İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2009 Perşembe

İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe - Risaleler 1

İmam-ı Âzam'ın


Oğlu Hammad'a Öğüdü

Bismi'llâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe, oğlu Hammad'a şöyle dedi:

Oğlum Allah seni olgunlaştırsın ve desteklesin; sana birtakım öğütler verece­ğim. Eğer bunları tutar ve yolunca gidersen, ümit ederim, Allah'ın izni ile dünya ve âhiret saadetine ulaşırsın.
Bu öğütlerin birincisi: Bedeninin her uzvunu Allah korkusu ile kötülüklerden korumak ve Allah'a kulluk maksadı ile O'nun emirlerini yerine getirmek suretiyle takva yolunu tutmaktır.
İkincisi: Bilinmesine ihtiyacın olan şeylere karşı cahil kalma.
Üçüncüsü: Din ve dünya işlerinde kendisine muhtaç olduğun adamlardan başkasıyla düşüp kalkma.
Dördüncüsü: Nefsine âdil ol, zaruret olmadıkça ona insaf etme.
Beşincisi: Müslim ve gayr-i müslim kimseye düşmanlık etme.
Altıncısı: Allah'ın verdiği mala ve mevkie kani ol.
Yedincisi: İnsanlardan müstağni kalmak için elinde olanı iyi idare et.
Sekizincisi: İnsanların gözünü üzerine çekme.
Dokuzuncusu: Lüzumsuz işlere dalmaktan kendini koru.
Onuncusu: İnsanlarla buluşunca işe selâm ile başla, tatlı tatlı konuş. Hayır ehline sevgi ile, şer' ehline müdârâ ile [dost gibi davranarak] muamele et.
On birincisi: Allah'a zikri, Peygamber'e salâtı artır.
On ikincisi: Büyük istiğfar ile meşgul ol. İstiğfar Peygamber'in şu duasıdır:
"Allahümme ente Rabbi lâ ilâhe illa ente halakteni ve ene abduke ve ene alâ ahdike ve va'dike mesteta'tu euzubike min şerri ma sana'te ebûu leke bini'metike aleyye ve ebûu bizenbî fağfirlî feinnehû lâ yağfiru'z-zunûbe illâ ente."

**Tercümesi: "İlâhi, Rabbim sensin, senden başka ilâh yok. Beni yarattın, ben de senin kulunum ve gücüm yettiği kadar sana olan ahdim ve va'dimde dururum. Yarattıklarının şerrinden sana sığınırım. Bana verdiğin nimetlerle de, günahlarımla da sana gelirim. Beni bağışla. Günahları senden başka kimse bağışlamaz."
Bu duayı akşam okuyup da o gece ölecek olursan veya sabahleyin okuyup da gündüz ölecek olursan Cennete girersin.
Ebû'd-Derdâ Hazretleri'ne, "Evin yandı" denildiği zaman; "Benim evim yan­maz." dedi. "Zira ben Resûllullah'tan şu kelimeleri işittim. Bunları sabahleyin oku­yan akşama kadar musibetten emîn olur. Akşamleyin okuyana da sabah oluncaya kadar musibet gelmez."
"Allahümme ente Rabbî lâ ilâhe illa ente aleyke tevekkeltü ve ente rabbü'l -arşi'l-azim. Mâşâallahu kâne ve mâ lem yeşe' lem yekun, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahi'l-aliyyi'l-azîm. İ'lem ennellâhe alâ külli şey'in kadîr ve ennellâhe kad ehâta bi külli şey'in ilmen. Allahümme inni eûzubike min şerri nefsî ve min şerri külli zi şerrin ve min şerri külli dâbbetin. Ente âhizun binâsiyetiha. İnne rabbî ala sırâtın müstakîm."

Tercümesi: "İlâhî, Rabbim sensin, senden başka ilâh yok. Sana güvenirim. Büyük arşın Rabbi sensin. Allah ne dilerse o olur. Binaenaleyh dilemediği şey olmaz. Kuvvet ve kudret Yüce ve Büyük Allah'ındır. Biliniz ki, Allah her şeye kudretlidir. Allah'ın ilmi her şeyi kaplar. İlâhî, ben nefsimin şerrin­den, her şirretin ve her hayvanın şerrinden sana sığınırım. Hepsinin nahiyesinden tutacak sensin. Muhakkak Rabbim doğru yolun sahibidir."
On üçüncüsü: Her gün Kur'an okumaya devam eder, sevabını Peygamber'e, anana, babana, hocalarına ve diğer Müslümanlara hediye edersin.
On dördüncüsü: Düşmanlarından ziyade dostlarından sakınırsın, zira insan­larda fesat çoğaldı; düşmanın, dostundan faydalanır (veyahut düşmanın dostun­dan faydalıdır).
On beşincisi: Sırrını, paranı, yolunu, gidişini gizlemendir.
On altıncısı: İyi komşuluk etmen ve komşunun eziyetine sabretmendir.
On yedincisi: Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat mezhebine tutunup, cehâlet ve dalâlet erbabından kaçınmandır.
On sekizincisi: Bütün işlerinde niyetini hâlis kılman ve her hâlde helâl yemeye çalışmandır.
On dokuzuncusu: Şu beş hadîs-i şerif ile amel etmendir: Bu hadîsleri ben, beş yüz bin hadîs içinden derledim:
a) Ameller, niyetlere göredir. Her kişi, niyet ettiği şeyi elde eder, ilâh.
b) Kişinin Müslümanlığındaki güzellik, kendisine fayda vermeyen şeyleri terk etmesidir.
c) Hiçbiriniz kendi nefsi için sevdiği şeyi, din kardeşi için sevmedikçe mümin olamaz.
d) Helâl de belli, haram da bellidir. Bunların arasında birtakım şüpheli olanlar vardır ki, bunları insanların çoğu bilmez. Şüpheli şeylerden sakınanlar dinini ve ırzını korumuş olur. Şüpheli işlere girenler, harama girmiş olurlar. Bir koru kenarında sürüsünü güden çobanın korunan yere girmesinden şüphe edildiği gibi, hakikaten her melîkin bir korusu vardır. Allah’ın korusu ise, haram kıldığı şeylerdir. Hakikaten insanın cesedinde bir et parçası vardır, eğer o düzgün ise bütün ceset düzgün olur, bozuk ise bütün ceset bozuktur. İşte kalp budur.

e) Müslüman, dilinden ve elinden Müslümanların emîn olduğu kimsedir.
Yirmincisi : İnsanın, sıhhat hâlinde iken havf (korku) ile recâ (ümit, dileme) arasında bulunması, ölüm yaklaşınca da Allah’a güvenin artması ve sağlam ve temiz bir kalp sahibi olan ümidinin sarsılmaz olmasıdır.
Allah bağışlayıcı ve esirgeyicidir.


İMAM-I ÂZAM'IN AKAİDİ
"FIKH-I EKBER"


Rahmân ve rahîm olan Allah'ın adı ile başlarım.
Eserin sahibi: İmam Ebû Hanîfe Nûman ibn-i Sabit.
Rivayet: Nusayr bin Yahya'nın İmam Mukatil'den naklen İmam-ı Âzam'ın talebesinden İsâm bin Yusuf ve oğlu Hammad rivayetleriyle.
İmâm-ı Âzam diyor ki:

Bu eser, Allah'ın birliği temel inancına (tevhid) ve inanılması doğru olan ger­çeklere (itikada) dairdir.

Her mükellefin, Allah'a, meleklerine, kitaplarına, resûllerine, öldükten sonra kabirlerden ölülerin diriltilip kaldırılacaklarına,206 kadere, mukadder olan hayrın da, şerrin de Allah'tan olduğuna, hesap sorulacağına, sevap ve günahın ölçüle­ceğine, Cennete ve Tamuya inandım, bunların hepsi haktır, demesi vaciptir.

Allah teâlâ birdir. Birliği, sayılan sayı bakımından değil, kendine eş, akran ol­mamak bakımındandır. Doğmamış, doğurmamış ve kendisine hiçbir şey eş olma­mıştır. Yarattığı şeylerden hiçbirine benzemez. Yaratılanlardan hiçbir şey de O'na benzemez, başlangıcı olmayan ezelden, sonu gelmeyen ebede zatî ve fiilî sıfatları ve isimleri ile daimdir.

Zatının sıfatları: Hayat, kudret, ilim, kelâm, semi', basar ve iradedir.

Fiilî sıfatları: Yaratmak, rızk vermek, inşa, ibdâ', sun' ve diğer fiil sıfatlarıdır.

