntı kelimelerde iki ünlü arasındaki ünsüz kendinden sonraki ünlüyle değil, kendinden önceki ünlüyle hece kurar: cüz'î, kur'a, Kur'an, vüs'at (bk. Alıntı kelimelerde kesmeli yazılışı).&lt;br /&gt;Kelime içinde yan yana gelen ünsüzlerden sonuncusu kendisinden sonraki ünlüyle, diğerleri kendilerinden önceki ünlüyle hece kurar: bir-lik, sev-mek, Türk-çe, Kork-maz.&lt;br /&gt;Türkçe’de satır sonunda kelimeler bölünebilir, fakat heceler bölünemez. Satıra sığmayan kelimeler bölünürken satır sonuna kısa çizgi (-) konur.&lt;br /&gt;Burasını ilk defa görüyormuş gibi duvarlara, perdelere, möblelere, eşyalara bakıyor, hayret ediyordu. Bütün bu muhitte Türk hayatına, Türk ruhuna ait bir gölge, bir çizgi bile yoktu. Birden Bursa'daki çocukluğunun geçtiği baba evini hatırladı; sofada rahat ve beyaz örtülü divanlar vardı.&lt;br /&gt;(Ömer Seyfettin, Primo Türk Çocuğu)&lt;br /&gt;UYARI: Bitişik yazılan kelimelerde de bu kurala uyulur:&lt;br /&gt;baş-öğretmen değil, ba-şöğ-ret-men; ilk-okul değil, il-ko-kul; Karaosman-oğlu değil, Karaosmanoğ-lu.&lt;br /&gt;UYARI: Ayırmada satır sonunda ve satır başında tek harf bırakılmaz:&lt;br /&gt;a-raba değil, ara-ba;müdafa-a değil, müda-faa;&lt;br /&gt;UYARI: Kesme işareti satır sonuna geldiği zaman yalnız kesme işareti kullanılır; ayrıca çizgi kullanılmaz.&lt;br /&gt;................................................................................................... Edirne'&lt;br /&gt;nin...&lt;br /&gt;UYARI: Rakamların satır sonuna gelmesi durumunda da yalnız kesme işareti kullanılır:&lt;br /&gt;................................................................................................. 1996'&lt;br /&gt;da...&lt;br /&gt;UYARI: Gırtlak ünsüzü için kesme kullanılan kelimelerde kesmeli heceler satır sonuna getirilmez:&lt;br /&gt;meş'-aleyi değil, meş'a-leyi; vüs'-ati değil, vüs'a-ti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;------------------------------------&lt;br /&gt;Sayıların yazılışı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Sayılar rakamla da yazıyla da yazılabilir. küçük sayılar, yüz ile bin sayıları ve daha çok edebî karakter taşıyan metinlerde geçen sayılar yazıyla gösterilir: iki hafta sonra, haftanın beşinci günü, üç ayda bir, dört kardeş…&lt;br /&gt;Buna karşılık saat, para tutarı, ölçü, istatistik verilere ilişkin sayılar ile büyük sayılarda rakam kullanılır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;öğleden sonra saat 17.30'da, 1.500.000 lira, 25 kilogram, 150 kilometre, 15 metre kumaş, 1.250.000 kişi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat ve dakikaların metin içinde yazıyla yazılması da mümkündür: saat dokuzu beş geçe, saat yediye çeyrek kala, saat sekizi on dakika üç saniye geçe, meselâ saat onda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Birden fazla kelimeden oluşan sayılar ayrı yazılır: iki yüz, üç yüz altmış beş.&lt;br /&gt;UYARI: Ancak para ile ilgili işlem ve belgelerde sayılar bitişik yazılır: &lt;br /&gt;yüzdoksanbin, ikiyüzellibin, beşyüzaltmışbin&lt;br /&gt;3. Sıra sayıları yazıyla ve rakamla gösterilebilir. Rakamla gösterilmesi durumunda ya rakamdan sonra bir nokta konur veya rakamdan sonra kesme konularak derece gösteren ek yazılır: 15., 56., XX.; 5' inci, 6' ncı.&lt;br /&gt;4. Üleştirme sayıları rakamla değil yazıyla belirtilir: ikişer, dokuzar, yüzer; üçer üçer, onar onar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük harflerin kullanıldığı yerler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A. Cümle büyük harfle başlar: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatta en hakikî mürşit ilimdir. Ak akça kara gün içindir. &lt;br /&gt;1. Cümle içinde başkasından aktarılan ve tırnak içine alınan cümleler de büyük harfle başlar:&lt;br /&gt;Atatürk, " Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur." diyor. &lt;br /&gt;2. Tırnak içinde aktarılan söz, tam bir cümle değilse veya cümlenin baş tarafı alınmamışsa büyük harfle başlamaz:&lt;br /&gt;Nabi'nin "... var içinde" redifli gazeli Divan'ında uyuyor.&lt;br /&gt;3. Ayrıca iki çizgi arasındaki açıklama cümleleri de büyük harfle başlamaz:&lt;br /&gt;4. İki noktadan sonra gelen cümleler de büyük harfle başlar:&lt;br /&gt;Bence edebiyatın temel görevi şudur: Hem günlük hayatı, hem geleceği hem de hayatın felsefesini işlemektir.&lt;br /&gt;UYARI: İki noktadan sonra cümle niteliğinde olmayan örnekler sıralanırsa bu örnekler büyük harfle başlamaz:&lt;br /&gt;Bazı örneklerde -sız eki kalıplaşmıştır: densiz, hırsız, ıssız, öksüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B. Özel adlar büyük harfle başlar.&lt;br /&gt;1. Kişi adlarıyla soyadları büyük harfle başlar: &lt;br /&gt;Mustafa Kemal Atatürk, Ahmet Haşim, Tevfik Fikret, Mehmet Emin Yurdakul, &lt;br /&gt;2. Takma adlar da büyük harfle başlar: Muhibbî (Kanunî Sultan Süleyman), Server Bedi (Peyami Safa)&lt;br /&gt;3. Kişi adlarından önce ve sonra gelen saygı sözleri, unvanlar ve meslek adları büyük harfle başlar:&lt;br /&gt;Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, Hamdi Bey, Bay Ali Çiçekçi, Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Doktor Behçet Uz, Mareşal Fevzi Çakmak, Yüzbaşı Cengiz Topel.&lt;br /&gt;4. Tarihî kişilerin adlarından önce gelen unvan ve lâkaplar da büyük harfle başlar: &lt;br /&gt;Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim, Kanunî Sultan Süleyman, Genç Osman, Avcı Mehmet&lt;br /&gt;UYARI: Akrabalık adları bildiren kelimeler büyük harfle başlamaz. Ancak akrabalık bildiren kelimeler lâkap yerine geçtiği zaman büyük harfle başlar&lt;br /&gt;Fahriye abla, Ayşe teyze, Fatik nine, Saim amca, Ali enişte; Nene Hatun, Baba Gündüz, Dayı Kemal, Hala Sultan.&lt;br /&gt;5. Resmî yazılarda saygı bildiren sözlerden sonra gelen ve makam, unvan bildiren kelimeler büyük harfle başlar:&lt;br /&gt;Sayın Bakan, Sayın Başkan, Sayın Profesör, Sayın Vali.&lt;br /&gt;6. Mektuplarda ve resmî yazışmalarda hitapların ilk kelimesi de büyük harfle başlar:&lt;br /&gt;Sevgili kardeşim, Aziz dostum, Değerli arkadaşım.&lt;br /&gt;7. Hayvanlara verilen özel adlar büyük harfle başlar: Düldül, Sarıkız, Fino, Karabaş, Pamuk, Minnoş, Tekir, Kiraz&lt;br /&gt;8. Millet, boy, oymak adları büyük harfle başlar: &lt;br /&gt;Türk, Alman, İngiliz, Rus, Arap, Japon; Oğuz, Kazak, Kırgız, Özbek, Tatar; Karakeçili, Hacımusalı.&lt;br /&gt;9. Dil ve lehçe adları büyük harfle başlar: &lt;br /&gt;Türkçe, Almanca, İngilizce, Rusça, Arapça; Oğuzca, Kazakça, Kırgızca, Özbekçe, Tatarca.&lt;br /&gt;10. Din ve mezhep adları ile bunların mensuplarını anlatan sözler büyük harfle başlar:&lt;br /&gt;Müslüman, Hristiyanlık, Budizm; Hanefî / Hanefîlik, Malikî / Malikîlik, Protestan / Protestanlık, Katolik / Katoliklik.&lt;br /&gt;11. Din ve mitoloji kavramlarını karşılayan özel adlar büyük harfle başlar: &lt;br /&gt;Tanrı, Allah, Cebrail, Zeus, Oziris, Kibele&lt;br /&gt;KayıUYARI: Ancak tanrı?kelimesi özel ad olarak kullanılmadığı zaman küçük harfle başlar: Eski Yunan tanrıları.&lt;br /&gt;12. Gezegen ve yıldız adları büyük harfle başlar: Merkür, Dünya, Neptün, Plüton, Halley. &lt;br /&gt;UYARI: Dünya, güneş, ay kelimeleri yalnız coğrafya ve gök bilimiyle ilgili yayınlarda terim olarak kullanıldığı zaman büyük harfle başlar; bunun dışındaki durumlarda küçük harf kullanılır.&lt;br /&gt;13. Yer adları (kıt'a, ülke, bölge, il, ilçe, köy, semt, cadde, sokak vb.) büyük harfle başlar: &lt;br /&gt;Asya, Türkiye, İç Anadolu, Yakın Doğu; Ankara, Turgutlu, Ürgüp, Bahçelievler, Atatürk Bulvarı, Asmalımescit Sokağı.&lt;br /&gt;UYARI: Yer adlarında ilk isimden sonra gelen deniz, nehir, göl, dağ, boğaz… tür isimleri küçük harfle başlar: &lt;br /&gt;Marmara denizi, Aral gölü, Balkaş gölü, Sakarya ırmağı, Meriç / Tuna nehri, Alp dağları, Altay dağları, Erciyes dağı. &lt;br /&gt;UYARI: İkinci isim özel isme dâhil ise ve ikisi birden kastedilen kavramı karşılıyorsa, ikinci isim büyük harfle başlar: &lt;br /&gt;Çanakkale Boğazı, İstanbul Boğazı; Beyşehir Gölü, Van Gölü, Tuz Gölü; Anadolu Kavağı, Rumeli Kavağı; Gülek Geçidi; Ağrı Dağı; Konya Ovası, Haymana Ovası, Muş Ovası; Adalar Denizi. &lt;br /&gt;NOT: Bu örneklerde ikinci isim kullanılmadığı takdirde söz konusu yer adı anlaşılmaz. Meselâ Çanakkale Boğazı sadece Çanakkale kelimesiyle anlatılamaz; sadece Çanakkale denildiği zaman Çanakkale şehri anlaşılır.&lt;br /&gt;14. Mahalle, meydan, cadde, sokak adlarında geçen mahalle, meydan, cadde, sokak kelimeleri büyük harfle başlar: &lt;br /&gt;Gazi Osmanpaşa Mahallesi, Karaköy Meydanı, Atatürk Bulvarı, Nene Hatun Caddesi, Cemal Nadir Sokağı…&lt;br /&gt;15. Saray, köşk, han, kale, köprü, anıt vb. yapı adlarının bütün kelimeleri büyük harfle başlar:&lt;br /&gt;Topkapı Sarayı, Çankaya Köşkü, Horozlu Han, Ankara Kalesi, Mostar Köprüsü, Beyazıt Kulesi, Bilge Kağan Anıtı.&lt;br /&gt;16. Kurum, kuruluş ve kurul adları büyük harfle başlar:&lt;br /&gt;Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türk Dil Kurumu, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Devlet Malzeme Ofisi, Millî Kütüphane, Atatürk Orman Çiftliği, Çankaya Lisesi; Türk Ocağı, Emek İnşaat; Bakanlar Kurulu,&lt;br /&gt;UYARI: Kuruluş bildiren kelimeler, belli bir kurum kastedildiği zaman büyük harfle başlar: &lt;br /&gt;Bu yıl Meclis, yeni döneme erken başlayacaktır. Kurum, imlâ konusunda yoğun bir çalışma içine girmiştir.&lt;br /&gt;17. Kitap, dergi, gazete, tablo, heykel ve hukukla ilgili kanun, tüzük, yönetmelik, yönerge, genelge adlarının her kelimesi büyük harfle başlar: &lt;br /&gt;Safahat, Türk Dili, Varlık; Milliyet, Halı Dokuyan Kızlar (tablo); Düşünen Adam (heykel); Medenî Kanun…&lt;br /&gt;UYARI: Özel ada dâhil olmayan gazete, dergi, tablo vb. sözler büyük harfle başlamaz: &lt;br /&gt;Milliyet gazetesi, Türk Dili dergisi, Halı Dokuyan Kızlar tablosu.&lt;br /&gt;UYARI: Kitap adlarında ve başlıklarda, arada ve sonda bulunan ve, ile, ya, veya, yahut, ki, da, de sözleriyle mı, mi, mu, mü soru eki küçük harfle yazılır: &lt;br /&gt;Maî ve Siyah, Suç ve Ceza, Leylâ ile Mecnun, Turfanda mı, Turfa mı? Diyorlar ki, Ya Devlet Başa ya Kuzgun Leşe…&lt;br /&gt;18. Millî ve dinî bayramların adları büyük harfle başlar: &lt;br /&gt;Cumhuriyet Bayramı, Ramazan Bayramı, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, Nevruz Bayramı…&lt;br /&gt;UYARI: Bayram niteliği kazanmış günlerin adları da büyük harfle başlar: &lt;br /&gt;Anneler Günü, Öğretmenler Günü, Tıp Bayramı. &lt;br /&gt;UYARI: Ancak genel nitelikteki günlerin, haftaların, mevsimlerin, kurultay, bilgi şöleni vb. toplantıların adları küçük harfle başlar: tiyatro günü, kitap haftası, film haftası, sağlık haftası, dil kurultayı.&lt;br /&gt;19. Tarihî olay, çağ ve dönem adları büyük harfle başlar:&lt;br /&gt;Kurtuluş Savaşı, Cilâlı Taş Devri, İlk Çağ, Yükselme Devri, Millî Edebiyat Dönemi, Tanzimat Dönemi.&lt;br /&gt;UYARI: Ancak tarihî dönem bildirmeyip tür veya tarz bildiren terimler küçük harfle başlar: &lt;br /&gt;divan edebiyatı, halk şiiri, klâsik Türk edebiyatı, Türk sanat müziği, tekke edebiyatı, Servet-i Fünun edebiyatı..&lt;br /&gt;NOT: Bunlardan bölüm ve ana bilim dalı olarak kullanılıp özel ad durumuna gelmiş olanlar büyük harfle başlar:&lt;br /&gt;Eski Türk Edebiyatı Ana Bilim Dalı, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.&lt;br /&gt;20. Özel adlardan türetilen bütün kelimeler büyük harfle başlar: &lt;br /&gt;Türklük, Türkleşmek, Türkçü, Türkçülük, Türkçe, Türkolog, Türkoloji, Avrupalılaşmak, Asyalılık, Darvinci, Bursalı.&lt;br /&gt;21. Yer, millet ve kişi adlarıyla kurulan birleşik kelimelerde özel adlar büyük harfle başlar:&lt;br /&gt;Antep fıstığı, Brüksel lâhanası, Behçet hastalığı, Frenk gömleği, Hindistan cevizi, İngiliz anahtarı, Japon gülü, Maraş dondurması, Van kedisi, Vaşington portakalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ç. Belli bir tarih bildiren ay ve gün adları büyük harfle başlar:&lt;br /&gt;29 Mayıs 1453 Salı günü, 29 Mayıs Salı, 1919 Mayıs’ının 19'uncu günü, &lt;br /&gt;UYARI: Ancak belli bir tarihi belirtmeyen ay ve gün adları küçük harfle başlar:&lt;br /&gt;Okullar genellikle eylülün ikinci haftasında öğretime başlar. Yürütme Kurulu toplantılarını perşembe günleri yaparız.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-502837689762102724?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/502837689762102724'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/502837689762102724'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/09/yazm-kurallar-4.html' title='Yazım Kuralları 4'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-3953937858563934998</id><published>2010-09-28T01:25:00.000-07:00</published><updated>2010-09-28T01:26:25.136-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yazım Kuralları'/><title type='text'>Yazım Kuralları 3</title><content type='html'>BAZI KELİME VE EKLERİN YAZILIŞI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkçe’nin yazılışında tek sese tek harf ilkesi benimsendiği için genellikle büyük sorunlarla karşılaşılmaz. Ancak, bazı kelime ve eklerde özel durumlar söz konusudur. Bu bakımdan bu tür eklerle kelimelerin yazılışı üzerinde ayrıca durmak gerekir. Sayıların yazılışı da özel olarak ele alınması gereken konulardan biridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a - ı, e - i değişmesi&lt;br /&gt;Dilimizde a, e ünlüsü ile biten fiillerin şimdiki zaman çekiminde, söyleyişte de yazılışta da a sesleri ı, u; e sesleri i, ü olur: başlıyor, kanıyor, oynuyor, doymuyor; izliyor, diyor, gelmiyor, gözlüyor.&lt;br /&gt;Birden çok heceli olup a, e ünlüleri ile biten fiiller, ünlüyle başlayan ek aldıkları zaman bu fiillerdeki a, e ünlülerinde söyleyişte yaygın bir daralma (ı ve i'ye dönme) eğilimi görülür. Ancak, söyleyişteki ı, i sesleri yazıya geçirilmez: başlayan, yaşayacak, atlayarak, saklayalı, atmayalım, gelmeyen, izlemeyecek, gitmeyerek, gizleyeli, besleyelim.&lt;br /&gt;Buna karşılık tek heceli olan demek ve yemek fiillerinde, söyleyişteki i sesi yazıya da geçirilir: diyen, diyerek, diyecek, diyelim, diye; yiyen, yiyerek, yiyecek, yiyelim, yiye, yiyince, yiyip. Ancak deyince, deyip örneklerindeki e yazılışta korunur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;---------------------------------------&lt;br /&gt;i - ı değişmesi&lt;br /&gt;Dilimize Arapça’dan girmiş bulunan kelimelerde kalın k'den sonra gelen i sesi, ı'ya döner ve ı ile yazılır: inkılâp…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;---------------------------------------&lt;br /&gt;b - p değişmesi&lt;br /&gt;Alıntı kelimelerde s ünsüzünden sonra gelen b sesi ünsüz benzeşmesine uğrayarak p'ye dönüşür ve p ile yazılır: ispat, kispet, müspet, naspetmek, nispet, tespih, tespit.&lt;br /&gt;UYARI: s dışındaki tonsuzlardan sonra gelen b'ler p'ye dönmez: ikbal, makbul, takbih, tatbik, teşbih.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;---------------------------------------&lt;br /&gt;d - t değişmesi&lt;br /&gt;Dilimize Farsça’dan geçen -dar ekindeki d sesi tonsuz (sert) ünsüzlerden sonra ünsüz benzeşmesine uğrayarak t sesine dönüşmüştür: emektar, minnettar, silâhtar, taraftar. Dilimize Arapça’dan geçen miktar kelimesi ile Hayrettin, Seyfettin, Necmettin gibi özel adlarda da d sesi t'ye dönmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna karışlık Arapça’dan dilimize giren birçok kelimede tonsuz (sert) ünsüzlerden sonra gelen d korunmuştur: takdim, takdir, takdis, tasdik, tekdir.&lt;br /&gt;Alıntı kelimelerin hece sonlarında bulunan d sesi ise kendisinden sonra gelen tonsuz ünsüzlerin etkisinde kalarak t sesine dönüşür ve t ile yazılır: methiye, tetkik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;---------------------------------------&lt;br /&gt;ğ - v değişmesi&lt;br /&gt;Dilimizde değişik biçimlerde yazılan birtakım Türkçe kelimeler vardır: döğmek, dövmek; göğermek, gövermek; oğmak, ovmak; öğmek, övmek; söğmek, sövmek. Dilimizde o, ö seslerinden sonra gelen ğ’lerin v’ye dönme eğilimi güçlüdür. Ortak söyleyişte v'li biçimler daha yaygın olmakla birlikte ğ’li biçimler de büsbütün ortadan kalkmış değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;---------------------------------------&lt;br /&gt;n - m değişmesi&lt;br /&gt;Dilimizde b ünsüzünden önce gelen n ünsüzü bazı örneklerde m'ye dönüşür: saklambaç (&lt; saklanbaç), dolambaç (&lt; dolanbaç), ambar (&lt; anbar), amber (&lt; anber), cambaz (&lt; canbaz), çarşamba (&lt; çeharşenbe), perşembe (&lt; pencşenbe), çember (&lt; çenber), kümbet (&lt; gunbed), memba (&lt; menba), mümbit (&lt; munbit), tambur (&lt; tunbur). Buna karşılık İstanbul, bin bir, binbaşı, onbaşı gibi kelimelerde söyleyişte m'ye doğru bir kayma olmasına rağmen yazıda n sesi korunur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;---------------------------------------&lt;br /&gt;Ünsüz türemesi (y - v)&lt;br /&gt;Türkçe kökenli kelimelerde iki ünlü yan yana bulunmadığından bazı alıntı kelimelerde ünlüler arasında y, v sesleri türemiştir: fiyat (&lt; fiat), fayda (&lt; faide), zayıf (&lt; zaif), mavna (&lt; ma'ûna); konservatuvar, lâboratuvar, pisuvar, repertuvar, trotuvar, tuval, tuvalet.&lt;br /&gt;Buna karşılık birçok örnekte y, v türemesi görülmez: duayen, fail, faiz, fuar, fuaye, kuaför, lâik, puan, suare.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;---------------------------------------&lt;br /&gt;Ünsüz düşmesi&lt;br /&gt;Türkçe’de ikiz (şeddeli) ünsüz bulunmaz. Bu bakımdan Arapça’dan dilimize girmiş olan ve sonunda ikiz ünsüz bulunan kelimelerin yalın durumunda ünsüzlerden biri düşer (ünsüz tekleşir): &lt;br /&gt;hak (&lt; hakk), his (&lt; hiss), ret (&lt; redd), zan (&lt; zann), zem (&lt; zemm). &lt;br /&gt;Bu tür kelimelere ünlüyle başlayan bir ek geldiği zaman düşen ünsüz ortaya çıkar: &lt;br /&gt;hak / hakka, his / hissimiz, ret / reddi, zan / zannımca, zem / zemmi &lt;br /&gt;Öte yandan afv kelimesinde v düşmüş ve bu durum yazıya da geçmiştir: af (&lt; afv). Ancak, kelime ünlüyle başlayan bir ek aldığı zaman f sesi ikizleşir: affa uğramak &lt;br /&gt;Alıntı kelimelerden ft, st ünsüz çiftleriyle bitenlerin bir kısmında t sesi söyleyişte düşme eğilimi göstermekle birlikte yazılışta korunur: çift, rast, serbest.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;UYARI: Farsça’dan dilimize girmiş hane sözüyle yapılan birleşik kelimelerde;&lt;br /&gt;ha hecesi korunmuştur: birahane, muayenehane, yazıhane; darphane, dökümhane, yatakhane. Görüldüğü gibi kelime ünlüyle de ünsüzle de bitse ha hecesi korunmaktadır. Bazı örneklerde ise söyleyişte düşme eğilimi görülür. Yazıda birliğin sağlanabilmesi için bu tür örneklerde de ha hecesinin yazılması gerekir: dershane, eczahane, hastahane, pastahane, postahane (bk. Birleşik kelimeler A. 24).&lt;br /&gt;UYARI: Fransızca’dan dilimize girmiş olan sürpriz kelimesinde söyleyişte de yazılışta da r ünsüzü korunur; kelimenin süpriz şeklinde söylenmesi yanlıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;---------------------------------------&lt;br /&gt;Mastar eklerinin yazılışı&lt;br /&gt;-ma, -me ile biten mastarlar -a, -e, -ı, -i ekleriyle genişletildiğinde araya y koruyucu ünsüzü girer: kazanma-y-a, aldanma-y-ı, okuma-y-a, yazma-y-ı, sevme-y-e, görme-y-i, gülme-y-e, silme-y-i.&lt;br /&gt;-mak, -mek ile biten mastarlardan sonra -a, -e, -ı, -i eklerinden biri gelirse -k ünsüzü yumuşar: ... yazmağa (başladı). ... bildirmeğe (geldim). Ancak mastarlarda y'li yazılışa doğru güçlü bir eğilim vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;----------------------------------------&lt;br /&gt;-ki aitlik ekinin yazılışı&lt;br /&gt;-ki aitlik eki ünlü uyumlarına uymaz: akşamki, yarınki, duvardaki, Turgut'unki, yoldaki, ondaki, yazıdaki, onunki.&lt;br /&gt;Yalnız birkaç örnekte bu ek, ünlü uyumlarına uyar: bugünkü, dünkü, öbürkü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;----------------------------------------&lt;br /&gt;Ki bağlacının yazılışı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ki bağlacı ayrı yazılır: demek ki, kaldı ki, bilmem ki.&lt;br /&gt;Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin. &lt;br /&gt;UYARI: Ancak ki bağlacı, birkaç örnekte kalıplaşmış olduğu için bitişik yazılır: &lt;br /&gt;Sanki , Belki, Hâlbuki, Çünkü, Mademki, Meğerki, Oysaki,.&lt;br /&gt;Şüphe ve pekiştirme göreviyle kullanılan ki sözü de ayrı yazılır: Babam geldi mi ki? Başbakan konuşacak mı ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;----------------------------------------&lt;br /&gt;mı, mi, mu, mü soru ekinin yazılışı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. mı, mi, mu, mü soru eki gelenekleşmiş olarak ayrı yazılır: Kaldı mı? Sen de mi Brutus?İnsanlık öldü mü?&lt;br /&gt;2. Soru ekine birtakım ekler de getirilebilir. Bu ekler soru ekiyle bitişik yazılır: &lt;br /&gt;Verecek misin? Okuyor muyuz? Çocuk muyum? Gelecek miydi? Ölür müsün, öldürür müsün?&lt;br /&gt;3. Sorudan başka görevlerde kullanıldığı zaman da ayrı yazılır: Güzel mi güzel! Yağmur yağdı mı dışarı çıkamayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;----------------------------------------&lt;br /&gt;Da, de bağlacının yazılışı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Da, de bağlacı ayrı yazılır; ancak, kendisinden önceki kelimenin son ünlüsüne bağlı olarak büyük ünlü uyumuna uyar ve da, de biçimini alır: Kızı da geldi gelini de. Orhan da biliyor. Oğluna da bildirdi. Sen de mi kardeşim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;UYARI: Ayrı yazılan da, de hiçbir zaman ta, te şeklinde yazılmaz.&lt;br /&gt;UYARI: Ya sözüyle birlikte kullanılan da mutlaka ayrı yazılır (ya da).&lt;br /&gt;UYARI: Da, de bağlacı, kendisinden önceki kelimeden kesme ile ayrılmaz.&lt;br /&gt;UYARI: Bulunma hâli eki olan -da, -de, -ta, -te'nin da, de bağlacı ile hiçbir ilgisi yoktur; bulunma hâli eki getirildiği kelimeye bitişik yazılır: devede kulak, evde kalmak, ayakta durmak, çantada keklik. Yeme de yanında yat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;---------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İmek ek fiilinin yazılışı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. İmek ek fiili ayrı yazıldığı zaman ünlü uyumlarına uymaz: kalır idim, durur idim, dargın imiş, yorgun ise.&lt;br /&gt;2. Ancak, imek fiili bugün daha çok ekleşmiş olarak kullanılmakta ve ünlü uyumlarına uymaktadır.&lt;br /&gt;3. Ünlüyle biten kelimelere eklendiği zaman i- ünlüsü düşebilir. Bu durumda araya y ünsüzü girer: satıcıydı (satıcı idi), yoncaymış (yonca imiş), yabancıymış (yabancı imiş), başıymış (başı imiş), sonuncuydu (sonuncu idi), ikinciymiş (ikinci imiş), neyse (ne ise), deliyse (deli ise).&lt;br /&gt;4. Ünsüzle biten kelimelere eklendiği zaman da i- ünlüsü düşebilir: kalırmış (kalır imiş), yorgundu (yorgun idi), yakarsa (yakar ise), toprakmış (toprak imiş), yakmışsa (yakmış ise), güzelmiş (güzel imiş), gelirse (gelir ise)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;----------------------------------&lt;br /&gt;Alıntı kelimelerde kesmeli yazılış&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Türkçe’nin ses düzeni gereğince iki ünlü arasındaki ünsüzler kendilerinden önce gelen ünlüyle değil kendilerinden sonra gelen ünlüyle hece kurarlar: a-ra-ba-cı, o-ku-lu-muz, se-vi-ne-cek-ler, ta-şı-na-bi-lir.&lt;br /&gt;Ancak içlerinde Arapça’ya özgü gırtlak ünsüzü (ayın ve hemze) bulunan bazı alıntı kelimelerde, bu durumdaki ünsüzlerin kendilerinden önceki ünlüyle hece kurdukları da görülür: cüz-î, hal-etmek, iş-ar, iz-an, kıt-a, kur-a, Kur-an, mel-un, mer-i, meş-ale, meş-um, nez-etmek, sun-î, vak-a, vüs-at. Bu kelimeler yazılışta kesmeyle gösterilir: cüz'î, hal'etmek, iş'ar, iz'an, kıt'a, kur'a, Kur'an, mel'un, mer'i, meş'ale, meş'um, nez'etmek, sun'î, vak'a, vüs'at. Bu yapıda olup da tamamen Türkçenin ses düzenine uymuş, çok sık kullanılan ve kesmesiz okunduğunda yadırganmayan kelimelerde kesme kullanılmaz: defa, defetmek, heyet, menetmek, mesele, neşe, neşet, sanat.&lt;br /&gt;2. Arapça’dan alınmış bazı sözlerde gırtlak ünsüzü kelimenin sonunda bulunur. Bu durumda gırtlak ünsüzü söyleyiş bakımından tamamen erimiş durumdadır: cüz, def, hal, kat, men&lt;br /&gt;Ancak bu kelimeler iyelik ekleriyle kullanıldığı takdirde, kelimeyle iyelik eki arasına kesme konur: cüz'ü, def'i, hal'i, kat'ı, men'i, nev'i, tab'ı, vaz'ı.&lt;br /&gt;3. Sonunda gırtlak ünsüzü bulunan kelimeler iyelik ekini -ı, -i biçiminde alırlar: bayi-i, cami-i, mâni-i, memba-ı, mısra-ı, sanayi-i. Ancak cami ve mâni sözlerinde iyelik eki -si biçiminde de gelebilir: cami-si, mâni-si.&lt;br /&gt;Bu tür kelimeler yönelme ve yükleme hâli eklerini (-e, -i) alınca, araya y sesi girebileceği gibi y'siz de yazılabilir: bayi-ye, cami-ye, memba-ya, mevzu-ya, mısra-ya; bayi-yi, cami-yi, memba-yı, mevzu-yu, mısra-yı; bayi-e, cami-e, memba-a, mevzu-a, mısra-a; bayi-i, cami-i, memba-ı, mevzu-u, mısra-ı.&lt;br /&gt;UYARI: Bayi, cami, sanayi gibi kelimeler yalın hâlde iken tek i ile yazılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;---------------------------------------------&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-3953937858563934998?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/3953937858563934998'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/3953937858563934998'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/09/yazm-kurallar-3.html' title='Yazım Kuralları 3'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-3126431667464684997</id><published>2010-09-28T01:23:00.001-07:00</published><updated>2010-09-28T01:23:43.219-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yazım Kuralları'/><title type='text'>Yazım Kuralları 2</title><content type='html'>YAZIM KURALLARI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düzeltme işareti&lt;br /&gt;Düzeltme işaretinin (^) iki görevi vardır: Uzatma ve inceltme. Bu işaretin kullanılacağı yerler aşağıda gösterilmiştir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Yazılışları bir, anlamları ve okunuşları ayrı olan kelimeleri ayırt etmek için, okunuşları uzun olan ünlülerin üzerine düzeltme işareti konur: adem (yokluk), âdem (insan); adet (sayı), âdet (gelenek, alışkanlık); alem (bayrak), âlem (dünya, evren); alim (her şeyi bilici), âlim (bilgin); aşık (ayak bileğindeki kemik), âşık (vurgun, tutkun); hakim (hikmet sahibi), hâkim (yargıç); hali (pazar yerini), hâli (durumu, vaziyeti); hala (babanın kız kardeşi), hâlâ (henüz); şura (şu yer), şûra (danışma kurulu).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazılışları bir, işlevleri ve okunuşları farklı olan Arapça bi-, Farsça bî- ön eklerini birbirinden ayırt etmek için okunuşu uzun olan Farsça bî- ön ekinde düzeltme işareti kullanılır: bîçare (çaresiz), bîtaraf (tarafsız), bîvefa (vefasız); bihakkın (hakkı ile), bizatihi (kendiliğinden), bilumum (bütün, hepsi).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;UYARI: Katil (&lt; katl = öldürme) kelimesiyle karışma ihtimali olduğu hâlde katil (ka:til = öldüren) kelimesinin düzeltme işareti konmadan yazılması yaygınlaşmıştır. Bu yaygınlaşmada düzeltme işaretinin k'yi ince okutması endişesi etkili olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Arapça ve Farsçadan dilimize giren birtakım kelime ve eklerde g, k, l ünsüzlerinin ince okunduğunu göstermek için, bu ünsüzlerden sonra gelen a ve u sesleri üzerine düzeltme işareti konur: dergâh, gâvur, ordugâh, tezgâh, yadigâr; dükkân, hikâye, kâfir, kâğıt, kâr, mahkûm, mekân, mezkûr, sükûn, sükût; ahlâk, billûr, evlât, felâket, hilâl, ilâç, ilân, ilâve, iflâs, ihtilâl, istiklâl, kelâm, lâkin, lâle, lâzım, mahlâs, selâm, sülâle, telâş, üslûp.&lt;br /&gt;Batı kökenli kelimelerde de l ünsüzünün ince okunduğunu göstermek için düzeltme işareti kullanılır: klâsik, lâhana, lâik, lâmba, Lâtin, melânkoli, plâk, plâj, plân, reklâm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;UYARI: Lâik sözünde l ince okunur, a uzatılmaz.&lt;br /&gt;Ses yansımalı kelimelerde de l ünsüzünün ince okunduğunu göstermek için düzeltme işareti kullanılır: lâpa lâpa, lâp lâp, lâkırdı, lâppadak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Nispet î'sini göstermek için düzeltme işareti kullanılır: ahlâkî, dâhilî, dünyevî, edebî, fikrî, haricî, iktisadî, insanî, medenî, sıhhî, siyasî. Böylece (Türk) askeri ve askerî (okul), (İslâm) dini ve dinî (bilgiler), (fizik) ilmi ve ilmî (tartışmalar), (Atatürk'ün) resmi ve resmî (kuruluşlar) gibi anlamları farklı kelimelerin karıştırılması önlenmiş olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söyleyişte kısalmış olan nispet î'lerine düzeltme işareti konmaz: çengi, çini, tiryaki, zenci; Kutsi, Necmi, Ruhi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nispet î'si bazı Türkçe kelimelerde de kullanılır: altunî, bayatî, gümüşî, kurşunî. Bu örneklerde ikinci heceler de uzun söylenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkü (&lt; Türkî), varsağı (&lt; Varsağî), Hüsnü, Lütfü, kırmızı gibi kelimelerde nispet î'si ünlü uyumlarına uymuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nispet î'si alan kelimelere Türkçe ekler getirildiğinde düzeltme işareti olduğu gibi kalır: ciddîleşmek, ciddîlik, millîleştirmek, millîlik, resmîleştirmek, resmîlik.&lt;br /&gt;Sözlük, dizin ve ansiklopedilerde düzeltme işareti almamış olan kelimeler önce gelir.&lt;br /&gt;adet (sayı)&lt;br /&gt;âdet (gelenek, alışkanlık).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;----------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ünsüzlerin nitelikleri&lt;br /&gt;Bugünkü Türkiye Türkçe’sinde kökeni Türkçe olan kelimelerin sonunda tonlu (yumuşak) b, c, d, g ünsüzleri bulunmaz: ağaç, ak, at, büyük, ip, ot, saç, üç, yoğurt, yurt. Ancak, anlam farkını belirtmek üzere ad, od, sac gibi birkaç kelimenin yazılışında buna uyulmaz: ad (isim), at (binek hayvanı); od (ateş), ot (bitki); sac (yassı demir), saç (kıl).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dilimizdeki alıntılar da hac, şad, yad gibi birkaç örnek dışında, kelime sonunda tonsuzlaşma kuralına uymuştur: sebep (&lt; sebeb), kitap (&lt; kitab), bent (&lt; bend), cilt (&lt; cild), bant (&lt; band), etüt (&lt; etüd), metot (&lt; metod), standart (&lt; standard), ahenk (&lt; aheng), hevenk (&lt; aveng), renk (&lt; reng). Bu gibi alıntılar ünlü ile başlayan bir ek aldıklarında tonsuz (sert) ünsüzler tonlulaşır (yumuşar): sebep / sebebi, kitap / kitabı, bent / bendi, cilt / cildi, etüt / etüdü, metot / metodu, ahenk / ahengi, hevenk / hevengi, renk / rengi. Buna karşılık bank, tank gibi birkaç yabancı kelime bu kurala uymaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;UYARI: Bazı alıntı sözlerde tonlulaşma (yumuşama) olmaz: ahlâk / ahlâkın, cumhuriyet / cumhuriyete, evrak / evrakı, hukuk / hukuku, ittifak / ittifaka, sepet / sepeti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birden fazla heceli kelimelerin sonunda bulunan p, ç, t, k ünsüzleri iki ünlü arasında kalınca tonlulaşarak (yumuşayarak) b, c, d, ğ'ye dönüşür: çalap / çalabı, kelep / kelebi; ağaç / ağacı, kazanç / kazancı; geçit / geçidi, kanat / kanadı; başak / başağı, bıçak / bıçağı, çocuk / çocuğu, dudak / dudağı, durak / durağı, uzak / uzağı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek heceli kelimelerin sonunda bulunan p, ç, t, k ünsüzleri ise iki ünlü arasında kalınca çoğunlukla korunur: ak / akı; at / atı; ek / eki; et / eti; göç / göçü; ip / ipi; kaç / kaça, kaçıncı; kök / kökü; ok / oku; ot / otu; saç / saçı; sap / sapı; suç / suçu; üç / üçü, üçüncü. Ancak, tek heceli olduğu hâlde sonundaki ünsüzü tonlulaşan (yumuşayan) kelimeler de vardır: but / budu, dip / dibi, gök / göğü, kap / kabı, kurt / kurdu, uç / ucu, yurt / yurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dilimizde tonsuz (sert) ünsüzle biten kelimelere gelen ekler tonsuz (sert) ünsüzle başlar: aç-tı, aş-çı, bak-tım, bas-kı, çiçek-ten, düş-kün, geç-tim, ipek-çi, seç-kin, seç-ti, süt-çü. Buna karşılık üçgen, dörtgen, beşgen, dikgen, çokgen kelimeleri bu kurala uymaz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-3126431667464684997?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/3126431667464684997'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/3126431667464684997'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/09/yazm-kurallar-2.html' title='Yazım Kuralları 2'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-6367347087185046211</id><published>2010-09-28T01:20:00.000-07:00</published><updated>2010-09-28T01:21:23.090-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yazım Kuralları'/><title type='text'>Yazım Kuralları 1</title><content type='html'>SUNUŞ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harf sistemini kullanan yazılarda üç türlü imlâ düzeni vardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Sese (söyleyişe) bağlı imlâ düzeni,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Kökene bağlı imlâ düzeni,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Geleneğe bağlı imlâ düzeni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alfabe sistemi yüzyıllardan beri değişmemiş olan dillerde genellikle geleneğe bağlı imlâ düzeni hâkimdir. Böyle dillerdeki imlâ düzeni, başlangıçta sese ve kökene bağlı olsa da zaman içinde söyleyişte meydana gelen değişmeler imlâya yansıtılmadığı için imlâ, söyleyiş veya kökene bağlı olmaktan çıkar ve gelenekleşmiş olur. Yeni alfabelerin uygulandığı dillerde ise söyleyişe bağlı bir imlâ düzeni benimsenebilir. Ancak diller sürekli bir değişim içinde olduğu, dolayısıyla söyleyiş de sürekli olarak değiştiği için bu tür imlâ düzenlerinde de zamanla gelenekleşmeler başlar.&lt;br /&gt;Bilindiği gibi Türk alfabesi de 1928'de kabul ettiğimiz yeni bir alfabedir. Tabiî olarak yeni alfabemizde söyleyiş esas alınmış ve söyleyişe bağlı bir imlâ düzeni öngörülmüştür. Bu bakımdan yeni Türk alfabesi dünyada örnek gösterilecek alfabelerden biridir. Ancak aşağıda belirteceğimiz bazı sebepler yüzünden imlâmız bir türlü yerine oturamamış ve birtakım sıkıntılarla karşı karşıya kalınmıştır. Bu sebepler şunlardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Dil Encümeni tarafından hazırlanan ve 1929'da yayımlanan İmlâ Lûgati, bütün ihtiyaçlara cevap verebilecek ayrıntılardan yoksundu. Yeni alfabenin kabul edilmesinden çok kısa bir süre sonra basılan bu imlâ kılavuzunda birçok eksikliklerin olması tabiîdir. Ancak birkaç yıl içindeki uygulama da göz önünde bulundurularak eksiklikler giderilebilir ve fazla zaman kaybetmeden ayrıntılı bir imlâ kılavuzu çıkarılabilirdi. Oysa 1929'daki İmlâ Lûgati'nden ancak 12 yıl sonra, 1941'de yeni İmlâ Kılavuzu basılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Geç de olsa 1941'de basılan İmlâ Kılavuzu, Türk imlâsının birçok sorununu çözmüş ve imlâda sorun olabilecek birçok konuyu istikrara kavuşturmuştu. İmlâ kurallarının çoğu 1929'dan 1965'e kadar, tam 36 yıl hiç değişmemiş ve böylece bir gelenek oluşmuştu. Ancak başına "yeni" sözü eklenerek ve 1. baskı olduğu belirtilerek 1965'te basılan Yeni İmlâ Kılavuzu bazı değişiklikler getirmiş ve oluşmuş geleneği sarsmıştır. Söz gelişi 1965'e kadar düzeltme işaretiyle yazılan lâstik, klâsik, plân, Lâtin gibi kelimelerden 1965'te düzeltme işareti kaldırılmıştır. 