Allah bütün sıfatları ve isimleri ile başlangıcı olmayan ezelde ve sonu gelmeyen ebedde hep beraber olup O'na sonradan bir isim veya bir sıfat hâdis olmuş değildir. O ilmi ile âlimdir, ilim ezelî sıfatıdır. Kudreti ile kadirdir, kudret ezelî sıfatıdır. Kelâmı ile mütekellimdir, kelâm ezelî sıfatıdır. Yaratması ile yaratıcıdır yaratma ezelî sıfatıdır. Fiili ile fâildir, fiil ezelî sıfatıdır. Fail Allah'tır, mef'ul mahlûktur. Fakat Allah'ın fiili mahlûk değildir. Allah'ın ezelî sıfatları sonradan olmuş, yaratılmış şeyler değillerdir. Bir kimse, "Bunlar sonradan olmuş sonradan yaratılmıştır." derse yahut bu sıfatların ezelî olduğundan şüphe eder veya hüküm vermekten geri durursa, Allah'a küfretmiş olur.

Kur'an mushaflarda yazılan, zihinlerde ezber edilen ve ağızlarda okunan ve Peygamber(s.a.s.)'e indirilmiş olan Allah'ın kelâmıdır. Kur'an'ı bizim okumamız mahlûk, yazmamız mahlûk, anlayıp anlatmamız mahlûktur; Kur'an ise mahlûk değildir. Allah'ın Kur'an'da Hz. Musa'dan ve diğer peygamberlerden, Firavun’dan ve şeytandan hikâye yolu ile söylediği sözlerin hepsi, onlardan ihbar olarak Allah kelâmıdır. Allah kelâmı gayr-ı mahlûk, Musa'nın ve mahlûklardan diğerlerinin ke­lâmları ise mahlûktur, Kur'an Allah'ın kelâmıdır, onların kelâmı değildir.

Musa aleyhisselâm Allah'ın kelâmını işitti. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de, "Allah Musa'ya söz söyledi." buyrulmuştur. Fakat Allah Musa'ya kelâm etmemiş iken zaten mütekellim idi. Keza Allah halkı yaratmamış iken de ezelde hâlik idi.Şu hâl de, Allah'ın Musa'ya kelâm etmesi, ona kendinin ezelde sıfatı olan kelâm ile söylemesidir.

Allah'ın bütün sıfatları, mahlûkların sıfatlarının hilâfınadır. O bilir, bizim bilmemiz gibi değil; kadirdir, bizim kudretimiz gibi değil; görür, bizim görmemiz gibi değil; söz söyler, bizim sözümüz gibi değil; işitir bizim işitmemiz gibi değil. Biz âletlerle ve harflerle söz söyleriz. Allah harfsiz ve vasıtasız söz söyler. Harfler mah­luktur. Allah sözü ise mahlûk değildir.

Allah bir şeydir, fakat eşya gibi değil. "Şey"in mânâsı, varlığının cisim, cevher ve araz olmaksızın sabit olmasıdır. O'nun hududu da yoktur. O'na (zıt) karşı koyacak da yoktur. O'na ortak olacak eş de yoktur. Kendisine akran olacak benzeri de yoktur.

O'nun yed'i ve vechi (eli, yüzü) ve nefsi vardır. Allah'ın Kur'an'da zikrettiği vech, yed ve nefsten her biri, onun keyfiyetsiz sıfatıdır. Allah'ın yed'inden maksat, kudreti veya nimetidir denilemez. Zira bu, kader ve Itizâl ehlinin sözü olup Allah'ın sıfatını iptal etmektir. Ve lâkin Allah'ın yed'i, Allah'ın bilâkeyf bir sıfatıdır. Gazabı ve rızâsı da, Allah'ın sıfatlarından keyfiyetsiz iki sıfatıdır, denilir.

Allah teâlâ eşyayı (bir şeyden değil, evvelden sabit bir şey veya maddeden olmayarak) şeysiz yarattı.207 Allah, eşyayı olmadan evvel ezelde biliyordu. Zira eş­yayı takdir ve kaza eden O'dur. O'nun dilemesi, bilmesi, hükmü, takdiri ve levh-i mahfuz'da yazısı olmadıkça, dünyada ve âhirette hiçbir şey olamaz. Lâkin Allah'ın yazısı vasıf ile olup hüküm ile değildir. İmdi, kaza, kader, meşiyyet Allah'ın ezelde keyfiyetsiz sıfatlarıdır.

Allah yok olanı, yokluk hâlinde yok olarak bilir. Ve vücuda getirdiği zaman onun nasıl olacağını da bilir. Allah var olanı da varlık hâlinde var olarak bilir ve onun "fena" [yok] olmasının nasıl olacağını da bilir. Allah ayakta duran bir kimse­yi ayakta durmakta iken, ayakta bilir. Oturduğu zaman ilmi teğayyür etmeksizin veya kendisine yeni bir ilim gelmiş olmaksızın oturanı, oturur bilir, bu hâllerdeki değişiklik mahlûklarda hadis olur.

O, halkı küfürden ve imandan sâlim olarak yaratmış, sonra onlarla hitaplaşarak onlara emir ve nehiyler vermiştir. Bunun üzerine kendi ameli ile, inkârı ve inadı ile kâfir olan, Allah'ın onu zillete ve başarısızlığa uğratması ile kâfir olmuş­tur. Kendi ameli ile, ikrarı ve tasdiki ile iman eden de, Allah'ın ona başarı vermesi ile ve yardım etmesi ile mümin olmuştur.

Allah Âdem'in zürriyetini, onun neslinden çıkarıp hepsini akıl sahibi kılmış, onlarla hitaplaşarak onlara emir ve nehiyler vermiş; onlar da Allah'ın rubûbiyyetini ikrar etmişlerdir. Onların bu ikrarı imandır ki, hepsi bu yaradılış üzere ana­dan doğarlar. Bundan sonra kâfir olan, ikrarını tebdil ve tağyir etmiş,208 iman ve tasdik eden de ikrarında durmuş ve devam etmiş olur. Bu suretle Allah, halktan hiç kimseye, küfür veya iman üzerine, cebretmemiş ve hiçbir kimseyi mümin . veya kâfir olarak yaratmamış ve lâkin her iki tarafı kabiliyetli şahıslar olarak yaratmıştır.

Şu hâlde iman ve küfür insanın kendi fiilidir. Allah, kâfir olanı küfür hâlinde iken kâfir bilir; bundan sonra mümin olursa onu mümin hâlinde iken mümin bilir ve bundan Allah'ın ilminde ve sıfatında asla değişiklik husule gelmez.

İnsanların hareket olsun, sükûn olsun, bütün fiilleri hakikatte kendi kesb­leridir. Bunların hâliki ise, Allah'tır. Bütün fiiller Allah'ın dilemesi, bilmesi, kazası ve kaderi iledir. Vacib olan bütün ibadetler Allah'ın emri, muhabbeti, rızâsı, ilmi, meşiyyeti, kazası ve takdiri iledir. Bütün günahlar ise ilmi, kazası, takdiri, meşiyyeti iledir; muhabbeti, rızâsı ve emri ile değildir.

Bütün peygamberler (aleyhimüssalât) büyük ve küçük günahlardan, küfürden ve kötülüklerden münezzehtirler. Bazen kendilerinden sürçme ve hatalar olmuştur. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ise, Allah'ın peygamberi, kulu, elçisi ve seçilmişidir. Putlara asla ibadet etmemiş, bir an bile Allah'a şirk koşmamıştır Küçük ve büyük bir günah dahi asla irtikâp etmemiştir.

--

206 “Ve’l-ba’sü ba’del-mevt” cümlesinden önce “ve’l-yevmi’l-âhiri” nüshası da vardır. Bazı nüshalarda ise metin Allah’a, ahret gününe, meleklerine diye devam eder. Aliyyü’l- Kârî, sahih olan nüsha “ve’l-yevmi’l-ahiri ve ve’l-ba’sü ba’delmevt”tir. Dediği hâlde, diğer nüshalar, metni bizim tercümede aldığımız gibi almıştır.

207 İmam-ı Âzam, bu kitabın biraz yukarısında "şey"i, cisim, cevher ve araz olmayan sabit mânâsına almıştı. Bu, yokluk ile varlık üstünde bir şeydir; tasavvur edilen mefhumât-ı külliyeye benzer bir şey veya hiçbir kayda bağlı olmayan mutlak varlık gibi bir şeydir. Şimdi ise Allah eşyayı şeysiz yarattı deniliyor ki, bu, ademden vücuda geldi demektir. Bu fikir, eşyanın hakikatleri sabittir akîdesi ile bağdaşmaz. Bkz: Şerh-i Akaid.