1965'e kadar ayrı yazılan baba tatlısı, mine çiçeği, salkım söğüt gibi kelimeler, 36 yıl sonra birleştirilmiştir. 1965'e kadar arabasiyle, ordusiyle şeklinde yazılan kelimelerin 1965 kılavuzuna göre arabasıyla, ordusuyla şeklinde yazılması gerekmiştir. Burada birkaç örneğini gösterdiğimiz değişiklikler 1965 kılavuzuyla sınırlı kalmamış, yerleşmiş düzen bir defa sarsılınca artık sık sık değişikliklere gidilmiş ve imlâdaki istikrar iyice bozulmuştur. Söz gelişi 1965'te sadece batı kökenli kelimelerden kaldırılan düzeltme işareti, 1970'te lâtif, telâffuz gibi doğu kökenli kelimelerden de kaldırılmıştır. 36 yıllık arabasiyle sözünü 1965'te arabasıyla yapan yeni kılavuz 1970'te bu defa arabasıyle biçimini benimsemiş, 1977'de ise tekrar 1965'e dönmüştür. Meslekî, millî, resmî gibi kelimelerde 1977'ye kadar, tam 48 yıl kullanılan düzeltme işareti 1977'de nispet î'sinin üzerinden kaldırılmıştır. 1965'teki Yeni İmlâ Kılavuzu'yla başlayan ve burada ancak küçük bir kısmını gösterdiğimiz bu değişiklikler, hem imlâmızdaki gelenek ve istikrarı ortadan kaldırmış, hem de toplumda birçok tartışmalara yol açmıştır.&lt;br /&gt;1982'de bir anayasa kuruluşu hâline getirilen ve buna göre yeniden düzenlenen Türk Dil Kurumunun 1985'teki İmlâ Kılavuzu'nda da birtakım değişikliklerin olması tabiîydi. Çünkü Kurum imlâda ilk defa değişiklik yapmıyordu. Maalesef 1965'te değişiklikler başlamış ve imlâmızdaki istikrar bozulmuştu. Kurumun istikrarsızlığa bir çözüm araması ve 1985'te çözümünü kamuoyuna sunması çok normaldi. Elbette bu çözüm teklifine karşı da eleştiriler olacaktı ve oldu. Ancak tartışmaların ardı arkası kesilmediği gibi imlâmızdaki istikrar da bir türlü sağlanamadı. Bütün bunları göz önünde bulunduran Türk Dil Kurumu, yeni baskı için İmlâ Kılavuzu'nu tekrar gözden geçirmeye karar verdi. Kurum üyeleri arasından 7 kişilik bir komisyon oluşturuldu. Talim ve Terbiye Kurulunun edebiyatçı iki üyesi de komisyona davet edildi. Bazen haftada birkaç defa toplanılarak iki yıla yakın süreyle kılavuz üzerinde çalışıldı. Komisyonun hazırladığı taslak, dört gün boyunca 40 kişilik Bilim Kurulunda tartışıldı ve taslağa son şekil verildi.&lt;br /&gt;Komisyon, yeni baskıda, aşağıdaki hususların göz önünde bulundurulmasına karar vermişti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. İmlâ kuralları mümkün olduğu kadar kesin olmalı ve kesin bir ifade ile belirtilmelidir. Ancak çok zorunlu durumlarda ikili şekillere ve ihtimallere izin verilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. İmlâ Kılavuzu üzerindeki eleştiriler de dikkate alınarak uzlaşmacı bir yol tutulmalıdır. Yeni değişikliklerle yeni bir istikrarsızlığa yol açmak yerine imlâmızda az çok gelenekleşmiş hususlar benimsenmeli; tespit edilen ilkelere aykırı da olsa gelenekleşmiş yazılışlar tercih edilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. İlkeler mümkün olduğu kadar ayrıntılı olmalı ve bol örneklerle açıklanmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Kılavuzun dizin bölümü geniş tutulmalı, sözlükteki bütün maddeleri, hatta daha fazlasını kapsamalıdır. Dizine bakan okuyucu, bitişik ayrı demeden her kelimeyi orada bulabilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdaki kararların uygulanması tabiî ki kolay olmamıştır. Özellikle ilkelerle gelenekleşmiş yazılışlar arasındaki çelişki bizi sürekli olarak zorlamıştır. En büyük sıkıntının da birleşik kelimelerde ortaya çıktığı görülmüştür. Birleşik kelimelerdeki bitişik yazma eğiliminin sınır tanımaz bir şekilde yaygınlaşması karşısında bunu sınırlayıcı bir kuralın getirilmesi şart olmuştu. Yanlış eğilimi yaygınlaştıran düşünce şuydu: İki veya üç kelimeden oluşan bir yapı; yeni bir nesne, kavram veya hareketi karşılıyorsa bitişik yazılır. Bu durumda masa saati, duvar saati, masa takvimi, duvar takvimi, beyaz peynir, dil peyniri, şiş kebabı, kuş uçuşu, lâvanta mavisi, kefal balığı, muhalefet partisi, örümcek ağı, pul biber, yok etmek, var olmak, arz etmek, azat edilmek gibi binlerce kelimenin bitişik yazılması gerekecekti. Bir kısmı yazılmaya başlanmıştı bile. Evet bunlar yeni nesne, kavram ve hareketleri karşılayan birleşik kelimelerdi; ama Türk imlâ geleneğinde bunları bitişik yazmak yoktu. Üstelik bunları bitişik yazmak Türkçe’nin yapısına da uygun düşmüyordu; bitişik yazılan kelime, tek kelime gibi algılanıyor ve vurgunun yeri değiştirilebiliyordu. Kara borsa ve yaş çay kelimelerini bitişik gören spikerlerimiz vurguyu ikinci kelimeye kaydırarak dilimizin vurgu sistemini bozuyorlardı. Esasen Türkçe; binlerce nesne, kavram ve hareketi tek kelimeyle değil, iki kelimeyle karşılayan bir dildi ve bugüne kadar olduğu gibi bunların ayrı yazılmasında hiçbir sakınca yoktu. Bu bakımdan komisyonumuz, öncelikle bitişik yazılan birleşik kelime ile ayrı yazılan birleşik kelime kavramlarını birbirinden ayırdı ve bitişik yazılanlara bitişik kelime denmesini uygun gördü. Ses düşmesi, ses türemesi ve vurgunun yer değiştirmesiyle kaynaşmış hâle gelen bitişikler dışındaki bitişik kelimeler için şu kuralı getirdik: Kelimelerden biri veya ikisi, birleşme sırasında benzetme yoluyla anlam değişmesine uğrarsa bu tür birleşik kelimeler bitişik yazılır. Demek ki bitişik yazılmak için yeni bir kavramı karşılamak yetmeyecekti; kelimelerden en az birisinin anlam değişmesine uğraması şart olacaktı ve bu değişik anlam, kelimenin yalnızken taşıdığı anlamlardan biri olmayacaktı; birleşme sırasında ortaya çıkacaktı. Söz gelişi kapı kolu, kapı'dan da kol'dan da farklı yeni bir nesnenin adıdır; ama birleşiği oluşturan her iki kelime de kendi anlamını korumaktadır. Kol kelimesi "insanın kolu" anlamında olmadığı için ilk bakışta anlamca farklılaşmış görünüyorsa da kol'un bu anlamı yalnız kullanıldığında da mevcuttur; anlam farklılaşması birleşme sırasında olmamıştır; o hâlde bu birleşik, ayrı yazılmalıdır. Buna karşılık bir alet adı olan kargaburnu sözünde ne karga ne burun vardır; bu kelimeler birleşme sırasında kendi anlamlarından çıkmışlar ve benzetme yoluyla yeni bir nesneye ad olmuşlardır; o hâlde bu birleşik, bitişik yazılmalıdır. İmlâ kuralları bölümümüzde bütün bunlar gruplara ayrılarak ve bol örneklerle desteklenerek gösterilmiştir. Ayrıca gelenekten gelen bütün bitişik kelimeler de mümkün olduğu kadar sınıflandırılarak ayrı ayrı maddeler hâlinde belirtilmiştir. Aynı şekilde ayrı yazılan birleşik kelimeler de sınıflandırılmış ve madde madde gösterilmiştir. Hangi tür birleşik kelimenin bitişik yazılışının gelenekleştiği tabiî yine de tartışılacak bir konudur. Biz böyle durumlarda bütün imlâ kılavuzlarına başvurarak bitişik yazılışı gelenekleşmiş olan yapı ve kelimeleri belirlemeye çalıştık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmlâ kılavuzlarının büyük çoğunluğunda bitişik olanları gelenekleşmiş saydık. Bitişik veya ayrı yazılışlar çeşitli imlâ kılavuzlarında farklılık gösteriyorsa tabiî ki yukarda belirlediğimiz kurala uyduk. Bu arada birçok imlâ kılavuzunda bitişik yazılan fakat yaygın olarak kullanılmayan yapı ve kelimeleri de gelenekleşmiş saymadık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hane, zade, name, perver, perest gibi kelimelerle, Farsça kurala göre oluşturulan yemekhane, dayızade, beyanname, vatanperver, putperest gibi birleşiklerle yine Farsça ve Arapça kurallara göre oluşturulan ehvenişer, gayrimenkul, methüsena, özbeöz, daüssıla, aleykümselâm, maşallah, fisebilillâh gibi birleşiklerin bitişik yazılması tabiîdir. Bunlar kalıp olarak, tek bir kelime gibi dilimize yerleşmişlerdir ve bu kalıplar yeni kelime yapımında artık kullanılmamaktadır. Buna karşılık Türkçe kurallara göre kurulan benzer anlamlardaki birleşiklerin, gelenekleşmedikleri takdirde bitişik yazılmalarına gerek yoktur. Söz gelişi aş evi, doğum evi ayrı yazılır. Bu örneklerde kelimeler kendi anlamlarını korumaktadır ve aynı yapıyla huzur evi, konuk evi gibi pek çok yeni terim yapılmıştır.&lt;br /&gt;Kuruluşların kanunca belirlenmiş adlarına da İmlâ Kılavuzu'nun müdahale etmesi düşünülemez. Dışişleri Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Yükseköğretim Kurulu gibi kuruluşların özel adları tabiî ki kanunda belirlendiği gibi kullanılacaktır; ancak bir kuruluş adı söz konusu olmayıp kavramlardan bahsediliyorsa bunların iç işleri, yüksek öğretim şeklinde ayrı yazılması, imlâ kurallarımızın gereğidir.&lt;br /&gt;Uzun ünlülerin belli durumlar dışında gösterilmemesi, kesmesiz söylenişi yadırganmayan kelimelerde kesme işaretlerinin kullanılmaması, Arapça ve Farsça kurallara göre oluşturulmuş birleşik yapıların tek bir kelime şeklinde bitişik yazılması ve bunlarda kesme, kısa çizgi gibi birtakım işaretlerin kullanılmaması vb. kurallar tabiî ki ilmî yayınları içine almaz. Eski metinlerin yeni yazıya çevrilmesinde, eski metinlerden yapılan alıntılarda ve bilimsel çalışmalarda, bu çalışmaların gerektirdiği yazılış ve işaretlere başvurulabilir; bu hususa kuralların ilgili bölümlerinde de yer verilmiştir. Ağızlara ait farklı söyleyişlerin de bilimsel çalışmalarda ve sanat eserlerinde gösterilebileceğini unutmamak gerekir.&lt;br /&gt;Kılavuz hazırlanırken bugüne kadarki bütün kılavuzlara bakılmış ve imlâda sorun olan birçok husus veya kelimenin eski kılavuzlarda yer almadığı hayretle görülmüştür. Biz, hiçbir konunun açıkta kalmamasına, sorun olan her nokta ve kelimenin kılavuzda yer almasına çalıştık. Bu bakımdan elimizdeki kılavuz, bugüne kadarki en ayrıntılı kılavuz olmuştur. Bütün bunlara rağmen imlâda istikrara kavuşmak, bütün toplumun uzlaşmasına ve bundan da önemli olarak herkesin imlâda titizlik göstermesine bağlıdır. Özellikle her gün insanımızın eline ulaşan basın yayın organlarının gerekli titizlik ve duyarlığı göstermesi şarttır. Gazetelerimizde imlâ kurallarına uyulursa bu dalga dalga bütün topluma yayılır. Tabiî okullarımızda imlâ kurallarının titizlikle öğretilmesi ve konunun öneminin öğrencilere benimsetilmesi temel şarttır.&lt;br /&gt;Bu kılavuzdan sonra da şüphesiz eleştiriler olacaktır. Yapıcı eleştirilerin dikkate alınacağı da muhakkaktır. İmlâ konusunda toplumca göstereceğimiz duyarlık, bu kılavuzun işlevinin daha iyi bir şekilde yerine getirilmesini sağlayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;OKUYUCULARIN DİKKATİNE&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Okuyucular İmlâ Kılavuzu'nun yalnız dizin bölümünü kullanmakla kalmamalı, kurallar bölümünü de okumalı, hatta sık sık bu bölüme de başvurmalıdırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. "İmlâ Kuralları" bölümünde bazı uyarılara yer verilmiştir. Uyarılar, yanlış anlamaları ve sık yapılan hataları önleyici niteliktedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Yine kurallar bölümünde, bazı bölüm ve cümlelerin sonunda bk. veya krş. şeklinde göndermeler yer almıştır. Kılavuzu kullananlar, gönderilen yere baktıkları takdirde konuyu daha iyi anlayacaklardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Kılavuzun dizin bölümüne, bitişik yazılsın, ayrı yazılsın bütün kelimeler alınmaya çalışılmıştır. Bitişik yazılan birleşik fiillerde hem -ma'lı, hem -mak'lı mastarlar alınmış; ayrı yazılanlarda -mak'lı mastarlarla yetinilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. Ver-, bil-, dur-, kal- yardımcı fiilleriyle kurulan birleşik fiiller, kalıplaşmış olanlar dışında, dizine alınmamıştır. Buna karşılık sınırlı sayıda fiille kullanılan gel-, koy-, yaz- yardımcı fiilleriyle kurulanlar dizinde gösterilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6. Dilimizde iki şekilde kullanılan kelimeler vardır: Üzere-üzre, sahife-sayfa, İbranîce-İbranca gibi. Bu tür kelimelerin her iki şekli de yanlış olmadığı için dizinde kendi sıralarında ayrı ayrı yer almışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7. Dizinde, bazı sözlerin yanında yay ayraç içinde açıklamalar verilmiştir. Açıklamalar, kelimelerin doğrudan doğruya tanımını veya anlamını vermek üzere konulmamıştır. Sadece kelimenin ne olduğunu açıklamak ve karıştırılabilecek benzer kelimelerden o kelimeyi ayırmak için açıklamalara başvurulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8. Eklerle kullanılırken bazı kelimelerin sonlarında çeşitli ses olayları meydana gelmektedir. Ağaç, kâğıt, kavak gibi kelimeler ünlüyle başlayan bir ek aldıklarında sonlarındaki ünsüz tonlulaşmaktadır: ağacı, kâğıdı, kavağı... Bazı kelimeler ise son hecedeki ünlülerini düşürmektedirler: gönlü, zikri, ağzı... Bütün bu değişmeler dizinde ağaç,-cı; gönül,-nlü şeklinde gösterilmiştir. Eklerle kullanılırken değişime uğramayan kelimeler için herhangi bir belirtmeye ihtiyaç duyulmamıştır. Söz gelişi hukuk kelimesi dizinde sadece hukuk şeklinde yer almaktadır. Bu, -u ekini aldığı zaman kelimenin hukuku şeklinde olduğunu, asla hukuğu şekline dönmediğini gösterir. Ancak bu konuda da ikili şekillerin bulunabileceğini gözden uzak tutmamak gerekir: yoku~yoğu, ağza~ağıza, göğse~göğüse.&lt;br /&gt;Bazı alıntı kelimelerde son hecede kalın ünlü bulunduğu hâlde, ek ince olarak gelmektedir. Bu durum da dizinde gösterilmiştir: kalp,-bi, saat,-ti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9. İsim tamlaması yapısındaki birleşik kelimeler ek alırken araya bir n sesi girer: kaynanadilini, dereotunu... Bu tür birleşik kelimelerin çok az bir kısmında n bulunmaz: ayakkabıyı, yüzbaşıyı. Eki -yı şeklinde alanlar dizinde gösterilmiştir. Bu şekilde gösterilmeyenlerin eki -nı şeklinde aldığı unutulmamalıdır.&lt;br /&gt;İsim tamlaması yapısındaki yer adlarında ise ek hangi şekilde olursa olsun gösterilmiştir. Adapazarı'nı, Altınözü'nü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10. Dilimize mal olmamış kelimeler (ödünçlemeler) dizinde eğik yazı ile ve özgün imlâları korunarak belirtilmiştir: check-up, fuel-oil...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-6367347087185046211?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/6367347087185046211'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/6367347087185046211'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/09/yazm-kurallar-1.html' title='Yazım Kuralları 1'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-5355026575715502785</id><published>2010-09-28T01:16:00.000-07:00</published><updated>2010-09-28T01:17:42.314-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mesnev-i Şerifden Seçmeler'/><title type='text'>Mesnevî Şerif'ten</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Bu esasa göre kuşun, &lt;br /&gt;avcıyla konuşup,görüşmesi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuş dedi ki: Azizim, halvette oturma. Ahmed’in dininde rahiplik iyi değildir.&lt;br /&gt;Peygamber, rahipliği nehyetti. Sen, nasıl oldu da böyle bid’ate kapıldın.&lt;br /&gt;480. Cuma namazını kılmak, namazı cemaatle eda etmek, halka iyilik yapmalarını, Allah buyruklarını tutmalarını emretmek, kötülükte bulunmaktan çekinmek lâzım.&lt;br /&gt;Kötü huyluların zahmetlerini çekip sabretmek, bulut gibi halka menfaatli olmak gerek.&lt;br /&gt;“İnsanların hayırlısı halka faydalı olanıdır” babacığım. Taş değilsen taşla toprakla işin ne?&lt;br /&gt;Acınmış, Allah rahmetine erişmiş ümmetin arasında ol. Ahmed’in sünnetini bırakma, ona mahkûm et kendini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesnevî 5. Cilt&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-5355026575715502785?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/5355026575715502785'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/5355026575715502785'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/09/mesnevi-seriften_28.html' title='Mesnevî Şerif&apos;ten'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-7240511610029937138</id><published>2010-09-15T04:47:00.000-07:00</published><updated>2010-09-15T04:49:06.959-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='z.Mahfi Eğilmez'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi'/><title type='text'>Düşük kur, yüksek reel faiz</title><content type='html'>Merkez Bankası’nın faizi dediğimiz zaman aslında politika faizi olarak adlandırılan faizden söz ediyoruz. Haftalık repo ihalelerine uygulanan yüzde 7 oranındaki politika faizi piyasalar için belirleyici oran olarak kabul ediliyor. Onun için de adı politika faizi zaten. Buna karşılık piyasaların gözü halen yüzde 6,5 ve 9 olarak uygulanan gecelik borçlanma ve borç verme faizlerinde. Bunlar da piyasadaki faizleri etkileyen oranlar.  &lt;br /&gt;Merkez Bankası’nın faizinin yanında piyasada birçok faiz var. Örneğin Hazine’nin ihalelerde oluşan tahvil bono faizi yüzde 8’in biraz üzerinde seyrediyor. Bankaların mevduata uyguladıkları faiz de yüzde 8 ile 10 arasında değişiyor. Bankaların kredi faizleri ise kredinin cinsine göre değişkenlik gösteriyor. &lt;br /&gt;Buraya kadar anlattığım bütün faizlerde verilen oranlar yıllık oranlar. Yani örneğin bir geceliğine parasını Merkez Bankası’na yatıran banka yıllık yüzde 6,5 olarak hesaplanan faizin bir geceye isabet eden bölümünü alacak.&lt;br /&gt; Ayrıca bu oranlar nominal faizleri gösteriyor. Nominal sözcüğü “görünürdeki” anlamına geliyor. Bir de reel faiz var. Reel faiz enflasyonun yarattığı satınalma gücü kaybının giderilmesiyle ele geçecek oranı gösteriyor. Diyelim ki yılbaşında bankaya yüzde 10 yıllık faiz oranıyla 100 TL mevduat yatırdınız. Yılsonunda 110 TL paranız olacak demektir. &lt;br /&gt;Eğer yıl ortalaması olarak enflasyon yüzde 5 olmuşsa o zaman yüzde 10 olan nominal faiz yüzde 5 reel faize denk gelecek demektir. Reel faiz, bugünün nominal faiziyle bir yıl sonrasının enflasyon oranı arasındaki ilişkiyi ortaya koyan bir hesaplama. Şöyle bir formülle hesaplanıyor: Reel faiz = (1 + nominal faiz) / (1 + beklenen enflasyon) -1.  &lt;br /&gt;Merkez Bankası’nın Ağustos ayı ikinci dönem beklenti anketine göre 12 ay sonrası için beklenen enflasyon oranı yüzde 7,16 olarak ortaya çıkmış bulunuyor. Bu durumda bugün 100 TL’sını bankaya bir yıl vadeli olarak yatıran bir kişi vade sonunda 10 TL nominal faiz alacak. Bu kişinin eline geçen reel faiz ise yukarıdaki formülden giderek yüzde 3 olarak hesaplanıyor. &lt;br /&gt;Merkez Bankası beklenti anketinde 12 ay sonrası için beklenen dolar kuru da 1,57 olarak çıkıyor. Dolar kuru ben bu yazıyı yazdığımda 1,52 idi. Bir Amerikalı 100 dolarını Türkiye’ye getirse ve bu kurdan bozdursa eline 152 TL geçer. Bu parayı hemen götürüp bir yıllığına yüzde 10 faizle bankaya yatırsa vade sonunda 167,2 TL’sı olur. Bu parayı o zamanki kur olan 1,57’den dolara çevirse eline 106,5 dolar geçer. Amerika’da kalsa 100 dolarına 2 ile 3 dolar arasında bir faiz kazanacaktı. O da yüzde 3 olan enflasyona kurban gidecekti.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Oysa buradan kazandığı yüzde 6,5 faizin reel faize dönüştürülmüş oranı yüzde 3,4 olacak, ülkesinde kazanamadığı reel faizi buradan elde etmiş olacaktır. Yani doğru hesabı ve doğru karşılaştırmayı yapabilmek açısından Amerikalı için reel faiz bizim koşullarımıza göre değil kendi ülkesinin koşullarına göre hesaplanmalıdır. Eğer tersi olur da dolar 1,50’ye düşerse o zaman bu Amerikalı 11,5 dolar faiz getirisi elde etmiş olacaktır. Kendi ülkesinde enflasyon yüzde 3 olduğuna göre reel faizi de yüzde 8,3 olacaktır.  &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dönem içinde Türkiye’ye ne kadar fazla miktarda sıcak para gelirse TL o kadar değer kazanacak ve reel faiz de yabancı yatırımcı açısından o kadar artmış olacaktır. Yani bir yandan faizden kazanırken bir yandan da TL’nin değerlenmesinden para kazanacaktır. Özetle sistem sıcak paranın çok miktarda gelmesine, TL’nin değer kazanmasına ve faizlerin dünya düzeyinin üzerinde olmasına dayanmaktadır. Faizin yüksekliği sıcak parayı çekmekte, sıcak paranın artan biçimde gelişi TL’sının değerli olmasına ve bu ikisi yabancıların yüksek reel faiz elde etmesine yol açmaktadır.       &lt;br /&gt;Reel faiz yükseldikçe risk alma eğilimi ve sıcak para girişi artıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-7240511610029937138?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/7240511610029937138'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/7240511610029937138'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/09/dusuk-kur-yuksek-reel-faiz.html' title='Düşük kur, yüksek reel faiz'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-4266750901525707631</id><published>2010-08-18T01:20:00.000-07:00</published><updated>2010-08-18T01:21:31.221-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='z.Yunus Emre'/><title type='text'>Yunus Emre</title><content type='html'>* Çiçeklerle hoş geçin, balı incitme gönül !..Bir küçük meyve için, dalı incitme gönül..! Başın olsada yüksek, gözün enginde gerek !..Kibirle yürüyerek ; Yolu incitme gönül...! * Yunus Emre ?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-4266750901525707631?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/4266750901525707631'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/4266750901525707631'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/08/yunus-emre.html' title='Yunus Emre'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-6530426307698605513</id><published>2010-08-07T11:31:00.000-07:00</published><updated>2010-08-07T11:37:41.591-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mevlevilik'/><title type='text'>H. Nur Artıran ile Ropörtaj - "Çok iyi bir göz doktoruna beyin ameliyatı yaptırmazlar. Elbette âşıklar medresesininde bir kuralı var. ”</title><content type='html'>http://www.semazen.net/roportaj_detay.php?id=77&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;23 Temmuz 2010 &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mevlevilik konusunda yapılan akademik çalışmaları yeterli buluyor musunuz? Bu anlamda  AŞK’IN SULTANLARI sempozyumu Mevleviliği tanıma anlamında nasıl bir görevi olacak?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bendeniz akademik olarak, Hz.Mevlânâ, Mesnevî ve benzeri konularda çok ciddi çalışma ve araştırmaların yapıldığına inanıyorum. Gerek ülkemizde gerek yurt dışında konuya duyarlı bir çok üniversite ve  akademisyenler olduğu gibi, gerçektende çok büyük bir gayret ve özveriyle  bu konuda hizmet verenler de çoğunlukta. Bunları ve hizmetlerini görmezlikten gelmek haksızlık olur. Tasavvûfî olarak  üzerine en çok çalışma ve araştırma yapılan Hz.Mevlânâ ve Mevleviliktir. Samimiyetle hizmet eden herkese gönülden şükran borçluyuz. Fakat; Mevlevîlik Hây’dan gelip, Hû’ya giden Hakk   âşıklarının  yoludur. Bu söz halk arasında beyhûde bir ömür sürmek gibi anlaşılsa da işin gerçeği başka. Aşıklar sulatanı  Hz.Mevlânâ  bir beytinde  şöyle der:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AŞK söze sığmaz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AŞK Kelama gelmez&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; AŞK istemekle anlaşılmaz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk öyle bir denizdir ki dibi görünmez&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denizin katreleri damlaları sayılmaz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yedi deniz bir araya gelse&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk’a katre bile olmaz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu bir gerçeki; yedi deniz bir araya gelse  katre bile olamadığı Aşk’ı ve âşıkları  ne kadar söylerseniz söyleyin , ne kadar anlatırsanız anlatın, isterse yüzlerce cilt kitap yazın  gene de, aşk’ı ve âşıkları anlatmaya kelimeler, sözler, kifâyetsiz olur. Bu tür ciddi ve güvenilir araştırmalar, Hz.Mevlânâ’nın dolayısıyla da  Mevlevîliğin dışını şeklini suretini anlatan merkez işâretler gibidir.  Gerçek mânası ise, öze sâdık bir şekilde Cenâb-ı Allah’a  sadakat ve teslimiyet içersinde yol yürümekle  elde edilir. Hz.Mevlânâ: “Aşk  eğer sadece sözle ifade edilen kitap ilmi olsaydı o ilim ile,  hâl ilmi arasında ne fark olurdu ? der. Yedi denizin katre bile olamayacağı aşk’ı ve aşk’a  sultan olanları, ne zaman, ne mekan, ne söze, ne kelama sığdırmak, ne de kemaliyle idrâk edip anlamak çok  kolay olmasa da, yinede onları  gönüllerimizde taşımak, acizâne de olsa çeşitli vesilelerle  anmaya çalışmak, “Kişi sevdiği ile beraberdir” hâdis-i şerifini yaşamaya vesile olacaktır. O nedenle bu sempozyum vesilesiyle, tüm yaşamlarını aşk-ı ilâhiye adayan  son dönem İstanbul Mevlevîlerinin bir kez daha  ehil dillerce anılması, dolayısıyla da gerçek mânada  anlaşılması  yegâne arzularımızdan biridir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt; Mevlevilik Cumhuriyet tarihiyle birlikte nasıl bir yapı ve dönüşüm geçirdi? Bu yolda yürümek isteyenlere ne tavsiye edersiniz?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendim bir çok yerde dile getirmeye çalıştığımız gibi, bir kez daha arz etmek isteriz ki;  Mevlevîlik İslâmiyeti en nâif, en zârif bir şekilde yaşama biçimidir. Mevlevîliği İslâmiyetin dışında farklı bir şey gibi algılamak kişinin kendi eksiğidir. Bu çerçeveden bakılacak olursa: Gerçek imân sahipleri çeşitli  zâhiri  değişimler neticesinde mânevî  erozyona uğramazlar. Cumhuriyetimizin gelişi, Cenâb-ı Hakk’ın âyetlerini, Efendimizin sünnetlerini değiştirmeyeceğine göre, dolayısıyla; Mevlevîlikte de  hiçbir köklü mânâ değişimine yol açmaz. Eskiden Mevlevîhânelerde yapılan maddi mânevi  tüm eğitimler günümüzde de farklı şekillerde devam ediyor. Belki isim ve şekil  değiştirdi hepsi o kadar.. Nâçizâne arz etmek istediğim, şekiller suretler değişebilir, fakat öz her zaman aslını muhafaza eder bundan kimsenin şüphesi olmasın. Bildiğiniz üzere puta tapmanın yegane belirtisi de şekle surete takılıp kalmaktır. Maksat şekilden suretten kurtulup, şekilden suretten münezzeh  olana ulaşmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mevleviliğin edebiyatımıza ve musikimize çok ciddi katkılarının olduğu inkar edilemez, bunu nasıl değerlendirmeliyiz ?  Bu katkı günümüzde de  devam ediyor mu? Ayrıca kültürel hayatımızda tasavvuf geleneği ve Mevlevilik nasıl bir yerde duruyor size göre? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendim en basit bir şekliyle; Tasavvuf ham  işlenmemiş olanı işlemek, en sert metaı bile  ilmek, ilmek çiçek, çiçek dokumaktır.Malûm edebiyat  kök olarak edebten gelir. Mevlevîlik de baştan başa edebtir. Edebi olmayanın imânıda olmaz diyen bir ulu sultanın yolunda yürümektir..İlmek ilmek, çiçek çiçek, dokunan cümle  güzelliği en ulvî  bir  şekilde yaşamak ve yaşatabilmektir. Mûsikî ise Elestüb-ü Rabbiküm hitâbını hâlâ bu âlemde duyabilmektir. O nedenle, Mevlevîler için mûsikî bir başka duyuş, bir başka hissediştir. Burada baş kulağının sözü bile  yoktur. Tasavvuf mûsikîsini en iyi derecede yansıtan, mûsikî rûhun gıdasıdır sözünü yaşanır bir hâle getiren Mevlevîlerdir. Ancak gönül kulağı açık olanlar, gönle hitâp eden sesleri sezebilir, duyabilir, bunları da çeşitli ahenk ve  ritimlerde ehline sunabilir. Bu söz  ille de Mevlevîlerin gönül kulağı açık mânâsına gelmemeli, fakat herkeste kabul eder ki; Tasavvûfî mûsikînin pîrânı  Mevlevîlerdir. Bunun sırrı hikmeti de Mesnevî’deki çeşitli beyitlerde dile gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki günümüzde, Itriler, İsmail Dede, Zekâi Dede, Abdülbâki Nasır Dede, Rauf Yekta Bey, Ahmed Avni Konuk gibi hemen ilk aklımıza gelen bu  isimler gibi mûsikîye can veren bestekârlarımız, müzisyenlerimiz  kalmadı gibi görünse de, Mevlevîlik var oldukça, aynı zihniyet, aynı aşk-u muhabbet  yeri geldikçe, edebiyat, sanat, mûsikî ve daha bir çok konular da maddi mânevi ülkemizin kültür ve  gelişimine öncülük edecek, hem dışımızı, hem içimizi süsleyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde tasavvûf geleneği ve   Mevlevilik nasıl bir yerde duruyor sorunuza gelince: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz.Mevlânâ ve Mesnevî olmazsa her halde tasavvûf dünyası bu kadar câzip ve etkileyici olmazdı.  Sizlere de  aşikâr olduğu gibi, günümüzde Mesnevî dolayısıyla da Mevlevîlik   nâ-mütenâhi olan eşsiz bir yerde duruyor. Hz.Mevlânâ, sekiz yüz yıl sonra bile ilâhi nûruyla  tüm dünyayı aydınlatmaya devam ediyor.” Birileri istemese de Allah nûrunu tamamlayacaktır” âyeti gereğince dünya durdukça da bu böyle sürüp gidecektir.. Bunu başka türlü düşünmek beyhûde bir anlayış olur. Bu sözün tasdiki Mesnevî’nin ilk ön sözünde kayıtlıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç itibariyle Hakk âşıklarını Mevlevîlik temsil ediyorsa,  her şeyin bir başı sonu vardır ama, Hakk  âşıklarına son yoktur. Onlar ezelden ebede  her zaman  bâki olup   bu  fâni dünyayı ebedi  müzeyyen kılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mevlevilik son yıllarda ibadet ve dini pratiklerden soyutlanmış, modern bir İslam yorumu gibi algılanıyor. Neden böyle bir algı var sizce? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendim, Mevlevîliği İslâmiyetin dışında veya modernize edilmiş bir din anlayışı olarak kabul etmek, az evvelde arz edildiği gibi  bu sadece kişinin kendi eksiği, şahsi görüş ve düşüncesidir. Elbette bunu kabul etmek mümkün değil. Akl-ı selim olan herkes bunun böyle olmadığını bilir. Mevlevîlik Hakk âşıklarının yoludur diye tekrar edip duruyoruz.  Bu yolun tarifini de  bir kaç cümle ile en güzel bir şekilde yine Hz.Mevlânâ dile getirmiştir: “ Aşk kelimesindeki harflerin mânası nedir biliyor musun  ?  Ayın harfi ibâdet ve kulluk eden. Şın harfi şükür eden. Kaf harfi ise kanâat eden demektir”  Görüldüğü üzere; AŞK’ın daha ilk harfi  ibâdet ve  kulluğu temsil ediyor. Böylesi bir durumda hem Hakk âşık’ı olduğunu iddia edeceksin, hem de mânevî sorumlulukları  heybenin arka gözüne atacaksın olur mu  böyle bir şey ? Aşıklığın şiârı ibâdet ile muhabbeti birleştirmektir. Gerisi kişinin kendi kendini kandırmasından başka bir şey değildir. Tek başına ibâdet veya muhabbetle yol yürümeye çalışmak tek kanatla uçmaya benzer. Gerçek Hakk âşıkları tüm bu eksikliklerden  âzâdedir. Hz.Mevlânâ bir Mesnevî beytinde: “İşin aslı cezbedir aşktır. Fakat aziz dostum, ibâdeti, çalışmayı gayreti bırakıp cezbeyi de oturduğun yerde  bekleme. Cezbe kendi kendine gelmez. Gelmesi için bir gayret bir emek  gerekir” Der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz.Mevlânâ eline kağırt kalem almadan vezinli kafiyeli  yaklaşık  yetmiş bin ilâhi  beyit söylemiştir. Bu yetmiş bin beyit bir cümlede özetlenecek olsa: Ben Kur’an-ın kulu kölesi Hz.Muhammedin bastığı yerin toprağıyım” beyti ortaya çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çerçeveden bakılacak olursa: Ben Mevlevîyim diyen herkes gerçekten Kur’an-ın  kulu kölesi Hz.Muhammedin bastığı yerin toprağımıdır ?  Elbette bu soruya hiç düşünmeden  hayır diyeceğim. Tıpkı her müslümanım diyen kişinin  efendimizin ahlakıyla ahlaklanmadığı, onun yolunda izinde olmadığı gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat biz Müslümanlar her ne kadarda efendimizin yüksek ahlâk güzelliğini kendi hayatımıza yansıtmakta âciz, yetersiz, gâfil, câhilde olsak, bu durum Efendimize ve onun tebliğ ettiği ilâhi yola  bir nakıslık  getirmez. Güneş balçıkla sıvanmaz.    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde Mevlevîlik dünyevî bir trend, kâr kazanç haline geldi. Ben Mevlevîyim demek moda oldu. Fakat  ben Mevlevîyim demekle de Mevlevî olunmaz. Maddi, mânevî, soyu sopu aşikâr, başka mezhep, meşrep ve tarike bağlı olanlar bile Mevlevîlik iddiasında bulunuyor. Eyvallah elbette  Mevlevîlik kimsenin tekelinde değil, bu bir Hakk yoludur isteyen herkes o yolda yürür ve yürümelidir. Fakat, Armut elmayım diye ortaya çıkarsa  bilmeyenler için bir karışıklık söz konusu. Her ikisi de çok  hoş tatlı bir meyve ama, tadı, kokusu,  çekirdeği, çiçeği, ağacı yaprağı hepsini bir bir   hesaplayacak olsak   aralarında söze sayıya gelmez  farklılıklar  var. Semâdan inen  yağmur tanecikleri  aynı temizlik ve güzellikte yer yüzüne iner. Fakat düştüğü yere göre zehir veya inci olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tasavvuf ve Mevlevilik üzerine çok fazla yayın yapılır oldu. Siz bu yayınları nasıl değerlendiriyorsunuz? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendim ne yazıktır ki; bu yayınlar içersinde az evvel sözünü ettiğimiz gibi  tümüyle maddi  kâr ve çıkar amaçlı içeriği çarpıtılmış eserler çoğunlukta.. O nedenle okuyucunun çok dikkatli olması, tümüyle ticari maksatla yazılmış eserlere itibar etmemesi gerekir. Efendimiz mümin uyanık olur diye buyurmuştur. Bu sözün muhatapları olan bizler  ne zaman uyanık olacağız ? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doksan altı yıllık bereketli ve feyzli ömrünü, Hz.Mevlânâ ve Mesneviye adayan  Şefik Can dedemiz; Tüm yaşamı boyunca  Hz.Mevlânâ’nın en doğru bir şekilde anlaşılması için gayret göstermiş; gönülden bir yakarışla her zaman  şöyle demiştir: “Hz.Mevlânâ’yı   sağdan soldan değil, bizatihi kendisinden öğrenin. O eserlerinde gizlidir” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya kendimiz, Hz.Mevlânâ’nın eserlerini temiz bir gönülle okuyup anlamaya çalışacağız, yada mânevî kimliği belli, güvenilir   hüsn-ü zân sahibi hâl ehli birinin eserlerini tercih  etmek mecburiyetindeyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bildiğiniz üzere günümüzde bir çok yerde çeşitli kişiler  Mesnevî  okuyor ve kendi anladıklarını da halka anlatıyor. Böylesi bir durumda Mesnevî, dolayısıyla da  Mevlevilik doğru bir şekilde anlaşılabiliyor mu?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendim, Mesnevî’yi dolayısıyla da  Hakk  âşıklarını en derûni ve doğru bir şekilde  anlayıp ifade edebilmek  için de hâl ehli olmak lâzım. Hz. Mevlânâ ilk on sekiz beyitte boş yere: "Sîne hâğem şerha şerha ez firâk, Tâ bi gûyem şerh-i derd-i iştiyâk." dememiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yâni beni anlayabilmesi için, tıpkı  ben gibi sinesi aşk ateşiyle delik deşik bir âşık isterim. Belki yüzlerce beyitte âşık değilsen âşıkların hallerinden bahsetme sus.. Çünkü senin nefesin son bahar rüzgarı  gibi soğuk ve serttir, ağaçları sararır soldurur. Yâni insanlara zarar verir diye buyurmuştur.. Fakat bu feryadın mahiyetine kaç kişi vakıf olur. Doktorluk diploması olan herkes kalp ameliyatı yapmaya kalksa işin sonunu siz düşünün artık. Zâhirde bile her uzvun ayrı bir doktoru, ayrı bir uzmanı var. Bu nasıl olur da mânâ âleminde olmaz. Çok iyi bir göz doktoruna  beyin ameliyatı yaptırmazlar, kişinin yerini ve haddini bilmesi gerekir. Eğer böyle olmasa Mevlevîlik içersinde MESNEVÎHÂN’lık diye bir kurum olmazdı. Mesnevîhân Mesevî okuyan demektir. Fakat bu zâhiri bir okuyuş değildir. Öyle olsa Kur’an okumak sünnet, fakat dinlemek farz olmazdı. Mesnevî dinle diye başlamazdı. OKU emri sadece ehline mahsustur. Buda ancak ilâhi bir emirle olur. Kişi kendi kendine oku emri veremez. Kur-an Oku emriyle başlamıştır. Mesnevî dinle. Bu iki farklı kavram arasında  birbirini tamamlayan çok güçlü bir bağ var. Arabça  bilmekle Kur-an, Farsça bilmekle de Mesnevî  anlaşılmaz. O nedenle ki Hz.Mevlânâ bir beytinde:  Büyük imamlardan Ebu Hanife  hazretleri aşktan bahsetmedi. Şafiî hazretleride aşk’ı açıklamadı, hiçbir mezhep imamı aşk hakkında bir rivâyette bulunmadı. Çünkü din ilmindeki bu câizdir, şu câzi değildir münakaşasının bir sonu vardır. Fakat Hakk âşıklarının ilmine bir son yoktur der. Başı sonu olmayan sonsuz bir engin deryaya ayak ucunu değdiren kendini dalgıç zannederse elbette  bazı şeyler de  yeterli  doğru bir şekilde  anlaşılmaya bilir. Bunu da kabul etmek gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Peki tüm bu olumsuz gibi görünen ve  Mevlevîliğin yeterince doğru bir şekilde anlaşılmasına engel olan davranışlar karşısında ne yapmalı ?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendim Hz.Mevlânâ her konuda olduğu gibi bu konuda da bizlere yol gösterip, rehberlik etmiştir. “ Karanlık karanlığını artırdığı zaman nûrda nûrunu artırmalı” der. Yapılacak tek şey gerçek nûr sahiplerinin nûrlarını artırması, yâni daha fazla bu konuda emek ve gayret sarf etmesidir. Yoksa bu durum  sen ben, doğru yanlış, olur olmaz, tartışmalarıyla hallolacak bir şey değildir. Hakk âşıkları hâmûştur. Onların olduğu yerde lakırdıya yer yoktur. Söz değil hâl vardır. Edeb ve tevazûdan bahsedenler bu sözleri kendilerine sermâye değil de hâl edebilirse sorun çok daha kısa zamanda çözülecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Son dönem İstanbul Mevlevileri konulu sempozyumun hangi vesileyle gündeme geldi ve bu toplantının en önemli özelliği nedir, hangi konular ve isimler konu edilecek bu toplantıda?&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendim, Aşk’ın Sultanları Son dönem İstanbul Mevlevîleri konulu bir çalışama yapmak bendenizin çok önemli arzularından biriydi.Hz. Mevlânâ’dan günümüze kadar uzanan ve Mevlevî geleneğinde çok önemli bir makam teşkil eden Mesnevîhânlığın, yüzyılımızdaki icâzetli en son temsilcisi ve Ser-târik’i olan Şefik Can Dedemizin vuslatının beşinci yılı vesilesiyle  bu niyetimiz Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla da  gerçekleşmiş oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sempozyumun en önemli özelliğine gelince: Hakk ve Hakikatı, ilâhi aşk-u muhabbeti yansıtan her söz, her kelime, her eylem  çok önemli ve özeldir. Fakat; “Aşkın Sultanları Son Dönem İstanbul Mevlevîleri” Sempozyumuyla, özellikle İstanbul Mevlevîhânelerinde yetişmiş veya Mevlevî kültürüyle hem-hâl olmuş,  politik, ilmî, dinî, tasavvufî görüşleriyle, yaşam biçimleri ve bâkî nitelikteki eserleriyle gelecek nesillere farklı ufuklar açan Türk-İslâm Tasavvûfu’nun örnek şahsiyetlerinden bazı Mevlevî büyüklerimizin genç nesillere tanıtılması  vefâ ve şükran duygularıyla yâd edilmesi en büyük amaçlarımızdan biridir. Geçmişimize ve mânevî değerlerimize karşı duyarlı ve bilinçli olmadan, geleceğimize güvenli ve sağlıklı adımlar atmanın mümkün olmadığını buyuran Hz. Mevlânâ’nın, ilâhî aşk yoluna maddî mânevî çok büyük hizmetler vermiş âbide şahsiyetlerden bazılarını, farklı yönleriyle günümüz gençlerine tanıtmak ve bu sâyede mâzimizle geleceğimiz arasında sağlam, güvenilir, kalıcı bir köprü kurmaya çalışmak, hem ülkemiz hem de geleceğimiz adına çok  önemli hizmetlerden biri olacağına inanıyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sempozyuma konu olan isimler ise:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yenikapı Mevlevîhânesi Şeyhlerinden Osman Selâhaddin Dede (1820-1887)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yenikapı Mevlevîhânesi  Şeyhlerinden Mehmed Celâleddin Dede ( ö.1908 )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahâriye Mevlevîhânesi Şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede (1853-1911)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yenikapı Mevlevîhânesi son Şeyhi Abdülbâki Dede (Baykara) (1883-1935)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesnevi Şârihi Amed Avni Konuk ( 1868-1938 )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üsküdar Mevlevîhânesi son Şeyhi Ahmed Remzi Akyürek (1872-1944)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz.Mevlâna torunu, Postnişîn ve ilk Meclis II. Başkanı Abdülhalim Çelebi (1874-1945)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beşiktaş Mevlevîhânesi Şeyhi ve Galata Mevlevîhânesi son şeyhi Ahmed  Celâleddin Baykara (1853-1946 )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüfai Tarikatı Mürşitlerinden olup aynı  zamanda  Mesnevi’nin birinci  cildini şerh etmiş. Kenan Rifai  ( 1867-1950 )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yenikapı Mevlevihânesi Mesnevihânlarından Tahirü-l Mevlevi ( Tahir Olgun )  ( 1877-1951)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Mevlâna torunu, Mevlâna Dergâhı son Postnişîni ve eski milletvekili Veled Çelebi İzbudak (1867-1953)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Mevlâna’ya olan derûni  büyük aşkıyla gündeme gelen  son   yüzyılımızın çok  önemli Mevlevi şahsiyetlerinden  Yaman Dede  ( 1887-1962 )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kasımpaşa ve Bahâriye Mevlevîhânesi Mesnevîhânlarından Şeyh  Midhat Bahârî Beytur (1879-1971)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevlâna ve Mevlevîlik Araştırmacısı Abdülbâki Gölpınarlı (1900-1982)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesnevinin Nahifi tercümesiyle ismi bütünleşen  Hz. Mevlâna torunu Prof Dr.Amil Çelebioğlu ( 1934-1990 )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Postnişin Selman Tüzün &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Mevlâna’nın 21. kuşak torunu  Dr, Celâleddin Bâkır Çelebi  (1926-1996)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sertarik, Mesnevîhân, Öğretmen Albay Şefik Can (1910-2005)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu ulu şahsiyetlerin  dışında, yine son yüz yılımızda İstanbul’da Mevlevî  kültürüyle yetişmiş edibler, şâirler, mûsikîşinaslarda ehil diller vasıtasıyla sese söze dökülecek, gönüllerimizi aydınlatacak inşallah.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Siz de sempozyumda Mesnevihan Şefik Can hakkında bir tebliğ sunacaksınız. Son dönem İstanbul Mevlevileri içinde Şefik Can nasıl bir kimliğe ve kişiliğe sahip, nasıl hizmetlerde bulunmuştur?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendim az evvelde arz ettiğimiz üzere, Şefik Can dedemiz, Hz. Mevlânâ’dan günümüze kadar uzanan ve Mevlevî geleneğinde çok önemli bir makam teşkil eden Mesnevîhânlığın, yüzyılımızdaki icâzetli en son temsilcisi ve Ser-târik’idir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onu tanıma lütfûna eren herkeste kabul eder ki; Tevâzu’un, hoş görünün, alçak gönüllülüğün, mütevâzılığın günümüzdeki en önemli  temsilcilerinden biri, insana ve düşünceye saygının sembolü, gerçek bir Hakk âşıkıydı.Doksan altı yıllık yaşamında aldığı her nefesi, Hakka, hakikat’a, Hz.Mevlânâ’ya ve bu yolda hizmete adayarak geçirmişti. O nedenle de  “HİÇ” kelimesinin ete kemiğe bürünmüş mânâsıydı.En büyük özelliği, Hz.Mevlânâ’yı dilinde söz olarak değil, canında hâl olarak yaşamasıydı. Bu âlemde çok hoş bir sâda bırakarak  bâki âleme göçmeden önce  Hakk âşıklarına çok önemli mânevî mirâslar bıraktı.Bunlardan en önemlilerinden biri Açıklamalı Mesnevî tercümesidir. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki, günümüzde en çok satılan dolayısıyla da okunan Mesnevî-i şerif  Şefik Can dedemizin hazırladığı eserdir. Buradaki en önemli sır:  Böylesine önemli bir eserin sadece ilmî bir çeviri olmayışı, her satırına, her cümlesine  doksan yıllık engin bir aşk-u muhabbetin katılmasıdır. Mesnevî-i şerifte  yok olmanın karşılığıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Röportajı yapan: Gülcan Tezcan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek Hayat Dergisi  2010 Mayıs sayısı&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-6530426307698605513?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/6530426307698605513'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/6530426307698605513'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/08/h-nur-artran-ile-roportaj-cok-iyi-bir.html' title='H. Nur Artıran ile Ropörtaj - &quot;Çok iyi bir göz doktoruna beyin ameliyatı yaptırmazlar. Elbette âşıklar medresesininde bir kuralı var. ”'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-7936416733894590382</id><published>2010-08-03T06:38:00.000-07:00</published><updated>2010-08-03T06:46:05.140-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EBÛ MANSÛR-İ MÂTURİDÎ'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='z.Dücane Cündioğlu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gelenek ve Dil üzerine yazılar'/><title type='text'>? Duanın değil anadile, dile bile ihtiyacı yoktur!</title><content type='html'>Dücane Cündioğlu&lt;br /&gt;dcundioglu@yenisafak.com.tr03 Temmuz 2010 Cumartesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Duanın değil anadile, dile bile ihtiyacı yoktur!&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İnançlı insan, inandığı için dua etmez, bilâkis dua ettiği/edebildiği için inanır. Dahası, dua ettikçe inanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne kadar dua ederse/edebilirse o kadar inanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pascal ne güzel söylemiş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— "Agenouillez-vous, priez et vous croirez!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— "Diz çökün, dua edin; inanacaksınız!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce secdeye kapanmayı bilmeli insan; aczini... güçsüzlüğünü... muhtaç olduğunu... yardıma değil, yaşama ihtiyaç duyduğunu... yaşamaya... ve bir gün ölmeye...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aczini idrak, güçsüzlüğünü itiraf edebilmeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan kendinden saklanmamalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünerek inanmaz insan. Aslâ, ama aslâ bir düşünme eyleminin sonunda inancı bulmayı beceremez. Bilâkis düşünemediğinde, düşünmek kâr etmediğinde inanır. Eylediğinde yani. Eylemin içinde... yaşamın ve yaşamanın tam da içindeyken...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki acı çekerken, belki eğlenirken... ama her hâlukârda istemini/duasını eylemiyle gerçekleştirirken...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnancın kökenini boşuboşuna serebral korteksin kıvrımlarında aramamalı bu yüzden! İnanç, varlığının kokusunu ancak gönül-yaşam diyalektiğinde duyurur yoksunlarına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anacaddelerde değil, bir arasokakta, kimbilir belki bir çıkmazsokakta...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birdenbire engel(ler) kalkar, yol açılır, ve yürür gidersin. İnanca doğru değil, inancınla birlikte gidersin. İnanmayı, yani güvenmeyi öğrenmiş olarak gidersin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapman gereken oturup düşünmek değil, yürümektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeter ki yürü, inanırsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dua et, seslen, istersen sövüp say, hem de bütün öfkenle, duyar O, ve cevap verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnan!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— "İslamiyet dahil hiçbir dine yakınlık duymadım, ama her dinin bir kültür olarak ritüelleri her zaman hoşuma gitti, her zaman takip etmek, hatta bir parçası olmak istedim." (Akşam, 28 Haziran 2010)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oray Eğin'in bu açıklaması ne kadar düşündürücü değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bir o kadar da dürüst ve samimi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu açıklama, bizlere, insanın en güçlü, en derin çelişkilerinden birini gözden geçirme imkânını veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani inançla yaşam arasında gidip gelen bilinç sarkacının o kontrol edilmesi güç salınımını...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— "Ezan Türkçe olsaydı ve ibadete Türkçe çağrılsaydık, belki inanmamıza katkısı olmazdı ama en azından bu topraklarda bir kesimin dine bu kadar yabancı, düşman, mesafeli hatta reddeden olmasının da önü kesilirdi diye düşünmeden edemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıkçası, ana dilde duayı çağdaşlık olarak da yorumluyorum ben.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk defa bir cenaze beni etkiledi. Ve bunda Türkçe'nin rolü büyüktü."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meselenin siyasî cihetiyle ilgilenmiyorum. Doğrusu çağdaşlık söylemi üzerinden güncellenmiş vatandaş hâline gelmeyi de istemiyorum. Bu nedenle konunun klişelerle tartışılabilecek taraflarını ihmal edip üstüne basa basa şu kelimelerin altını çizmek istiyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— ... belki inanmamıza katkısı olmazdı ama...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayın Eğin yanılıyorlar. Türkçe (veya Arapça) dua ve ibadetin inanmalarına katkısının olmayacağı sanısı kesinlikle doğru değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnançlı insan, inandığı için dua etmez, bilâkis dua ettiği/edebildiği için inanır. Dahası, dua ettikçe inanır. Ne kadar dua ederse/edebilirse o kadar inanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O duanın hangi dilde olduğu ise —duanın özü bakımından— hiç ama hiç önemli değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Niçin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü dua ve ibadet aklın değil, hislerin faaliyette olduğu zemindir. Dua ve ibadet logos'a (akla) değil, pathos'a (hisse) ihtiyaç duyar. Tutkuya. Acıya. Zevke.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Logos'un fiili değil, pathos'un infialidir dua! Bu nedenledir ki insan dua ve ibadet sırasında, hem de bir çırpıda, suje mevkiinden obje mevkiine geçer; fail iken münfail olur. Eylemi kendisini dönüştürür. Bir bakar ki inanıyor. Aklı isyan ederken, gönlü boyun eğiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duanın değil anadile, dile bile ihtiyacı yoktur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağlayan, çağıran bağıran, salya sümük zırlayan bir sarhoşun, bir mecnunun dua etmek için dile mi ihtiyacı vardır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen nârâ, bazen çığlık!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçten. Sessizce. Bazen gözyaşlarıyla. Belki nefretle, belki aşkla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki dua, belki beddua.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepsi bu kadar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne tuhaf değil mi, inanmak kolay sanılır. İnanmak, yani güvenmek... Oysa dünyanın en zor işidir inanmak. Nitekim "İnanmak için bir kolumu verirdim" der Cemil Meriç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zavallı Kafka, ne kadar da uğraşmıştır inanmak için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tolstoy'un veya Dostoyevski'nin o tumturaklı, o sert beyanlarına aldanmayın, sırf inanmak için yazılarında o denli radikal, o denli sekterdirler. Okurlarına sundukları onca delil, inandıklarını değil, inanmayı istediklerini gösterir sadece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnanan insan, tedirgin olmanın değerini iyi bilir. Bilir ki tedirginliğine, huzursuzluğuna borçludur inancını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mümin olmak emin olmaktır sanılır. Değildir. Mümin olmak, emin olmayı istemek demektir. Hem de iki anlamıyla: başkaları nezdinde emin olmak, ve başkalarından emin olmak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İste ey talib, istersen, olursun!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dua et, edersen, inanırsın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnan ey talib, inanırsan, seversin!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-7936416733894590382?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/7936416733894590382'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/7936416733894590382'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/08/blog-post.html' title='? Duanın değil anadile, dile bile ihtiyacı yoktur!'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-1874983672594171357</id><published>2010-07-28T03:05:00.000-07:00</published><updated>2010-07-28T03:40:38.345-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Melametilik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gölpınarlı Hakkında'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='z.Lütfi Bergen'/><title type='text'>BİR HORASAN ERENİ: ABDÜLBÂKİ GÖLPINARLI</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/TFAJFoL1S2I/AAAAAAAAAZ0/T8HeqScjZKo/s1600/13228.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 144px; height: 200px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/TFAJFoL1S2I/AAAAAAAAAZ0/T8HeqScjZKo/s320/13228.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5498905137310419810" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;http://lutfibergen.blogcu.com/bir-horasan-ereni-abdulbaki-golpinarli/7625231&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;23/4/2010&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;BİR HORASAN ERENİ: ABDÜLBÂKİ GÖLPINARLI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gölpınarlı: "Melâmetilik ideolojidir!"&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asıl adı Mustafa İzzet Bâki olan Abdülbâki Gölpınarlı, 12 Ocak 1900 yılında İstanbul’da doğdu. Mevlevî Ahmed Agâh Efendi ‘nin oğlu idi; bu sebepten olsa gerek, küçük yaştan itibaren tekke kültürü içinde büyüdü. Eğitimi babasının vefatı nedeniyle yarım kaldı. Maişet gereği bir süre İstanbul’dan ayrılmaya mecbur oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğretmenlik yaptı. İstanbul’a dönüşü 1922’dedir. Önce Erkek Muallim Mektebi’ ni, ardından İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bitirdi. Tez konusu “Melâmîlik ve Melâmîler”i, Köprülüzade Mehmet Fuad Bey’in nezaretinde  hazırladı. Değişik şehirlerde lise edebiyat öğretmenliği yaptı. Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde Farsça okutmanı oldu. Hem İstanbul Üniversitesi’nde hem de Ankara Üniversitesi’nde ‘İslam–Türk Tasavvuf Tarihi ve Edebiyatı’ dersleri verdi. Mevlânâ, Fuzulî, Yûnus Emre üzerine eserleri varsa da Türk tasavvuf ve düşünce hayatında asıl dikkat çeken eseri, hâlâ aşılamamış bir mehaz sayılan Melâmîlik ve Melâmîler (1931) idi. Yine 100 Soruda Tasavvuf (1969) kitabında ‘melâmîlik’ hakkında önemli bilgiler verdi. Mevlevîlik silsilesine intisâbı nedeniyle ‘Mevlânâ’ düşüncesi ve ritüelleri hususunda birinci elden bilgiler devşirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Gölpınarlı neyi temsil ediyordu?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdülbâki Gölpınarlı, Türkiye’deki İslamcılık düşüncesinin Abduh-Efgani etkisi altında siyaset eden ekolünün ihmal ettiği bir alanın, Osmanlı sufiliğinin temsilcisidir. Sözkonusu İslamcılık düşüncesi mensupları, ‘Kur’an’a dönüş’ fikri etrafında, Osmanlı’nın Batı karşısındaki göreceli yenilgisini içtimaî hayatta etkili olan sufi telakkilere bağlamaktadır. Bu nedenle gerek İttihad-Terakki’yi yetiştiren ve gerekse Cumhuriyet ideolojisini kuran kadroların ‘İslam akılcılığı’ fikri ile geliştirdikleri tutumlar, tasavvufun varlık alanına müdahale ile sonuçlanmıştır. Tekke ve Zaviyelerin kapatılması ile ilgili 30 Kasım 1925 tarihli kanundan çok daha önce de ‘devlet’, tekke karşısında mütereddit idi. Melâmî düşüncenin bir çok sufi anlayışı etkilediği ya da Türk sufiliğinin ‘Horasanî’ karakterinin, nihayette devletten bağımsız bir iktisadî hayat tarzı kurduğu düşünülürse, sufi hayata dair merkezî yönetimlerden gelen tazyikin sebebleri hakkında vuzûh bulmuş bir bakışa kavuşulabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tarihe ârifâne bir bakış&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadolu’nun İslamlaşması’ndan İstanbul’un Fethi’ne kadar geçen süreçte, yarı göçebe, yer yer mistik ama mutlaka fütüvvet anlayışı ile beslenmiş sufi aktörler vardı. II. Bâyezid zamanında (ö.1512) -ki bu devir Anadolu’ya kapitalistlerin geliş zamanıdır- Türk sufiliği üzerinde siyaset değişikliği olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet, Anadolu ticaretini kontrol eden ‘ahi’ dirlik ve düzeninin çökmesine yol açan ekonomik kararlar alırken diğer yandan da halkın irfanî hikmetle irtibatını sağlayan sufi önderleri kendi denetimine almak yolunda politikalar uygulamıştır. Bununla beraber II.Bâyezid ile Cem Sultan arasındaki mücadelede Bâyezid’ın Horasan sufiliğinin desteği ile iktidara geçtiği muhakkaktır. Halvetî, Bayramî ve Nakşibendî müesseseler, Bâyezid’ın saltanatı vesilesiyle İstanbul’un kültür hayatına katılabilmişlerdir. Halvetî-Bayramî ekollerin sentezi olan Celvetiye’yi de, İstanbul’un kültür hayatını oluşturan müesseselerden saymak gerekir. Bununla beraber Osmanlı’nın, Şii Safevi devletiyle olan savaşımınında da, fütüvvet kaynaklı dergahlara yakın durmasının rol oynadığı düşünülmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gölpınarlı, Osmanlı’da görülen bu siyaset değişikliğini keşfetmiş bir arifti: “Tasavvufun, Fütüvvet ehliyle halka indiğini anlatmıştık. Alevilerle de halka mal olmuştur; hattâ Mevlevîlerin sofu (sufi) dervişleri dedikleri Esmâcılar, yani Tanrı adlarını zikrederek gerçeğe ulaşma yolunu tutanlarla da halkı kavramıştır. Fakat şunu da söylememiz gerekir ki Fütüvvet erbabında da, Alevîlerde de, Esmâ'cılarda da halkın tasavvufu, bir törenler tümüne inanmak, geleneklere bağlanmak gibi şeylere münhasır kalmış, asıl tasavvufî esaslar, tasavvuf umdeleri, bu tören ve gelenek halîtası içinde erimiş gitmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hamzaviler neyin nesiydi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fütüvvetin Safevi propagandacısı hâline gelmesi üzerine devlet, bu teşkilâta el atmış; bundan yalnız Hamzavîler kendilerini kurtarmışlar, Peştemalcılar 1908 yılına dek dayanabilmişlerdir. Fakat devletin birbiri üstüne şiddetli tenkilleri, imha hareketleri sonucunda sayısız kurban verdikleri halde kuvvetini yitirmeyen ve Hamzavîler tarafından temsil edilen Fütüvvet, sonunda, fabrikasyon karşısında eriyip gitmiştir. Alevilerse, daima köylerde ve gizli bir zümre hâlinde kalmışlar; aleyhlerindeki hareketler bunları yıpratamamış, içlerine gömülü inançlarıyla kalabilmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevlânâ'nın çevresinde toplanan Ahiler, Fütüvvet erbabı esnaf ve sanatkârlar, Mevlânâ'dan sonra, onun düşüncelerini köylere kadar yaymışlar; Alevi köyleri gibi Mevlevî köyleri meydana gelmiş, fakat asıl ‘çelebilik’ makamı ve o makama bağlı aydınlar, vakıfla beslenen tekkelerde toplanan elit zümreyi kavramış, yüksek bir müzik ve gerçekten köklü bir bilgi ve edebiyatla beslenen bu zümre kudret kazandıkça Mevlevîlik, köylerden şehirlere, halktan aydın zümreye geçmiştir” (Gölpınarlı , 100 Soruda Tasavvuf, soru 77’den). Bu çerçevede Türk modernleşme tarihinde, toplumsal bilinçaltının sufi oluşumları tasfiye etmesinde, Anadolu’da pek de denetim kabul etmez şekilde ‘geçim ahlâkı’ kuran ve din-sufizm zihniyeti ile şekillenen ‘direnişçi-cemaatçi kanaat’ yaklaşımlarını temel almak gerekir. Son dönem Osmanlı aydınıyla Cumhuriyet dönemi boyunca seçkinleşmiş entelektüel modeller, ‘sanayileşme’ siyaseti ile meşk usulünden gelen kadim bilgiyi ya da ‘Türk gelenekçiliğini’ rakip bir zihniyete tahavvül etmiştir: “Feta-Ahi’nin Türk – İslam toplumunda oynadığı  psiko-sosyal ve sosyo-ekonomik roller, kapital ve onu temsil edenlere karşı bir tavır içinde gelişmiştir.” (Y. N. Öztürk, Tasavvufun Ruhu ve Tarikatlar, 1999:240)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;(+) &lt;br /&gt;‘&lt;strong&gt;Melâmet bir ideolojidir!’&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdulbâki Gölpınarlı, belki ilk defa melâmetîliğin bir ‘ideoloji’ olduğunu fark eden  münevver olarak temayüz etti. Ancak İslamcılığın, ‘tasavvuf’ bahsine karşı geliştirdiği menfi tavırlar, bu ‘ideolojinin’ marksizme ve batı düşüncelerine alternatif olarak kavranmasına izin vermedi. Şöyle yazar: “Melâmet bir ideolojidir; tâbir caizse bir teoridir.”(Gölpınarlı, 100 Soruda Tasavvuf, 65.soru) Buna rağmen, 70’li yıllar boyunca Anadolu toprak sistemi hakkında pek az kişiyi etkileyebildi. Kemal Tahir ve İdris Küçükömer’den başka O’nun fikirlerine kulak veren aydın ilgisi gelişmedi. İslamcılar, İslam’da ekonomik doktrin olduğu iddiasındadırlar, ama ellerinde model yoktu. Marksistlerin ise başlıca dertleri, batılı sanayileşme paradigmasını sürdürerek Türkiye’de topraktan çözülmüş proleteryayı oluşturmak idi. Gölpınarlı’nın eşsiz ‘fütüvvet’  çalışmalarından en çok İslamcı aydınlar istifade edebilecekken, o günkü konjonktürde  ‘fazla sosyalist öğeler’ içeren fütüvvet–ahilik ve melâmetîlik çalışmaları dikkatten kaçmış oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;"Fark" mı?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslamcı düşünürler İslam iktisadının, a) şahsi mülkiyet, b) şahsi teşebbüs (ticaret), c) faizin reddi, d) kapitalizmin kurumlarının (bankanın) reddi, e) zekat, f) İslam ortak parası-kambiyo sistemi-ortak pazarı gibi maddelerin hayata geçmesi ile oluşabileceği kanaatindedirler. (Karakoç, İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü, Diriliş, 1985:59-60) Tam tersine, Gölpınarlı bir farktan bahseder:” (… ) Fark, fütüvvetçilerin, esnafı ve sanat erbabıyla zenaat ehlini teşkilâtlandırmalarıdır. (…) Onları tasavvufçulardan ayıran nokta, zaviyede oturup riyazetle, zikirle uğraşmayı, vakıf malını yemeyi hoş görmeyip; herkesin, mutlaka bir iş, bir sanat sahibi olmasını, çalışmasını, elinin emeğiyle geçinmesini temel bilmeleri ve ihvan, yani kardeşler arasında çok geniş bir yardımlaşmayı sağlamalarıdır. (…) Sanata giren, mutlaka fütüvvet yoluna da girer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her işte bir çıraklık devresi vardır. Çırağın usta olup dükkân açabilmesi, kendi başına o işi yürütmesi, muayyen devreyi bitirmesine, ustasının ve o işin şeyhinin müsaadesine bağlıdır. Çıraklık müddetince ustasına, işine bağlı olduğu gibi aldığı gündelikten, haftalıktan muayyen bir kısmını mutlaka loncaya yatırmak zorundadır. Çıraklık devresi en uzun olan sanat, kuyumculuktur. Kuyumcu çırağı, çıraklık ve kalfalık devresinde yirmi yılı doldurup ehliyetini ispat etmedikçe usta olamaz ve dükkân açamaz. Her hangi bir çırak, kalfa yahut usta, fütüvvet yoluna aykırı bir iş yaparsa (bilhassa müşteriyi kandırır, yalan söylerse) mahkemeye verilmez. Sorgusu, Ahi Baba’nın yahut onu temsil eden esnaf şeyhinin bulunduğu mahfelde, ihvanın huzurunda yapılır. Tanıklar dinlenir, kendisi de savunmasını ayaküstü durarak yapar. Ondan sonra ona bir ceza verilir. Ya bir müddet mahfile giremez, sanattan menedilir yahut da ustaysa, dükkânı kapanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Papuç meselesi bu kadar önemli mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dükkânı kapanacak kişi, dükkânının önüne getirilir; ihvanın huzurunda dükkân kilitlenir; kilit loncaya bakan kişiye teslim edilir. Adamın da sağ ayağındaki pabuç çıkartılarak, esnaf şeyhi tarafından dükkânının damına atılır. «Pabucu dama atıldı» atasözü bu gelenekten kalmadır. Suç işlemiş kişinin suçunu ancak Ahi Baba bağışlayabilir; tabii bunun için de loncaya bir miktar dünyalık alınır. Melâmetîlikle fütüvveti ayırmaya imkân yoktur. Ancak her Melâmetî olanın fütüvvete girmiş olması, her fütüvvet ehlinin de Melâmetî bulunması düşünülemez. Esasen Melâmetîlik, hicrî VI. (XII), hattâ V. (XI) yüzyıldan itibaren Melâmet esasına dayanan tarikatlar hâline gelmiş; asıl Melâmetîlik, -bu tarikatların temeli de Melâmet olmakla beraber- tarihe mal olmuştur.” Gölpınarlı’ya göre fark, ‘ideoloji’ ve ‘teşkilat’tır. Mistisizm ile esnaf ideolojisi kaynaşmış, siyasi güç olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Biz ehl-i melâmetiz, serapa şevkiz’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçmiş dönem tekke kültürünün gündelik hayatı etkilemesi, bu kültürün iktisadî hayatın içinde muamelelerde bulunmasıyla ilgilidir. Gölpınarlı’nın bildirdiğine göre: “Melâmîyeden Ankaralı Husameddin,ziraatle meşgul olan ve cami yaptıracak derecede servete malik bulunan  bir zattı; Bursalı Hasan-ı Kabaduz, isminden de anlaşıldığı vech ile terzilikle müştagildi. İdris Muhtefî, Filibe, Sofya ve Belgrad’a kadar gidip gelerek ve bilahire adamlarını göndererek ticaret eden, bu suretle asrının zenginlerinden madut bulunan bir tacirdi.” (Gölpınarlı, Melâmîlik ve Melâmîler, 1992:201) ”Hülasa; melâmet sa’y ü ameli tavsiye ve takdis eder; diğer tarikatlarda olduğu gibi terk’i bir vesile-i vuslat telakki etmez.”(age, 1992:200) Gölpınarlı, Melâmîliğin en çok Mevlevîlikle kaynaştığını, sebebinin de melâmetîlikte riyazat-zikir-ayin gibi şeyler olmamasını gösterir. (age, 1992:205-206) Melâmîliğin, Sarı Abdullah (ö.1660) tarafından başlayan Mevlevîlik üzerindeki etkisi, Yenikapı Mevlevîhanesi’nde Peçevî Ahmed Dede’nin kişiliğinde netleşir ve 19.yy’da kapsamlı bir tasavvuf ekolü olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rıfkı Melul Meriç’in, “Her zerrede meknun u hüveyda şevkiz/ Her türlü tecelliye müheyya şevkiz/ Azade-i külfet-i rüsumuz zira/ Biz ehl-i melâmetiz serapa şevkiz” rubaisindeki  ‘melâmet’ neşvedir. Nitekim Hilmi Yavuz bu meselede şöyle yazmıştı: “Burada ‘melâmet’in, o adı taşıyan örgütlenmeye (’tarikat’ demiyorum; ‘Melâmetîlik’in, verili ya da klasik anlamda bir tarikat olmadığı biliniyor çünkü!) değil, bir haz durumuna (şevk) karşılık geldiği, onu işaret ettiği söylenebilir. Bu, Yahya Kemal’in, Fuad Bayramoğlu’na ithaf ettiği rubaisinin, “İksiri içenler ezeli sagarden / Mesti-i melâmetle geçerler serden” dizelerinden de çıkarsanabilir.”(Hilmi Yavuz, Yahya Kemal: Rindlik ve Melâmet (1), 26.04.2006-Zaman Gazetesi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstad Gölpınarlı  25 Ağustos 1982 tarihinde dâr’ul bekâ’ya göç etti. Seyyid Ahmet Deresi Mescidi Kabristanı’nda medfundur. Mevlevîlik çalışmalarını da melâmetîliğin devamı olarak görmek kabildir. Kur’an meali çalışması incelenirse, Kur’an’ın diline ve meramına vâkıf olmak beyanında farklı pencereler açacaktır. O, 21. yüzyılda Türk gelenekçiliğinin ve İslamcılığın başvuracağı mehaz eserlere imza attı. Melâmî meşrep, usûl ve terbiyeye göre yaşadı. Allah rahmet eyleye. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;Eserleri: Fuzuli Divanı (1948), Nedim Divanı (1951), Mevlânâ Celaleddin (1951), Mevlânâ'dan Sonra Mevlevîlik (1953), Mevlevî Âdap ve Erkânı (1963), Mesnevi Şerhi (1973, 6 cilt), Menâkıb-ı Hacı Bektaş-ı Veli (1958), Alevî, Bektaşî Nefesleri (1963), 100 Soruda Türkiye'de Mezhepler ve Tarikatlar (1969), 100 Soruda Tasavvuf (1969), Türk Tasavvuf Şiiri Antolojisi (1972), Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri (1977), Şeyh Galip, Hayatı, Sanatı, Şiirleri (1953), Nailî-i Kadim, Hayatı, Sanatı, Şiirleri (1953), Kaygusuz Abdal-Kul Himmet (1953), Nesimî-Usulî-Ruhî (1953), Divan Şiiri (1954-55, 4 kitap), Oniki İmam (1958), Nasreddin Hoca (1961), Yûnus Emre ve Tasavvuf (1961), Yûnus Emre, Risâlat al-Nushiyye ve Divan (1965), Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin (1966), Hz. Muhammed ve İslam (1969), Şeyh Galip, Seçmeler (1971), Hurufîlik Metinleri Katalogu (1973), Hayyam ve Rubaileri (1973), Müminlerin Emiri Hz. Ali (1978), Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik (1979) ve ayrıca, Ku’ran çevirisi (Kur’an-ı Kerim ve Meali, 1955).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lütfi Bergen pasban olmuş bir ejderdir kalem, dedi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=3237&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-1874983672594171357?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/1874983672594171357'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/1874983672594171357'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/07/bir-horasan-ereni-abdulbaki-golpinarli.html' title='BİR HORASAN ERENİ: ABDÜLBÂKİ GÖLPINARLI'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/TFAJFoL1S2I/AAAAAAAAAZ0/T8HeqScjZKo/s72-c/13228.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-7651202940168468401</id><published>2010-07-28T03:04:00.001-07:00</published><updated>2010-07-28T03:48:36.359-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='z.Hilmi Yavuz'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yahya Kemal'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Rind'/><title type='text'>Yahya Kemal: Rindlik ve Melamet (1) ve (2) - Hilmi Yavuz</title><content type='html'>http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=279702&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=281797&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yahya Kemal: Rindlik ve Melamet (1) &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yahya Kemal'in şiirinde 'rindlik' ve 'melamet' konusunda yapılmış bilimsel çalışmalar nedense çok az. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim bilebildiğim kadarıyla, kitaplaşmış bir inceleme, Doç. Dr. Mehmet Demirci'nin 'Yahya Kemal ve Mehmet Akif'te Tasavvuf' adlı 1993 yılında yayımlanmış olan etüdüdür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doç. Dr. Demirci'nin de belirttiği gibi, Yahya Kemal'in gerek şiirlerinde gerekse yaptığı özel konuşmalarda rindliğe ve Melamiliğe ilişkin birçok işarete rastlamak mümkündür. 'Rindlerin Hayatı', 'Rindlerin Ölümü', 'Rindlerin Akşamı' gibi şiirlerinin yanı sıra, mısralarında 'rind'e ve 'rindlik'e değinen şiirleri de var. Doç. Demirci, Yahya Kemal'de Rind'in, 'şairimizin eski dünyamız içinden çıkardığı özenerek bezemeye çalıştığı bir insan tipi' olduğunu bildirir ve bu konuda Prof. Dr. Mehmet Kaplan'dan şu tanımı da aktarır: 'Rind, eski zamanın bilge kişisidir: Etrafa önem vermeksizin keyfince yaşayan, yarı filozof, yarı derviş, hoş görücü, medeni cesareti olan, telaşsız ve kaygısız insan örneğidir.[...]Rind, hayatın boşluğunu derinden hisseden, fakat yine de sükunetini bozmamaya çalışan, hiçlik duygusuna zevk ve neşe ile karşı koyan insandır.' &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yahya Kemal'in Melamiliğe bakışına ilişkin şiirlerinin de olduğu biliniyor: Bunların içinde en çok bilineni, 'İthaf' şiiridir. 'Maverada Söyleniş'te de Kemalpaşazade'nin fetvasıyla Sultanahmet Meydanı'ndan kafası kılıçla uçurulan Melami Şeyhi (Oğlan Şeyh) İsmail Maşuki'den 'Enelhak şehidi' diye söz eder. Yine o şiirde, İdris-i Muhtefi'ye atıfta bulunur ve bir 'manzum latifesinde' kendisinin 'Baki Efendi [Abdülbaki Gölpınarlı, Rıfkı Melul Meriç ile birlikte 'ikinci devre [Bayrami] Melamilerinden' olduğunu bildirir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doç. Demirci, Yahya Kemal'de 'Melamilik'in, duygusal ve akli olmak üzere iki yönlü bir alımlanışla kavrandığını öne sürüyor: Duygularıyla Melamiliğe yakın olmakla birlikte Yahya Kemal, aklıyla uzağında durmak gerektiğini savunur gibidir. Gerçekten de, Tanpınar'ın 'Yahya Kemal' kitabında aktardıklarına bakılırsa üstad, 'Eğer tasavvuf ve melamilik araya girmese idi, tıpkı İngilizler gibi, işinde ve ibadetinde çalışkan insanlar cemaati olurduk' görüşündedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben burada, 'rind' ve 'melamet' ilişkisi üzerinde durmak istiyorum. Bunun için de Yahya Kemal'in, 'rind' ile 'melamet'i bir arada kullandığı iki dizeden yola çıkacağım. Bu dizeler, yukarda sözünü ettiğimiz 'İthaf' şiirindedir: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Tecelligah iken binlerce rinde &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Melamet söndü Şark'ın her yerinde." &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada 'melamet'in, o adı taşıyan örgütlenmeye ('tarikat' demiyorum;- 'Melametilik'in, verili ya da klasik anlamda bir tarikat olmadığı biliniyor çünkü!) değil, bir haz durumuna ('şevk') karşılık geldiği, onu işaret ettiği söylenebilir. Bu, Yahya Kemal'in, Fuad Bayramoğlu'na ithaf ettiği rübaisinin "İksiri içenler ezeli sagarden / Mesti-i melametle geçerler serden" dizelerinden de çıkarsanabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim, Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken, Rıfkı Melul Meriç'in "Her zerrede meknun u hüveyda şevkiz / Her türlü tecelliye müheyya şevkiz / Azade-i külfet-i rüsumuz zira / Biz ehl-i melametiz serapa şevkiz." rübaisini şerh ederken de burada 'şevk' kelimesi[nin] sofiyane cezbenin verdiği sürur (sevinç, H.Y.) manasına gel[diğini] belirtir, dolayısıyla da 'ehl-i melamet' olmaktan, tepeden tırnağa 'şevk' olmak durumunun anlaşılması gerektiğini ima eder. Prof. Kaplan'ın, hayatın boşluğunu bir hiçlik duygusu olarak yaşayan 'rind'i, bu 'hiçlik duygusuna zevk ve neşe ile karşı koyan insan' olarak tanımlaması, bu bağlamda, 'melamet'in bir 'şevk' ve 'sürur' hali olması ile örtüşür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Bu konuya devam edeceğim.