208 Yukarıda, Allah halkı küfürden ve imandan sâlim olarak yarattı, denilmiştir ki, bu fıkra ile diğerini te'lif güçtür.

İslâm Akaid Sisteminde Gelişmeler – Prof.Dr. Yusuf Ziya YÖRÜKÂN 201-208

22 Temmuz 2009 Çarşamba

İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe - Risaleler 2

FIKH-I EKBER209

İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe'nin oğlu Hammad ve talebesinden Mukatil ile İsâm tarafından rivayet edilen Fıkh-ı Ekber'dir.
Âlemlerin sahibi Allah'a hamd, Peygamber'imiz Hz. Muhammed'e, âl ve As­habının hepsine salât olsun.
Allah'ın yardımı ile bu Fıkh-ı Ekber'i şeyhim ve üstadım, Şeyh Hüseyin bin Muhammed el-Haymî el-Basrî'den, o da şeyhi Ebû Süleyman Musa bin Ferhad eş-Şehrezûrî el-Basrî'den, o da icazet suretiyle Burhan İbrahim bin Hasan el-Kûranî ve Medenî'den, Şeyh Safiyüddin bin Ahmed en-Nakkaşî'den, Ebû'l-Mevahib Ahmed bin Ali eş-Şetâvî ve Medenî'den, Abdurrahman bin Abdülkadir'den, Hafız İzzüddin bin Abdu'l-Aziz bin Siracüddin Ömer bin Muhammed bin Fehd Mekkî'den, dedesi Takıyüddin bin Muhammed bin Fehd Mekkî'den, Şerefüddin Abdurrahim el-Cerhî es-Sıddıkî'den, Ekmelüddin Muhammed bin Mahmud el-Bâbertî'den, İmam Kıvâmüddin Muhammed bin el-Kâki el-Buhârî'den, İmam Alâaddin Abdu'l-Aziz bin Muhammed el-Buhârî'den, İmam Hafızüddin Muhammed bin Muhammed el-Buhârî'den, İmam Şemsü'l-Eimme Muhammed bin Abdüssettar el-Kerderî'den, Hidâye sahibi İmam Burhanüddin Ebû'l-Hasan el-Merginânî'den, İmam Ziyaüddin Muhammed bin Hasan en-Nusûkî'den, imam Alâaddin Ebû Be­kir Muhammed bin Ahmed es-Semerkandî'den, İmam Seyfü'l-hak Ebû'l-Mu’in Meymûn bin Muhammed el-Mekhul en-Nesefî'den, İmam Ebû Abdullah el-Fazl Hüseyin bin Hüseyin el-Kaşgarî'den, İmam Ebû Mâlik Nasran bin Nasr el-Hattelî'den, İmam Ebû'l-Hasan Ali bin Hüseyin el-Gazalî'den, İmam Ebû'l-Hüseyn Ali bin Ahmed el-Farisî'den, İmam Fakîh Nusayr bin Yahya el-Belhî'den, İmam Mukatil bin Hayyan el-Belhî'den, İmam Ebû Usame Isâm bin Yusuf el-Belhî'den ve İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe'nin oğlu Hammad'dan (Allah hepsinden razı olsun).

Bu üç zatın her biri İmam-ı Âzam'ın Fıkh-ı Ekber'de şunları söylediğini rivayet ettiler:

Tevhidin kökü, itikadın temeli210 olarak, her mükellefin, Allah'a, meleklerine kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra dirilmenin olduğuna, kadere, hayrın-ve şerrin Allah'tan olduğuna, hesaba, mizana, Cennet ve Cehenneme inandım bunların hepsi haktır, demesi vaciptir.

Allah teâlâ, sayı bakımından değil de, ortağı yok mânâsına birdir. Doğmuş ve doğurulmuş değildir ve hiç kimse ona denk olamaz. Ne kendisi yarattıkların­dan herhangi birisine, ne de yarattıklarından herhangi bir şey, kendisine benzer. Başı olmayan geçmişte ve sonu olmayan gelecekte daima adlarıyla, zatî ve fiilî sıfatlarıyladır (lem yezel ve lâ yüzâl).

Zatının sıfatları: Hayat, kudret, ilim, kelâm, semi', basar, iradedir.

Fiilinin sıfatları da: Tahlîk, inşa, ibda', sun' ve diğer iş sıfatlarıdır. Allah bu sıfatlarından ve adlarından ezelde ve ebedde ayrılmaz ve kendisine sonradan bir sıfat veya isim hâdis olmaz. O ezelden beri daima ilmi ile âlimdir. İlim onun kadîm ve ezelî sıfatıdır. Daima kudreti ile kadirdir. Kudret ezelde Allah'ın sıfatıdır. Kelâmı ile mütekellimdir. Kelâm ezelde sıfatıdır. Yaratması ile yaratıcıdır ve yaratmak O'nun ezelî sıfatıdır. İşi ile işleyicidir ve fiil ezelde O'nun sıfatı olup fail Al­lah'tır, fiili ezelî sıfatıdır; mef'ul ise mahlûktur. Allah'ın fiili ise gayr-ı mahlûktur. Al­lah'ın sıfatları ezelde vardır, hâdis değildir, mahlûk da değildir. Bu sıfatlar mahlûktur veya hâdistir diyenler veya hiçbir hüküm vermeyenler veya şekk [şüphe] edenler Allah'a küfretmiş olurlar.

Kur'an mushaflarda yazılı, kalplerde ezberlenmiş, dillerle okunmakta ve Hz. Peygamber'e indirilmiş olan Allah kelâmıdır. Bizim Kur'an'ı lâfızlandırmamız211 mahlûk, yazmamız ve okumamız mahlûk, Kur'an ise gayr-ı mahlûktur. Allah'ın Kur'an'da Musa'dan ve diğer peygamberlerden, Firavun'dan ve İblis'ten hikâye suretiyle zikrettiği şeylerin hepsi onlardan ihbar olarak Allah kelâmıdır. Allah ke­lâmı mahlûk değil, Musa'nın ve diğer mahlûkların kelâmları ise mahlûktur ve Kur'an Allah'ın kelâmı olup kadîmdir. Onların kelâmı değildir. Musa aleyhisselâm Allah kelâmını işitmiştir. Nitekim Cenab-ı Allah, "Allah Musa'ya söz söyledi." bu­yurmuştur. Fakat Musa daha tekellüm etmiş olmadan, Allah ezelde tekellüm etmiş bulunuyordu ve halkı yaratmadan evvel de ezelde muhakkak ki hâlik idi. Vakta ki Musa'ya söz söyledi, O kelâmı, ezelde, kendisinin sıfatı olan kelâmı ile söyledi.

Allah'ın bütün sıfatları, mahlûk olanların sıfatlarından büsbütün başkadır. Onun ilmi, bizim bilmemiz gibi, kudreti bizim kudretimiz gibi, görmesi bizim eşya­yı görmemiz gibi değildir.212 O bizim kelâmımız gibi olmayarak tekellüm eder. Biz âletlerle, harflerle konuşuruz, Allah ise harfsiz ve âletsiz mütekellimdir. Harfler mahlûk, Allah kelâmı ise gayr-ı mahlûktur. Allah "şey"dir, lâkin bizim bildiğimiz şeyler gibi değil. "Şey" sabit mânâsına; cisim, cevher ve araz olmaksızın sabit, mahiyeti tarif edilmeyen, benzeri, eşi, ortağı bulunmayan "var" mânâsınadır.

Allah'ın yed'i, vechi ve nefsi vardır. Nitekim Kur'an'da Cenab-ı Allah böyle zikretmiştir. Allah'ın Kur'an'da zikrettiği vech, yed, nefs tabirlerinin her biri, Al­lah'ın keyfiyetsiz sıfatlarıdır. Allah'ın eli, Allah'ın kudreti veya nimeti mânâsınadır denilemez.213 Zira bu söz, sıfatları iptal etmek olur. Bu ise Ehl-i kaderin ve İtizalin sözüdür.214 Binaenaleyh, Allah'ın eli, Allah'ın bilâkeyf bir sıfatı, gazabı ve rızâsı da yine Allah'ın keyfiyetsiz sıfatıdır, denir.

Allah, eşyayı şeysiz (var olanları yoktan) yarattı ve eşyayı var olmadan önce ezelde biliyordu. Eşyayı takdir ve kaza eden de O'dur. Dünyada ve âhirette hiçbir şey yoktur ki, O'nun meşiyyeti, ilmi, kazası, kaderi ve levh-i mahfuz'da yazması ile olmasın. Lâkin Allah'ın levh'deki yazısı, eşyanın vasıfları ile olup, hüküm sureti ile değildir. Kaza, kader ve meşiyyet Allah'ın ezeldeki keyfiyetsiz sıfatlarındandır.215

Allah, yok olan bir şeyi, yokluk hâlinde iken, yok bilir ve onu var ettiği zaman onun nasıl var olacağını da bilir. Var olanı, varlığı hâlinde, var bilir ve onun nasıl fânî olacağını da bilir. Allah, ayakta duranı, ayakta durduğu hâlde, ayakta; otura­nı da, oturduğu hâlde, oturur bilir ve bunu kendi ilminde hiçbir değişiklik olma­dan veya kendisine yeniden bir ilim hâdis olmadan bilir. Değişiklik ve ayrılık mah­lûklara göre hâdis olmaktadır.216

Allah halkı yarattığı zaman onları küfürden ve imandan hâlî olarak yarattı. Sonra onlara hitap ile emirler ve nehiyler verince, kâfir olan kendi fiili ile kâfir oldu. Onun bu inkârı ve bilerek hakkı kabul etmemesi, Allah'ın onu zelil etmesi iledir. Mümin olan da kendi fiili ile iman etti. Onun ikrarı ve tasdiki Allah'ın mu­vaffak kılması ve ona yardımı iledir.