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yahya Kemal: Rindlik ve Melamet (2) &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yahya Kemal'in 'Melamilik' karşısında, birbiriyle çelişir gibi duran iki farklı tavır sergilediği biliniyor. Geçen haftaki yazımda da belirtmiştim: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yandan Melamiliği, Tasavvufla birlikte, 'tıpkı İngilizler gibi işinde ve ibadetinde, çalışkan insanlar cemaati' olmamızı önleyen bir engel olarak görürken, öte yandan Melami neşesini lirik bir coşkuyla yücelten şiirler yazmış olmasını, bu ikili tavrı, nasıl izah edeceğiz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Öncelikle,Yahya Kemal'in, 'tıpkı İngilizler gibi, işinde ve ibadetinde çalışkan insanlar cemaati'nden sözediyor olmasının üzerinde durmak gerekiyor. Yahya Kemal'in, örnek bir yaşam modeli olarak, 'İngilizler'i göstermesi, özellikle dikkate değer. Üstad, burada, neredeyse, Max Weber'in tanımladığı anlamda, riyazetçi (ascetic) bir Kalvinist (Protestan) ahlakını örnek gösterir gibidir. Rahmetli Prof. Dr. Sabri Ülgener hocamızın 'Zihniyet ve Din'inde Max Weber'in 'Wirtschaft und Gesellschaft'ından alıntıladığı gibi, 'Dünya[nın] bütün kusur ve günahları ile beraber, yalnız Batı'da Tanrı buyruğu ile rasyonel bir çalışma ve yaratmanın maddesi (objesi) haline ge[tirilebilmesi]' anlamında 'dünya-içi' ('inner-weltlich') bir riyazet'! Yahya Kemal'in, Tanpınar'a sık sık tekrarladığı, 'tıpkı İngilizler gibi, işinde ve ibadetinde, çalışkan insanlar cemaati'nin anlamı budur! Melamilik ve Tasavvuf, Dünya'ya dönük aktif-riyazetçi bir 'meslek ahlakı'nı değil, tam tersine, yine Ülgener Hoca'nın deyişiyle, 'huzur ve selameti hareketsiz, pasif bir teslimiyette ara[yan]', 'kendini iç dünyasının huzuruna kapıp koyvermiş' bir 'Rind'lik anlayışını hakim kılmıştır. Yahya Kemal'in eleştirisini bu bağlamda okumak gerekiyor. &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pek iyi de, Yahya Kemal, bu durumda nasıl oluyor da 'Rind'liği ve 'Melamet'i, şiirlerinde öneçıkarıyor? Hem Tasavvufi ve Melameti bir Rindlik anlayışını, aktif-rasyonel bir riyazetçiliğe imkan tanımadığı gerekçesiyle eleştirmek, hem de, kendisinin 'İkinci Devre Melamiler'den olduğunu söyleyerek rindliği öven şiirler yazmak ne anlama geliyor gerçekten? Doç. Dr. Mehmet Demirci, geçen haftaki yazımda da belirttiğim gibi, Yahya Kemal'in aklıyla Melamiliği olumsuzlarken, duygularıyla Melamiliği olumladığını önesürerek, meseleyi akıl/duygu sorunsalı biçiminde yorumluyordu. Ama acaba öyle mi? Bunun için önce Melamilik'e daha yakından bakmak gerekiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Melamilik bir tarikat değildir. Ali Bolat'ın İnsan Yayınları arasında çıkan 'Melametilik' adlı o küçük ama değerli kitabında (Bu arada Bolat'ın, aynı yayınevinden aynı adlı, daha kapsamlı bir büyük çalışmasının da yayımlandığını belirtelim), Melamet fikrinin 'tarikatler üstü bir hüviyetle kabul görmüş ve bir meşrep olarak benimsenmiş' olduğunun söylenebileceğini belirtiyor. Bolat, birçok tarikatta, bu arada Mevlevilikte de, 'rind meşrep eğilim'in, özellikle Mevlana'nın torunu Ulu Arif Çelebi ve daha sonra Konya Dergahı'na postnişin olan Divane Mehmet Çelebi döneminde aşırı bir kerteye vardığını da bildiriyor o kitabında;- Ulu Arif Çelebi'nin, 'şer'i kurallara uymayan' biri olduğunu da vurgulamayı ihmal etmeden! Demek ki, Melamet, iki anlamda kullanılmaktadır: Biri, belirli bir tasavvufi cemaat anlayışına (-ki, Yahya Kemal'in eleştirdiği, kanımca, budur!), öteki ise, herhangi bir tarikate atıfta bulunmaksızın, tamamiyle tarikatler üstü, rindce bir 'meşrep'e gönderme yapan yaklaşım! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken hocamızın, geçen hafta da değindiğim gibi, Rıfkı Melul Meriç'in bir rübaisini şerh ederken söyledikleri, melametin, örgütlenme (cemaat) biçimine değil, rindçe bir 'meşrep'e karşılık geldiğini gösterir. Meriç'in, 'Biz ehl-i melametiz, serapa şevkiz' dizesini şerh ederken şunları yazıyor Ülken: "Melamet derecesine yükselen insan, her türlü merasim külfetinden sıyrılır; [...] şeriat emirlerinin ve içtimai mevzuatın (toplumsal kuralların H.Y.) üstüne yükselir." Melamet ehli, bu dizede belirtildiği gibi, 'serapa şevk'tir artık... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse görülüyor: Yahya Kemal'de bir çelişki ya da akıl/duygu sorunsalı yoktur: Üstad, 'Melamilik' ve 'Melamet'i, birbirinden farklı, iki ayrı anlamda kullanmaktadır: İlkini 'cemaat', ötekini ise, sadece o 'cemaat'e atfedilmesi mümkün olmayan rindane 'meşrep' anlamında...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;03 Mayıs 2006, Çarşamba&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-7651202940168468401?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/7651202940168468401'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/7651202940168468401'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/07/yahya-kemal-rindlik-ve-melamet-1.html' title='Yahya Kemal: Rindlik ve Melamet (1) ve (2) - Hilmi Yavuz'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-4930247484236495837</id><published>2010-07-27T03:55:00.000-07:00</published><updated>2010-07-27T03:57:22.959-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='şiir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='z.Hafız Şirazi'/><title type='text'>Hafız-ı Şirazi</title><content type='html'>ÜZÜLME &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kaybolan Yusuf döner gelir Kenan'a; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzülme. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün döner hüzünler kulübesi gül bahçesine; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzülme. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey gamlı gönül; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyileşirsin nasıl olsa. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Getirme aklına kötü şeyler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu perişan başın da gelir hale yola, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzülme. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey güzel sesli bülbül; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;devam edersen çimen tahtında kalmaya, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yine başına çiçekten güneşlik takarsın; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzülme. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu kısa ömrümüzde felek &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dönmezse bir iki gün muradımızca, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gerçekleşmezse arzularımız, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;devam etmez ya bu hep böyle; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;üzülme. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umutsuzluğa kapılırım deme! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gayb âleminin sırlarını bilmiyorsun çünkü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Perde arkasında, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;nice gizli oyunlar var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzülme. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hey gönül; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;söküp götürse de yokluk seli varlığımızı, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzülme. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nuh gibi kaptanın var; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzülme. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batarsa deve dikenleri her yanına &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Giderken Kâbe yolunda &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzülme. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olsa da konak yerleri tehlikeli, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olsa da menzilin uzak, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bitmeyen yol yok, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzülme. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yanda dosttan ayrılığın acısı, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yanda rakîbin rahatsız edişleri. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliyor bunların tümünü &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;halleri değiştiren Tanrı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzülme. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey Hâfız, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşmüyorsa dilinden dua, Kur'ân, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çekilmişken fakr köşesine, halvete, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gerçekleşecek arzuların; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzülme, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;üzülme, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;üzülme. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NE OLDU? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimsede dostluk ve arkadaşlık göremiyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostlara ne oldu? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne zaman bitti sevgi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostlara ne oldu? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âbıhayat karardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayağı uğurlu Hızır nerede? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yitirdi rengini gül; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bahar rüzgarlarına ne oldu? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimse demiyor, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dostluğun da var bir hakkı hukuku. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne geldi haktanırların başına? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostlara ne oldu? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostların şehriydi bu diyar, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sevgililerin toprağı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgi nasıl bitti? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehriyarlara ne oldu? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar var ki; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mürüvvet madeninde lâl çıkmaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneşin parlamasına, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüzgarın, yağmurun gayretine ne oldu? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başarı ve yücelik topunu ortaya atmışlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yok meydana çıkan kimse. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;atlılara ne oldu? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüz binlerce çiçek açmış ama &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;duyulmuyor kuş sesi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bülbüllerin başına ne geldi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hezârân'a ne oldu? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zühre güzel bir saz çalmıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Udu mu yandı yoksa? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimsede sarhoşluk zevki yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mey içenlere ne oldu? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hâfız, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ilahî sırları kimse bilemez; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sus, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;konuşma. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kime soracaksın : &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Feleğin dönüşüne ne oldu? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NERDE? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seher yeli, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yarin yurdu nerde? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk katili, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ayyar, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ay yüzlü dilberin yurdu nerde? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gece karanlık, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önümde güven vadisinin yolu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nerde Tûr ateşi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüşme vaatleri nerde? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim geldiyse dünyaya &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir haraplık izi var üstünde. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söyleyin bana: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;harabatta, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;aklı başında, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;biri &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;nerde? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beşaret ehli olan &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bilir işareti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söylenecek neler var neler &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;de &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sır mahremi nerde? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her zerrenin bin türlü hesabı var seninle. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz nerdeyiz, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kınayıcı, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;aylak herif nerde! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorun bir kıvrım kıvrım saçlarına &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gamlı, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;başı dönmüş, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;müptela &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gönlüm nerde? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Divaneye döndü aklım &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mis gibi kokan &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;zincir zincir saçlar nerde? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gönül terketti bizi, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çekildi bir köşeye. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgilimin kaşı nerde? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saki hazır, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;mutrib hazır, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;mey hazır &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;amma &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarsiz olmaz eğlence; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yar nerde? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hafız; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kırılıverme felek çimenliğinde &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hazan rüzgarıyla öyle. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Makul bir şey düşün sen de; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikensiz &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gül &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;nerde? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;VAR &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güzel değildir o ki &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;uzun saçı, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ince beli var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kul ol o parlak yüze ki &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ayrı bir havası var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hurinin, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;perinin hoş tarzı var &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;amma &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güzellik &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;letafet dedin mi, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;filanda var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bak gözbebeğime ey güleç gül, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;anla beni. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seni umut edip akan &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ne hoş gözyaşlarım var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güzellikte kim geçecekmiş seni? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneş orada binmiyor ata, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;elinde dizgin mi var? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabul ettin ya sen &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yüreğe işledi sözlerim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;evet, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;aşk sözünün de bir işareti var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okçuluk sanatında keman kaşın &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;geride bıraktı her yay tutanı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk yolunda olmadı gerçekten kimse sırdaş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkesin kendince bir zannı var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harabat sakinlerine söz etme kerametten. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her sözün bir vakti, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;her nüktenin bir mekanı var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akıllı kuş kurmaz her çimende otağın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her baharın ardında bir de hazan var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hey iddiacı, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;satma esprini Hafız'a. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalemimizin de bir dili, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir beyanı var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ŞARABIN TERANESİ &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedi lâl rengi saf şarap kadehe &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dört yerde dört cevherim hep ben &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asmada zümrüdüm, şişede akik &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küpte Süheylim, kadehte güneş &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim demiş bana haram; içerken beni &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğumda helalzade, olur haram? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MEYHANE YOLU &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olursam sarhoşluk yüzünden helak, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarhoşların töresiyle atın üstüme toprak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asma tahtasından yapın tabutumu, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meyhane yolunda verin toprağa beni. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meyhane suyuyla gasledin beni, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra bir sarhoşun omzuna koyun beni. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dökmeyin mezarıma şaraptan başka. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Getirmeyin matemime rebaptan başka. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak şartım var: Ölünce ben &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnlesin mutlak mutrib ile çengzen. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hey Hafız, kaldırma başını sarhoşluktan, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstemez çünkü sultan vergiyi haraptan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EMEL KASRI &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gel haydi, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emel kasrının temeli çok gevşek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şarap getir, şarap; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ömrün temeli hava üstünde. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kölesiyim ben onun himmetinin, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ne varsa şu gökkubbe altında, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;özgür her şeyden. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne diyeyim sana bilmem ki, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarhoştum dün gece meyhanede, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bulut gibi; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilir misin, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ne müjdeler verdi bana &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gayb aleminin meleği? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey gökyüzünün sidresinde oturan, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yüce görüşlü, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şahbaz doğan! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değil senin otağın şu mihnetler ülkesi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Safir çalıyorlar sana &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ta arş şerefesinden. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilmem &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;neler geldi şu tuzakta başına? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir öğütüm var sana; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dinle &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve uygula &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;olur mu? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğrendim bu sözü ben tarikat pîrimden. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çekme dünyanın gamını; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çıkarma öğütümü aklından &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;aman. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu aşk iksirini öğrendim bir yoldaşımdan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oluver razı verilene; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çözüver alnındaki şu düğümleri; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açılmadı çünkü seçme kapısı &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ne bana &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ne sana. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözünde durmakmış: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arama sakın temeli gevşek şu dünyada. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilmez misin ki dünyanın &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bin damada &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gelin olduğunu? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vefa izi görülmüyor gülün tebessümünde. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnle benim aşık bülbülüm inle; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;zamanıdır feryadın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Behey şair bozuntusu! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne kıskanırsın Hafız'ı? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kazanmıştır gönülleri; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah vergisi sözleri. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GELİR &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapımdan girerse o kutsal kuş, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;geçen ömrüm &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şu ihtiyarlıkta geri gelir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağmur misali dökülüyor gözyaşlarım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umutluyum yine; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözümde kaybolan devlet nuru geri gelir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başımın tacıydı ayağının toprağı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dilerim Tanrı'dan, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yine başıma konar gelir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gideceğim ardından aziz yârânımla. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dönemezsem ben geri, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;nasıl olsa &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;haberim gelir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Canımı feda etmezsen sevgilimin kademine &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu can ne işime gelir? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet kösünü çalarım saadet damından &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne zaman ki görürüm &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hilalim sefere çıkmış gelir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mani oluyor çengin sesi, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tatlı sabah uykusu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilirim; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir duysa seher vakti çektiğim âhı, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;mutlak döner gelir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hafız, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasretim ay yüzlü şahımın yanağına. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Himmet edersen sen, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;selametle &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kapıdan &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;girer &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gelir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SORMA &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir aşk derdi çekmişim ki sorma. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ayrılığı tatmışım; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hiç sorma. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolaşmışım dünyayı amma &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir dilber seçmişim ki sorma. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapısının toprağı olma hevesiyle &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ne yaşlar akar gözümden; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sorma. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün gece &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;onun ağzından &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ne sözler işittim &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ne sözler &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ki sorma. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden sus işareti yapıp durursun bana? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle bir lâl dudak öpmüşüm ki &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sorma. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen yokken, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;fakirhanemde ne acılar çektim, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hiç sorma. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk yolunda &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;garip Hafız gibi &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;öyle bir makama gelmişim ki &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sorma. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ZÜHRE'NİN ŞARKISI &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey sabâ, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;lutfedip söyle şu güzel ceylana. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen düşürdün bizi çöllere, dağlara. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ömrü uzun olsun, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şekerci &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;neden arayıp sormaz &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şeken çiğneyen papağanı? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey gül, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;güzellik gururu mu izin vermedi yoksa &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;aramazsın arkasını şeyda bülbülün? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gönül erleri avlanır iyi huyla &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;lutufla &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakalanmaz bilge kuş kapanla &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tuzakla. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedendir bilmem &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yok aşinalık havası &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;servi boylu &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kara gözlü &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ay yüzlü dilberlerde. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturup sevdiğinle, içersen badeyi &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatırlayıver kısmetsiz muhipleri. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulunamaz kusur yarin cemaline şundan başka: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgi ile vefa olmaz güzel yüzde. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şaşmayın hiç &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hafız'ın sözüyle &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;raksettirirse İsa'yı &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zühre'nin şarkısı &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gökyüzünde. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GÖNÜL MURADI &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O Şirazlı güzel verirse muradımı &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bağışlarım siyah benine hem Buhara'yı &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hem Semerkand'ı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ver saki ölümsüzlük şarabını. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulamazsın çünkü Cennette &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gulgeşt-i Musallâ'yı, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruknâbâd kenarını. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;El’aman şehre fitne salan, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tatlı dilli dilberlerden! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağma sofrasına döndü gönlüm; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gitti ah, gitti elden! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eksik aşkımızdan müstağnidir yârin cemali. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boyaya, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bene, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;makyaja olur mu güzel yüzün haceti? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anladım ben günden güne artan güzellikten &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- hani Yusuf'da vardı - &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsmet perdesinden çıkarır aşk Züleyha'yı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küfür etsen, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yollasan lanet, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dua ederim yine sana. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakışır acı sözler zira o tatlı lâl dudaklara. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kulak ver öğütüme canım benim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Candan sever mesut gençler &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bilge pîrin öğütünü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutribden, meyden söz et; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arayıp durma evrenin sırrını. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çözmedi; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çözemez kimse hikmetle bu bilmeceyi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eh Hafız; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir gazel söyledin ki &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;inciler deldin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gel, oku güzel güzel ki, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saçsın felek şiirine Süreyya incilerini. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DEDİM &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedim: Çekiyorum gamını; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedi: Geçer gider gamın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedim: Ol benim mâhım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedi: Dur bakalım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedim: Müşfiklerden vefa öğren. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedi: Pek az görülür güzellerde. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedim: Kapatayım bakış yolunu hayaline. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedi: Hırsızdır; gelir başka yoldan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedim: Zülüflerinin kokusu gümrah etti alemde beni. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedi: Bir bilsen, o da rehber olur sana. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedim: Ne güzel bir hava! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah yeliyle geliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedi: Serin bir meltem; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dilber yurdundan geliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedim: Öldürdü bizi lal dudakların. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedi: Kul olmaya bak; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gözetir o kullarını. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedim: Söyleme kimseye, yaklaşıyor vakti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedim: Gördün mü, nasıl geçti işret zamanı! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedi: Sus Hafız; bu keder de geçer! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SABIR &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalk saki; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sunkadehi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toprak yağdır kederlerin başına. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avucuma koy mey kadehini &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ki çıkarayım üstümden şu mavi cübbeyi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akıl sahiplerince hiç de hoş değil, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ayıptır amma &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstemeyiz biz ne arı, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ne adı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ver şu badeyi, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;nedir bu gurur, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu çalım? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taş yağsın şu itaatsiz nefsin başına! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnleyen göğsümün ateşi, âhı &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yaktı tüm hamervahları. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görmüyorum kimseyi ne has kişilerden &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ne avamdan &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şeyda gönlüme sırdaş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle bir sevgiliyleyim, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;rahat yüreğim &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ki kalmadı birden gönül huzurum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakmaz bir daha çimenlikteki selviye &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimin ilişirse gözü gümüş bedenli selviye. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabret Hafız gecenin, gündüzün zorluğuna. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl olsa ereceksin bir gün muradına&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-4930247484236495837?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/4930247484236495837'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/4930247484236495837'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/07/hafz-sirazi.html' title='Hafız-ı Şirazi'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-8403459034908584953</id><published>2010-07-22T06:33:00.000-07:00</published><updated>2010-07-22T06:36:30.404-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='z.Ahmet Haşim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Müslüman Saati - Ahmet Haşim'/><title type='text'>Müslüman Saati - Ahmet Haşim</title><content type='html'>Müslüman Saati - Ahmet Haşim&lt;br /&gt;Mart 4, 2010  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gurebâhâne-i Laklakan, haz. Mehmet Kaplan, MEB Devlet Kitapları, 1000 Temel Eser, no: 17, İstanbul 1969.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul’u yenileştiren ve yerlisini şaşırtan istilâların en gizlisi ve en tesirlisi yabancı saatlerin hayatımıza girişi oldu. “Saat”den kastınız, zamanı ölçen âlet değil, fakat bizzat zamandır.&lt;br /&gt;Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre, dinden, ırktan ve an’aneden hayat alanı bir zevkimiz olduğu gibi, bu hayat üslûbuna göre de “saat”lerimiz ve “gün”lerimiz vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve sonunu akşamın ışıkları tayin ederdi. Madenden sağlam kapaklar altında saklı tutulan eski masum saatlerin yelkovanları yorgun böcek ayakları tarzında, güneşin sema üzerindeki hareketiyle az çok ilgili bir hesaba uyarak, minenin rakamları üzerinde yürürler ve sahiplerini, zamandan aşağı yukarı bir doğrulukla haberdar ederlerdi. Zaman sonsuz bahçe ve saatler, orada açan, kâh sağa, kâh sola meyleden, güneşten rengârenk çiçeklerdi.&lt;br /&gt;Yabancı saati alışkanlığından evvel bu iklimde, iki ucu gecelerin karanlığıyla simsiyah olan ve sırtı, çeşitli vakitlerin kırmızı, sarı ve lâcivert ateşleriyle yol yol boyalı, büyük bir canavar halinde, bir gece yarısından diğer bir gece yarısına kadar uzanan yirmi dört saatlik “gün” tanılmazdı.&lt;br /&gt;Işıkta başlayıp ışıkta biten, on iki saatlik, kısa, hafif, yaşanması kolay bir günümüz vardı. Müslümanın mes’ut olduğu günler, işte bu günlerdi; şerefli günlerin vak’alarını bu saatlerle ölçtüler. Gerçi, astronomi hesaplarına göre bu “saat” iptidaî ve hatalı bir saatti. Fakat bu saat, hâtıraların kutsî saatiydi.&lt;br /&gt;Alafranga saatin âdetlerimiz ve işlerimizde kabulü ve alaturka saatin geri safa düşüp camilere, türbelere ve muvakkithanelere bırakılmış battal bir “eski saat” haline gelişi, hayata bakış tarzımız üzerinde korkunç bir tesire sahip olmamış değildir.&lt;br /&gt;Giden saatler babalarımızın öldüğü, annelerimizin evlendiği, bizim doğduğumuz, kervanların hareket ettiği ve orduların düşman şehirlerine girdiği saatlerdi. Bunlar, hayatı etrafımızda serbest bırakan geniş, kayıtsız dostlardı. Gelen yabancılar ise hayatımızı bozup onu meçhul bir düstura göre yeniden tanzim ettiler ve ruhlarımız için onu tanılmaz bir hale getirdiler.&lt;br /&gt;Yeni “ölçü” bir zelzele gibi, zaman manzaralarını etrafımızda altüst ederek, eski “gün”ün bütün sedlerini harap etti ve geceyi gündüze katarak saadeti az, meşakkati çok, uzun, bulanık renkte bir yeni “gün” meydana getirdi. Bu, müslümanın eski mes’ut günü değil, sarhoşları, evsizleri, hırsızları ve katilleri çok ve yeraltında mümkün olduğu kadar fazla çalıştırılacak köleleri sayısız olan büyük medeniyetlerin acı ve sonu gelmez günüydü.&lt;br /&gt;Unutulan eski saatler içinde eksikliği en çok hasretle hatırlanan saat akşamın on ikisidir. Artık “on iki”, solgun yeşil sema altında, ilk yıldıza karşı müezzinin müslümanlara hitap ettiği, sokakların lâcivert bir sisle kapandığı, ışıkların yandığı, sinilerin kurulduğu ve yarasaların mahzenlerden çıkıp uçuştuğu o tesirli ve titrek saat değildir. Akşam telâkkisinden koparak, kâh öğlenin sıcağında ve kâh gece yarılarının karanlığında mevcut olmayan bir zamanı bildiren bu saat, şimdi hayatımızda renksiz ve şaşkın bir noktadır.&lt;br /&gt;Yeni saat, müslüman akşamının hüzünlü ve şaşaalı dakikasını dağıttığı gibi, yirmi dört saatlik yabancı “gün”ün getirdiği geçim şekli de bizi fecir âleminden uzak bıraktı. Başka memleketlerde fecri yalnız kırdan şehre sebze ve meyve getirenlerin ahmak gözleriyle ıztırap çekenlerin şişkin kapaklar içinden bakan kırmızı ve perişan gözleri tanır. Bu zavallılar için fecrin parıltıları, yeniden boyuna geçirilecek olan hayat ipinin kanlı ilmeğini aydınlatan bir ışıktır. Halbuki fecir saati, müslüman için rüyasız bir uykunun sonu ve yıkanma, ibadet, neş’e ve ümidin başlangıcıdır. Müslüman yüzü, kuş sesleri ve çiçek kokuları gibi fecrin en güzel tecellilerindendir.&lt;br /&gt;Kubbe ve minareleri o alaca saatte görmemiş olan gözler, taşa en ilâhî mânayı veren o akılları hayrette bırakan mimarîyi anlamış değillerdir. Esmer camiler, fecirden itibaren semavî bir altın ve semavî bir çini ile kaplanır ve İslâm ustalarının tamamlanmamış eserleri o saatte tamamlanır.&lt;br /&gt;Bütün mâbedler içinde güneşten ilk ışık alan camidir. Bakır oklu minareler güneşi en evvel görmek için havalarda yükselir.&lt;br /&gt;Şimdi heyhat, eski “saat”le beraber akşam da fecir de bitti. Birçoklarımız için fecir, artık gecedir. Ve birçoklarımızı güneş, yeni ve acayip bir uykunun ateşlerinden, eller kilitli, ağız çarpılmış, bacaklar bozuk çarşaflara dolaşmış, kıvranırken buluyor.&lt;br /&gt;Artık geç uyanıyoruz. Çünkü hayatımıza sokulan yeni ve fena günün eşiğinde çömelmiş, kin, arzu, hırs ve haset sürülerinin bizi ateş saçan gözlerle beklediğini biliyoruz. Artık fecri yalnız kümeslerimizdeki dargın ve mağrur horozlara bıraktık.&lt;br /&gt;Şimdi müslüman evindeki saat, başka bir âlemin vakitlerini gösterir gibi, bizim için gece olan saatleri gündüz ve gündüz olan saatleri gece renginde gösteriyor. Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BÜTÜN MÂBEDLER İÇİNDE GÜNEŞTEN İLK IŞIK ALAN CAMİDİR. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ŞİMDİ HEYHAT, ESKİ “SAAT”LE BERABER AKŞAM DA FECİR DE BİTTİ. BİRÇOKLARIMIZ İÇİN FECİR, ARTIK GECEDİR.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://www.kuranihayat.com/content/m%C3%BCsl%C3%BCman-saati-ahmet-ha%C5%9Fim&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-8403459034908584953?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/8403459034908584953'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/8403459034908584953'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/07/musluman-saati-ahmet-hasim.html' title='Müslüman Saati - Ahmet Haşim'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-4957548596004217662</id><published>2010-07-13T01:16:00.000-07:00</published><updated>2010-07-13T01:17:43.306-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='z.Ahmet Kayhan'/><title type='text'></title><content type='html'>Sevgi Sırrı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgi, insanın en ince ve hassas vicdan hislerinin meydana getirdiği, merhamet ve şefkat duygularının bir eseridir. Vicdan hükmü kalpteki iyi ve kötü bütün varlığı yakarak silip atmış ve orasını ayna gibi tertemiz bir hale getirmiş olduğundan, Cenab-ı Hak o kalbe, tecelli tahtını kurmuştur. Böylece bütün benliği Hak sevgisi kaplamış ve o kimse artık, sevgiden ibaret olmuştur. Artık o her şeyi, her şey de onu sever olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenle o kimse, Cenab-ı Hakkın dostluk, intibak ve esenlik sıfatları ile sıfatlanıp, haslar (seçkinler) zümresine girmiştir. Artık o insanın her iki dünyada da yeri cennet, makamı ise, sefa ve dostluktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslamiyet, sekiz esasa dayalıdır. Bunlara “sekiz cennet kapısı” denir. Ayrıca divanlarda, “sekiz uçmak” diye de anılır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Merhamet ve şefkat,                      5. Sabretmek, &lt;br /&gt;2. Doğruluk,                                         6. Sır tutmak, &lt;br /&gt;3. Sadakat,                                           7. Fakirliğini ve acizliğini bilmek, &lt;br /&gt;4. Cömertlik,                                         8. Rabbine şükretmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bunlar olmadan, her iki dünyada da huzur, mutluluk ve cennet olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu güzel huylarla huylanan ve benliğine maleden bir insan, gereği gibi bir müslüman ve Resulüne layık bir insan demektir. Çünkü bu güzel huy ve ahlâklar, Peygamberimiz Muhammed Mustafa (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) ait güzel huy ve sıfatlardır. Ve keza ondan da ailesine, evladına ve ashabına tecelli ederek, İslamiyet’in temel unsuru haline gelmiştir. Kur’an, böyle beyan ve ilan etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun için de İslamiyet, kelime-i şehadet’le camide cennet aramaktan ibaret değildir. Bunlardan biri eksik olursa insan, gerçek müslüman sayılmaz. Çünkü Allah’ın vahyindeki sırların sağlamlığı, bunlarla ayakta durur. Bunun için de hayatın devamı, huzur ve mutluluğu, bu esaslara bağlıdır. İnsan, yaşamında daima iyiye, güzele ve doğruya dayalı olmalıdır. Ölümsüzlük ve ebedilik, bu gerçeklerle mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu yüzdendir ki, yukarıdaki esaslar, insanlığın ve Hak yolcularının elinde daima bir ışık ve bir meşale olmuştur. İnsan nasıl ki karanlıkta önünü göremez ve yol alamazsa, aynı şekilde Yaratan’ına da varamaz. Cenab-ı Hak, “Işık olun, Bana gelin, sırrıma erin” diye bizlere hitabediyor ve bizleri diliyor. İşte bu hitabın anlamını o yüce Peygamber, Mirac yaparak bizlere anlatmak istemiştir. Şu halde bu hakikat ışıkları olmadan bu cehaletin karanlığında, Rabbimize nasıl yol bulup onun rızasına layık olacağız? Demek oluyor ki gerek şeriatta, gerek tarikatta ve gerekse hakikatta olsun, değerli olan bu güzel huy ve sıfatlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir insan ister peygamber, isterse velî olsun, bu gerçeklere sahip olmadan Rabbine layık olamaz. Çünkü 100 Suhuf ve 4 Kitab’ın sırrı budur. İnsanlığa ve beşerî vicdanlara hayat kaynağı olan, neşe, huzur ve mutluluk bahşeden, bu sekiz esastır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyada ne kadar güzel huy ve ahlâk varsa, hepsi bunların içindedir. Bu nedenle bunlara, “sekiz cennet kapısı” denmiştir. Bunlara sahip olanlar, zaten bu alemdeyken cennet hayatı sürerler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yedi tamuya gelince: Bu cehennem kapılarını açan huylar da şunlardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; 1. Gurur,                                     3. Kıskançlık,                             5. Dedikodu              7. Öfke &lt;br /&gt;2. Hırs,                                         4. Bölücülük                               6. Şehvet &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte dünyada ne kadar kötü huy ve ahlâk varsa, onlar da bunların içindedir. Onun için her kim iyiyi, güzeli ve gerçeği kabul etmezse, kişiliği ne olursa olsun ve ne kadar suret-i haktan görünürse görünsün, onun gönlünde bunlar yatıyor demektir. İsterse başı secdeden kalkmasın, hiç bir önemi yoktur. Gerek insanlık ve gerekse İslamiyet, gerçeklere dayanmakla olur. Keyfine göre hareket edip benliğe kapılarak, riya, gösteriş ve desinler diye İslamiyet olmaz. O takdirde yedi tamunun gurur ve isyan kapılarını, insan kendisine açmış olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk satırda görüldüğü gibi;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişi eğer şaşı bakmaktan bu dünyayı esas alan görüşünden kurtulursa Vicdan sahibi olur. Vicdan hükmü ise kalpta iyi ve kötü her varlığı yakar ve böyle bir kalbe de Cenabı Hakk yerleşirse artık o kalb her şeyi herşeyde o kalbin sahibini sever. Kişi eğer yaşamı boyunca yukarıdaki gibi bir kalbe sahip olup Hakk o kalbe tecelli etmezse o zaman kişi yukarıdaki yazının ilk satırından sonrasına talip olur. İşte o zaman o kalb sahibine de iyilikler yapıyorsa cennette, kötülükler yapıyorsa da cehennemde yaşamak düşer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgi ile kalın.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-4957548596004217662?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/4957548596004217662'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/4957548596004217662'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/07/sevgi-srr-sevgi-insann-en-ince-ve.html' title=''/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-499764959554898337</id><published>2010-06-22T02:59:00.000-07:00</published><updated>2010-06-22T03:00:00.614-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mehmet Fatih Çıtlak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edeb'/><title type='text'>Mehmet Fatih Çıtlak ile Edeb üzerine Mülakât</title><content type='html'>Mehmet Fatih Çıtlak ile Edeb üzerine Mülakât&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Allah Teâlâ madem ki bu kâinâtı muhabbet üzere yarattı, bu Muhabbetini idrak etmek üzere’de insanı yarattı. Kendisi muhabbet üzere yaratır da insan bu muhabbetten nasıl yüz çevirir? "&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;13 Haziran 2010 Aziz ve muhterem Mehmet Fatih beyefendi, Âsitâne dergimiz için mülâkat isteğimizi kabul etmenizden dolayı kalbî teşekkürlerimizi kabul buyurunuz. Efendim, Mevlâna Hazretleri Mesnevî-i Şerîf’lerinde &lt;br /&gt;Ez hudâ cûyîm tevfik-i edeb &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bî edeb mahrum u geşt lutf-i rab&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hudâ’dan edeb hususunda yardım dileyelim. Çünkü edebi olmayan, Rabbin lutfundan mahrum kalır." buyuruyorlar. Hazreti Pîr efendimizin Cenâb-ı Hakk’tan edeb hususundaki bu niyâzlarından bahisle yüksek müsaadelerinizle suallerimize edebin tanımı ile başlamak dileriz. Edeb nedir efendim? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;■ ■ ■ Eyvallah efendim. Bir kere nazik davetinizden dolayı bendeniz sizlere teşekkürü bir borç bilirim. Edeb, tasavvuf, Hazreti Pîr gibi mevzûlar olduğunda fakirin hatırlanmasının şükrünü ödemekten de âcizim, bunu da arzetmek isterim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Âyet âyet hemegî ma’ânî-i Kur’ân edebest" diyor Hazreti Mevlânâ. Velhâsılı "Kur’ân-ı Kerîm âyet âyet edebtir" buyuruyor. Edeb evet bize öğreti olarak birçok mânâlarda eline, beline, diline sahip olmak gibi hep halk’a nüfuz etmesi için belli öğretilerde takdim edilmiştir. Fakat edebte bir farklı husûsiyet vardır. Tam kelimesiyle Hazreti Pîr’in sözlerine bakarsak bu inceliği işaret ettiğini göreceğiz. Ama ondan evvel şunu arzedeyim; bir kere edeb kelimesi için İslam literatüründe, İslam ahlâkında nasıl kullanıldığına hemen bir bakmak lazım. "Eddebenî Rabbî, fe-ahsene te’dîbî! " Beni Rabbim terbiye etti, edeblendirdi, Onun edeblendirmesi ne güzel!" dediğine göre Hazreti Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve sellem) Efendimiz, edeb gözle görülen ahlâkın ötesinde ki bir cevher. Ahlâk taklîd edilebilir fakat edeb taklîd edilemez. Ahlâk insanın hilkatinde, fıtratında zâhiren algılanabilecek hallerdir. Mesela bir insanın konuşma şeklindeki tevâzuyu taklîd edebilirsiniz. Tevâzu cümlelerini seçerek belli bir fiziki yapıya bürünerek bu ahlâkı taklîd mümkündür. Fakat o tevâzu’nun kalpte olan mânâsını taklîd mümkün müdür? Mümkün değildir. İşte o tevâzuyu yani ahlâk’ın (tevâzu ki bunlardan birisidir) ve ahlâki tüm davranışların esas kalpte neş’et eden noktasına edeb deniyor. En önce o edeb cevheri olarak kalb’i ihâta ediyor, kalpteki o edeb ondan sonra fi’liyyâta geçiyor. Dolayısı ile edeb ilk başta "kalb"in ahlâkıdır. "Kalb"in ahlâkına edeb denir. Peki kalp nedir? Kur’ân’ın ve Allah’ın muhatabı ve nazargâh-ı İlâhî’dir. Mahbub-u Subhânî’nin nazar ettiği, mihman olduğu mekandır, îmân’ın temekkün ettiği makarr-ı İlâhî’sidir, hepsidir. O halde kalpteki bu îmân’ın ilk alâmeti edeb’tir. Îmân’ın şartlarını kabul "Âmentü billahi ve melâiketihi ve kütübihî ve Rusûlihî" diye sayılan altı maddeyle toplanan şartlar îmân’ın zâhirî şartlarıdır. Ama bu îmân’ın zâhirî şartlarının bizde bulunması gereken kalbî noktasına ve kabulüne îmân’ın bâtinî şartları denir. Îmân’ın bâtinî şartlarının ilk maddesi ise edeb’tir. Şimdi o halde şunu hemen söyleyelim ve mevzûyu öyle toparlamaya çalışalım. Edeb lâtif bir şeydir. Yani zâhiren hemencecik farkedilen birşey değildir edeb. Menşei itibariyle kalbî olduğu için ancak kalpteki letâfetle anlaşılabilir. Şimdi geliniz Hazreti Pîr’in o sözüne böyle bakınız. Ne diyor efendim? "Allah Teâlâ’nın lûtfuna" Dikkat buyurun tâbire! Allah Teâlâ’nın lûtfuna mazhariyetten bahsediyor. İşte Lâtif sırrı o letâfetle ancak bilinen edeble oluyor. Ancak o zaman Allah’ın lütf-u İlâhî’sinden ve "Latifun bi ‘ibadihi" âyeti kerimesinden nasibdâr olunuyor. Bu çok önemlidir.Çünkü şerîat’ın bâtınında olan hikmetlere ancak bu aşk ile nüfûz edilir. O halde Allah Teâlâ’ya duyulan muhabbetin alâmeti îmân, bu îmân’ın coşkulu bir halde kalbi sahada yerleşmesine vesile olan da edebtir. Edebin muhafaza ettiği bu îmân’a aşk denir. O yüzden edeb aşktan, aşk da edebten beslenir. Edeb olmazsa Lâtif sırrı olan o aşk-ı İlahî asla tam mânâsıyla tecelli etmez, savuşur gider. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edeb de bir ibâdettir diyebilir miyiz? (Nâfile midir? Hükümlü bir ibâdet midir?)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;■ ■ ■ Cenâb-ı Hakk Kur’ân-ı Kerîm’inde emirleri, yasakları, farzları, vâcibleri beyan etmiştir. Efendimiz’in sünnet-i seniyyesinde de ibâdetler sünnet olarak, nâfile olarak belirtilmiştir. Şimdi bunların içerisinde bir kâide vardır. Bir kere hangi ibâdet olursa olsun, Allah Teâlâ’nın ve Resûl-i Ekrem Efendimiz’in bildirdiği herhangi bir ibâdete vesile olan herşey nâfile ibâdet hükmünde hatta o ibâdete dahil hükmündedir. Mesela bakınız bendeniz hep sıkça bu misali veririm; bir insan sefere giderken, diyelim ki Konya’dan Mekke’ye seyahate çıkacak, ziyarete gidecek. Konya’dan hareket etmeye karar verdiği andan itibaren, velev ki elli-altmış kilometre gitsin ilk konakladığı yerde namazını seferî olarak kılar. Çünkü artık o Kâbe’nin yolcusudur. O’na giden yolların hepsi Kâbe’ye gitme hükmündedir. O halde ibâdetlerde kazanmamız gereken huşû’u, huzuru ve Allah’a muhabbeti arttıran herşey zaten bir kere nâfile ibâdet hükmündedir. Mesela yine şu misali de vermiş olayım; namaz kılmak için abdest lazımdır. Abdest almak için ecdadımızın yaptırdığı o şadırvanlar…Efendim abdest almaya kolaylık olsun diye verilen bir havlu tutma meselesi bile, bir jesti bile nâfile ibâdet hükmündedir. Çünkü ibâdetin "Tahsîn" şartı derler buna yani ibâdetin güzelliğini kabul edip güzelleştirmek için gayret etme şartı. Dolayısı ile bunlar nâfile’dir. Fakat edeb böyle midir? Bir kere edeb büyüklerin anlattığına göre acaip bir nesnedir. Edeb hem sâlih amellerin menbaı, hem sâlih amellerden edinilen sevap, ecir ve derecâatın aynı zamanda muhafaza edildiği yerdir. Bu bakımdan düşünülürse edeb hem ibâdetin başı hem de ibâdetin sonundaki hâldir. İbâdete sevkederken muhabbet vardır, o ibâdete muvaffak olduktan sonra edeben kulluğunu idrâk vardır. Dolayısı ile edebin ihâta etmediği hiçbir saha yoktur. Niçin? Çünkü daha evvel’de söyledik Allah Teâlâ muradıyla ve muhabbetiyle bu âlemi hâlk etti. Dolayısı ile onu ne kadar Rahmaniyetiyle, İlmiyle, Rahîmmiyetiyle, dünya, uhrevî, zuhur perdeleriyle perdelese bile netice de künhünde bu muhabbet var. O halde özünde bu muhabbetten aldığı feyizle bir insana nizamı, güzelliği bahşeden edeb, cümle âlemi ihâta ediyor demektir. Hatta Hazreti Mevlâna buyurur ki "Bak güneşe! Güneş bile edebe riâyet eder." Âyet-i kerîme acaiptir yani (estauzubillah) "Veş şemsu tecrî li mustekarrin lehâ, zâlike takdîrul azîzil âlîm". Mesela, "Vel kamere kaddernâhu menâzile hattâ âdekel urcûnil kadîm- Leş şemsu yenbegî lehâ en tudrikel kamere" [Yâsîn: 38-39-40]. Kamer’e göre güneş daha baskındır fakat asla bulunduğu seviyeyi, haddi aşmaz. Ben daha baskınım deyipte, kamer’in (ay’ın) sahasına tecavüz etmez. Ve kâinattaki nizam hep bu edeb üzere döner. Emrolunan mecra’da gider, ama bir yandan da kendi derecesine göre Allah’tan çekinir, kalbî o çekingenliği hisseder. Dolayısı ile semavatta cansız dediğimiz mülkte bile edebe riâyet varsa, Allah Teâlâ’nın muhatab kıldığı idrâk sahibi insanda edepsiz olmak veya edebin dışında hareket etmek mümkün değildir. Nihai olarak şunu da söyleyebiliriz; (estauzubillah) "Yâ eyyuhellezîne âmenû âmenû billâhi ve resûlihî" "Ey imân edenler! Allah ve Rasûl’üne imân ediniz" [Nûr: 62] âyet-i kerimesi îmânın zâhirî şartlarını kabulden sonra bâtinî şartlarını muhakkak yerine getirmemizi tavsiye ettiğinden, edeb Allah’a gönül vermiş insanlar için farzdır. Hem itikadı farzdır, hem öğrenmesi farzdır, hem amel etmesi farzdır. Derecesine göre… Mü’min olmak için ayrı ilim lazımdır, imânın emrettiği teslimiyeti yaşamak için, İslam için ayrı bir ilim lazımdır ve hayata tatbîk lazımdır. Yerine göre, ihmâline göre derekesinden cezası kesilir,yerine göre de takdîr ve tayini yerine getirilmesi lazımdır. Bu cihetten bakılırsa biz de edepli olmak üzere bu dünyaya geliriz. Bilhassa aşk ve muhabbet sahasında yürüyenler için edeb farz-ı ayn’dır. Başkasının edeb göstermesi ile ondan kurtulmaz, herkesin aynı şekilde farzen bunu yapması îcâb eder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hudûdlara riâyet, haddini bilmek mecbûri bir edeb oluyor çünkü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;■ ■ ■ Zaten edeb sizin hudûdlarınızla sınırlıdır. Edebi kendi hudûdlarınız içerisinde yaparsınız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneşten örnek verdiniz, onun hudûdu belli, haddi aşmıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;■ ■ ■ Evet. Zaten efendim insan veya herhangi bir mahlûk kendi edebini idrâk etmekle mükelleftir. Çünkü kendi idrâkini aştığı anda Allah’ın edebini görecektir. Yine edepten dışarı çıkamaz. O kendi bulunduğu alanın ötesi ayrı bir edeb ister. O edebin sahibi de Hazreti Allah’tır. İnsan o zemînde yürüyebilmek için, edebin üzerinde yürüyebilmek için edeb kesilmelidir, vesselâm. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resûlullah Efendimiz’in ahlâkı ile ahlâklanmak (Muhammedî edeb) ve Cenâb-ı Hakk’a karşı lâyıkıyla edeb sahibi olabilmek niyâzında olan bir mü’min nasıl bir yol izlemelidir? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;■ ■ ■ Efendim ibâdet, tâat, insanlık bunların hepsini değerlendirirken meşhur Cibril hadîs-i şerîfinden hareket etmek lazım İmân, İslam ve ihsan. Bir insan İmân’ı takliden söyler kalbi kabul ederse mü’min olur. İnandığı Allahına teslim olmak niyâzında bulunursa Allah’ın İslam şartları da bellidir, o teslimiyeti göstermek üzere hem ibâdet tâat’ı hem de itâati haram helâl çerçevesinde yerine getirir. Fakat bu kâfi değildir. Allah Teâlâ madem ki bu kâinâtı muhabbet üzere yarattı, bu Muhabbetini idrak etmek üzere’de insanı yarattı. Kendisi muhabbet üzere yaratır da insan bu muhabbetten nasıl yüz çevirir? Dolayısıyla Allah Teâlâ’nın emirlerine ve yasaklarına "Emretti mecburuz. Yoksa yapmazsak bizi yakar. Yapalım ki Cennet’e girelim" diyerek Resûlullah (Sallâllâhu Aleyhi ve sellem) Efendimiz’in edebine ulaşılmaz. Ancak ahlâk’ı taklîd eder bir insan. Taklîd de tatkik derecesine göre birşey getirir. Hiçbir zaman hakîkatı olmaz. Çünkü taklîd tefekkürü öldürür. Tefekkür lazımdır. Peki hangi tefekkür? Allah Teâlâ’nın hislerini tashih ettiği, düzelttiği, kalplerindeki hisleri düzgün olan ve Allah’ın aklıyla akıllanan bir dimağa sahip olmak lazımdır. Yoksa hindi gibi düşünmeye tefekkür denilmez. Peki bu nasıl elde edilir? Yakınlıkla. Yakınlık için ne lazımdır? En önce bizden isteneni yapmak. Fakat bizden istenileni yapmakla yakın olunmamız mümkün değildir. Hadîs-i şerîfte işaret edilen nâfileler vardır. Nâfile burada lüzumsuz mânâsında değildir. Cibril hadisindeki ihsan mertebesine işarettir. Yani "Ya Rabbî! Sen bunu bana emrettin, ben kılarım. Resûlullah’ta bundan evvel dört rekat daha kılmış. Aman ne demek! Hemen kılayım.Başka ne yapabilirim Ya Rabbî?" demek ihsan şartıdır. İnsan ancak öyle bu muhabbetin tezahürüne mazhar olur. İşte bir insan bu mertebeye erişirse, erişmeye gayret ederse, buna meyil ederse (en önce buna meyil hâli zaten başlar) sonra o meyili muhabbete dönüşür, o muhabbeti aşk’a dönüşür. İşte o zaman bu edebe sahip olur. Yoksa Arapça’da bir tabir vardır; ‘fe-illa lâ’ yani böyle olmazsa, olmaz. Yahut ‘Fe-illa felâ’, yani böyle olmazsa yok, istisnası bile yok. Allah’ın Resûlü’nün edebinden nasiplenenlere bakarsanız hepsinin yakîn kullar olduğunu görürsünüz. Ama onların yakınlıklarını ve o yakınlığı muhafaza eden hem de yakınlığa sevkeden cevher olarakta hep edebi görürsünüz. Edebe riâyet etmişlerdir ve hep edeb çizgisi üzerinde bulunmuşlardır. Sahâbe-i kirâm hazerâtı tamamiyle bir edeb abidesidir. Edeple fethetmiştir. Mesela Mekke’li müşrikler anlatıyor işte, "Hiçbir saray’da hiçbir Sultan’ın katında böyle Sultan’a tâbi olan, bu kadar muhabbet edilen bir başka Sultan ve saltanat sahibi görmedik. Konuşmaya başladığı zaman yer-gök susuyor adetâ. Ve o konuşmaya başladığında yanındaki ashâbı taş kesiliyor, kıpırdayamıyorlar bile" diyerek Resûlullah Efendimiz karşısındaki sahâbî’nin edebinden etkilenen insanları ve hatta imânla müşerref olan insanları nazarımıza veriyorlar. Dolayısı ile Allah Resûl’üne edeb, sevenler için şarttır. Sevmek için şarttır. Ve ihsan mertebesi olarak sâdece emir-yasaklar veya "Resûlullah yapmış, biz de yapalım" değil, "Gerçekten ben ona nasıl kavuşurum? Nasıl ona vasıl olurum?" diye bir dert sahibi olması lazımdır. Dolayısı ile bu derdin dermânı, bu muhabbetin de vesilesinin edeb olduğunu unutmamak îcâb eder. Hepsi birbirine bağlı hem birbirini besleyen hem de birbirini çağıran, davet eden hasletlerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepsi birbirine bağlı zincirin halkaları gibi. O olmazsa bu olmaz, bu olmazsa o olmaz gibi sanki… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;■ ■ ■ Arzu ederseniz örnekleyerek meseleye alalım: Mesela bir insanın kendi ilmîyle alakalı düşünelim. Zâhir ilmin kendine ait zâhir bir edebi vardır. O zâhir ilmin edebini yaparsa kişi ilme’l yakîn’den ayne’l yakîn’e yükselir. Ayne’l yakîn’e geldiği zaman o ayne’l yakîn’in gerektirdiği başka bir edebi vardır. O edebi yerine getirirse Hakke’l yakîn’e yükselir. Hakke’l yakîn’in de edebi vardır. "Mâ zâgal basaru ve mâ tegâ" [Necm: 17]. Sidre-i Müntehâyı rıkk’a eden Hazreti Fahr-i Âlem için ne buyuruyor Allah? Bakışlarında bile Allah kefil. "Mâ zâgal basaru ve mâ tegâ." Haddini aşmama, Allah’ın ona tayin ettiği hudûdu idrak etme. Muhteşem bir nefis terbiyesi vardır orada. Kendi cüzzî iradesinin nerede başlayıp nerede bittiğini, küllî irade’ye hangi hususta teslim olacağını tek tek tefrik edebilme. Çünkü Allah Teâlâ’ya hakkıyla kul olanları Allah Teâlâ, hem nefsine arif hem kendine arif eylemiştir. Bu Âdet-i Sübhânîye’leridir. Hakke’l yakîn’in bile edebi vardır. Efendimiz Sallâllâhu Aleyhi ve sellem’in sâdece mirâc’ın o ilk tahiyyat kelâmındaki selamlaşma bahsine bile baksak, o mertebedeki edebin de olduğunu, hatta o mertebedeki edebin çok daha önemli ve çok daha zor olduğunu düşünmek îcâb ediyor. Dolayısıyla her makâm’ın kendine ait bir edebi vardır.Hani ahlâk o edebi tahsil için vardır. İlme’l yakîn gibidir ahlâk. Bunun âyne’l yakîn’e ve Hakke’l yakîn’e geçmesi de yani ilme’l yakîn olarak edeb ‘ahlâk’ ismini alır. Buna riâyet ederse onda kendi edebi olur, âyne’l yakîn olur.Allah’ın kendi edebinden giydirmesine de o saha’nın edebi denir ki Hakke’l yakîn mertebesidir yani Allah’ın kendi edeplendirmesi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah Resûlü bir hadîs-i şeriflerinde: " Ya Rabbî! Beni adabın en güzeliyle ve mekârim-i ahlâk ile süsle!" buyurmaktalar. Mekârim-i ahlâk nedir efendim? Açıklar mısınız? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;■ ■ ■ Allah Teâlâ Erhamürrahimin’dir, Resûlullah Efendimiz Rahmeten lil âlemîn’dir. O’nun "merhametlilerin en merhametlisi" oluşu ve Efendimiz’in de "âlemlere rahmet" oluşundan dolayı, ancak Lâtif sırrı ile bulunabilecek bu edebi Hazreti Allah bizim zâhir âlemimize de göstermiştir. Dolayısıyla mekârim-i ahlâk insanı doğrudan Allah’a vasıl eden ahlâk demektir. Bu ahlâkın zâhirî ölçülerini bizim âlemimizde Rahmetil Allah göstermiştir. Fakat bundan ibaret değildir. Bundan ibaret olmayışını idrak eder yürürsek ahlâk-ı mekârim-i ahlâkla edeb arasında fark yoktur. Ama bunları ayrı, bunu ayrı müşahede etmemiz ne zaman olacak? ‘Bu ahlâktan ibarettir’ dersek edebi ve farketmezsek, o zaman birbirinden zaten ayırmış oluruz ki bizim için bahşedilen yolu anlamaz oluruz. Bu şuna benzer efendim, mesela Kur’ân-ı Kerîm mealleri yazılıyor, bazen bunlara maeller veriliyor. Mesela deniyor ki "Senin Rabbin sırat-ı müstakim üzeredir." Veya Resûlullah için "Muhakkak Sen sırât-ı müstakîm üzere gidiyorsun." Yani mübarek! Tabi ki öyle. Şimdi burada sırât-ı müstakîm’de olmak, yani doğru yola gitmek mânâsında. Allah için böyle birşey söyleyebilir misiniz? Resûlullah Efendimiz için böyle birşey söyleyebilir misiniz? "Allah Teâlâ sırât-ı müstakîm’de" demek, "Sırat-ı müstakimette olanları bizzat muhafaza etmek için Allah oradadır" demektir. Allah Resûlü’nün sırat-ı müstakim’de oluşuysa "Sırat-ı müstakim’de bulunanlara rehberlik için o yoldadır." demektir. İkisi aynı şey değildir. Biz sırat-ı müstakim’e iletilmeyi dileriz ve Allah’tan hidayet isteriz. Ama Onlar o hidayeti gösteren zâtlardır. Şimdi böyle bakıldığında, Allah Teâlâ’nın ahlâkı vardır, Resûlullah Efendimiz’in ahlâkı vardır, mü’minlerin de ahlâkı vardır. Allah Teâlâ’nın ahlâkı hâşâ hilkatten gelen ahlâk mânâsında değildir. Kendi Zât’ını tanıtmak için giydiği zâhiren anlamamız için, bizlerin idraki için tenezzülen bahşettiği, anlattığı, beyan ettiği, izah ettiği ahlâkıdır. Ve bu ahlâk Allah Resûlü’nün üzerine tıpatıp, birebir oturmuştur. Hazreti Hassan bin Sabit’in söylediği gibi. Allah Resûlü’nün şairi öyle diyor "Ke enneke kad hulikte kemâ teşâü" "Sanki Allah’la başbaşa vermişsin de, Allah sana ahlâkını öyle giydirmiş."diyor." Adeta danışa danışa sana giydirmiş bu ahlâkî elbiseyi" diyor. Şimdi bir kişi bu ahlâkın bu bâtinî âlemden ve tamamen mânâ âleminden giydirilen ahlâk olduğunu idrak ederse ve kendisine tenezzülen bunun beyân edildiği ahlâk olarak kabul ederse, işte edebe o ahlâkın edebine kavuşmuştur. Fakat "Ben bunu yapmakla taklîdle bu işi yaparım" diye düşünüyorsa, o zaten tâ başından edepsizlik yapmıştır. Çünkü taklîdle hakîkat birbirinden ayrı şeylerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edeb ve güzel ahlâk ilişkisini açıklar mısınız? Aynı mıdır? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;■ ■ ■ Edeb ve güzel ahlâk zaten anlayan için aynı şeydir tabi ki. Yani bu biraz da bizim güzel ahlâktan ne anladığımız ile alakalıdır. Demin söylersek güzel ahlâk edeb karşılığında kullanılmıştır. Fakat arada şöyle bir nüans var. Şimdi ahlâk deniliyor da niye ayrıca güzel ahlâk veya mekârim-i ahlâk deme ihtiyacı hissediliyor? Bunu iyi tespit etmek lazım. Ahlâk denilse olmuyor mu? İşte güzelliğini nereden alıyor? Daha evvel’de arzettiğimiz gibi Cibrili hadîs-i şerîfinde geçen imân, islam ve ihsan bahsi var. İhsan Allah Teâlâ’ya muhabbetle ibâdet etme ve Allah Teâlâ’nın taksimine muhabbetle teslimiyet gösterme halidir. Tabi bu taksim derken ilk başta bize mal,evlat, çoluk çocuk gibi taksimini kastetmiyorum. İlk önce bizi kendi kulu olarak taksim etmesini kastediyorum. Allah Teâlâ’nın bizi kendi kulu olarak taksim etmesi ve hususi olarak ayırmasından memnun olması lazım insanın.Buna gerçekten özünden muhabbetle karşılıkta bulunması lazım. Bir mecburiyet gibi görmemesi lazım. İşte bu insanı mekârim-i ahlâk’a götürüyor. Taklîden o hareketleri yapmaya değil de, severek yapmaya muhabbetle yapmaya götürüyor. Mekârim-i ahlâk eşittir edeb diyebilir miyiz? Deriz. Şöyle bir farkı var ama: Edeb denildiğinde ve mekârim-i ahlâk denildiğinde şöyle bir benzerliği veya şöyle bir ayırımı var.