Allah, Âdem'in zürriyetini onun sulbünden türetti ve onları akıl sahibi kıldı. Sonra hepsine hitapla imanı emredip küfrü nehyetti. Bunlar Allah'ın Rab olduğunu ikrar ettiler. Bu ikrar onların imanıdır. Hepsi bu fıtrat üzerine doğarlar, bundan sonra kâfir olan fıtratını tebdil ve tağyir etmiş [değiştirmiş], iman edip tasdik eden de, ikrar ve fıtratı üzerine sebat etmiş ve devam etmiş olur.217

Allah, halktan hiçbirini küfre veya imana cebretmemiş, onları mümin veya kâfir yaratmış olmayıp eşhas olarak yaratmıştır.218

İman ve küfür kişinin fiilidir. Allah kâfir olanı, kâfir oldukça kâfir bilir. Kâfir ken iman edince, iman hâlinde, mümin bilir. Ona muhabbet eder ve bu, Allah'ın ilminde ve sıfatında hiçbir değişiklik yapmış olmaz.

Kişinin hareket ve sükûndan ibaret olan bütün fiilleri, hakikatte kendinin kesbidir. Allah ise bu fiillerin hâlikıdır. Bunların hepsi Allah'ın meşiyyeti [iradesi], ilmi, kazası ve kaderi iledir.

Kişiye işlemesi vacip olan taatların hepsi Allah'ın emri, muhabbeti, rızâsı, il­mi, meşiyyeti, kazası ve takdiri iledir. Kötülüklerin hepsi de Allah'ın ilmi, kazası, takdiri ve meşiyyeti iledir; muhabbeti, rızâsı ve emri ile değildir.

Peygamberlerin hepsi, küçük büyük günahlardan, küfürden ve kötülüklerden korunmuşlardır. Ancak bunların bazılarından zelle [sürçme] ve hata vukua gelmiş­tir. Hz. Muhammed, Allah'ın sevgilisi, vekili, kulu, resûlü, habercisi, seçilmişi ve paklanmışıdır. Asla putlara ibadet etmemiş ve Allah'a, göz açıp kapayacak kadar şirk koşmamıştır; küçük ve büyük günah da asla işlememiştir.

Peygamberlerden sonra, insanların efdali Ebû Bekir es-Sıddık, sonra Ömerü'l-Faruk ibn-i Hattab, sonra Osman Zinnureyn ibn-i Affan, sonra Aliyyü'l-Murtezâ ibn-i Ebû Talib'dir. Allah cümlesinden razı olsun. Hepsi hak üzerine ve hak ile sabit ve âbiddirler. Biz hepsini sever, tevelli ederiz. Ashabdan hiçbirini hayırdan başka bir şeyle anmayız.

Hiçbir Müslümanı işlediği günahtan dolayı, o günah büyük olsa da, ona helâldir demedikçe tekfir etmeyiz ve ondan mümin adını kaldırmayız ve onu hakikatte mümin sayarız. Bir müminin kâfir olmayarak fâsık olması caizdir.

İki mest üzerine mesh, sünnettir. Ramazan aylarının gecelerinde teravih, sün­nettir. Sâlih olsun fâcir olsun, her müminin arkasında namaz kılmak caizdir. Mü­mine günahları zarar vermez demiyoruz. Mümin Cehenneme girmez de demiyo­ruz. Dünyadan mümin olarak çıktıktan sonra, fâsık olsa dahi, kişi Cehennemde muhalled [ebedî] kalacak da demiyoruz. Mürcie'nin dedikleri gibi, müminin iyilikleri kabul edilir, kötülükleri mağfiret edilir de demiyoruz. Biz şuna kailiz: Bir kimse iyiliği, ifsat edici ayıplardan sâlim olarak bütün şartları ile işler ve onu, dünyadan çıkıncaya kadar küfretmek, mürted olmak ve kötü ahlâk işlemek suretiyle bozmaz­sa, Allah onun iyiliğini zayi etmez ve sevaplandırır. Şirk koşmak ve küfretmekten gayri günahlardan işleyip de tövbe etmeden mümin olarak ölen kimse ise, Allah'ın meşiyyetindedir. Allah dilerse onu ateşte azaplandırır, dilerse affeder ve ona asla Cehennemde azap etmez.

Riya, herhangi bir işe karışırsa, amelin sevabını iptal eder. Ucb [kibir, gurur] da böyledir.

Peygamberlerin mucizeleri vardır. Evliyanın kerametleri doğrudur. Şeytan, Fi­ravun ve Deccal gibi Allah'ın düşmanlarında zuhura gelen ve haberlerde olduğu ve olacağı rivayet edilen şeylere biz mucize ve keramet demeyiz. Bunlara, (kaza-i hâcât) işleri görmek deriz. Zira Allah, düşmanlarının dileklerini (derece derece art­tırarak) ve onlara ukubet olsun diye ve bununla gururlanarak fenalıklarını ve kü­fürlerini artırsınlar diye yerine getirir. Bunların hepsi caiz ve mümkündür.

Allah halk etmeden evvel hâlik ve rızk vermeden evvel râzıktır.219 Allah âhirette görülür. Müminler Cennette oldukları hâlde başlarındaki gözleriyle Allah'ı keyfiyetsiz ve teşbihsiz olarak ve Allah'la halk arasında mesafe olmadan görürler.

İman, ikrar ve tasdiktir. Yerde ve gökte olanların imanı, inanılacaklara inan­mak bakımından, artıp eksilmez. Şu kadar ki, yakîn hasıl etmek ve tasdik etmek bakımından artar ve eksilir. Müminler iman ve tevhid bakımından birbirine müsa­vîdirler; amel bakımından birbirinden ayrılırlar.

İslâm, Allah'ın emirlerine boyun eğmek ve teslim olmaktır. Lûgat bakımında iman ile İslâm arasında fark vardır. Lâkin iman, İslâmsız ve İslâm, imansız ola­maz; bunlar iç ve dış gibidir. Din ise, imana ve İslâm'a ve bütün şeriatlara veriler addır.

Biz Allah'ı hakk-ı marifetle, Kur'an-ı Kerim'de kendini bütün sıfatları ile vasıf­landırdığı gibi biliriz. Hiç kimse Allah'a (kemâ hüve ehlun lehu) gerektiği derecede, hakkıyla ibadet etmeye muktedir olamaz. Lâkin kişi, Allah'ın emri ile, Kitabının ve Resûlünün sünneti ile emrettiği kadar, ibadet eder.

Müminlerin hepsi marifet, yakîn, tevekkül, muhabbet, rızâ, havf, recâ ve iman hususlarında müsavîdirler, imandan ve yukarıda sayılanlardan maada ne varsa, hepsi hususunda birbirinden farklıdırlar.220

Allah kullarına karşı lütufkârdır. Adaleti yerine getirir. Lütuf olarak, dilerse, in­sana istihkakından kat kat fazlasını sevap olarak verir; dilerse, adl olarak, güna­hından dolayı azap eder; dilerse onu da fazl ve kereminden affeder.

Peygamberlerin şefaat etmeleri haktır. Peygamber'imizin günahkâr müminle­re ve bunlardan büyük günah işlemeleri yüzünden azaba istihkak etmiş olanlara şefaat etmesi, hak ve sabittir.

Kıyamet gününde amellerin terazi ile tartılacağı haktır. Peygamber'in havzı olduğu da haktır. İki hasmın arasında kıyamet gününde sevaplarla ödeşme haktır. Eğer sevapları yoksa günahlarından eksiltilme, hak ve caizdir.

Cennet ve Cehennem bugün mahlûkturlar. Ebediyen fânî olmayacaklardır.

Huriler ebediyen ölmeyecek, Allah'ın azabı veya sevabı hiçbir zaman fânî ol­mayacaktır.

Allah, dilediğini faziletiyle hidayet eder, dilediğini de adliyle idlâl eder. Allah'ın idlâli hızlânı demektir. Hızlânın mânâsı ise, Allah'ın razı olduğu bir şeye kulunu muvaffak kılmamasıdır. Bu Allah'ın adlidir. Mahzûl olana mâsiyetten [itaatsizliğinden, isyanından] dolayı ukûbet [ceza] vermesi de böyledir.

Şeytan, mümin olan bir kimsenin imanını zorla giderir demek caiz değildir. Lâkin kişi imanını kendisi terk ederse, bu suretle şeytan da ondan imanı selbeder, deriz.

Münkir ve Nekir'in kabir sorusu haktır ve olacaktır. Kabirde ruhun cesede geri gelmesi ve kabrin, bütün kâfirlere ve müminlerden âsi olanların bazılarına azap vermesi, hak ve caizdir.

Âlimlerin, Allah'ın sıfatlarını Arapça'dan başka bir dil ile tabir etmeleri caizdir. Teşbihsiz ve keyfiyetsiz olarak Türkçe "Tanrı'nın yüzü" denir. Yalnız Farsça "Dest-i Hüdâ" veya Türkçe, "Tanrı'nın eli" demek caiz değildir.221

Allah'ın insana karîb [yakın] olması, âsi olanlardan baîd [uzak] olması,mesafenin uzunluğu ve kısalığı mânâsına değildir. Allah'ın ikramı ve tezlîl etmesi mânâsına da değildir.222 İtaatli olan, keyfiyetsiz olarak Allah'a karîb, âsi olan da keyfiyetsiz olarak Allah'tan baîd olur. Yakınlık, uzaklık, önde olmak, bunlar, Al­lah'a yalvaranlar için kullanılır. Bunun gibi Cennette, Allah'ın civarında bulunmak ve Allah'ın önünde (beyne yedeyhi) durmak da keyfiyetsiz olan yan ve ön demek­tir.

Kur'an, Allah'ın Resûlü'ne (Allah ona salât ve selâm etsin) indirilmiştir ve mushaflarda yazılmıştır. Allah'ın kelâmı olmak bakımından Kur'an âyetlerinin hep­si, üstünlük ve yükseklik hususlarında eşittirler. Şu var ki, Âyetü'l-kürsî gibi bazı âyetlerde hem zikir ve ibare fazileti, hem de mezkûr [anılan, zikredilen (yani Allah)] ve mânâ fazileti vardır. Zira bu âyette anlatılan konu, Allah'ın celâli, azameti ve sıfatlarıdır. Binaenaleyh, hem ifade fazileti, hem de muhteva fazileti olmak üzere iki fazilet toplanmıştır. Bazı âyetlerde ise, yalnız Kur'an ibaresi olmak fazileti var­dır. Kâfirlere ait kıssalarda olduğu gibi ki, bu gibi âyetlerde zikredilen kâfirlerin bir fazileti yoktur. Allah'ın sıfatları da üstünlük ve yükseklik hususlarında müsavîdir. Aralarında fark yoktur.223

Peygamber'imiz Muhammed Mustafa Hazretleri'nin anası ve babası küfür üzerine ölmüş (değil)lerdir. Amcası Ebû Talib kâfir olarak ölmüştür. Fâtıma, Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Zeynep, bunların hepsi Peygamber'in kızlarıdır.224

Bir insan akaid ilminin inceliklerinden bir mesele karşısında irkilirse, bir âlim bulup müşkülünü halledinceye kadar, o kimsenin, o anda bu meselenin Allah indinde doğrusu ne ise ona itikat etmesi gerektir. Aramayı tehir etmesine cevaz yoktur. Bir meselede tevakkuf ederse mazur olamaz. Eğer tevakkuf ederse kâfir olur.225

Miraç hakkındaki haber haktır. Bunu reddetmek bid'at ve dalâlettir.226
Deccal'ın, Ye'cüc ve Me'cüc'ün çıkacağı, güneşin batıdan doğacağı ve İsa Peygamber'in gökten ineceği ve sair kıyamet alâmetleri hakkında sahih haber­ler227 vârid olduğuna göre, bunlar da sabit olur. Allah dilediğini doğru yola hida­yet eder. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd, Hazret-i Muhammed'e, âl ve Asha­bına, hepsine salât ve selâm olsun. Amin.228


--

209 "Fıkh-ı Ekber" adı altında İmam-ı Âzam'dan rivayet edilen iki kitap vardır. Birincisi Fıkh-ı Ekber dediğimiz bu nüshadır; ikincisi Fıkh-ı Ekber-i Ebsat veya sadece Fıkh-ı Ebsat adını taşımaktadır. İmam Ebû Mansûr Mâturidî'nin gördüğü ve şerh ettiği Fıkh-ı Ekber, ikinci nüshadır ki, Belhli Fakîh Nusayr ibn-i Yahya tarafından, Belhli Ebû Mûti' Ha­kem bin Abdullah'tan işiterek naklettiği ve İmam-ı Âzam'a Ebû Mûti'nin akaid husu­sunda sorduğu suallerin cevaplarından ibarettir. Bu nüshanın yazmaları İstanbul'daki kütüphanelerde vardır. Taş basması ile de basılmıştır.

Birinci Fıkh-ı Ekber ise çok yerde basılmış ve birçok kimse tarafından şerh edilmiştir. Bizim burada tercümeye esas tuttuğumuz nüsha, Mustafa Âşir rivayeti ile gelen ve tercümede görüldüğü vechiyle İmam-ı Âzam'ın oğlu Hammad ve talebesinden Mukatil ile İsâm tarafından nakledilmiş olan nüshadır. Kitabın bu ananeli rivayeti, yalnız İstan­bul'da taş basma baskısındadır. Şerhlerde ve Hint basmalarında sened yoktur. Mama­fih, metin tercüme edilirken İstanbul'da basılmış olan Aliyyü'l-Kârî'nin ve Ebû'l-Müntehâ'mn şerhlerindeki metinler, Haydarâbâd'da basılmış olan metin ve yine Haydarâbâd'da basılmış Ebû'l-Müntehâ'nın metin ve şerhi, Rusya'da basılan Ebû'l-Müntehâ Şerhi üzerine Muhtasaru'l-Me'âl adlı eserdeki metinler karşılaştırılmıştır.

210 Tevhidin kökü tabiri ile müellif, Allah'ın birliğinden bahseden tevhid ilmindeki mese­lelerin dayandığı esası, itikadın temeli tabiriyle de, inanıp bağlandığımız İslâm akî­deleri çatısının üzerine bina edilmiş olduğu temeli kastetmiştir.

211 "Lâfızlandırmamız", sözü Kur'an'ın mahiyetinde nazmın dahil olmadığını ifade eder.Mâturidî Akîdesi adlı eserde geçen, "Kur'an Arabî de değildir, Süryanî'de" sözü buradanalınmış olsa gerek. Ancak Kur'an'ı bizim lâfızlandırmamız sözü, vahy-i metlûv vetenzil akîdeleriyle nasıl telif edilir, bunun üzerinde ayrıca durulacaktır.

212 Zira Allah'ın ilmi, ilm-i huzurîdir. İlmin husulü için fikir ve nazara, keşf ve iktisaba
ih­tiyacı yoktur. Huzurî ilimde, ilim ile malûm birdir ve ilim malûma tâbi değildir. Allah'ın
ilmi, zaman ve mekân yok iken vardır ve ezelîdir. Malûm, zaman çerçevesine girince, imkân ve hudûs âlemine dahil olur. İlm-i huzurî, ilim ile mâlumun zaman ve mekân kayıtları dışında ayniyyeti ve sübûtu demektir ki, buna ilm-i ezelî, bir bakımdan da levh-i mahfuz denir. Sıfat-ı ezelîye olan kelâmullahın, hudûs âlemine taallûku vahiy ve tenzildir. Zaman ile kayıtlanınca melfûz olur. Sıfat-ı ezelîye olan takdir-i ilâhînin mukadderata taallûku ve mukadderatın ezel âleminden hudûs âlemine "kün"emri ile geçiş meselelerini aynı esas dairesinde düşünmek gerek.

213 İmam Mâturidî akîdesinde yed, vech, nefs sıfatlarının kudret mânâsına olduğu tasrihedilmektedir.

214 Kaderiyye mezhebi, kaderi kabul edenler demek değildir; bu, kaderi kabul etmeyen ve insanın hürriyete sahip olduğunu kabul eden mezheptir. Bunlar Mu'tezile'den evvel meydana çıkmışlardır. Mu'tezile kâmilen Kaderiyye'den olduğu gibi, Şia-i İmamiyye mezhebi de, hattâ denebilir ki, Mâturidîler de Kaderiyye'dendirler. Daha sonraları Kaderiyye ve Mu'tezile, aynı mânâda kullanılmışlardır.

215 İleride Selef’in kader hakkındaki akîdesini izah ederken, bu söze dayanarak, bunlara göre kişi bâtında mukadderata tâbi, zâhirde ihtiyar sahibidir, diyeceğiz.