İnsan ahlâkî olarak güzellikleri yine taklîd ederek ve ilimle tatbîk ederek erişebilir. Bunu biraz daha küçük lokma yaparsak, hem de İslam literatüründe, ıstılâhâtında yani kullanılan mânâsıyla karşılarsak, ahlâk ‘sâlih amel’ demek. Mekârim-i ahlâk ‘ebrâr’ın sınıfına girmek’ demek. Yani sâlihlerin bir üst mertebesi. Ebrâr nedir? Ruhsatla değil sâdece, azimetle hareket edenlerdir. Fetva ile değil, takvâ üzere hareket edenlerdir. Allah Teâlâ takvâ üzere hareket edenleri "Ebrâr" diye isimlendiriyor. Bir ‘ebrâr’ veya ‘ber’ kelimesi ‘berî’ kelimesi bunlar hep aynı kökten müştaktır. Dolayısı ile bir insan ruhsatla değil de, azimetle hareket ettiğinde içindeki îmânî iffeti ve Allah’a karşı olan muhabbeti ve imânı tam muhafaza etmiş oluyor. Ve Allah’ın muhafazası ile muhafazalanıyor, Hıfz-ı Hümâyi görüyor. İşte bu yüzden de ebrâr oluyor, beliğ oluyor. Şirkten, küfürden, ahlâk-ı rezile’den beliğ olmuş oluyor. Başka, yaptığı ameller zâhirî olmuyor. Şirk, riyâ gibi veya ucûb gibi onunla nazlanmak gibi belalardan ne oluyor kul? Azimetle hareket ettiği için hiç nefsine hisse vermeyip hep kendi tercihini Allah’tan yana kullandığı için ebrâr seviyesine yükseliyor. Peki orada bitiyor mu iş? Mukarrebîn var. Mukarrebîn, Allah Teâlâ’nın hususî yakınlığına Cenâb-ı Hakk’ın bizzat eriştirmesi hâlidir. Kul o yakınlığa erişebilecek son kerteye kadar gayret ettiğinde ancak ebrâr mertebesine yükseliyor. Mukarrebler muhakkak o ebrâr’dan yükseliyor. Yani her ebrâr makamında olan mukarreb değildir. Fakat mukarreb olan kullar muhakkak ebrâr mertebesini görmüş, müşahede etmiştir. İşte mekârim-i ahlâk ile edebin alakası bu. Mekârim-i ahlâktan kastımız, eğer bizim elimizden geldiği kadarıyla tüm azimet tarafını, tüm ruhsatlarımızı Allah cihetinden, Hakk Teâlâ’nın emr-i cihetinden tutarsak buna mekârimi ahlâk deniliyor. Bu aynı zamanda kulun kendi başına yapabildiği cüzzi iradesini ortaya koyduğu edeb mânâsındadır. Fakat "Eddebenî Rabbî feahsene te’dîbî " hadîs-i şerîfindeki zikredilense Allah Teâlâ’nın o edebi kendisi’nin bizzat giydirmesi halidir ki bu bakımdan düşündüğümüzde mekârim-i ahlâk bizler için cüzzi iradeyle olan, Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve sellem) içinse Allah tarafından ikrâm edilen ahlâk demektir. Bu bakımdan bakıldığında, düşünüldüğünde ikisi de edebe çıkar. Kulun erişebildiği edeble Allah Teâlâ’nın ikram ettiği edebte birleşiverir ki bu mânâdan birlikteliği fakat diğer vecihten de küçük bir ayrılığı vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;　&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerdern ez akl suâlî ki bâşed îmân &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akl der-gûş-i dilem goft ki îmân edebest &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Akıla sordum, nedir îmân? Akıl, kalp kulağıma eğilip dedi ki îmân, edebtir". Vakt oluyor akıl edeb diyor gönül uymuyor, gönül edeb diyor akıl uymuyor. Hazreti Mevlâna’nın da buyurdukları îmân üzere edeb sahibi olmayı nasıl anlamalıyız? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;■ ■ ■ Bir kere müşahede makamında olan insanın bu edeble aklının, fikrinin herşeyiyle pür-nûr olduğunu görüyoruz. Böyle olduğunda savaş biter. Çünkü aşk geldi mi sulh başlar. Akıl derken hangi akıldan bahsediyor? Bakın dikkat buyurursanız "Akıl kalp kulağıma eğildi." diyor. Demek "Kalp kulağına eğildi" derken öyle bir akıldan bahsediyor ki kalbe mahrem bir akıl. Kalbe mahrem bir akıl zaten Allah’ın nûrunu idrak etmeye müsait bir akıldır. Kalpsiz akıl o zaman nizâha başlar. Yani hiçbir zaman kalbiyle beraber giden akılla, edeb hususunda bir nizâ yoktur. Akıl böyle bir kalbin, nûrlanmış bir kalbin emrinde daha acabâ nasıl edeb gösteririm diye adetâ icad eder. O kalbî sahaya doğan mânâyı daha evvel hiç kimseden görmediği halde taklîdden de uzak adetâ icad eder. Mesela Sahâbe-i kirâm’dan birisi kendisini direğe bağlıyor. "Vallahi ben affolunmadan kendimi buradan çözmeyeceğim." diyor. Bu zâhiren bakıldığında bir deliliktir ve zâhiren bakıldığında da bir kişinin tövbesinin kabul olması için direğe bağlanması gibi bir kaide yoktur. Ama aşk-ı İlâhîsi ile beraber o tüm tasarrufunu, tüm ceberutiliğini, aklî tedbirlerini, hepsini "Ben o vahye kurban olayım" diye kurban ettiğinde iş ortaya çıkıyor. Efendim zaten akıl bizim gayet güzel besleyip büyütüp vakti gelince’de Allah’a kurban etmemiz gereken kurbandır. Helâl kurbandır akıl. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velilerimizin, tasavvuf ehlinin irfân meclislerinde nasihat buyurdukları vecizelerden oluşan eserleri kendi kendimize okuyarak ve istişare ederek muhabbet kazanılabilir mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;■ ■ ■ Kazanabiliriz. Bakınız Rahmanî ve şeytanî sohbeti anlamak için bir kıstas vardır. Bunu sizin nezdinizde kıymetli muhabbeti olan kardeşlerimize bir sır ifşası olarak kabul edebilirsiniz. Hani çoğu zaman "Şeytanî mi işimiz yoksa Rahmanî mi? Bu sohbet şeytanî mi yoksa Rahmanî mi?" diye düşünürüz. Bunu anlamanın bir yolu var. Yani evliya olmanın dışında, keramete ermeden de bunu tespit etmenin bir yolu var. Büyükler şöyle söylüyor: Bir sohbete eriştiğinizde o sohbette bulunduğunuzda Allah’a karşı kulluk, Resûlullah Efendimiz’e karşı muhabbet ve insanlara karşı hizmet aşkınız ve şevkiniz artıyorsa bu sohbet nasıl olursa olsun Rahmanîdir. Eğer bir sohbete erişipte o sohbetten çıktığınızda Allah Teâlâ’ya kullukta gevşeklik veyahut ümitten ziyâde ümitsizlik, tembellik, Resûlullah Efendimiz’e karşı muhabbet eksikliği ve insanların hizmetinde gevşeklik olarak birşey zuhur ediyorsa, onu da şeytanî sohbet, şeytanî bir meclis olarak tavsif etmişler. Biz o zaman şurdan anlayabiliriz; böyle sohbetlere eriştiğimizde Allah ve Resûlüne muhabbetimiz, ibâdet duygumuz ve insanlara karşı hizmet aşkımız artıyor mu? Artıyorsa cevap, doğrudur. Peki bu meclislerde bunlar konuşulduğunda ekseriya gördüğümüz şey nedir? Budur. Bakınız şöyle bir İslam coğrafyasına, hizmet eden ve güzellikler bırakan insanların eserlerine, yüzde doksandokuzu muhakkak ki bir seyr-i sülûk’ten geçmiş, manevî terbiyeye mazhar olmuş, ya bir Pîr eteğinde ya da bir mürşid dizi dibinde feyz almış insanlardır. Bunu tesadüfle anlatmak izahtan çok insafsızlık olur. Dolayısıyla işin bu tarafı var. Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’inde Cenâb-ı Hakk bizzat bu arkadaşlıkları teşvik etmiştir. Bir kere Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’inde zümre sayar; Âbidin, Tâibin, Sâcidin, Rakıin, Sâbirîn, Zâkırîn, Sâimîn birçok zümreyi sayar değil mi? Bir kere Cenâb-ı Hakk zümrelerden bahsediyor. Ve yine beraber zikredildiğinde bu zümrelere ilhâk olmak, bu zümrelerle beraber olma isteğini teşvik ediyor. Mesela sûre-i Yûsuf’ta yüzbirinci âyet-i kerîme’de Hazreti Yûsuf’un lisânından cümle peygamberlerinde söylediği bir dua var "teveffenî muslimen bis ve elhıknî sâlihîn" "Bizleri müslüman olarak ya Rabbî huzuruna kabul et, bu dünya sahnesinden artık biz ancak öyle çekilelim, müslüman olmadan ölmeyelim." Çünkü âyet-i kerîme’de öyle diyor. ‘Sakın ha! Müslüman olmadan ölmeyiniz." "fe lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn" [Bakara:132] Yani "Sizler müslüman olmadan, Allah’a teslim olmadan, imân etmeden sakın huzuruma gelmeyin" demek. "Bu dünya sahnesinden çekilmeyin" demek. Peygamberler bunu talep ettikten sonra dualarıyla (fiilen ortaya koymalarına rağmen) akabinde de ne demişler? "ve elhıknî" [Şuarâ: 83] "Bizi ilhâk et." Nereye? "bis sâlihîn" "sâlihlere". Peygamberlerin dahi o arkadaşlıktan imtinâ etmediğini düşünürsek, bizler gibi âciz kulların sâlihlere ilhâk edilmeyi istememesi asla ve asla düşünülemez. Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’inde Cenâb-ı Hakk sûre-i Nisâ’da Kendisine itâat edenlere böyle bir hâlin verileceğini, yani sâlihlerle, nebîlerle, sıddîklarla arkadaşlık olacağını nimet meyanında zikrediyor. "Sırâtallezîne en’amte aleyhim" sırrında "Kendilerine ikrâm ettiklerimiz" diye yani o sırât-i mustakîm üzere olan kulları nebîler, sıddîklar, şehitler ve sâlihler olarak zikrediyor. "ve hasune ulâike refîkâ" [Nisâ:69] diyerek de bu arkadaşlığı bizzat Hazreti Allah tahsîn ediyor, takdîr ediyor. Dolayısıyla sâlihlerin hallerine özenmek, sâlihlerle beraber olmayı temenni etmek ve sâlihlerin bu şekildeki makamlarını, mevkîlerini düşünerek ibret olsun diye okumak ve onun menakîbını zikretmek fazladan birşey değil, tam tersine İslam ahlâkının bizim üzerimize emrettiği bir vecîbedir. Bizzat o sâlihlerle bulunmak mevzû hakkında Cenâb-ı Hakk’ın emr-i manevîsidir. Ayrıca bir küçük hatırlatma da bulunalım. İki Cihan Serveri Efendimiz bazı kişilerin faziletinden bahsetmiştir, ümmetinin faziletlerinden bahsetmiştir, Peygamberlerin faziletlerinden "Kardeşlerim" diye bahsetmiştir. Bu hem Kur’ân-ı Kerîm’in üslûbuna hem hadîs-i şerîfteki, sünnet-i seniyyedeki üslûba muvafıktır ve mutabıktır. Hemen hatırladığım, düşünmeden söyleyebileceğim az evvel’de zikri geçen "Zikru Aliyyin ibâdeh" buyuruyor. "Hazreti Ali’nin menkîbelerinden ve faziletinden bahsetmek nâfile ibâdettir." diyor. Kulluğu idrâk ettiren her vesile bizzat Allah tarafından emirle ve telkinle bizlere ilân edilmiştir, beyan edilmiştir. Dolayısıyla evliyâullah’ın menkîbelerini okumakta ve onlardan o ibreti almakta hiçbir beyis yoktur demekten öte çok feyiz vardır. Son birşey daha hatırlatayım. Bunlar yapılırken asla bir cemâatin ta’assubu şeklinde veya bir zât’ın büyüklüğü şeklinde konuşulmamalı. Bir insan bu velilerdeki muhabbeti ve İslâm ahlâkını, Allah ve Resûl muhabbetinden neş’et eden güzellikler olarak görmüyorsa, pehlivan hikâyeleri okumasına benzer ki hiçbir fayda vermez. En başta insan Allah’a ve Resûlüne muhabbete vesile olduğunu bilmeli ve hiçbir cemaat taassubuyla bu hadiselere ne yaklaşmalı ne de böyle anlatmalıdır. Bunun da altını çizmek lâzımdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhabbet için edeb, edeb içre muhabbet menbaı’ndan daim nasiplenmek isteğinde olan bir mü’min için edebin bâki kalması nasıl mümkündür? Şahsi çabayla sağlanabilir ve korunabilir mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;■ ■ ■ İbâdetler îmân nûrunun sönmemesi için etrafındaki muhafazalar gibidir. Dolayısıyla insan ibâdet ve taâtta Allah’a kulluğa itâate devam etmek mecburiyetindedir. Muhabbet almasa bile her zaman üzerine düşen Allah Teâlâ’nın emirlerine itâatle mükelleftir ve sünnet-i seniyye’ye tâbi olmak durumundadır. Bu hem içerdeki muhabbeti muhafaza eder, hem de henüz o muhabbette değilse o muhabbete uygun zemîni açar. Çünkü Allah’ın ve Resûlü’nün emirlerine muhalefet eden bir insan zulûmdedir. Zulûmün olduğu yerde de din teklif edilmez.İlk önce Efendimiz Mekke-i Mükerreme de zulmû kaldırmıştır. İbâdet hayatı sonradan gelmiştir ve yakınlık hayatı sonradan başlamıştır. Zulm olan yerde muhabbet daha doğrusu zulüm olan yerde muamelât olmaz, muamelât olmayınca da muhabbet orada barınamaz. O halde insanın bu muhabbeti muhafaza etmesi bir kere hem o muhabbetin şartlarına hem o muhabbetten evvel ki şartlara riâyetiyledir. Peki nasıl olur? Bir insan bu emirlere, yasaklara, Allah Teâlâ’nın şerîatında beyan ettiği hâl üzere tâbi olursak, Allah Teâlâ muhakkak onu bir muhabbetli zemîne çeker ve onu o muhabbeti alabileceği şekle getirir. Çünkü muhabbet çok nazik bir şeydir ve Allah Teâlâ öyle her değme kalbe bunu indirmez. Muhabbetin neş’et edebilmesi için zemîninin tam bir emniyet içerisinde olması lazımdır. Onun için kul bu muhabbetini Allah’ın emirlerine tâbi olarak yerine getirmek durumundadır. Mesela yine Sahâbe-i kirâm’a bakıyoruz, Efendimiz Sallâllâhu Aleyhi ve sellem’e bakıyoruz, kendi muhabbetlerini ve hatta bazılarına olan buğzunu dahi şahsi tercihiyle hiç yapmamış, hep Allah’ın emrine tâbi olarak yürütmüştür ki bu onun muhabbet menbaı olmasının özelliğinden ve şanındandır. Kişi de böyle bir muhabbete daima mekân olmak istiyorsa Allah Teâlâ’nın emirlerine ve yasaklarına riâyet edecek, zulüm bertaraf edilecek ve daima elinden geleni yapacak şekilde huzurda durmaya gayret edecek. Şöyle derdi benim hocam "Elbet birgün onunda hatırını sorarlar." Hep huzurda bulunmaya gayret edecek, dâima buna riâyet edecek, inşallah o zaman Allah’da onu muhabbetli bir zemînde muhakkak sevdikleriyle beraber buluşturacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasavvuf ehlinin bizleri davet buyurdukları hakîkat muştusu eserlerden tam anlamıyla istifade edebilmek ve feyz alabilmek için kişilerin belli vasıflara sahip olması gerekli midir? Bu eserler herkese aynı ölçüde mi seslenir? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;■ ■ ■ Efendim malûm eskiden tasavvufî sahada eser yazanlar belli çevrelerde bunların okunacağını düşünerek birçok eseri kaleme almışlardır. Tabîî bunlar arasında umûma hitâb eden eserler de vardır. Mesela Hazreti Abdülkâdir Geylânî efendimizin Fethu’r Rabbani’si avamdan havasa kadar herkesi içine alan bir hitabî üslûb barındırır. Ama Fîhi Mâ Fih gibi veya Ibn ‘Arabî Hazretlerinin birçok eseri gibi, bu eserler biraz daha hususî ihtisas ister. Burada ölçü şu olmalı; ilk önce insan Hazreti Mevlâna Celâleddin-i Rûmî efendimizin Mesnevî -i Manevî’sindeki ilk sözü gibi "Bişnev"diyor. "Dinle." İnsan bir kere ‘Bunu bana nasıl anlatacak?" diye dinlememeli. "Bu bana ne anlatıyor?" diye dinlemeli. Yani bu önyargıdan öte daha ince birşey. Önyargıyı geçtik zaten mevzû-i bahis bile olamaz. Hani bizim anlamak istediğimizi değil, en önce "Karşıda ki bana ne anlatıyor?" diye dinlemeli. Bir kere insan muhakkak ilmi tahsil ederken Allah için tahsil etmeli. Eğer Allah için ilim tahsil edilmiyorsa, laf satmak başkalarına laf tokuşturmak için birşey okuyorsa zaten istifâde edemez. Bir kere Allah kendi rızasının bulunduğu o ilmi o insandan çeker alır. Çünkü ilim Allah Teâlâ’nın uhdesinde bir cevherdir. Zâlimin eline onu bırakmaz. Allah’ın tasarrufâtındadır. Allah’ın rızasının haricinde bir taleple ilim isteyen kişi, bırakın tasavvuf ilmini herhangi bir ilim sahasında bile muvaffak olamaz onun feyzini alamaz sadece sırtında yük olur. Cenâb-ı Pîr (k.s) Hazreti Mevlâna efendimizin buyurduğu gibi, "Bazıları vardır onlar ilimlerinin üzerine çıkarlar ve ilim onları taşır." diyor. Ama bazı ilmin sahipleri de vardır ki, onlar kuru ilmi sırtlarında hammallık yaparlar "ke meselil hımâri yahmilu esfârâ" [Cuma:5 - Mesnevî I -3553] "Kitap yüklenmiş maalesef haşa huzurda eşekler (merkepler) gibidir." mânâsına gelen insanlardır. Dolayısıyla en önce Allah için, nefsini tezkiye için, Allah’ın rızasını kazanmak için bu eserlere kulak vermeli ve öyle okumalıdır. Ve mümkünse Allah rızası için sevdiğiniz insanlarla hemdem olup onların sohbet meclislerinde bunlar değerlendirilmeli ve muhakkak ve muhakkak bu tasavvuf bilgilerinin zemîni olarak Allah ve Resûlü’nün emirlerine itâati, şerr-i şerîf’e muhalefet etmemeyi de kişi kendisine şiâr edinmelidir. Ancak o zaman tasavvufî eserlerin feyzini ve bereketini görür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zünnûn-u Mısrî hazretleri şöyle buyurmuşlar: "Zemmedilmiş olan kötü ahlâkın tesiri, zahirî olduğu zaman bâtına, bâtınî olduğu zaman zahire akseder". Zahirî ve bâtınî edeb üzere olmaktan ne anlamalıyız? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;■ ■ ■ Evet efendim. Burada daha evvel’de söylediğimiz gibi birisi ahlâk yani zâhiren algıladığımız fiillerdir. Bunlar riyâ ve sâiri için yapıldığında zâhirîni bozar insanın. İnsanın şahsiyeti, zâhiresi berbâd olur. Kalben gösterilmesi gereken edeb sahasında da, kalbî ve ruhî özelliğe sahip muhabbet ehli insanların başka amaçlarla taklidi de adamın ruhunu öldürür. Mesela riyâ bunların başındadır. Riyâ insanın içindeki taât çeşmesini kurutur. Girdiği zaman taât çeşmesi kurur. Yani o insan bir daha kendi başına kalsa, muhasebe-i nefis yapsa, Kâbe-i Muazzama’da secdeye kapansa Allah’la yakınlığı teessüs edebilecek o sıcaklığı hissedemez. Kurutur orayı Allah muhafaza. Dolayısıyla içinden göstermesi gereken edebi takınmazsa o zâhiren görünmese bile, zâhiren ulemâ ‘iyi yaptın kötü yaptın’ diye fetva ile onu tespit edemese bile içimizdeki müftüden öyle bir ceza alırız ki Allah muhafaza bunun ruhî sahadaki tahribatı çok berbâd olur. Dolayısıyla Zünnûn-u Mısrî hazretleri edebin zâhirî ve bâtinî şartlarına riâyet etmek gerektiğini söylüyor ve hiçbirinin birine feda edilemeyeceğini söylüyor. Ben bu kısmını yapıyorum, şu kısmını sonra yapacağım dememeli. İkisi beraberce inşa edilmeli ona işaret etmiş oluyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendim, Resûlullah Efendimiz’in (s.a.v), yahut velilerimizin âlî mertebelerinde, onların zâhirî ve bâtınî’ye bakışlarından bizlerin muhakkak ki daha âciz bir bakışı ve anlayışı olacaktır. Bu anlamda edeb sınırlarını ne belirler? Edeb hâşâ Ahmed olmaya değilde Ahmedî olmaya bir talep ve niyetten ibarettir diyebilir miyiz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;■ ■ ■ Şimdi bir kere İslâmi bir bahis, İslâm ve din açısından bir bahsi işlediğimize göre en önce İslâm’ın kendi kaynaklarından tarif lazımdır. Her ne kadar bu bize akademik üslûb gibi de gelse aslolan budur. Bir kere Cenâb-ı Hakk bizim tâkat getiremeyeceğimiz şeyleri Kendisi tarafından teklif edilmediğini açıkca Kur’ân-ı Kerîm’inde beyan etmiştir. Bu durumda insanlar idrâkinden mesûldur. Ameller’de zaten hadîs-i şerîfle sabittir idrâke göre tartılacaktır. Zât-ı âlinizin yaptığı yüz Hacc veya umre ile bir başka kişinin yaptığı yüz Hacc ve umre eşit değildir. Çünkü sizin idrâkınıza göre bu az olabilir, o kişinin idrâkine, o kişiye göre belki çoktan kendi haddini bile aşmış fevkalâde bir kabiliyet göstermiştir. Dolayısıyle âmeller idrâke göre tartılacaktır. O halde edebte de insan en önce idrâk ettiği edebten mesûldür. Yine hadîs-i şerîfte buyuruyor ki "Bir kişi idrâk edebildiği kadarıyla ilmiyle âmel ederse, Allah ona bilmediğini öğretir." diyor. Bu durumda yapmamız gereken en önce bilebildiklerimizi ve yapabildiklerimizi kendimizi tartarak yapmak. Bu hususta Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in herkesin dilinden meşhur olan hadîs-i şerîfleri malûmdur. İşte "Ben artık hiç uyumayacağım. Ben artık hiç evlenmeyeceğim." diyene Efendimiz’in ikaz etmesi. Hatta "Ben yemesemde rızıklandırılırım ve bir şekilde Cenâb-ı Hakk tarafından doyurulurum" diye ifade buyurmaları, buna rağmen yine de asgarî müşterek diyebileceğimiz saha’da belli bir ahlâkî vazifenin, cemiyetin gerektirdiği, örfün gerektirdiği âdetleri de terketmediğini görüyoruz. Burada ölçü işte tam da "Mürşid lazım" olan ölçüdür. Yani bir kişi kendi haddini ve ona lazım olacak edebi muhakkak ehlinden öğrenmelidir. O ehliyle istişare ederek bunu yapmalıdır. Çünkü öteki durumda bir bakımdan ahlâkı evliya’ya benzer amma diğer taraftan da taklîd etmeye çalıştığı şey belki müşriklere taş çıkartacak dereke’de olabilir. O halde bunun belli bir düzen ve sırât -ı müstakîm üzere oluşu yine bir terbiye sistemine ve nizamına bağlıdır, ehline müracaat etmelidir. Ehline müracaat ederse Allah Teâlâ şöyle birşey vâdediyor, o yüzden de seyr-i sülûk’a muvaffak olamasalarda, gerçekten o veliler zümresine erişemeselerde insanların o velilere ve nebîlere imtisâl etmek ve tâbi olmak için yarışmalarındaki en önemli sebep şudur; Hakk Teâlâ bu yolda samimiyetle yürüyenleri muhakkak son nefeslerinde yolun sâlihlerine ve kâmillerinin katına ulaştıracaktır. Yeter ki o yolda bulunsun. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;　&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Tû megû bedân şehbâr nîst&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bâ kerîmân kârhâ-yı düşvâr nîst" &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de Mesnevi-i Manevî’ye başlarken ilk başta söylenecek sözü bu röportajın sonuna denk getirmiş veya öyle tevâfuk eylemiş oldu. "Sakın ben o zâtlar gibi huzura erişemem, yakîn olamam deme. Çünkü Kerîmlerle alışveriş yapmak kolaydır." derken Hazreti Pîr bir de şuna dikkat çekiyor ki alışverişin onlarla olsun, alışverişi kesme. Dolayısı ile yolda bulunmak ve samimiyetle bulunmak, Allah için bulunmak muhakkak surette o yolun büyüklerine insanı kavuşturur. Belki buna başka bir delil sormak isteyenler varsa da Kur’ân-ı Kerîm’de sûre-i Tûr da Cenâb-ı Hakk sâlih âmel işleyenlere diyor ki: "Zürriyetlerinde bulunan büyüklerine onları ilhâk ederiz. Ve hatta büyüklerinin derecesinden de, ulaştıkları makamdan da hiç düşürmeden ve eksiltmeden o diğer aşağıdakileri onların seviyesine çıkartırız." demesi artık nesil ve neseb olarak bile Allah Teâlâ böyle ilhâk ediyorsa, mânen o yolu tercih eden insanların haydi haydi ilhâkı mümkündür. Çünkü "El mer’u mea men ehabbe" (Kişi sevdiği ile beraberdir) hadîs-i şerîfince kişiler Allah için böyle bir muhabbetten asla mahrum kalmayacaklardır. İşte insanlara o yüzden yapamasalar bile hep bu yollara sülûk etmeye gayret etmişler, hiç bu yoldan da ayrılmamaya gayret etmişlerdir. İyi de yapmışlardır çünkü şu an’da en büyük tutanağımız, bizim en büyük desteğimiz işte bu birbirimize gösterdiğimiz Allah için sevgi ve muhabbettir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edeb-i tarikatte mürşid ve mürid ilişkisine baktığımızda sâlik’in teslimiyetle mürşidine itâatı, ve nefs-i emmâre’den kurtulma niyâzı var. Konumuz edeb olunca Müsaadenizle "Derviş olmak" hususuna da biraz değinmek istiyoruz.Mürşid ve mürid ilişkisinden biraz bahsedebilir misiniz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;■ ■ ■ İnsanın nefs-i emmâre’den kurtulması için muhakkak bir manevî mürebbi lazım mıdır? Lazımdır. Bir kere en başta bunda anlaşmak îcâb eder. Çünkü daha evvel’de söylenildiği gibi, sıkça fakirin de zikrettiği gibi Cenâb-ı Hakk "El hamdu lillâhi rabbil âlemîn" diyerek kendi ferman-ı Sübhaniye’sinde âlemlerin Rabbi olduğunu beyan ediyor. ‘Âlemlerin Rabbi’ demek, mürebbi hakikî’nin Allah olduğunu ilân etmek ve idrak etmek demek demektir. Buna imân ederiz. Fakat Rabbü’l-âlemîn bu terbiyeyi insan’dan insan’a olacak şekilde hâlketmiş ve nizamını buna göre tanzim etmiştir. Peygamberleri göndermiş, peygamberlere vârisler göndermiş ve müteselsilen son güne kadar da bunun geleceğini beyan etmiştir. O halde insanın nefsi terbiyeye girebilmesi için veya nefsi terbiyeyi alabilmesi için bir mürebbi hakikî’ye, bir manevî mürebbi’ye, bir arkadaşa ihtiyaç duyduğu kesindir. Fakat bu insanın tercihiyle olabilecek şekillenebilecek birşey değildir. Bir kere insanın böyle bir mürşide nasıl kavuşacağı yine biraz onun nasip, takdîr ilişkisi ile olabilecek birşeydir. Şöyle ki bizler ümmet-i Muhammed olmayı talep etmedik. Ama Allah Teâlâ bizleri ümmet-i Muhammed olarak takdîriyle Efendimiz’e ümmet kıldı. Aynı bunun gibi bir kişi de bu manevî terbiyeyi nereden alacak? Kimisi celaliyle başka bir yerden, kimisi başka bir zâttan nereden alabilecekse onun da Cenâb-ı Hakk muhakkak o taliblerine ve bunu isteyenlere gösterir, hiçbir zaman mahrum bırakmaz. İşte bu ilişkiden bakarsak bir kere böyle başlarsa bu iş, ilâhi sevk ile olduğundan ve manevî cazibeyle olduğundan muhakkak bunun içerisinde bir manevî muhabbet vardır. Bu manevî muhabbet dervişin veya seyr-i sülûk’ta bulunan kişinin terbiyesi için adetâ bir kuvvettir, enerjidir. Hazreti Mevlâna Celâleddin-i Rûmî efendimiz buyuruyor ki "Bu yolun başı da aşktır sonu da aşktır." Baştaki aşk ve muhabbet kişinin cüzzî iradesi ile severek gayretidir. Sonundaki aşk baştaki aşk’a benzemez. O idâhi aşkın o kişi’de tamam olması ve tecelli etmesidir. İşte mürid ve mürşid ilişkisinde bu safhaları yaşar esasında insan. Bu arada nefsi terbiye olmuş, kalbi tasfiye olmuş bazen haberdardır bazen hiç değildir. Netice menzil’e ve maksûd’a ulaşmaktır. Birçok şeyi hayatımızda muhabbetle yaparken ve farkında olmadan öğreniriz. Muhabbet bize meşk ettirir. Sonradan biz muhabbetimiz sayesinde zorlukları görmezden gelerek, bu zorlukları adetâ bîgâne yaşayarak sâdece muhabbetimizin peşinden gideriz. İşte mürid mürşid ilişkisinde de en aslolan bu muhabbettir. Bu muhabbete mürid kendisini kaptırır, bu arada nefsi mi terbiye olur, hasedi mi, gıptası mı iptal olur, şehveti şevkât’e mi dönüşür? Bunların hepsi bir şekilde olur. Ama bunların oluşunda ki eziyeti, bir nevi ameliyata giren kişiye narkoz verilmesi, anestezi yapılması gibi düşünün, o muhabbet morfini verilir insana ve üzerinde çatır çatır kesilir, biçilir ne amelyeler yapılır, o o anda rüya görmektedir, o anda teslim olmaktadır, baştaki teslimiyetinin farkında değildir. Baştan o teslimiyeti ile beraber neler gelebileceğini mürid görse teslim olamaz, ona hiç hissettirilmez. O geliş gidişlerle beraber mânâ aktarımı olur ve o şekildedir. İşin pratik olarak aktarımı, anlatımı budur. Diğerleri işin açıkçası kitabî anlatımlardır. Doğrudur amma mutfağı göstermeyen servislerdir bunlar. İşin mutfağına bakarsak bundan ibarettir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Gül alırlar gül satarlar &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gülden terazi tutarlar &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gülü gül ile tartarlar &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çarşı pazarı güldür gül" &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepsininde menşeinde Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v)’nın muhabbeti vardır. Tüm alışveriş bunun üzerinedir. Ne minnet ne külfet ne bir ücret vardır, sâdece muhabbetle muhabbet tartılır. Ve diğer tarafa adetâ hiç gösterilmez. Artık derviş o muhabbetten düşmekle en fazla tehdîd olunabilir. O muhabbete uyandığı zaman, o yedi başlı ejderha’nın başları çıtır çıtır ezilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ederiz efendim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;■ ■ ■ Bendeniz teşekkür ederim. Böyle bir muhabbeti bulan varsa Aşk olsun diyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âsitâne Dergisinde yayınlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Read more: semazen http://www.semazen.net/roportaj_detay.php?id=76#ixzz0rZg0fiYA &lt;br /&gt;http://www.semazen.net/index.php&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-499764959554898337?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/499764959554898337'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/499764959554898337'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/06/mehmet-fatih-ctlak-ile-edeb-uzerine.html' title='Mehmet Fatih Çıtlak ile Edeb üzerine Mülakât'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-7015479941861825001</id><published>2010-06-20T08:36:00.000-07:00</published><updated>2010-10-26T05:04:08.509-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='şiir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Rubai'/><title type='text'>Rubâî ve Rubâîde Şekil</title><content type='html'>Şimdi rubâîde kullanılan aruz veznini kısaca gözden geçirelim. Rubâî aruzun "hazrec bahri" denen vezniyle yazılır veya söylenir. Bu bahrin "Mefûlü" tef'ilesi (kalıbı) ile başlayanlara Ahreb vezinleri, gene bu bahrin "Mef û lün" tef'ilesi ile başlayanlara Ahrem vezinleri denir. Ses uzatma ve kısaltmalrından doğan çok küçük vezin değişiklikleri ile rubâînin 12'si ahreb ve 12' si ahrem vezinlerinde olmak üzere 24 vezni olduğu kabul edilir. Miladi 13. asır başlarında İran'da yaşayan Şems-i Kays, Farisi şiir kurallarını açıklayan klasik eserinde rubâînin kurallarını da ortaya koymuştur. Kısa veya açık heceyi ( * ) ile uzub veya kapalı heceyi (-) ile işaret ederek, en çok kullanılan 4 ahreb vezni ile 2 ahrem veznini aşağıda göstermiş bulunuyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahreb Vezinleri,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mef û lü - me fâ i lün - me fâ î lün - fâ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-  -   * /  * -  *  - /  *  -  -  -  / -&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mef û lü - me fâ i lün - me fâ î lü - fe ûl&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-  -   * /  * -  *  - /  *  -  -  *  / * -&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mef û lü - me fâ î lü - me fâ î lün - fâ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-  -   * /  * -  -  * /  *  -  -  -  / -&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mef û lü - me fâ î lü - me fâ î lü - fe ûl&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-  -  * /  * -  -  *  / * -  -  * / * -&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci ve dördüncü sıradaki vezinlerde son (feûl) tefilesi (fâ) da olabilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevlâna'dan Rubâiler - Hamza Tanyaş 1998&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a) Ahrem&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Mef'ûlün fâilün mefaîlün fâ' &lt;br /&gt;2. Mef'ûlün mef'ûlü mefâîlün fâ'&lt;br /&gt;3. Mef'ûlün fâilün mefâîlün fa'l&lt;br /&gt;4. Mef'ûlün mef'ûlün mef'ûlün fâ'&lt;br /&gt;5. Mef'ûlün mef'ûlün mef'ûlün fâ'&lt;br /&gt;6. Mef'ûlün fâilün mefâîlün fâ'&lt;br /&gt;7. Mef'ûlün mef'ûlü mefâîlü fâûl&lt;br /&gt;8. Mef'ûlün mef'ûlün mefâîlün fa' &lt;br /&gt;9. Mef'ûlün mef'ûlün mef'ûlü fâ'l&lt;br /&gt;10.Mef'ûlün mef'ûlü mefâîlü fâ'l&lt;br /&gt;11.Mef'ûlün fâilün mefâîlü faûl&lt;br /&gt;12.Mef'ûlün mef'ûlün mef'ûlü faûl&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahreb&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Mef'ûlü mefâilün mefâîlün fâ' &lt;br /&gt;2. Mef'ûlü mefâîlü mefâîlün fâ'&lt;br /&gt;3. Mef'ûlü mefâîlün mef'ûlü fa'ûl&lt;br /&gt;4. Mef'ûlü mefâîlün mef'ûlün fâ'&lt;br /&gt;5. Mef'ûlü mefâîlün mef'ûlü fâ'l&lt;br /&gt;6. Mef'ûlü mefâîlü mefâîlü faûl&lt;br /&gt;7. Mef'ûlü mefâilün mefâîlü fâûl&lt;br /&gt;8. Mef'ûlü mefâilün mefâîlü fa'l&lt;br /&gt;9. Mef'ûlü mefâilün mefâîlün fâ' &lt;br /&gt;10.Mef'ûlü mefâîlü mefâilün fâ'&lt;br /&gt;11.Mef'ûlü mefâîlü mefâilün fa'l&lt;br /&gt;12.Mef'ûlü mefâîlün mef'ûlün fâ'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asaf Halet Çelebi - Seçme Rubâiler sh.15-16&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Açık / kısa heceler ( . ) ( v ) Kapalı / uzun heceler ( - )&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1.Açık / kısa heceler :&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;1. Ünlülerle biten hecelerdir.2. Bu heceler aruz incelemesinde ( . ) ve ( v ) işaretleriyle gösterilir.3. Açık - kısa hecelerin ses değerleri "yarım" kabul edilir.&lt;br /&gt;2. Kapalı / uzun heceler: Tam ses değeri taşıyan hecelerdir.&lt;br /&gt;1. Ünsüzlerle ve dilimize Arapça ve Farsça'dan geçmiş uzun ünlüler (â, î, û )'le biten hecelerdir.2. Bu heceler aruz incelemesinde (-) işaretiyle gösterilir.3. Kapalı- uzun hecelerin ses değeri "tam"dır.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Not 1:&lt;/strong&gt; Arapça ve gelme Farsça'dan gelme uzun ünlülerle kurulan ( âb, ûl.) gibi iki sesli hecelerle; ( rûy, rûy, cûy.) gibi üç sesliler yerine göre, aruzda bir buçuk hece değerinde tutulur ve (- . ) işaretiyle gösterilir. Yine bu dillerden gelen iki ünsüz bitişik düzende olan (aşk, ahd.) gibi heceler de, yerine göre bir buçuk hece değerinde kabul edilir.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Not 2:&lt;/strong&gt; dize sonundaki bütün heceler uzun - kapalı ( - ) hece kabul edilir. Yani dize sonundaki ses ister uzun ister kısa olsun, mutlaka uzundur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-7015479941861825001?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/7015479941861825001'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/7015479941861825001'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/06/rubai-ve-rubaide-sekil.html' title='Rubâî ve Rubâîde Şekil'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-4335810810618501333</id><published>2010-06-19T01:52:00.000-07:00</published><updated>2010-06-19T11:34:07.027-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi'/><title type='text'>Bütçe’deki Keramet, Sıcak Paradaki Zulmet…</title><content type='html'>Mustafa Sönmez &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;18.06.2010&lt;br /&gt;İktidar ve yandaşları büyük bir panik içinde. Açıklanan her göstergeyi öyle eğip büküp hayra yorma telaşındalar ki, bu telaş, “önlenemez düşüşün “ ruh hali aslında. Samimiyetsizlik, Mayıs  ayı bütçe verileri açıklanırken de yaşandı. İktidar, yandaşları ve yağdanlıkları ile sığ yorumcular, bütçede faiz dışı fazlanın 14 milyar TL’ye çıktığı müjdesini(!) verdiler. Bütçe geliri  102 Milyar TL’ye çıkmış, faiz dışı giderler 88 milyar TL’de kalmış böylece  14 milyar TL faiz dışı fazla ortaya çıkmıştı. İyi de gelirler  nasıl artmış, giderler nasıl bu düzeyde kalmıştı? Giderlerin üzerinde durmayalım ama bakın gelirler yüzde 20 nasıl artmış. Burada da vergi gelirlerine eğilelim, görünen ne? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/TBnissDH7ZI/AAAAAAAAAZU/BDMgf7piTA8/s1600/4464.bmp"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 391px; height: 160px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/TBnissDH7ZI/AAAAAAAAAZU/BDMgf7piTA8/s400/4464.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5483663278666673554" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vergi gelirleri bu yılın ilk 5 ayında yüzde 25 artmış ve 83 milyar TL’ye yaklaşmış. Yani, geçen yıla göre 16,5 milyar TL vergi artışı. Peki nasıl?&lt;br /&gt;Cevap çok basit: İthalat kamçılanmış ve vergideki artışın üçte biri ithalattan gelen KDV’den kaynaklanıyor. İkincisi, iç tüketim uyarılmış ve 2,3 milyar TL’lik artış dahilden alınan KDV’den, 5 milyar TL’lik artış da ÖTV’den gelmiş. &lt;br /&gt;Yani, bütçedeki “iyileşmenin” sırrı, bu 3 dolaylı vergideki 12,2 milyar TL’lik artışta. Bu 3 vergi türü, vergideki artışın dörtte üçünü açıklıyor. &lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Peki, bu ithalata dayalı büyüme sürer mi ve onun vergi çeşmesi hep akar mı? İşte bu zor…Türkiye, sıcak para morfinmanlığından kurtulamıyor. Sıcak para akışıyla ithalat ve ithalata bağımlı üretim-ihracat çarkı dönüyor, ama hemen dış açık büyüyor, akabinde de cari açık, yani döviz açığı büyüyor, tahribat artıyor. &lt;br /&gt;Türkiye’ye , hisse senedine, son zamanlarda daha çok devlet kağıtlarına ve mevduata gelen sıcak paranın net girişleri 2009 sonbaharından itibaren hızlandı. Sıcak para stoğu, 90-95 milyar dolar dolayında. Aylık net girişler artıyor, en son Nisan ayında 20 milyar dolara yaklaştı.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/TBnjF9N1xqI/AAAAAAAAAZc/bOkdpgJAn88/s1600/2346.bmp"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 198px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/TBnjF9N1xqI/AAAAAAAAAZc/bOkdpgJAn88/s400/2346.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5483663712771753634" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynak:TCMB ,İMKB, SPK  veri tabanları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sıcak paranın dünyada demir atacağı limanlar dönem dönem genişleyip dönem dönem azalıyor. Şu sıralar, Türkiye, sıcak paranın fink attığı korumasız bir alan.  Son aylarda artan sıcak para girişi, dövizi bollaştırıp  kuru aşağı çekiyor ve düşük kur, ithalatı kamçılıyor. Hem, tüketim malı ithalatı hem de hammadde ithalatı artıyor. Bu ithalat, yurt içinde kışkırtılan kredi kartı harcamaları ve tüketici kredileri ile kasılmış iç talepte kısmi bir canlanma yaratıyor ancak, sürekli dış açığı da büyütüyor, dolayısıyla sürekli cari açığı yeniden ve yeniden büyütüyor, ekonomideki kırılganlığı, tahribatı  hızla artırıyor…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*** &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cari açığın yıllıklandırılmış boyutu, çok değil, 2009 Eylül’ünde 15 milyar dolara kadar inmişti..Unutmayın, Türkiye’nin küresel krize giriş tarihi, miladı olan 2008 ekim’inde cari açık 47 milyar dolardı. Sonra, ekonomi küçüldükçe, ithalat da daraldı ve cari açık, 2009 Ekim ayında 12,5 milyar dolara (yıllık) kadar düştü. Ama o tarihten sonra, hızlanan sıcak para girişi, düşük seyreden kur ile birlikte artan ithalat, cari açığı da büyütmeye başladı ve Nisan 2010 için yıllıklandırılmış boyutu &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;24,6 milyar dolara çıktı bile…&lt;br /&gt;Bu kurgu sakat. Bütün dünya, bu sıcak para girişine ve bağımlılığına karşı önlem peşinde. Yüzde 1’lik Tobin vergisini ya da benzer kontrolleri birçok ülke uygulamaya başladı, Türkiye içinden de yerli üretimi ve istihdamı tahrip eden sıcak para bağımlılığına itirazlar var ama yapılan bir şey yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz hafta Viyana’da yapılan Uluslararası Finans Kurumu (IIF) toplantısında yatırımcıların yakından takip ettiği ,adı birçok şaibeli işe karışan spekülatör George Soros, sıcak paranın gelişmekte olan ülkelere daha çok akacağının sinyalini verdi. Akış arttıkça, cari açık da büyür. TL daha da değerlenir ve ihracatı, büyümeyi düşürür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktidar, uçuruma gidişi değil, sandığı düşünüyor. Ama sandığın akibeti de canını şimdiden fena sıkıyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıldı o türkü: Azrailin Gelir Kendi/ Ne Ağa Der Ne Efendi/ Sayılı Günler Tükendi/ Yolun Sonu Görünüyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://mustafasnmz.blogspot.com/&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-4335810810618501333?