216 Çünkü mahlûklar kendileri gibi her şeyi zaman ve mekân çerçevesi içinde idrak ederler ve zamanın ve mekânın değişmesi ile onlara teğayyür ve ihtilâf görünür. Halbuki Allah'ın ilmi ezelî olduğu için, bu gibi kayıtlardan âzâdedir. Orada ilim bir, malûmat müteaddittir.

217 Burada, "Hepsi ikrar ettiler." ve "Bu fıtrat üzerine doğarlar." deniliyor. Yukarıki fık­rada ise imandan ve küfürden hâli olarak yaratıldılar. Kâfir ve mümin kendi fiilleri ile kâfir veya mümin oldular, deniyor. Fikrimce bu ikinci fikra metne sonradan ilâve edil­miştir.

218 Eşhas veya şahıs, insanın kalıbı veya mekânı işgal eden şekli ve bu şeklin gölgesi değil, gölge veren bünyesi ve görünüşüdür. İnsanın bu görünüşü, kendine mahsus vasıfları ile şahıs vasıflarından hâlî olarak kadavrasıdır; şemsin gölgesi görünüşte olursa zili [gölge], zihinde olursa hayaldir. Şahsiyet kelimesi bu asıldan gelir. Burada, şahsiyet teşekkül etmeden evvelki durum kastedilmiştir.

219 Bu ibare buraya sonradan eklenmiş olsa gerek, çünkü yukarıda geçmiştir. Allah, fiilden evvel fiilî sıfatlarla muttasıf [sıfatlanmış] mıdır? Zat sıfatları, zat ile beraber bulunur. Amma fiil tahakkuk etmeden fail olmak ve fiil ile vasıflanmak nasıl olur deyip, fiilî sıfatların hudûsuna [sonradan olduğuna] kail olanları burada bir kere daha reddetmek gibi bir maksat güdülmüş olabilir. Fakat, yukarıda iki yerde geçmiştir.

220 Bu tercümeye göre, müminler Allah'a iman ve Allah'ı bilmek, ona yakîn hasıl etmek, tevekkül etmek, havf ve recâda bulunmak gibi vicdanî hususlarda birbirinden farklı olmazlar; fakat bunlardan gayrı, amellere, ibadetlere ve ahlâka dair olan hususlarda birbirinden fazla olabilirler demek olur ki, bu suretle ibare, yukarıki fıkranın izahı ve tafsili mahiyetinde olur. Aliyyü'1-Kârî, Şerh'inde bu ibarenin ilk kısmını bizim gibi takrir etmektedir. Ebû'l-Müntehâ'nın Şerh'inde ve onun Sıdkı'l-Müğni ve Hülâsatü'l-Meâl adlı şerhlerinde ise bu ibare başka türlü anlatılmaktadır. Bunun sebebi, Ebû'l-Müntehâ'nın nüshasında metin (Ve'l-İman fi zâlike ve yetefâvetûne fimâ dûne'l-iman fi zâlike küllihi) şeklindedir. Aliyyü'l-Kârî'ye ait elimizdeki nüshanın metninde ise, (Ve'l-imanü ve yetefâvetûne fimâ dûne'l-iman ve fi zâlike küllihi) şeklindedir. Ankara Umumî Kütüphanesindeki yazma nüshalarda, birisinde birinci (fi zâlike) yoktur; diğerlerinde vardır. Kazan'da basılan nüshada da (fi zâlike) olmadığını Hülâsatü'l-Meâl yazıyor ve (fi zâlike) olduğuna göre Ebû'l-Müntehâ'nın anlayışı doğrudur, diyor. Ben ise birinci (fi zâlike) ibaresi yanlıştır ve nüshada olmamak lâzımdır, onun devamı ise (ve yetefâvetûne fimâ düne zâlike küllihi) olmak icab eder, fikrindeyim. Aliyyü'l-Kârî'de ibarenin ikinci kısmı böyle olmadığı hâlde, müşkilât içinde mânâyı bizim dediğimiz gibi vermek zo­runda kalmıştır. İstanbul'da taş basmasıyla basılmış olan İmam-ı Âzam'ın Vasiyet ve Risaleleri mecmuasındaki Fıkh-ı Ekber metninde ibare, (ve'l imanu ve yetefâvetûne fimâ düne'l-imani mine'l- a'mâli fi zâlike küllihi) şeklindedir. Bu ibare tashih görmüş olacaktır. Bu takdirde mânâ doğrudur. İbarede rekâket kalır.

221 Bu sözüyle İmam-ı Âzam, her millette Allah için kullanılması örfen kabul edilmiş olan esma ve sıfatı kendi dillerince tabir etmelerini, örfte kullanılmayan veya Allah’a yaraşmaz bir sıfat ilham eden kelimelerin ise istimalinin caiz olmadığını açıklıyor. Bundan esma-i ilâhiyyenin tevkifî olmadığı, her isim ve sıfatın tercüme edilmesinin caiz olduğu ve her şeyde lâfza değil mânâya itibar edildiği mânâları çıkar. Ancak, bu tabirlerin hüsn-i kabul ve örfe dayanmaları şart olur. Eş'arîler, sıfat ve esma-i ilâhiyye tevkifîdir, derler. Fakat Eş'arîlerden Kadı Ebû Bekir ve Mu'tezile'nin çoğu, akıl eğer bu sıfat veya isim manâsıyla Allah'ın elkabını [lâkablarını] tecviz ediyorsa, caizdir derler; Hanefî ve Mâturidîler de bunu kabul etmişlerdir.

Kerrâmîler'e gelince, Allah'ı tecsim ettikleri için, teşbih olsa da, keyfiyet ifade etse de, mutlak olarak Allah'ın beşerî âza ve sıfat ile adlandırılması onlara göre caizdir. Âlimlerin bazıları Allah'ı tavsif caizdir, tesmiye caiz değildir demişlerdir. Bunu, Mercanî kabul etmiyor. O, menât-ı hüküm ve mısdâk-ı amel muktazî [gerekli] olmuştur; şerh vârid olmadıkça bir sıfatın sübutu bilinemez diyor ki, mugalâtadır. Çünkü mesele yeni bir ad meselesi değildir, tercüme meselesidir. Kaldı ki, yeni adlar da Arapça olarakda takılmıştır. Vacibu'l-vücud veya mevcut ve hattâ tekvîn veya mükevvin gibi.

222 Bu ibare İstanbul taş basmasına göre tercüme edilmiştir. Aliyyü'l-Kârî'nin elindeki; nüshada böyledir. Ebû'l-Müntehâ'nın elindeki ve Hint basmalarındaki nüshalar farklıdır. Onlarda ibare:'"Allah'ın karîb ve baîd olması, mesafenin uzun-kısa olması bakımından değildir. Allah'ın ikramı ve tezlil etmesi mânâsınadır." şeklindedir. Bu takdirde İmam-ı Âzam, kurb [yakınlık] ve bu'd [uzaklık], Allah için tasavvur olunmaz. Zira Allah'ın sıfatlarında değişiklik olmaz, demektedir. Şu hâlde bunu İmam, "Kurb ve bû'd Allah'a dua edene göredir, ibadeti ile Allah'a keyfiyetsiz olarak yaklaşmış ve isyanı ile keyfıyetsiz olarak Allah'tan uzaklaşmış", mânâsına almıştır. Gerçi Kur'an-ı Kerim'de: "Nahnu akrabu ileyhi", "fe innî karîbun" âyetlerinde yakınlık sıfatı Allah'a izafe edilmiştir. Fakat bu yakınlık insanın yaklaşması bakımındandır. Zira kurb, iki tarafın yaklaşması ile olur. "Ben onlara yakınım" sözü, "Kullarımın yaklaşması ile, onların iba­detleri ve sadakatlarıyla bana yaklaşmalarıyla yakınım", demektir. Bu ise te'vil ve tefsir değil, kelimenin bünyesinin iktizasıdır. Bu suretle âyet müteşâbih olmaktan çıkmaz.

223 Kur'an-ı Kerim'de Fâtiha Sûresi, İhlâs Sûresi, Âyetü'l-kürsî ve Haşr Sûresi'ndeki esma-i hüsna âyetleri hakkında Hz. Peygamber'den rivayet edilmiş olan bazı hassalar ve va­sıflar vardır ki, bu âyetler okunurken insan vecde gelir, tüyleri ürperir ve hakikaten hâşi' ve mutasaddî' olur. Vahdâniyete, âhirete ve dualara dair âyetler de böyledir; bun­lar imana dair olanlardır. Bir de ahkâm ve şeriata müteallik âyetler vardır. Bunlar ta'limî mahiyettedir. Bir de kıssalar ve müşriklerin ahvaline bakıp ibretlere ve pey­gamberlere dair haberler vardır. Bunlar ibret levhalarıdır. Ayrıca amele, ahlâka ve iba­dete dair olanlar vardır ki, insanın kemalini ve terbiyesini istihdaf eder. Müteşâbih olan âyetlerle muhkem olan âyetler arasındaki farka ise, bizzat Kur'an-ı Kerim işaret etmektedir. Fesâhat ve belâgat bakımından âyetler arasında fark olduğunu söyleyenler de vardır.

Allah'ın esma ve sıfatından "Rabbü'l-âlemîn", "lehü mâ fissemâvâti ve'l-ard", "mâliki yevmiddin", "lemyekün lehu küfüven ehad", "âlimü'l-gaybi ve'ş-şahadet" sıfatlarının gönülle­re tesiri ise, diğer sıfatlardan daha azimdir. Hâlik, samed, kayyum, kuddûs, rahmân, gafur ve kibriya sıfatları da insana dehşet vermektedir. Bunların yanında Allah'ın ferd, mülk, hayy, beka, kıdem gibi ta'limî mahiyette olan sıfatları da vardır. Kaadir, hâdî, âlim, rahim gibi sıfatları ise insanlara da ıtlak olunur.

Allah'ın bazı sıfatları ise, insanların fiilinden neşet etmiştir. Meselâ, mezkûr, mescûd veya ma'bud, meşkûr gibi. Bu, bu sıfatların bizim ef’al ve ibadetlerimizin müstahabbına izafe edildiğini ifade eder.

Allah lâfzına gelince, buna ism-i âzam denir. Zatullahın ismidir ve bütün sıfat-ı ilâhiyyenin mânâlarını câmi olduğu [içine aldığı] gibi, bütün esma-i ilâhîyenin en has olanıdır ve bu isim hakikaten ve mecazen başkasına ıtlak edilemez. Binaenaleyh, İmam'ın dediği gibi, bu sıfatlar arasında mahiyet bakımından azamet ve fazl farkı olamaz. Amma tesir bakımından hattâ tazammun ve şumül bakımından, fark zaten ispat edilmiş bulunmaktadır. Aksi takdirde esma ve sıfatın taaddüt ve teksirinin hikmeti kalmazdı. Nitekim Hz. Peygamber'den ism-i âzamın faziletine dair hadîs rivayet edil­miş ve bu esasa binaen Âyetü'l-kürsî'nin, adının da ifade ettiği gibi, bazı âyetlerden efdal olduğu kabul edilmiştir. Esasen bu bahislerden maksat, Kur'an âyetlerine ve esma-i ilâhîyeye hürmeti telkindir. Hürmeti baki kalmak şartı ile, insanın anlayış far­kına diyecek olmaz.

Ebû Mansûr Mâturidî'nin ve bütün Semerkant ve Buhara Türk müctehidlerinin bu gibi meselelerdeki reyi de sorulmak gerektir. Çünkü bunlara göre hü-sün ve kubhu müdrik olan akıldır ve bu suretle kişi Allah'a karşı ve kullara karşı nasıl hareket etmek lâzım ise onu duyarak ve kanaatıyla vucûben ve iktifâen öyle yapar. Bunların insana ilim, kudret, irade ve hürriyet tanımalarının hikmeti de budur.

224 Biz buradaki tercümede yine İstanbul taş basması nüshayı esas aldık. Bu kitabın kenarında, "Kitabın râvîsi olan Mustafa Âşir, Halveti Şeyhi Mustafa Çerkeşî'den şunu naklediyor: Şerif Murtazâ, Tatarların Bağdad'ı tahriplerinden evvel temin ettiği kadîm bir Fıkh-ı Ekber nüshasında Peygamber'in anasının babasının küfür üzerine ölmedik­lerinin yazılmış olduğunu Mısır ulemasına ve Şâfiîlere göstermiş olduğunu ve Ebû'I-Müntehâ'nın nüshasında nefy edatı olan (mâ) edatının düşmüş bulunduğunu işbat etmiştir. Bunun üzerine Kahire ulemâsı İmam-ı Âzam Hazretleri'ne sövüp saymaktan vazgeçmişler. Sonra şeyhim Mustafa ilâve ediyor: Şu hâlde Peygamber'in ana ve babasının dirilip Peygamber'e iman ettiklerine dair olan hadîsin faydası nedir denecek olursa, bu, onların ümmet-i Muhammed'den olmaları içindir deriz", diyor. Bu nüsha­da metin, bu rivayete göre tashih edilmiştir. İstanbul tabı Fıkh-ı Ekber'in Ebû'l-Müntehâ Şerhi'nde ise, ibare Peygamber'in ebeveyni küfür üzerine ölmüşlerdir, şeklindedir. Ebû'l-Müntehâ'nın Hint baskısında bu ibare yoktur, bunun yerine Kasım, Tahir ve İbrahim Peygamber'in oğullarıdır, ibaresi vardır. Diğer Haydarâbâd baskısı Fıkh-ı Ekber metninde de ibare böyledir. Bu tablarda bu söz, bir edep meselesi telâkki edilerek çıkarılmış olsa gerek. Halbuki Ebû'l-Müntehâ bu sözü kitabına almıştır ve şerh etme­den, bir mütalâa beyan etmeden geçmiştir. Çünkü bu meseleyi bilmek ve bilmemek, kabul etmek ve etmemek hususlarının hiçbir kıymeti yok. Kaldı ki Aliyyü'l-Kârî'nin şerhinde ve metin nüshasında, "Peygamber'in ebeveyni kâfir olarak öldüler, Resûlullah ise iman üzerine öldü", sözleri var.

Bu iki sözden ikincisini Aliyyü'1-Kârî bir nüsha olarak kaydettikten sonra, eğer bu sözü İmam'ın söylediği doğru ise, bu, peygamberlerin önünde sonunda imanlı ol­duklarına işaret olup peygamberlerden gayrı evliya ve ulemanın akıbetleri kestirilemez demektir, diyor. Peygamber'in ebeveyninin küfür üzerine öldüğü sözü üzerinde ise ısrar ediyor. Buna dair müstakil bir risale yazdığını ve bu babda Suyutî'nin risalelerini reddederek, kitap, sünnet ve ümmet delilleri ile bunu ispatladığını ilâve ediyor ve bundan dolayı İmam-ı Âzam'a ta'n edilmesini, Cehm ibn-i Safvân'ın Kur'an'dan istivâ âyetini kaldırmak istemesine benzetiyor. Halbuki bu sözlere asla mahal yoktur. Çünkü Peygamber'in anası ve babası Müslümanlıktan önce öldüklerine göre, Peygamber 'in diğer ecdadı gibi bunlar da Din-i Hanîf olan İbrahim dininde ölmüşlerdir ve bunlara, bu itibarla tahir [temiz] ve Müslim denir. İslâm ananesinde Peygamber'in anası ve babasına bir nur intikal ettiği rivayet edilmektedir. Bu sebeple bazı ulemâ, bu söz İmam-ı Âzam'ın Fıkh-ı Ekber'ine din düşmanları tarafından sokulmuştur, demişlerdir. Gerçi İmam-ı Âzam'ın bu babdaki eserlerine sonradan bazı fıkralar ilâve edildiği anlaşılıyor. Lâkin, ana-babasıyla ilgili ibareden sonra, "Peygamber'in amcası Ebû Talib kafir olarak ölmüştür", denmektedir. Bu söz, üst tarafta Peygamber'in ebeveyni küfür üzerine ölmemiştir fıkrasının varlığını, önceki hükmün menfî olmasını, icap ettirir. Yoksa "ve keza ammuhu Ebû Talib" demek kâfi olurdu. Ebû Talib'in küfür üzerine öldüğüne dair fıkra Haydarâbâd baskılarında yoktur. Ebû'l-Müntehâ'nın İstanbul ve Kazan nüshalarında ve Aliyyü'1-Kârî şerh ve metninde vardır. Bizim taş basması nüs­hamızda da yoktur. İhtimal İmam-ı Âzam zamanında Peygamber'in iman ile öldüğüne sened var mıdır, oğulları çocuk iken, mükellef olmadan ölmüşler, anası babası da iman etmemiştir gibi sözler söylenmiş ve amcası Ebû Talib ise Alevîler ve Şiîler tarafından müminlerden daha muhterem tutulmuştur. Bu durum karşısında İmam, hakikati beyan mecburiyetinde kalmıştır. Nitekim Alevîlerin bazı nefeslerinde Ebû Talib, bir veliden daha büyük mevkide tutulmakta ve Ebû Talib küfür üzerine öldü diyenleri münkir sıfatıyla vasıflandırmaktadırlar. Keza Şiîlerden bir kısmı, bir iki münafıka uya­rak, Hazret-i Ayşe'ye kazf [zina isnat] etmekte ve Fatımîler devrinde Mısır sokak­larında Ayşe'ye ve zevcine lânet edilmiş olduğu tarihî kayıtlarda görülmektedir. Bun­ların ard niyetli olanlarından bazılarının Peygamber'in ölümüne yakın bir devirde Hazret-i Ali'yi imamete tansis etmemesine kızarak, Hazret-i Muhammed'in son nefe­sinde imanına dair söz söylemeleri de hesaba alınabilir. Bazı Alevî miraciyelerinde, Hazret-i Muhammed'in Miraç gecesi yalvararak Ali'nin huzuruna kabul edildiği, bazı nefeslerde ise Cebrail'in peygamberliği yanlış olarak Muhammed'e verdiği yazılıdır. Bunlar, Hazret-i Peygamber'in diğer bazı zevcelerine de isnadlarda bulunmaktadırlar. Safiye hakkındaki imalar ve Zeynep hâdisesini büyütmeler, bu nevidendir. İmam-ı Âzam burada, Peygamber ailesi hakkındaki sözleri cevaplandırdığı hâlde zevcelerinden bahsetmemiştir. Akaide dair vasiyetinde ise Hazret-i Ayşe'nin bütün kadınlardan efdal olduğunu ve Rafızîlerin isnadlarından beri olduğunu kaydediyor. Herhalde Ebû Hanîfe buradaki sözleri ile, zamanında cereyan eden hâdiseleri cevaplandırmak istemiş ola­cak. Yoksa bütün bu münakaşalar ve sözler lüzumsuzdur. Yalnız bizim için ibret ve­ricidir ve tarihte ne gibi hâdiselerin geçmiş olduğunu ve böyle boş şeyler yüzünden ne hâle düşüldüğünü gösterir. Nüsha farklarını göstermek bakımından durumu tasvire ve sözü uzatmaya mecbur olduğumuz için üzüntü duymaktayız.