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/4335810810618501333'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/4335810810618501333'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/06/butcedeki-keramet-scak-paradaki-zulmet.html' title='Bütçe’deki Keramet, Sıcak Paradaki Zulmet…'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/TBnissDH7ZI/AAAAAAAAAZU/BDMgf7piTA8/s72-c/4464.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-966804902214521482</id><published>2010-06-17T01:38:00.000-07:00</published><updated>2010-06-17T01:49:41.460-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi'/><title type='text'>Cari Açık Nedir? (Mahfi Eğilmez)</title><content type='html'>Cari Açık Nedir? (Mahfi Eğilmez)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ülkenin dış dünya ile ekonomik ilişkileri ödemeler dengesi adı verilen bir bilançoda izlenir. Bu bilanço ülkenin dış dünyadan kazandığı döviz gelirlerini ve dış dünyada yaptığı döviz giderlerini bir denge yaklaşımı ile sergileyerek söz konusu dönem içinde ne kadar döviz açığı ya da döviz fazlası verdiğini ve eğer varsa bu açığı nasıl finanse ettiğini ortaya koyar. &lt;strong&gt;Ödemeler dengesi &lt;/strong&gt;başlıca iki bölümden oluşur: &lt;strong&gt;Cari denge ve sermaye hesabı.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cari denge kendi içinde dört alt dengeden oluşur: Mal dengesi (bir ülkenin yurtdışına sattığı mallardan elde ettiği döviz gelirleri ile yurtdışından aldığı mallara ödediği döviz bedelleri arasındaki farkı gösterir), hizmetler dengesi (bir ülkenin yurtdışına sağladığı nakliye, sigorta, turizm vb. gibi hizmetlerden elde ettiği döviz gelirleri ile yurtdışından aldığı benzeri hizmetlere karşılık ödediği döviz bedelleri arasındaki farkı gösterir), yatırım gelirleri dengesi (bir ülkenin yurtdışında yaptığı doğrudan sermaye yatırımları karşılığında elde ettiği kârlar, portföy yatırımları karşılığında elde ettiği faizler vb. ile yabancıların o ülkede yaptığı benzer yatırımlar karşılığında elde ettiği kâr ve faiz biçimindeki döviz gelirleri arasındaki farkı gösterir) ve cari transferler (yurtdışındaki işçilerden sağlanan döviz girdilerini gösterir). O halde cari dengeyi şöylece formüle edebiliriz: &lt;strong&gt;Cari denge = Mal Dengesi + Hizmetler Dengesi + Yatırım Gelirleri Dengesi + Cari Transferler.&lt;/strong&gt; Bu toplamın sonucu artı ise cari denge fazlası, eksi ise cari denge açığı söz konusu demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yabancıların ülkeye yolladıkları doğrudan sermaye yatırımları (yani şirket almak ya da yeni işletmeler kurmak için yolladıkları paralar) veya yolladıkları portföy yatırımları (yani hisse senedi, tahvil vb. almak amacıyla yolladıkları paralar) ve benzeri döviz girişleri &lt;strong&gt;ödemeler dengesinin &lt;/strong&gt;ikinci kalemi olan sermaye hesapları dengesini oluşturur. Dikkat edilecek olursa sermaye hesabında ülkeye giren ve ülkeden çıkan sermayenin anaparası, cari dengenin alt dengelerinden birisi olan yatırım gelirleri dengesinde ise bu sermayeden elde edilen faiz, kâr gibi getiriler yer alır. &lt;strong&gt;Sermaye hesabı, cari dengenin finansmanını sağlayan bölümdür.&lt;/strong&gt; Eğer cari denge açık veriyorsa sermaye hesabı bunu dengelemek üzere fazla verir, eğer cari denge fazla veriyorsa sermaye hesabı eksi sonuç verir. Bir başka ifadeyle eğer ekonomi cari açık veriyorsa bunu kapatmasının yolu dışarıdan sermaye girişi sağlamaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ödemeler dengesinde bir de nereden geldiği ya da nereye gittiği tam olarak ayırtedilmeyen miktarlar söz konusudur. Bunlara &lt;strong&gt;net hata ve noksan adı &lt;/strong&gt;verilir. Örneğin turizm gelirleri anketlerle belirlenir. Yapılan anketler sonucunda kişi başına ortalama 700 dolar harcandığı saptanmışsa ve gelen turist sayısı 20 milyon ise 14 milyar dolar turizm geliri tahmini yapılır ve ödemeler dengesine yazılır. Oysa turistlerin ortalama kişi başına harcaması anketten farklı olarak 750 dolar ise gerçekte turizm geliri 15 milyar dolar demektir. Bu durumda 1 milyar dolar tutarında artı işaretli bir net hata ve noksan doğmuş olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eylül 2006 itibarıyla Türkiye'nin mal dengesi 32 milyar dolar açık, hizmetler dengesi 10 milyar dolar fazla, yatırım gelirleri dengesi 4.6 milyar dolar açık vermiş, cari transferler de artı işaretli olmak üzere 1.2 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir. Yani cari dengemiz ilk dokuz ayda 25.4 milyar dolar açık vermiştir. Sermaye hesapları ise aynı dönemde 34.5 milyar dolar fazla ile sonuçlanmıştır. Bunlara ek olarak aynı dönemde 0.6 milyar dolarlık eksi işaretli net hata ve noksan kalemi oluşmuştur. Bu durumda Dikkat edilecek olursa finansman miktarı açık miktarından 8.5 milyar dolar fazladır. İşte bu fazla miktar bu dönemde rezerv varlıklara gitmiştir. Bunun 3.5 milyar doları IMF'ye borç ödemesinde kullanılmış, kalan 5 milyar doları da Merkez Bankası'nın uluslararası döviz rezervlerinin artmasına yol açmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Buradan çıkan sonuç şudur: Cari açığı büyüyen bir ekonomi sermaye hesaplarını da büyütmek zorundadır. Sermaye hesapları büyüyen bir ekonominin ise dışa bağımlılığı artar.&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-966804902214521482?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/966804902214521482'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/966804902214521482'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/06/cari-ack-nedir-mahfi-egilmez.html' title='Cari Açık Nedir? (Mahfi Eğilmez)'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-8015274363636330527</id><published>2010-06-15T01:41:00.001-07:00</published><updated>2010-06-15T01:41:47.387-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Divan-ı Kebir den Seçmeler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mevlevilik'/><title type='text'></title><content type='html'>748. Ben şaşılacak acayip bir cihanım, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir avuç toprakta gizlenmişim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müstef'ilün, Fe'ûlün, Müstef'ilün, Fe'ûlün&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(c.IV, 1693)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Ben tertemiz olarak aşk yoluna düşmüşüm. Bu yolda gizlenmeden yürümekteyim. Ben kimseye kin gütmem, garaz tohumu ekmem. Yokluk bile bana sığınır, bana dayanır. Benim gözüm toktur. Ben hiç bir zaman tama'ın sırtını kaşımam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Ne halkın dedikodusu ile rahatsız oluyorum, ne de kimseden korkum var. Ben hür bir kuşum, kafes azığına ihtiyacam yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Ben yağmurlar yağdıran bir bulutum. İnciler saçan bir göğüm. Yeryüzünde susuzlara âb-ı hayat sunmadayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• O ağaç, Hz. Mûsâ'ya uzaktan ateş gibi göründü ama o ateş gönüllere hoş gelen bir nûrdu, ben de uzaktan ateş görünürüm ama ateş değilim, ben de nûrum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Rüzgârla ağacın dalı titrer, oynar ama gövdesi hiç titremez durur. Benim de görünüşte kararım yok. Hâdiseler karşısında ben de ağaç gibi titriyorum ama, rûh âleminde karar etmişim. Korkmam, titremem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Ben şaşılacak, acayip bir cihanım. Bir avuç toprakta gizlenmişim. Her gece gönlüm gündüz gibi aydınlıktır. Her sonbaharın içinde ilkbaharlar bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Ben tamamıyla yok olup kendimden geçtiğim zaman kendime gelirim, kendimi bulurum. Bedenimin aslı olan dört unsur ile beş duygudan kurtulunca tam adam olurum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• İnsan haksız yere kendisinde bir ihtiyar olduğu, cüz'î iradesi bulunduğu dâvâsına girişir. Aslında Hakk'ın ihtiyarındaki yücelik, benim ihtiyarımı elimden almış, beni ihtiyarsız bırakmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Divan-ı Kebir den Seçmeler – Şefik Can – Cilt 2&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-8015274363636330527?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/8015274363636330527'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/8015274363636330527'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/06/748.html' title=''/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-3962202525258652547</id><published>2010-06-12T14:54:00.001-07:00</published><updated>2010-06-12T14:55:18.300-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='z.Abdülbaki Gölpınarlı'/><title type='text'>Fütüvvet 1</title><content type='html'>"Fütüvvet ehliyle tasavvufçular arasındaki fark, zikir, tekke, giyim-kuşam özelliği kabul etmeyiş ve &lt;strong&gt;halktan ayrılmayıştır.&lt;/strong&gt; Fakat bundan daha önemli fark, fütüvvetçilerin, &lt;strong&gt;esnafı ve sanat erbabiyle zenaat ehlini teşkilâtlandırmalarıdır.&lt;/strong&gt; Yoksa, sûfilerin tekkelerine karşı onların da «zâviye»leri vardır. Zâviyede «mahfil» denen geniş oda¬larda sohbet ederler, fütüvvet örflerini yerine getirirler, yerler, içerler; semâ' bile ederlerdi." (100 soruda tasavvuf - soru 68)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"tasavvufçulardan ayıran nokta, zâviyede oturup riyazetle, zikirle, uğraşmayı, vakıf malını yemeyi hoş görmeyip herkesin, mutlaka bir iş, bir sanat sahibi olmasını, çalışmasını, elinin emeğiyle geçinmesini temel bilmeleri ve ihvan, yâni kardeşler arasında çok geniş bir yardımlaşmayı sağlamalarıdır." (100 soruda s.68)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Fütüvvet yolu, teşkilâtı, disiplin kuralları, gelenekle¬ri, erkân ve âdâbı hakkındaki kaynaklarımız, «Fütüvvet-Nâme» adı verilen ve çoğu, fütüvvet yolundan genel olarak bahseden, bazıları da muayyen bir zümreye, bir sanat er¬babına ait olan kitaplardır. Bunların bir kısmı mürüvvet ve fütüvvet hakkında, büyüklerin sözlerini, tarif ve tavsiflerini ihtiva eder. Bir kısmıysa hem tarif ve tavsifleri, hem erkânı, hem fütüvvet edeplerini ihtiva eder ki asıl işe yarayanlar da bunlardır. Önceleri Arapça, sonraları Farsça yazılmış, fütüvvet, Türk illerinde yayıldıktan sonra da Türkçe yazıl¬maya başlanmıştır. Çoğu nesirle, bir kısmı nazmle yazılmış olan bu kitapların umumî adı «Fütüvvet-Nâme» olmakla beraber bazılarının özel adları da vardır." (100 soruda ... s.73)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;strong&gt;Görülüyor ki Mevlânâ'nın dünya görüşü bambaşka, zamanına göre çok, pek çok ileri ve yaşayışına tam lâyık bir görüş. Beylere, padişahlara eğilmeyen, kaside sunmayan, yeryüzünde dikili bir ağacı, kakılı bir evi bulunmayan, vakıftan ekmek yemeyen, verdiği derse, fetvaya karşılık aldığı az bir parayla geçinen, padişahlara da, vezirlere de en acı, en doğru sözleri söylemekten çekinmeyen, gerekirse onları huzuruna kabul etmeyen, hiç bir vakit onların ihsanlarına tenezzülde bulunmayan Mevlânâ'nın tasavvufu da ancak bu olabilirdi zaten &lt;/strong&gt;(Mevlânâ Celâleddin, II. bölüm, Mevlânâ'nın hususiyetleri; s. 218 - 231. Çağdaşlarıyle kıyaslamak için III. bölüme de b. s. 232 -246)." (100 soruda tasavvuf s.76)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Tasavvufun, Fütüvvet ehliyle halka indiğini anlatmıştık. "(100 soruda tasavvuf s.77)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-3962202525258652547?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/3962202525258652547'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/3962202525258652547'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/06/futuvvet-1.html' title='Fütüvvet 1'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-2487208199670772190</id><published>2010-06-10T02:32:00.000-07:00</published><updated>2010-06-10T02:33:14.922-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mesnev-i Şerifden Seçmeler'/><title type='text'>Mesnevî Şerif'ten</title><content type='html'>O gün adalet günüdür. Adalet, her şeyi lâyık olduğu yere koymaktır. Ayakkabı ayağındır, külâh başın.  (Vİ.6/1886)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Zulüm nedir? Bir şeyi lâyık olduğu yere koymamak. Sen de onu, ona lâyık olan yerden başka bir yere koyup zâyi etme. (6/1558)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-2487208199670772190?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/2487208199670772190'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/2487208199670772190'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/06/mesnevi-seriften.html' title='Mesnevî Şerif&apos;ten'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-875007362974449681</id><published>2010-05-25T06:07:00.000-07:00</published><updated>2010-05-25T06:08:40.221-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mevlevilik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mesnev-i Şerifden Seçmeler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hakikat derdi'/><title type='text'></title><content type='html'>525. İnciye yol yoksa hemencecik buğdayı al. O tarafa yol yoksa bu tarafa at sür. &lt;br /&gt;   Zâhir,eğri büğrü uçsa bile sen zâhirine bak. Zâhir, nihayet insanı bâtına götürür. &lt;br /&gt;   Her insanın evveli suretten ibarettir. Ondan sonra can gelir ki can, mânevi güzellik, ahlâk güzelliğidir.&lt;br /&gt;   Her meyvenin evveli suretten başka nedir ki? Ondan sonra lezzet gelir ki lezzet, meyvenin mânasıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; -----------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4740. Akşam gelip de kadehimi çaldı mı, ona daha benim akşamım gelmedi, kadehimi ver derim! &lt;br /&gt;   Şarap içmeye alışmış olan, şaraba doyamaz. Arap, onun için şaraba müdam adını taktı, &lt;br /&gt;   Hakikat şarabını aşk, kaynatır coşturur. Doğru sözlü, doğru özlü âşıka gizlice saiklik eden aşktır.&lt;br /&gt;   Allah inayetiyle aşka ulaşmayı dilersem şarap, can suyudur, sürahi de beden! &lt;br /&gt;   Hidayet şarabı çoğaldı, arttı mı şaraptaki kuvvet, sürahiyi kırar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-875007362974449681?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/875007362974449681'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/875007362974449681'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/05/525.html' title=''/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-3060420293762488329</id><published>2010-05-25T06:04:00.000-07:00</published><updated>2010-05-25T06:05:20.639-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mevlevilik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mesnev-i Şerifden Seçmeler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hakikat derdi'/><title type='text'>III. cilt</title><content type='html'>4070. Sihir, bazen sanatla samanı dağ gösterir…bazen dağı saman!&lt;br /&gt;   Gözbağcılıkla çirkinleri güzelleştirir, güzelleri, çirkin bir şekle sokar.&lt;br /&gt;   Sihrin hali budur; afsunlar, üfürür, &lt;strong&gt;her an hakikatleri başka bir şekle çevirir.&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;   Bir an gelir, insanı eşek gösterir… bir an gelir eşeği şaşılacak bir adam şekline bürür! &lt;br /&gt;   İşte senin içinde böyle bir sihirbaz gizlidir. Vesveselerde daimî bir sihir kudreti vardır!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-3060420293762488329?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/3060420293762488329'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/3060420293762488329'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/05/iii-cilt.html' title='III. cilt'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-3522306480369027181</id><published>2010-05-22T12:38:00.000-07:00</published><updated>2010-05-22T12:39:00.860-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mevlevilik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mesnev-i Şerifden Seçmeler'/><title type='text'></title><content type='html'>4020. Herzevekillerin herzelerini, manasız sözlerini saçma gururlarını az dinle, bu çeşit adamlarla savaş safına&lt;br /&gt;girme.&lt;br /&gt;   Allah, bunlar hakkında “ Onlar size uyunca sayınızı çoğaltmazlar, ancak aranıza nifak sokar, hile ve fesadı&lt;br /&gt;çoğaltırlar” dedi. &lt;br /&gt;   Er olmayan kaypak arkadaşlara uyma, çevir onların yaprağını! &lt;br /&gt;   Çünkü onlar sizinle yoldaş olurlarsa gaziler de saman gibi içsiz bir hale düşerler. &lt;br /&gt;   Size uymuş görünür, sizinle beraber safa girerler ama sonra kaçarlar, safı da bozar perişan ederler.&lt;br /&gt;   Bu çeşit adamdansa… münafıklardan pek kalabalık kişinin size uymadansa azlık asker daha iyi. &lt;br /&gt;4025. Az, fakat adamakıllı olmuş güzel badem, acımış, kötü fakat çok bademden iyidir elbette. &lt;br /&gt;   Suret bakımından acı da birdir, tatlı da… fakat hakikatte bunlar birbirine zıtdır, ikidir.&lt;br /&gt;   Kâfir, o âlemin varlığından şüphe eder, dirileceğini ummaz. Bu yüzden gönlünde korku vardır. &lt;br /&gt;   Yola düşüp gider ama bir konak bile bilmez. Gönlü kör olan adam, korka korka adım atar. &lt;br /&gt;   Yolcu, yol bilmezse nasıl gider? Tereddütlerle, gönlü kanlarla dolu olarak! &lt;br /&gt;4030. Birisi “ Hay adam hay… yol, burası değil ki!” dese korkusundan hemen oracıkta duruverir.&lt;br /&gt;   Fakat gönlüyle hakikati duyan, yolu bilen kişinin kulağına hiç öyle hay huylar girer mi? &lt;br /&gt;   Şu halde bu deve yüreklilerle yoldaş olma. Çünkü onlar, darlık ve korku zamanında kayboluverirler. &lt;br /&gt;   Onlar, lâf da Bâbil sihrine maliktirler, her şeyi yapar, çatarlar ama iş dara geldi mi kaçar, seni yapayalnız&lt;br /&gt;bırakıverirler!&lt;br /&gt;   Kendine gel ve züppelerden savaş umma. Tavus kuşlarından av avlama hünerini bekleme! &lt;br /&gt;4035. Tabiat tavus kuşuna benzer, sana vesveseler verir, saçma sapan söylenir durur; nihayet seni yerinden yurdundan eder  Cilt3&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-3522306480369027181?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/3522306480369027181'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/3522306480369027181'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/05/4020.html' title=''/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-1422004580446303444</id><published>2010-04-20T04:33:00.000-07:00</published><updated>2010-04-20T04:34:01.922-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mevlevilik'/><title type='text'></title><content type='html'>"  Bir   de    şunu   söyliyelim:&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Erenlerin    aralarında    meşrep,    daha    doğrusu    anlayış    ve rûhî    hâlet    bakımından    ayrılıklar,    aykırılıklar    vardır; hattâ bu ayrılık ve aykırılıklar, birbirlerini kınamaya bile varır. Tasavvufu, Vahdet anlayışını aynı sananlar, aldanırlar. Mevlânâ,&lt;br /&gt;şerîattan zerre kadar ayrılmayan bir erendir; onun vahdet anlayışı, her şeyde Allâh’ın kudretini, hikmetini, sun’unu, lûtfunu… görmek, bu görüşe, aşk, cezbe ve sohbet yoluyla ulaşmak esaslarına dayanır. İbni Arabî Muhyiddin  (636 H. 1340) ve onun yolunu tutanlar, onun fikirlerini yayan oğulluğu Sadreddin, bilgiye, hattâ ilerde olacak şeyleri bile kavramak, harflerden, sayılardan hükümler çıkarmak iddiâ­sını tazammun eden garib bilgilere, aklın alamayacağı, naklin kabûl edemiyeceği yorumlara önem vermişlerdir. Bu yüzden Ekberiyye mümessilleriyle Mevlânâ'nın arası, biraz da şeker - renktir. Meselâ ilk zamanlarda, rivâyete göre Sadreddin, Mevlânâ'yı pek tutmaz (Manâkıb'ul - Ârifin; Tahsin Yazıcı'nın tashih ve hâşiyeleriyle; T. T. K. mat. Ankara, c. I, 1959. s. 305 -306). Mevlânâ'nın da Sadreddin'e karşı pek teveccühü yoktur. (aynı, s. 417-418). Hattâ onu, kendi adamlarının gerçekliğine nispetle mukallid sayar (aynı, s. 471)- "Fîhi mâ-fîh" te de, bir sohbetinde, Sadreddin'in adamlarının inançlarını şiddetle kınar (Tercememiz; İst. Remzi K, 1959. s. 106- 107. Mevlânâ Celâleddin'e   de   bk.    III.   b. s.    232-236).&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Hâsılı bu takrize hiçbir yönden inanmamıza imkân yoktur."&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;14. Baskı İnkilap Kitabevi – Mesnevî Tercemesi ve Şerhi I-II - sh. xxxvıı-xxxvııı sunuş bölümü&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-1422004580446303444?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/1422004580446303444'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/1422004580446303444'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/04/bir-de-sunu-soyliyelim-erenlerin.html' title=''/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-7398844428658874259</id><published>2010-04-09T00:03:00.000-07:00</published><updated>2010-08-23T01:36:53.734-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şapkalı Kelimeler'/><title type='text'>Şapkalı (Harfler) Kelimeler</title><content type='html'>&lt;a href="http://web.sakarya.edu.tr/~hermis/YAYINLAR/06hamza%20ermis%20arastirma%20notlari.doc"&gt;http://web.sakarya.edu.tr/~hermis/YAYINLAR/06hamza%20ermis%20arastirma%20notlari.doc&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;adem (yokluk), âdem (insan); adet (sayı), âdet (gelenek, alışkanlık); alem (bayrak), âlem (dünya, evren); alim (her şeyi bilici), âlim (bilgin); aşık (ayak bileğindeki kemik), âşık (vurgun, tutkun); hakim (hikmet sahibi), hâkim (yargıç); hali (pazar yerini), hâli (durumu, vaziyeti); hala (babanın kız kardeşi), hâlâ (henüz); şura (şu yer), şûra (danışma kurulu).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazılışları bir, işlevleri ve okunuşları farklı olan Arapça bi-, Farsça bî- ön eklerini birbirinden ayırt etmek için okunuşu uzun olan Farsça bî- ön ekinde düzeltme işareti kullanılır: bîçare (çaresiz), bîtaraf (tarafsız), bîvefa (vefasız); bihakkın (hakkı ile), bizatihi (kendiliğinden), bilumum (bütün, hepsi).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;UYARI: Katil (&lt; katl = öldürme) kelimesiyle karışma ihtimali olduğu hâlde katil (ka:til = öldüren) kelimesinin düzeltme işareti konmadan yazılması yaygınlaşmıştır. Bu yaygınlaşmada düzeltme işaretinin k'yi ince okutması endişesi etkili olmuştur. 2. Arapça ve Farsçadan dilimize giren birtakım kelime ve eklerde g, k, l ünsüzlerinin ince okunduğunu göstermek için, bu ünsüzlerden sonra gelen a ve u sesleri üzerine düzeltme işareti konur: dergâh, gâvur, ordugâh, tezgâh, yadigâr; dükkân, hikâye, kâfir, kâğıt, kâr, mahkûm, mekân, mezkûr, sükûn, sükût; ahlâk, billûr, evlât, felâket, hilâl, ilâç, ilân, ilâve, iflâs, ihtilâl, istiklâl, kelâm, lâkin, lâle, lâzım, mahlâs, selâm, sülâle, telâş, üslûp. Batı kökenli kelimelerde de l ünsüzünün ince okunduğunu göstermek için düzeltme işareti kullanılır: klâsik, lâhana, lâik, lâmba, Lâtin, melânkoli, plâk, plâj, plân, reklâm. UYARI: Lâik sözünde l ince okunur, a uzatılmaz. Ses yansımalı kelimelerde de l ünsüzünün ince okunduğunu göstermek için düzeltme işareti kullanılır: lâpa lâpa, lâp lâp, lâkırdı, lâppadak. (? bir yazıda rastlanılıp alınmış, henüz kontrolü yapılmamış kelimeler) ad&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-- A --&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;abidevî&lt;br /&gt;acemkürdî&lt;br /&gt;âcil?&lt;br /&gt;âciz&lt;br /&gt;âcizane&lt;br /&gt;aç bîilaç&lt;br /&gt;adem (yokluk), âdem (insan);&lt;br /&gt;adet (sayı), âdet (gelenek, alışkanlık);&lt;br /&gt;alem (bayrak), âlem (dünya, evren);&lt;br /&gt;alim (her şeyi bilici), âlim (bilgin);&lt;br /&gt;aşık (ayak bileğindeki kemik), âşık (vurgun, tutkun);&lt;br /&gt;ahlâk,&lt;br /&gt;âmâ sf. (a:ma:) Gözleri göremeyen, kör.&lt;br /&gt;âyet (A.) [ﺖیﺁ] 1.ayet. 2.işaret.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-- B --&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arapça bi-, Farsça bî- ön eklerini birbirinden ayırt etmek için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bîçare (çaresiz),&lt;br /&gt;bîtaraf (tarafsız),&lt;br /&gt;bîvefa (vefasız);&lt;br /&gt;bihakkın (hakkı ile),&lt;br /&gt;bizatihi (kendiliğinden),&lt;br /&gt;bilumum (bütün, hepsi).&lt;br /&gt;billûr,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-- C --&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;cefakâr,&lt;br /&gt;cüretkâr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-- Ç --&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-- D --&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dergâh,&lt;br /&gt;devâ?&lt;br /&gt;dükkân,&lt;br /&gt;dügâh?&lt;br /&gt;dâhi is. (da:hi:) Deha sahibi, olağanüstü akıl ve zeka kuvveti olan, Olağanüstü yeteneği ve yaratıcı gücü olan (kimse).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-- E --&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;evliyâ?&lt;br /&gt;evlât,&lt;br /&gt;Eyyâm-ı mahsûsa ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-- F --&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;felâket,&lt;br /&gt;fedakâr,&lt;br /&gt;feryâd?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-- G --&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gâvur,&lt;br /&gt;günahkâr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-- Ğ -- &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-- H --&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hakim (hikmet sahibi), hâkim (yargıç);&lt;br /&gt;hali (pazar yerini), hâli (durumu, vaziyeti);&lt;br /&gt;hala (babanın kız kardeşi), hâlâ (henüz);&lt;br /&gt;hikâye,&lt;br /&gt;hilâl,&lt;br /&gt;hücrenişîn dede ?&lt;br /&gt;hilekâr,&lt;br /&gt;hizmetkâr&lt;br /&gt;hayâ?&lt;br /&gt;halaskâr (kurtarıcı)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-- I --&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-- İ --&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ilâç,&lt;br /&gt;ilân,&lt;br /&gt;ilâve,&lt;br /&gt;iflâs,&lt;br /&gt;ihtilâl,&lt;br /&gt;ihlâs (tasavvuf sözl. Eth.Ceb.)&lt;br /&gt;istiklâl,&lt;br /&gt;İlâhî (musiki) / İlah (Tanrı)&lt;br /&gt;ihmalkâr, isyankâr, itaatkâr,&lt;br /&gt;imkân&lt;br /&gt;inkâr?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-- J --&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-- K --&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kâbus (1)&lt;br /&gt;kâfir,&lt;br /&gt;kâğıt,&lt;br /&gt;kâr,&lt;br /&gt;kelâm,&lt;br /&gt;klâsik,&lt;br /&gt;Kur'ân-ı Kerîm?&lt;br /&gt;külâh?&lt;br /&gt;kanaatkâr,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-- L --&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;lâkin,&lt;br /&gt;lâle,&lt;br /&gt;lâzım,&lt;br /&gt;lâhana,&lt;br /&gt;lâik,&lt;br /&gt;lâmba,&lt;br /&gt;Lâtin,&lt;br /&gt;lâpa lâpa,&lt;br /&gt;lâp lâp,&lt;br /&gt;lâkırdı,&lt;br /&gt;lâppadak.&lt;br /&gt;lütufkâr,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-- M --&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;mahkûm,&lt;br /&gt;mahlûk&lt;br /&gt;mahlûkat&lt;br /&gt;mekân,&lt;br /&gt;meselâ&lt;br /&gt;mezkûr,&lt;br /&gt;mahlâs,&lt;br /&gt;melânkoli,&lt;br /&gt;Mevlâna&lt;br /&gt;mesnevî (Her koşası ayrı uyaklı bir divan koşuk biçimi.- BSTS / Yazın Terimleri Sözlüğü 1974)&lt;br /&gt;Mesnevî-i Şerîf&lt;br /&gt;mevlevî&lt;br /&gt;muhafazakâr,&lt;br /&gt;müsamahakâr&lt;br /&gt;milât&lt;br /&gt;mülakât?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-- N --&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;niyâz (F.) [ زﺎﻴﻥ ] 1.yalvarma. 2.dua.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-- O --&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ordugâh,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ö, &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-- P --&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;plâk,&lt;br /&gt;plâj,&lt;br /&gt;plân,&lt;br /&gt;pîr (3) (F.) [ ﺮﻴﭘ ] 1.yaşlı. 2.tarikat kurucusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-- R -- &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;reklâm.&lt;br /&gt;riyakâr,&lt;br /&gt;riayetkâr,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-- S -- &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sükûn,&lt;br /&gt;sükût;&lt;br /&gt;selâm,&lt;br /&gt;sülâle,&lt;br /&gt;semâ&lt;br /&gt;semâhane&lt;br /&gt;segâh (1)&lt;br /&gt;sahtekâr,&lt;br /&gt;sanatkâr,&lt;br /&gt;sitemkâr,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-- Ş --&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şura (şu yer), şûra (danışma kurulu).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-- T --&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tahrikkâr (kışkırtıcı),&lt;br /&gt;tahripkâr,&lt;br /&gt;tevâzu (3) (A.) [ ﻊﺽاﻮﺕ ] alçakgönüllülük.&lt;br /&gt;tezgâh,&lt;br /&gt;telâfi?&lt;br /&gt;telâş,&lt;br /&gt;tennûre&lt;br /&gt;tehditkâr,&lt;br /&gt;topyekûn (1)&lt;br /&gt;tövbekâr (tevbekâr)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-- U --&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;usûl (2) - 1) asıllar, kökler (karş. fürû'). 2) süreç (Prozess, Verfahren, procédure).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-- Ü --&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;üslûp.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-- V --&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;vefakâr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-- Y --&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yadigâr;&lt;br /&gt;yegâh (1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-- Z --&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;zâlim (4)&lt;br /&gt;ziyankâr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(1) TDK imla kılavuzu&lt;br /&gt;(2) BSTS / Medeni Hukuk Terimleri Sözlüğü&lt;br /&gt;(3) Tasavvuf sözlüğü - Ethem Cebeci&lt;br /&gt;(4) Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-7398844428658874259?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/7398844428658874259'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/7398844428658874259'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/04/sapkal-kelimeler.html' title='Şapkalı (Harfler) Kelimeler'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-8829670829897377090</id><published>2010-04-08T04:43:00.000-07:00</published><updated>2010-04-08T04:50:09.773-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mevlevilik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mesnev-i Şerifden Seçmeler'/><title type='text'>Mesnevî Şerif'ten</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Bir kocakarı çirkin suratındaki kılları yolar,&lt;br /&gt;yüzünü boyar,kızıllaştırırdı ama bir türlü&lt;br /&gt;olamazdı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Doksan yaşında bir kocakarı vardı. Yüzü bumburuşuktu, rengi safran gibi sarıydı. &lt;br /&gt;   Yanağı, sofra altısının baş tarafları gibi kat kattı. Fakat erkek aşkından vazgeçmemişti. &lt;br /&gt;   Dişleri dökülmüş, saçları süt gibi ağarmıştı. &lt;br /&gt;   Boyu yay gibi bükülmüş, her duygusu değişmişti. &lt;br /&gt;1225. Böyle olduğu halde koca isteği ve şehvet hırsı hâlâ yerindeydi. Erkek avlamaya aşkı vardı da tuzağı paramparça olmuştu. &lt;br /&gt;   Vakitsiz öten bir  horoza, yolsuz, yolcusuz bir yola benziyordu. Kızgın ateşe konmuş boş bir tencereydi sanki.&lt;br /&gt;  Meydana âşıktı, fakat ne atı vardı, ne ayağı. Düdük çalmaya sevdalıydı, fakat ne dudağı vardı ne zurnası! &lt;br /&gt;   İhtiyarlıkta Allahm, kâfire bile hırs vermesin. Bu hırsı Allah kime verdiyse ne kötüdür o kul! &lt;br /&gt;   Köpek kocaldı, dişleri döküldü mü adamlara salamaz, ancak pisliğe, gübreye salar.&lt;br /&gt;1230. Öyle olduğu halde şu altmış yaşındaki köpeklere bak ki her an köpek dişleri biraz daha keskinleşmede. &lt;br /&gt;   İhtiyar köpeğin, derisinden tüyler dökülür; fakat şu ipekler giymiş kart köpeklere bak bir kere de!&lt;br /&gt;   Bu köpeklerin aşkı da alt yanlarıyla paraya, hırsları da. Kocaldıkça da bu aşkları artıyor, hele bak şu köpek soylarına! &lt;br /&gt;   Böyle ömür cehennem sermayesi. Gazap kasaplarına salhane.&lt;br /&gt;   Ömrün uzun olsun dediler mi hoşlanır, güler de ağzı açık kalır. &lt;br /&gt;1235. Böyle bir bedduayı dua sanır. Gözünü açmaz, kafasını bir türlü kaldırmaz.&lt;br /&gt;   Kıl ucu kadar ahret ahvalini görseydi, böyle diyene “Senin ömrün uzun olsun” derdi.&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bir yoksulun Geylân’lı birisine “Allah seni&lt;br /&gt;selâmetle evine barkına kavuştursun” diye&lt;br /&gt;dua etmesi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Ekmeğe tapan, bir erkek bir yoksul, bir zembilli dilenci, bir gün Geylân’lı zengin birisinden &lt;br /&gt;   Ekmek alınca dedi ki: Yarabbi sen bu kulunu hoşlukla, selâmetle evine barkına kavuştur.&lt;br /&gt;   Geylân’lı kızıp a çirkin herif dedi, eğer ev bark, benim gördüğüm ev barksa oraya Allah, seni kavuştursun! &lt;br /&gt;1240. &lt;strong&gt;Aşağılık kişiler, her söz söyleyeni hor hakir bir hale getirirler. Sözü yüceyse, değerliyse bile o sözün kaderini düşürürler. &lt;br /&gt;   Çünkü söz, dinleyene göre söylenir; terzi kaftanı adamın boyuna göre biçer.&lt;/strong&gt;  &lt;br /&gt; Mademki meclisteki dinleyenler aşağılık kişiler, aşağılık söz söylemeden başka çare yok. &lt;br /&gt;   Bu sözü rehine koy da yine o kocakarının hikâyesine başla.&lt;br /&gt;   Bir insan kocaldı da bu yolda er olmadı mı adını kocakarı takıver! &lt;br /&gt;1245. Ne sermayesi var, ne değeri, ne de bir sermaye kabul edecek kabiliyeti.&lt;br /&gt;   Ne hoş ve güzel bir şey verir, ne alır. Ne manâsı var ne anlama liyakati. &lt;br /&gt;   Ne dili var ne kulağı, ne aklı var; ne gözü. Ne kendinde, ne kendinden geçmiş, ne de düşünceye sahip. &lt;br /&gt;   Ne niyazı var, ne nazlanacak güzelliği. Soğan gibi kat kat ve her katıda kokmuş!&lt;br /&gt;   Ne bir yol varmış, ne yola gidecek ayağı kalmış. O kahpenin ne bir yanıklığı var, ne bir ah ve feryadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bir yoksul,evin birinden ne istediyse “yok” &lt;br /&gt;cevabını aldı.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1250. Evin birine bir yoksul geldi. Kuru ekmek, yahut taze nane istedi. &lt;br /&gt;   Ev sahibi, burada ekmek ne arar? Burası ekmekçi dükkânı mı, aptal mısın sen dedi. &lt;br /&gt;   Dilenci bâri biraz yağ ver deyince dedi ki: Burası kasap dükkânı değil ki.&lt;br /&gt;   A ev sahibi, birazcık un ver bari deyince de, yine ev sahibi, burasını değirmen mi sandın dedi. &lt;br /&gt;   Dilenci her şeyden vazgeçtik, bir çanak su olsun ver dedi. Ev sahibi cevap verdi: Burası ırmak, yahut çeşme değil.&lt;br /&gt;1255. Hâsılı ekmekten kepeğe kadar ne istediyse ev sahibi kendisiyle alay etti, acıklandı, yok dedi. &lt;br /&gt;   &lt;strong&gt;Yoksul içeri girip eteklerini kaldırdı evin içinde aptes bozmaya niyetlendi. &lt;br /&gt;   Ev sahibi; hey çirkin herif ne yapıyorsun, deyince dedi ki: Böyle yıkık yere bâri aptes bozayım da ferahlayayım. &lt;br /&gt;   Burada yaşamanın madem ki imkânı yok, böyle eve ancak aptes bozulur.&lt;br /&gt;   Padişah kolunda beslenmedin, avlanmayı bellemedin; zaten doğan değilsin ki av tutasın. &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1260. Tavus kuşu da değilsin ki yüzlerce nakışlarla bezenesin de gözleri neşelendiresin. &lt;br /&gt;   Dudu değilsin ki sana şeker versinler, tatlı sözlerini dinlesinler.&lt;br /&gt;   Bülbül değilsin, âşıkçasına ağlayıp inleyesin, çayırlıkta, çimenlikte yahut lâle bahçelerinde güzel güzel çileyesin. &lt;br /&gt;   Hüthüt değilsin ki çavuşluk edesin. Leylek değilsin ki yücelerde yurt tutasın.&lt;br /&gt;   Ne iştesin sen? Seni ne diye satın alsınlar? Ne kuşusun sen? Seni ne diye yesinler? &lt;br /&gt;1265. Bu değer bilmezlerin dükkânından vazgeç, yücel “Allah satın alır” ihsanının dükkânına gel! &lt;br /&gt;   Köhneliğinden kimsenin almadığı o kumaşı o kerem sahibi alır. &lt;br /&gt;   Onun yanında hiçbir kalp red edilmez; çünkü alış verişten kâr beklemez ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kocakarının hikâyesi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   O bunak sokağa bir gelin gibi çıkmak istedi; o azgın karı, kaşlarını yoldu.&lt;br /&gt;   Yanağını, yüzünü, ağzını güzelleştirip süslenmek için aynanın önüne oturdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1270.Yüzüne neşeyle birkaç kere allık sürdü; fakat pörsümüş suratını bir türlü boya tutmadı.&lt;br /&gt;   Kuran’ın aşır başlarındaki tezhipleri kesti, pis mundar suratına yapıştırdı. &lt;br /&gt;   Bu suretle yüzünün buruşuklarını örtmek, güzeller halkasına yüzük taşı olmak istiyordu. &lt;br /&gt;   O tezhipli yerleri yapıştırdıkça yapıştırıyor, fakat çarşafını giydi mi hepsi yere düşüyordu. &lt;br /&gt;   Yine onları alıp tükürüklüyor, yüzüne yapıştırıyor, &lt;br /&gt;1275. Fakat yine çarşafına büründü mü hepsi, yere dökülüyordu.&lt;br /&gt;   Bir hayli çalıştı, çabaladı. Nihayet şeytana yüzlerce lânet dedi. &lt;br /&gt;   Bu sözü der demez İblis göründü de dedi ki: A kademsiz kadit olmuş, kurumuş, kokmuş kahpe! &lt;br /&gt;   Ben bütün ömrümde bunu düşünmediğim gibi senden başka da bu işi yapan kahpe görmedim. &lt;br /&gt;   Kötülükte acayip bir tohum ektin, âlemde musaf bırakmadın.&lt;br /&gt;1280. Sen şeytan ordusunda yüz tane şeytan ordususun. A pis kocakarı, bırak beni! &lt;br /&gt;   Yüzün elma gibi kızarsın diye kitap bilgisinden nice aşirler çaldın. &lt;br /&gt;   Satmak ve onlarla kendine şeref ve mevki satın almak için Allah erlerinin nice sözlerini aşırdın. &lt;br /&gt;   Fakat eğreti renk senin yüzünü kızartmadı. Hurma ağacına bağlanan dal, hurma vazifesini görmedi.&lt;br /&gt;   Sonunda ölüm çarşafı gelip seni bürüdü mü bütün bu ziynetler, yanağından düştü. &lt;br /&gt;1285. O göç zamanının “Hadi... kalk, kalk” sesi geldi mi bütün dedikodular yok olur gider.&lt;br /&gt;   Sükût âlemi gelir çatar. Bari sen, o gelmeden sus. Vay o kişiye ki ölümle ünsiyeti yoktur! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; 6. Cild&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-8829670829897377090?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/8829670829897377090'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/8829670829897377090'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/04/mesnevi-seriften.html' title='Mesnevî Şerif&apos;ten'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-8028955919033686211</id><published>2010-04-03T04:30:00.000-07:00</published><updated>2010-04-03T04:44:16.505-07:00</updated><title type='text'>Yine zevrak-ı derunum kırılıp kenare düştü</title><content type='html'>yine zevrak-ı derunum kırılıp kenare düştü&lt;br /&gt;dayanır mı şişedir bu reh-i seng -sare düştü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;o zaman ki bezm-i canda bölüşüldü kale-i kam&lt;br /&gt;bize hisse-i mahabbet dil-i pare pare düştü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gehi zir-i serde desti geh ayağı koltuğunda&lt;br /&gt;düşe kalka haste-i gam der-i lutf-ı yare düştü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;erişip behara bülbül yenilendi sohbet-i gül&lt;br /&gt;yine nevbet-i tahamül dil-i bi karare düştü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;meh-i burc-ı arızında gönül oldu hale mail&lt;br /&gt;bana kendi taliimden bu siyeh sitare düştü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;süzülüp o çeşm-i ahu dedi zevk-i vasla ya hu&lt;br /&gt;bu değildi neyleyim bu yolum intizare düştü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;reh-i mevlevide galib bu sıfatla kaldı hayran&lt;br /&gt;kimi terk-i nam u şane kimi i'tibare düştü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;aynı zamanda dede efendi'nin bestelediği tek şeyh galib şiiridir. mahur makamında ve yürük semai usulündedir. dede'nin bestesi şiirin ruhunu harika yansıtır, ki zaten dede'nin büyüklüğü, sözlü her eserinde saz ile söz arasında bu tarz mükemmel bir birliktelik kurmasındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;divan şiirine yepyeni ufuklar armağan eden şeyh galib bu dünyadan ayrıldığı vakit (1799), dede efendi klasik osmanlı müziği'nde yeni doruklar keşfetmek üzere çıkmıştır yola. denir ki, şeyh galib'in şiirine saygısızlık etmemek için bu yürük semai'den başka galib şiiri bestelememiştir dede. kendisinden sonra gelen istisnasız her musıkişinasın içinde ukteler bırakmıştır bu kararıyla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu iki ustanın bir araya geldiği tek eser olması sebebiyle bir pırlantadır, bir hazinedir bu yürük semai.&lt;br /&gt;http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=yine%20zevrak-%C4%B1%20derunum%20k%C4%B1r%C4%B1l%C4%B1p%20kenare%20d%C3%BC%C5%9Ft%C3%BC&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7061220940115192279-8028955919033686211?l=arsivde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/8028955919033686211'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7061220940115192279/posts/default/8028955919033686211'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://arsivde.blogspot.com/2010/04/yine-zevrak-derunum-krlp-kenare-dustu.html' title='Yine zevrak-ı derunum kırılıp kenare düştü'/><author><name>Enis Diker</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05147392928209623163</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_YpC_oRYLH0g/SSv8rWcQVYI/AAAAAAAAALI/_osQuNFVJqU/S220/SP_A0155.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7061220940115192279.post-3869084390579522773</id><published>2010-02-21T09:40:00.000-08:00</published><updated>2010-06-10T02:34:55.377-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='z.Hilmi Ziya Ülken'/><title type='text'>Dini Hakikatte Virtüel Sezgi / Dinde Kategorik ve Şartlı Emir Ayrılışı</title><content type='html'>Düzeltilmedi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;11. Dini Hakikatte Virtüel Sezgi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ahlak bahsinde dokunduğumuz gibi aktüel sezgi insanüstü mutlak varlığı kavrayamaz. O ya özneye çevrilir ve yalnız hali, bu¬na bağlı olan yakın geçmişi kavrar, gerçeğin bilgisi olur; yahut nes¬neye, geleceğe çevrilir, sezgi olmaktan da çıkarak geleceğin, idealin tasavvuru olur. Fakat bu sezgi ile bu tasavvuru aynı fiilde birleştir¬meyiz. Bunun için, şuur halleri üstünde değişmeyeni, zaman içinde lahzayı, hareket içinde sükûnu kavrayacak bir başka yetiye (fa-culte), yaşanmış tecrübe ile kavranan, gerçekle ideali birleştiren virtüel sezgiye ihtiyaç vardır. Virtüel sezgi yaşanmış ve yaşanacak gerçek ve mümkün hallerin aynı lahzada, aynı şuur fiilinde kav¬ranması demektir. Bu acaba mümkün müdür? Psikolojik tecrübe buna "hayır" diye cevap verir. Çünkü biz yalnız şuur süresi içinde yaşıyoruz ve yalnız orada tecrübe yapabiliriz. Fakat biz "hal"de değişen şuur sürecini değil, değişmeyen varlığı da yaşayabiliriz. Bu tecrübe şuur içinde bir varlık tecrübesidir. Artık burada şuur fiili kendi kendisini özne olarak değil, varlık olarak kavramaktadır. Bedenimize bağlı kalitatif şuur değişmeleri, idrakler, heyecanlar, haz ve elemler, arzular, hatıralardan ibaret olan hayatımızdan bu¬rada kurtulduğumuzu hissederiz. Bu bütün değişmelere rağmen, yine kendisi olarak kalan bir devam fiili, bu şuurun asıl kendisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradii İR atomcu psikolojinin umurlar terkibi Katinde ınladığı&lt;br /&gt;şuuru, ne nesneye çevrilmiş "kasıtlı fiiller" huzmesi halindeki sun ru, ne dış âlemin bütün izlemlerinden (duyular, fikirlerden) sıyrıl¬dığı zaman boş bir kalıp (tabula rasa) halinde kalan şuuru, ne de kalitatif değişmeler içinde sürüp giden bir akış halindeki şuuru gö¬rüyoruz. Onların hepsi bu şuurun asıl kendisine nazaran, birer va¬sıftan veya fonksiyondan ibarettirler. Bu nihayet Descartes'ın "dü¬şünüyorum'^ da değildir. Çünkü "düşünüyorum" fiiliyle ifade edilen düşünce dahâ~ önce ortaçağ filozofları, bilhassa İbn Sina ta¬rafından ifade edilmiş olan "cevheri şuur" görüşüne bağlıdır. Cev¬heri şuur ise kendi başına mevcut olmalıdır. Varlığı için başka hiç¬bir şeye muhtaç olmamalıdır. Nitekim İbn Sina onu ispat için "uçan insan" delilini ileri sürmekte idi.42 Descartes'a göre de dü¬şünce, var olmak için başka bir şeye muhtaç değildir ve kendi ken¬disiyle kaimdir:43 O suretle ki, o, Husserl'in gösterdiği gibi mutla¬ka "bir şeyin şuuru" olmaya mecbur değildir. Çünkü yalnızca ken¬di kendisinin şuuru da olabilir. Fakat Descartes'ın "düşünüyo-rum"u gerçek midir? Hiçbir şeye muhtaç olmayan, hiçbir nesneye çevrilmemiş şuur var mıdır? Şuurun bizzat kendi kendisini kavra¬ması için yaptığı hamlede şuur daima bir başka şekilde fiilini kav¬ramaktan ileri gidebilir mi, yani kendi kendisinin nesnesi olabilir mi? Bugünkü felsefe Descartes'la Husserl ve Bergson arasında me¬kik dokumaktadır. Fakat birincisinin tezinden de şuur asla ulaşıla¬mayan bir ideal, bir limit olarak kaldıkça, Spinoza'nın tabiri ile düşüncenin düşüncesinin düşüncesi vs. totolojisine ulaştıkça, şuu¬run hareket noktası olarak ileri sürülemez. Fakat ikincisinin tezi bütün "şuur fiilleri"nin kendisinden çıktığı bir ilk ego'yu zımnen kabule mecbur oldukça, kasıtlı fiiller huzmesi ile asıl şuuru bir say¬makta haklı olmayacaktır. Nitekim aynı şeyi başka bir açıdan Bergson için de söyleyebiliriz. Demek ki, şuurun türlü türlü tarif¬leri içinde değişmeyen, hepsinin varlık sebebi olan daha derin bir tarife ihtiyaç var: Şuur, psikolojik yaşanmış hallerin değişmeleri üstündeki sürekliliktir. Başka deyişle değişmeler içindeki devamdır. Ve her lahzada değişmelere rağmen, devamın varlığını sezebiliriz. Bu Bergson'un anlatjtığı aktüel sezgiden farklı bir sezgi olacaktır.&lt;br /&gt;Burada şuurun kalitatif değişmeler içindeki akışını değil (çünkü bu suretle yalnız değişmeleri kavrayabiliriz), bütün bu değişmeler içindeki değişmeyeni, bu hareketli oluş içindeki varlığı kavrayaca¬ğız. Artık sükûn, devam veya form, zihin yollarından geçerek ulaş¬tığımız soyut bir kavram değil, sezgiyle doğrudan doğruya elde et¬tiğimiz bir veri olacaktır. Sükûnla hareketin, kavramla sezginin, düşünce ile yaşanmış tecrübenin karşı karşıya geldiği gibi zıt olma¬yacak, tam tersine, hareket içindeki sükûn yahut değişme içindeki devam doğrudan doğruya sezginin verisi olarak kavranacaktır. Şu farkla ki, bu sezgi zıtların birleştiği paradoksal bir gerçeğe, varlı¬ğın özüne çevrilmektedir. Varlığın bir manzarası olan sükûnu kav¬ramlarla, hendesî figürlerle ifade edecek yahut başka bir manzara¬sı olan ruhi hareketi bir iç tecrübenin verisi olarak alacak yerde, henüz kendisinde iç ve dış, nesne ve özne ayrılmamış olan şuurun aslında onu değişmeler içindeki değişmezliği ile, virtüel sezginin doğrudan doğruya verisi olarak alacaktır.&lt;br /&gt;İşte sanatkârın, ahlakçının, din adamının aşkın varlığa ait tec¬rübesinde hareket noktası vazifesini gören bu virtüel sezgidir. Sa¬natkâr vakıa kalitatif şuur hallerini ifade eder, fakat sanatı, günde¬lik hayattan ve psikolojik tecrübeden ayıran bu şuur halleri içinde devamı sabitliği bulmasından, sanatkâra mahsus olan virtüel sez giden ileri gelir. Ahlakçı ve din adamında bu sezgi daha derinleşir. Onlar "izafi" ile "mutlak"ın, sonlu ile sonsuzun hududu üzerinde bulunurlar. Şuurun bu paradoksal mahiyeti, ahlakçı ve din adamı¬na mutlak varlığın hududunda, ona doğru insanın yapabileceği hamlelerin en büyüğünü, gerçekle ideali birleştirme hamlesini yap ma imkânı verir.&lt;br /&gt;Bununla beraber din adamının mutlak önündeki virtüel sezgisi hayat boyunca istenildiği kadar uzatılamaz. O, şuurun nesne ve özneye bölünmemiş fiili, şuurun zıt ve tamamlayıcı vasıfları ol.m paradoksal fiili ile mutlak varlığın "irrasyonel"i arasındaki natlıt 1^ uyuşmada meydana çıkabilir. Gündelik hayat, şuuru kendi akıcın.ı sürükler. Dikkat her zamanki gibi eşyaya çevrilir. Hal her zam.m ki gibi gelecekten, özne nesneden ayrılır. O zaman iki insan rekı.ıı uyuşmamak üzere ayrı kalırlar: Bir yanda sübjektiflik içinde tııııi&lt;br /&gt;lak'a doğru atılmanın, mistik korku ve kaygının derin tecrübesini yapan varoluşçu, öte yanda dini idealin evrensel kavramlarını ve¬ren idealist. Biri sübjektif, öteki objektif din felsefesinin bu iki tem¬silcisi birbirine dirsek çevirmiş olarak dururlar. Onların metot ve dünya görüşü bakımından barışmazlıkları, konularının ortak ol¬masına mani değildir. İkisi de aynı şeyi, mutlak varlığı istemekte¬dirler. İkisi de aynı şeyden, izafiden ve tabiat bilgisinden kaçmak¬tadırlar. Bunun için onlarda kavramcılıkla sezgicilik, birbirine bu kadar zıt olan iki görüş, sırf "mutlak"a ait asli (orijinal) görüşten, virtüel sezgiden hareket ettikleri ve yolları sonradan ayrıldığı için aynı hedefte tekrar birleşirler. Kutsallık tecrübesi bir müphem çift, hatta çok değerlilik tecrübesidir: Orada insan başka sahaların ayırmış olduğu zıt değer hükümlerinin aynı hüküm içinde birleş¬tiklerini bulur: Allah hem cazip hem tehdit edicidir, hem güzel hem korkunçtur, hem affedici hem kahredicidir. Bütün bu zıtların bir¬leştiği yer ancak sonsuz varlık olabilir. Onu Platon'dan beri birçok filozoflar görmüşlerdi: Plotinus, Nicolas de Cusa, Giordano Bru-no, nihayet Schelling, zamanımızda da Kierkegaard. Bu yüzden bütün bu filozoflar mutlak varlık sahası olan dinde henüz değerle¬rin ayrılmamış olduğunu söylerler. Kierkegaard'a göre din sahası paradoks sahasıdır. O akıldan mutlak olarak ayrıdır. Ona akılla hiçbir suretle nüfuz edilemez. İman, ahlaki değerleri yalanlar. O iyi ve kötünün üstünde kabul edilir. İsa, Tevrafm mutlak değerleri ye¬rine, sevgiye dayanan yeni kanunu koyuyordu.&lt;br /&gt;Fakat burada akıl ve iman sahaları arasındaki kesin ayrılık me¬selesi kendisini zorla meydana koymaktadır. Acaba bu paradoksal varlık sezgisi kafamızı altüst etmez mi? Bunun önünde gündelik hayatın icaplarından başlayarak basit teknik düşünceye, tabiat ilimleri ve ideal ilimlerin (matematik ve formel mantığın) kanunla¬rına kadar, bütün bildiklerimiz sarsılmayacak mıdır? Böyle bir du¬rumda ya paradoksal varlığın bize hükmederek bütün akla daya¬nan bilgimizin temelinden sarsılmasına; yahut bu ikinciler daha sağlam ve tesirli iseler, paradoksal ve akıldışı varlığa karşı kulak¬larımızı ve gözlerimizi tıkamaya varmayacak mıyız? Nitekim çok defa ılımlı  ılın ,ıı.ısındaki çatışına bu buhranı doğurmuştur.'1'' l'-u&lt;br /&gt;yalnız pozitivizmin çok yaygın olduğu son asra ait bir hadise de¬ğildir. Bunun köklerini ilkçağa, sofistlerin tabiat fizikçileri karşı¬sındaki davranışına, Epikurosçuluğun Stoacılara karşı tavrına, ta¬biat filozoflarının İslam'da kelamcılar ve meşşaîlere karşı aldıkla¬rı vaziyete kadar götürebiliriz. Fakat bilhassa Aydınlanma felsefe¬si devrinde maddecilerle ruhçular arasında başlayan kavga, zama¬nımızda mektep sıralarına kadar sokulmuş, bilhassa Tanzimat'tan sonra Osmanlı eğitim sistemindeki ikilik önce mekteple medrese arasında, daha sonra bizzat mektebin içerisinde bu buhranı derin¬leştirmiştir. Tesir yalnız mektepten değil, sokaktan, gazeteden, üs¬tün medeniyetin ezici kuvvetinden, başarı ve zaferden geliyorsa, bıı kavgada hangi safın ilerleyeceği, hangisinin gerileyeceği kolayca anlaşılır. Mektep sıralarında fizik ve "ulûm-u diniye" dersleri bu çatışmanın kaynağı oluyordu. Fakat az sonra bütün tabiat ilimle¬riyle din dersleri, nihayet programların, genişlemesiyle tabiat ilim¬lerini tamamlayan felsefe dersleriyle onun karşısında "din dersle¬ri" daima biraz daha ikincisinin aleyhine olmak üzere, kavganın iki mihveri haline geldi. Acaba bu mütemadi gerileme nedendi? Bunun sebebi yalnız Batı'dan gelen yeni bilgilerin başarı ve zafer bilgileri sayılmasından değil, aynı zamanda din derslerinin öğretim tarzının zayıflığından ileri geliyordu. Din dersleri dini nesnenin "akılüstü" mahiyetine, dini duygunun ve tecrübenin orijinal değe¬rine asla dokunmayan, eski dogmatik metafiziğin imkânsız man tık oyunları içerisinde bocalıyordu. Bu mantık oyunları tabiat ve matematik ilimlerinin müspet metotları önünde zihinlere hükmet mekten çok uzaktı. Hele içtimai ilimlerin tenkitçi metodu ve felse¬fenin pozitivist bir açıdan tefsiri işe karışınca, din derslerinin başa rısızlığı büsbütün katileşiyordu. Eğer bizde din ve ilim çatışması nın başladığı devirde Batı düşüncesi Aydınlanma düşünürlerinin dar görüşünü aktaracak yerde, Kant'ın geniş tenkitçiliğini, alıl.il ve din felsefesini getirmiş olsaydı, tabiat ilimleri terbiyesiyle- eh M terbiyesi arasında ahenk bir dereceye kadar temin edilebilirdi. Pl kat ne üniversitelerimize, ne liselerimize bu geniş Garp duşun, ı   I giremedi veya girmekte son derece gecikti. Bu müddet zarfında kültürü sarsılmış, Garp'ın teknik üstünlüğü önünde ae /ini liri f,ım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;daha çok hissetmeye başlamış bütün Şarklı memleketlerde olduğu gibi pozitivizm hayranlığı ve din aleyhtarlığı istila şeklini kolaylık¬la aldı.&lt;br /&gt;Halbuki Şark'ta altı yüzyıl önce dogmatik metafiziğin elinden dini kurtarmak ve ilimle din arasında ahenk bulmak için mühim bir hamle olmuştu. Başında Gazalî bulunan bu hamle bir müddet fikir dünyasında devam etmekle beraber, medrese ve tekke ikiliği¬ni ortadan kaldıracak kadar hayata nüfuz edemedi. Gazalî iç gözü ile dış gözünü ayırıyordu. İç gözü veya "kalp gözü" dünya ilimle¬rinin açıklayamayacağı derin mutlak hakikate açılmıştır. Onunla dini ve imanı kurarız. Dış gözü ise tabiat ilimlerinin gözüdür. Onunla dünyayı ve aklı kurarız. Biri içe, öteki dışa çevrilen bu iki göz arasında kesin bir saha ayrılığı olduğu için, hiçbir tezat yok¬tur. Gazalî böylece her türlü kafa buhranını önleyen bir çığır aça¬bilirdi. Fakat acaba insanda biri ilme, öteki dine çevrilmiş, birbi¬rinden bu kadar ayrı iki şahsiyet yan yana yaşayabilir mi? Labo-ratuvarda ilim zihniyeti ile, camide iman zihniyeti ile hareket eden ve hayatın bu iki safhası arasında hiçbir çatışmaya meydan verme¬yen iki şahsiyetli insan, gerçekte "bütün insan" mıdır? Burası şüp¬helidir. Tabiat bilgilerini yapan akılcı şahsiyet, acaba her an dinda¬rın imancı şahsiyetini soruları ile rahatsız etmeyecek midir? Labo-ratuvara giren camii, camie giren laboratuvarı derhal unutacak mıdır? Buna imkân görünmüyor, insan bir bütündür. Normal hal¬de iki şahsiyete katlanamaz. Aralarında önce kavga çıkacak, ya bi¬ri, ya öteki lehine kavga sona erecektir. Garp'ta da Gazalî'nin yo¬lunu deneyenler oldu. Pascal 17. yüzyılda Descartes'ın müfrit akıl¬cılığına karşı, bir nevi akıl-iman ikiliğini ileri sürüyordu. Matema¬tikçi görüşün karşısına koyduğu "kalp mantığı" ona hakikatin öteki yüzünü, sonsuza, derine götüren yüzünü veriyordu. Fakat fii¬len muzaffer olan Descartes'tı. PascaPın düşüncesindeki derinliğe rağmen, ortasından bölünmüş iki şahsiyet hayatı idare edemedi.&lt;br /&gt;Kant, Saf Aklın Tenkidi ile Pratik Aklın Tenkidi'ndt iki ayrı gö¬rüş teklif etmesine rağmen, felsefesinin derinliğinde onları tekrar birleştirme /.ııliretini hissetti. Bununla beraber Iskoçya filozofları diye ı.UMU.ııı ' ■..ıi'dııyu" ftlo»»ll.ııı (Hamilton, Hııgalıl Stevvart vs.)&lt;br /&gt;yeniden imancı felsefeyi (fideisme) canlandırdılar. &lt; &gt;ıılara ^oıt-  il il yalnız sınırlı olan şeyler hakkında hüküm verir, fakar ıın.ın sum . ve sonsuz olanı kavrar. Bu basit ayırış Gazalî'den beri halledildin yen probleme yeni bir cevap getiremedi; güçlük devam ediyordu&lt;br /&gt;O halde akıl ve iman arasındaki kesin ayırış yerine, şahsiyet bil tünlüğünü bozmayan başka bir hal bulmalı idi. Bu ise ilkçağda Plotinus'la başlayan bütüncü görüşe kadar çıkabileceğimiz bir akil ve iman birliği fikrine dayanabilir. Sokrates, "Bütün bildiğim İm, bir şey bilmediğimdir," diyordu. Bu birinci hükmü, onun dogm.ı tik tabiat filozoflarına cevabı idi: "Mutlak hakkında hiçbir şey bil miyorum, çünkü mutlak benim bilme güçlerimi aşar," demek isti yordu. İkinci hükmü ise "kendimizde varlığın hareket noktasını bulabiliriz" diyordu. Sokrates'te iman ve akıl birliği, mutlak ile in¬saninin hudutları üzerinde doğan felsefe ile belirmeye başlamıştı. Plotinus'ta "bir"den "çok"a doğru açılış bütün insani bilginin ge lişmesi olduğu kadar, en geniş şekli ile mutlak imanın da temeli idi. N. de Cusa, Sokrates'in doktrinini De Docte Ignorantia'da can¬landırdı; sonsuz varlıkla sonlu varlığın hududu üzerinde durdu. Bu Çığır Kant'ta, Fichte ve Schelling'te, Schleiermacher'de gelişti. Ni¬hayet zamanımızda Kari Jaspers'e kadar geldi.&lt;br /&gt;Burada varoluşçuluğa ait gerçek bir işarette bulunmalıyız: Kier-kegaard dini hakikatin akla mutlak olarak aykırı olduğu (hatta ab-surde'e teveccüh ettiği) noktasında ısrar ederek Kant'a tamamen cephe alıyor. Çünkü Kant'a göre dini hakikatle ahlaki hakikat zıt değildir. Hatta ahlaki vazife duygusu bizi dini hakikate götürür. Danimarkalı teolog bu görüşü dini hakikatin mutlaklığı aleyhinde sayıyor ve dini değerle ahlaki değerin birbirine karıştırılmasını red¬dediyordu. Biz bu görüşe katılmıyoruz. Din, en geniş mânâsı ile mutlak sezgisidir (bu mânâda, geleneklerin farkından, cemaat ter¬biyesinden, kültürlerin tarihinden ileri gelen din anlayışlarını bir ta¬rafa bırakmak lazım gelir). Bunun için de dini sezgide başka bütün se^gilerin zımnen dahil bulunması gerekir. Din, ahlaki sezgiden çı¬karılamaz; tam tersine ahlaki emir (yani insani varlık) dini sezgiden çıkarılabilir. Bundan dolayı dinin hedefi olan mutlak, zıtların kuşa¬tıcısı olarak ambivalenf dır. Fakat ahlakın zıddı değildir. Dini var-&lt;br /&gt;Iık, y.uu mutlak İçinde ahlaki Bilin gerçekleşebilmesi, insani varlığı mümkün kılar. Fakat insani varlık ve ahlaki fiil, dini varlığı ve " mutlak"ı mümkün kılamaz ve şartlandıramaz. Bundan dolayı Kant'ın ahlakçı din görüşüne katılmak kabil değildir; ancak din ve ahlak sahalarını kesin olarak ayıran, hatta onları birbirleriyle çatış-kan sayan Kierkegaard'ın görüşüne de katılamayız. İbrahim'in ila¬hi emri dinlemek için oğlu İsmail'i kurban etmek istemesini ahlaka aykırı, fakat akılüstü dini emre uygun gören Kierkegaard, burada dinle ahlak arasında boşuna tezat aramaktadır. Bu tezat iki sahanın zıtlığından değil, ancak sonsuz ve mutlak sahası ile insani sahanın arasındaki kaplam (comprehension) farkından ileri gelmektedir. Mutlak sahası insani sahayı kuşatır. Fakat insani saha mutlak sa¬hasını kuşatamaz. Bunun için de her dini emir insani değilse de, her insani fiil mutlak sahanın bir parçası, yani kutsaldır. Zaten Kant da Ahlak Metafiziği'rvm son kısmında ahlakın üstün derecesi olarak "velilik" ve "kutsallık"ı kabul etmiyor muydu? Dini emirler daima insani değildir; çünkü mutlak, mahiyeti icabı "bilinemez", "Al¬lah'ın hikmeti sorulamaz."45 O, insan aklının güçleri dışında kalır. Bununla beraber, bu mutlak emir insan aklı tarafından dinlenir, ifa¬de edilir ve anlatılır; yani aklileştirilir. İşte imanla aklın iç içe gel¬dikleri yer burasıdır. Orada mucize ile tabiat kanunu, hürriyet ile zaruret, düzensizlik ile düzen, sonsuzluk ile sonluluk aynı varlığın iki manzarasıdır. Artık burada akıl ve iman birbirine yabancı iki ayrı saha olmaktan çıkmıştır. İlim, temelinde ve hedefinde daima varlığın "akıldışı" mahiyeti ile temasını muhafaza etmektedir: Din de mitolojiden ve hayalden uzak, daima insan bilgisinin ulaşabildi¬ği son hudutlara kadar onunla birlikte yürümeyi ve bu hudutlarda ulaşılmaza temas etmeyi unutmamaktadır. Dinin ilimden kuvvet al¬dığı, ilmin de dini hakikat için ufuklarını açık tuttuğu bu geniş dün¬ya görüşünde şahsiyet parçalanmasının yeri yoktur. Sokrates'ten Jaspers'e kadar (Kant ve Bergson'dan geçerek) birçok filozoflarda bu geniş terkibin başarılı merhalelerini görüyoruz. Dogmatik felse¬fenin fakirleştirmediği din ve dinin mitoloji haline sokmadığı ilim aynı varlık iştiyakıyla insanda doğan iki büyük arayış hamlesi ola¬rak kalacak ve daima bu ortak hedefte buluşacaklardır.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;12. Dinde Kategorik ve Şartlı Emir Ayrılışı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kant ahlakın emirlerinin kategorik olduğunu söyleyerek, onla¬rı şartlı (hypothetique) olan başka bütün emirlerden (mesela tek¬nik, pratik, pragmatik vs.) ayırıyordu. Ahlakın emirlerinde bu üs¬tün değeri gören filozof, dini emirleri de şartlı emirler esasına koy¬makta idi. Ona göre şartlı emir, gerçekleşmesi daima bir şarta bağ¬lı olan emirdir: "Sağlık kaidelerine riayet etmelisin, çünkü aksi halde hastalanırsın" yahut "Allah'a itaat et, çünkü aksi halde ce¬za görürsün!" gibi. Halbuki Kant'a göre ahlaki emir daima şöyle formüle edilir: "Vazifeni yapmalısın!" Bu emir bir şart ve kayda bağlı değildir. Ve şayet, "Vazifeni yapmazsan, ceza görürsün veya genel takdiri kaybedersin!" gibi şekillerde ifade edilecek olursa, derhal ahlaki vasfını kaybeder. Öyleyse Kant'a göre bizim ahlaki dediğimiz fillerin iki kısma ayrılması gerekiyor: Bir kısmı şartlı emirlerle ifade edilen ve gayesi saadet, refah, herhangi bir hedefin iyiliği vs. olan fiiller ki, bunlarda fiilin gayesi kendi dışındadır ve bu gaye gerçekleşince ahlaki fiil sona eriyor. Bu fiiller ahlaki gibi görünmekle beraber ahlaktan gayrı bir gayeye hizmet ettikleri için, doğrudan doğruya ahlaki sayılamazlar. Bir kısmı da mutlak (kate¬gorik) emirle ifade edilen, hiçbir şarta bağlanmaksızın mutlak ola¬rak verilen (mecbur olma: sollen fiili ile ifade edilen) hareketlerdir ki, bunlarda fiilin gayesi kendi içindedir. O da "fiilin yapılmasın¬dan" ibarettir. Ve fiil devam ettikçe gaye de devam edeceği için, ona ulaşmakla fiilin nihayete ermesi bahis konusu olamaz. İşte bu fiiller asıl ahlaki olanlardır. Kant ilkçağdan beri teklif edilen ahlak kuramlarını birinci zümreye koyarak, asıl ahlaklılığı yalnız kendi mutlak ve şartsız vazife prensibinde, "yükümlülük"te görüyor.&lt;br /&gt;Acaba Kant, ahlakla diğer değerler arasında mutlak ve şartlı ayırmasını yapmakta ne derecede haklıdır? Gerçekte ahlaki uhfl "mutlak" sahası, diğer değerler ise "şartlı hüküm" sahası mıdır? Teknik değer için bu ayırış doğru görünüyor. Bir makinenin inil¬mesi yalnızca belirli şartlara uygun hareket etmesine bağlıdır: "!&gt;ıı ve şu şartlara dikkat edersen, bu aleti kullanabilirsin," den/. Sl| hk değeri dr aynı derecede şartlıdır, (Jıinkıı butun saflık kaideli ıı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bize daima riayet edilecek şartlan gösterir. Refah veya huzur değe¬rini ötekilerden ayırmak güçtür. Bilgi değeri açıkça şartlıdır; çün¬kü orada mantık bize yanlıştan kaçınmanın "şartları"nı bildir¬mektedir. (Bizzat "metot" bu demek değil midir?) Fakat sanattan başlayarak manevi değerler sahasında mesele değişir. Orada daima iki manzara ile karşılaşılır. Onlar bir manzaraları ile şartlı, öteki manzaraları ile "mutlak"tırlar. Bir sanat değeri, sanatkârın kendi kendine veya esere verdiği hükümde şu şekillerde ifade edilebilir: a) "O tarzda çalış ki, eserin belirli şartlar içerisinde seni başarıya götürsün" yahut "Şu şartlara riayet edersen, başarı kazanırsın" gi¬bi, b) Fakat yine sanatkâr eser hakkında şöyle hüküm de verir: "O tarzda yap ki, eserin bütün zamanlar ve mekânlar için güzel ol¬sun" yahut "Şartlardan müstakil olan güzeli aramalısın." Bu ayı-rış nereden geliyor? Sanat değeri bir yandan duyu verilerine ve kavramlara bağlıdır, içkin (imtnanent) sahaya aittir. Bu bakımdan hükümleri şartlıdır. Fakat bir yandan da duyuları ve kavramları aşar. Aşkın (transcendant) sahaya aittir. Ve bu manzarası ile sanat sanat içindir. Birinci manzarası ile gayesi kendi dışındadır; ikinci manzarası ile gayesi kendi içindedir (autotelique). Sanat bu man¬zarası ile ahlaka yaklaşır. Ahlakla sanat arasında alakasızlık, hat¬ta tezat olduğunu sananlar bu manzarasını görmeyenlerdir.46 Bu asır başında sanatın ahlakla alakasız, hatta zıt olduğunu söyleyen¬ler çoğalmıştı. Mesela Oscar Wilde'a göre47 sanat yalandır. Sanat¬kâr gerçekten ne kadar uzaklaşırsa, o kadar kendi sahasına girer. Nietzsche'ye göre Dionysoscu sanat ahlakdışı, hatta ahlaka aykı¬rıdır da.48 Andre Gide aynı fikri müdafaada devam ediyordu.49 Bu görüşlerin hatası kendi tezleri içinde bulunmaktadır. Cinsî hayatın, içgüdünün sembolik bir hal alması, sanatın aşağı temayüllerden yükseltmesi demektir. Sanatta birsam (hallucination) asla "yalan" değildir;50 ancak önceden yaşanmış bir hali, gerçek bir heyecanı tekrar etmek ve canlandırmak, "ebedileştirmeye çahşmak"tır. Sa¬natta birsam, aldanma için değil, "tekrar yaşamak için"dir. Bu¬nunla beraber sanatın yalnızca ahlaki hedefe bağlı olduğunu zan¬netmek &lt;le aynı derecede yanlış olur. Gandhi veya Tolstoy gibi sa-ıı.m ahlakın vamtusı saymak, sanal değerinin mahiyetine aykırııln&lt;br /&gt;Din için sanat, siyaset için sanat nasıl asıl sanat değilse, "ahlak için sanat" da asıl sanat değildir.&lt;br /&gt;Netice: Sanat ne ahlaka aykırı ve alakasızdır; ne de "ahlak için"dir. Her ikisinin sahaları arasında ortak bir cihetin bulunma¬sı onları bir bakımdan birbirine bağlar. Bu da onların yalnızca du¬yulara değil, aynı zamanda "mutlak" sahasına ait olmalarıdır. Sa¬nat ve ahlak insana dayanırlar ve hareket noktaları insandır. Fakat her ikisi de insani içerisinde yalnız değişen şuur muhtevalarını de¬ğil, aynı zamanda mahiyeti, özü, "mutlak"ı ararlar. Bir manzara¬ları ile gerçek oldukları halde, öteki manzaraları ile "ideal"dirler. Sanat "mutlak"a, öze, ideale çevrildiği nispette ahlaka benzer, mutlak bir değer olur ve bundan dolayı da ahlakla sanat arasında ince münasebetler meydana çıkar: İdeale çevrilmeleri bakımından ahlakçı bir sanat olduğu gibi, bedii bir ahlak da vardır. Birincisi idealist sanat, öteki zarafet ve güzel hareketle birleşen ahlaktır.&lt;br /&gt;Sanatla ahlak arasında yaptığımız karşılaştırma, manevi değer¬lerin aşkın varlıkla alakaları bakımından birleştiklerini gösteriyor. Aynı karşılaştırmayı ahlak ve din arasında da yapabiliriz. Dini hü¬küm de ahlaki hüküm gibi bir bakımdan duyu verilerine ve "dün-ya"ya, başka bir bakımdan duyu verilerini ve dünyayı aşan mut¬lak varlığa aittir. Birinci anlamı ile dini hüküm duyu verilerine da¬yanan hayallere bağlıdır. Bu anlamda dini hüküm ancak mecazi (allegorique) bir şekilde dünyayı taklit eder. Bunun için de öz ba¬kımından mitolojiden ayrılmamaktadır. Tanrılar insanlara benzer vasıflar alırlar. Ahiret dünyaya benzer imajlarla temsil edilmiştir. Uhrevi ceza ve mükâfat dünyadaki hukuki nizamın örneğinde ku¬rulmuştur. Bu şekilde dini hüküm, bütün dünyaya ve duyulara ait hükümler gibi "şarth"dır: "İlahi kanuna riayet etmezsen, ceza gö¬rürsün!" gibi. Fakat dini hüküm bir yandan da dünyayı kuşatan mutlak ve aşkın varlığa aittir. Aşkın varlık, bütün varlıkları kuşa tan ve ancak maneviliğimiz (geist) vasıtası ile temasa gelebildiği miz kuşatıcı sonsuz varlıktır. Onun bütün varlıkları kuşatabilmcsı için madde ve hayat, hatta cemiyet ve şuur olması yetmez; bin mı bu varhkları kuşatabilecek sonsuz manevi varlık olması lazınulıı Bu anlamda varlığı duyu verilerinden ve imajlardan İm, 1 &gt;nı\l&lt;- imi&lt;br /&gt;sil etmeye imkân yoktur. O temsil edilemez, ifade edilemez; onu ancak varlığımızı kendisine borçlu olduğumuz, âlemin kuşatıcısı, maddenin, hayatın, şuurun ve geist'm kendisiyle kaim olduğu var¬lık olarak tasavvur edebiliriz. Bu tarzda tasavvur ettiğimiz mutlak varlığa ait hükümlerimiz de mutlaktır. Buna, "İlahi emre itaat et¬melisin! veya "O tarzda hareket et ki, hareketin ilahi varlığa uy¬gun olarak mutlak olsun!" diyebiliriz. Öyleyse ahlakta olduğu gi¬bi dinde de bir yanda mutlak emir, öte yanda şartlı emir vardır. Asıl dini değer, mutlak emir sahasına aittir. Ahlakta noumene, ya¬ni öz ve mutlak sahasına ait mutlak emir ve duyular sahasına ait şartlı emir olduğu gibi (ki Kant bunlara "ahlaki" demiyor, fakat izafi bir anlamla ahlaki saymamız lazımdır), dinde de mutlak var¬lık sahasına ait "mutlak ilahi emir"le, mecazi anlamda olmak üze¬re duyular sahasına ait "şartlı ilahi emir" vardır. Aşkın varlıkla du¬yu varlığının temasa geldiği manevi değer nesnelerine ait hüküm¬lerimizde iki türlü davranışımız vardır. A) Bunlardan birinde tema¬yüllerimizle hüküm veririz. Bu temayüller basit organik gayelere çevrilmiş, yahut içtimai ideallere yükselmiş olabilir. Organik tema¬yüller doğrudan doğru gayelere bağlı olduğu halde, içtimai tema¬yüller bir gaye-vasıta sisteminde vasıtalı gayelere bağlıdırlar. Her ikisinde de temayülün tatmin edilmesi ile gayeye ulaşılmış ve hük¬mün çevrildiği fiil sona ermiş olur. Bütün bu fiillere şartlı fiiller di¬yebiliriz. B) Fakat ikinci bir davranışımız vardır ki, orada temayül¬lerimizle değil, ihtiraslarımızla hüküm veririz. İhtiraslar (ister or¬ganik, ister içtimai hedeflere çevrilmiş olsunlar) gayelerine ulaşın¬ca sona ermezler. Çünkü gayeleri kendi dışlarında değildir. İhtiras¬lar gayeleri kendi içlerinde (autotelique), fayda gütmez, sonsuz te¬mayüllerdir. Temayüller çokluğunda, birisinin ötekilere hâkim ol¬masından ve tek başına ruhi hayatı düzenlenmesinden doğarlar. İhtiraslı fiillere bundan dolayı "mutlak fiiller" diyebiliriz. Onlar manevi değerler sahasında mutlak varlığa çevrilen mutlak hüküm¬lerin sübjektif manzarasını teşkil ederler. Sanat, ahlak ve din değer¬lerinde sanat, ahlak ve dinin aşkın nesnesine çevrilen mutlak hü-Icümlei in psikolojik bakımdan aynı tarzda ifade edilmeleri bundan İleri gelil   Şu I tdtl Vtf ki, lırr ihtiras mutlak emri meydana getil&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;mediği halde, her mutlak emir ihtiraslı bir fiil şeklinde ifade edilir ve bundan dolayı sanat, ahlak ve dinde ihtiraslı fiillere sanat aşkı, ahlak aşkı, dini aşk veya başka deyişle aşk sanatı, aşk ahlakı ve aşk dini diyebiliriz.51 Burada bahsettiğimiz aşkın cinsî aşk (libido) ve¬ya Eros'la alakası yoktur. O Platon'un Symposion'da Sokrates ağ¬zından söylediği Eros aşkına değil, temayülleri kendine yükselten ilahi cezb ve sevgiden ibaret olan agape ile alakalıdır. Buna ihtiras¬ların üstün ideallere, aşkın varlığa çevrilmek suretiyle yükselmele¬ri de diyebil