225 İmam-ı Âzam'a göre mukallidin imanı caiz ve ilm-i icmalî imanda kâfidir. "Allah in­dinde doğrusu ne ise inandım", sözü bu ilm-i icmalîyi ve taklidî imanı ifade eder. Fa­kat iman esaslarına dair olan şüpheleri izale ve bu esasları yakînen bilmek farzdır. Biz tercümede, "Akaid ilminin inceliklerinden" dedik. Asıl ibare, "İlm-i tevhid mesele­lerinden", şeklindedir ki, bu tabirden Kelime-i tevhid'in kastedildiğini anlamak mu­vafık olur. Kelime-i tevhid ise, "Allah vardır, birdir ve Muhammed O'nun kulu ve Resûlüdür", esasından ibarettir. Diğer meselelerde tevakkuf, farzı yerine getirmemek olur. İmam'a göre küfrü mucip olmamak lâzımdır.

226 Miraç, merdiven demektir ve üç basamağı vardır. Birinci basamak, "isrâ" hâdisesidir.Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya kadardır ve bu, âyetle sabittir. İkinci basamak,"semaya urûc [çıkma] "tur. Bu babdaki hadîs şöhret derecesine varmıştır. Münkiri,kâfir olmaz, bid'at ehli olmakla vasıflandırılır. Bu Mirac'ın, "ziyade ale'n-nass" olduğuda söylenebilir. Çünkü Allah habibini göğe alsaydı, Kur'an'da isrâyı söylediği hâldeMirac'ı söylememesinde bir vecih kalmazdı. Allah'ın kimden korkusu vardır ki, bunusaklasın. Üçüncü basamak Peygamber'in semadan öteye çıkmış olmasıdır. Bu babdahadîs, haber-i vâhid kabilindendir. Bunu reddeden bid'at ehli de sayılmaz. Mirac'ınnereye kadar olduğu da muhtelefun fih [üzerinde uyuşma olmayan bir mesele] dir.Cennete kadar, arşa kadar ve daha ötesine diyenler vardır. Aliyyü'1-Kârî, isrâ'dan son­raki semâya kadar olan merhaleye dair hadîs de, rivayeten ve dirayeten zan ifade eder,demektedir. Nitekim Ashabdan bazıları ve Hazret-i Ayşe, Miraç hâdisesine rüyadır,demişlerdir.

227 Burada Ebû Hanîfe, kıyamet alâmetlerinden dördünü ele almıştır. Bunlar hakkındaKur'an-ı Kerim'de bir nas veya zâhir ve müteşâbih bir âyet yok ise de, bazı âyetlerintefsirinden bunlara dair bazı işaretler çıkarılmıştır. Mushafların yeryüzünden kalka­cağına ve hattâ insanların hafızalarından kaldırılacağına ve Mehdî akidesine dair ise,Kur'an âyetlerinde te'vile müsait bir ima ve işaret yoktur. Bu sebeple, metinde bunlarhakkında, "Sahih haberler vârid olduğuna göre" denilmiştir. Bu babda mevcut hadîs­lere gelince, bunlar rivayeten ve delâleten ma'lûldür. Taftâzânî, Şerh-i Makâsıd'da buhadîsler için her ne kadar haber-i vâhid iseler de, heyet-i umumîyesi, bir esasın
mev­cut olduğuna bizi imana sevk eder, diyor. Bu takdirde Kur'an-ı Kerim'de eşrât-ı saattenve kıyametten bahis vardır. Bunlara Ebû Hanîfe'nin de burada "vesaire" diyerek işaretettiği gibi, mücmelen iman kâfidir. Şu hâlde tafsile, Deccal çıkacak, Mehdî dirilecekdiye tasrihe lüzum yoktur. Mehdî akidesi, "imam-ı ma'sum" akîdesinin fer'i gibi gö­rünmektedir. Bu babda gereken akîde, kıyamete ve eşrât-ı saate, Kur'an-ı Kerim'deolduğu gibi, mücmel iman ile teferruattan ve tafsilâttan kaçınmaktır. Hazret-i Peygamber'e sormuşlar, "Eşrât-ı saat nedir?" Şu cevabı vermiştir: "Sorulan, sorandan fazla bir şey bilmez." Bu hadîs meşhurdur ve sahih olarak kabul edilir. Şu hâlde kıyamet alâmetlerini biz bilmeyiz. Yalnız, "Kıyamete inanırız", demek, Peygamber'in yoludur.

228 Tercümesi, 15 Ocak, 1952 tarihinde yapılmıştır.





Basralı Yusuf Semtî'ye Vasiyeti

Bismi'llâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm
Bu risale, İmam Ebû Hanîfe Hazretleri'nin şakirdi Hâlid ibn-i Ömer oğ­lu Basralı Yusuf Semtî'ye tavsiyesidir.
Yusuf Semtî, vatanı Basra'ya gitmek için üstadından izin istediği zaman, Ebû Hanîfe ona,
"Hayır, ben sana insanların birbiri ile muaşeretleri ve ilim sahiplerinin merte­beleri hakkında, nefis terbiyesi, halka karşı yapılacak muamele (siyaset-i râiye), hususî ve umumî riyazet meseleleri ve ammeye müteallik hâdiseleri (halkın işlerini) araştırma yolu üzerinde gerekli öğütleri vereceğim, bunları almadıkça gitme, bu bilgilerle gidecek olursan, bunlar sana salâhiyet veren bir âlet, seni ziynetlendiren bir kuvvet olur ve seni kimse kötüleyemez... Malûmdur ki, insanlarla geçinme hu­susunda hırçın olursan, anan baban olsalar da, hepsi sana düşman olurlar. Am­ma onlara tatlılıkla muamele edersen, yabancılardan olsalar dahi, sana akraba gibi olurlar. Bunun için bir müddet sabret, işlerimden kurtulayım, biraz da hazılanayım,194 sana bazı şeyler tarif ederim. Yolunca gider ve beni şükranla anarsın. Tevfik Allah'tandır." dedi.
Bir müddet sonra, zamanı gelince de besmele ile söze başlayarak,195 "Ben" dedi, "Şimdi seninle beraber imişim gibi, içinde yapmaya karar verdiğin şeyleri birer birer görüyorum: Basra'ya girdin, sana muhalif olanlarla mübahaseye ve onların delillerini bozmaya başladın, kendini onlardan üstün tuttun196 ve onların önünde bildiğini şerh ve izah ettin, sonra da onlarla bir arada bulunmak ve muaşeret etmekten ruhun daralmaya başladı, sen onları terk ettin, onlar da seni terk ettiler, sen onları dalâlete nisbet ettin, onlar da seni bid'at ve dalâlete nisbet ettiler. Bu işin lekesi hem size, hem bize bulaşır ve nihayet sen kaçmaya ve onlar­dan ayrılmaya mecbur kalırsın, bu ise işe yaraşır bir hareket tarzı değildir. Allah tarafından selâmet kapısı açılıncaya kadar, insan müdârâ edilmesi [dost gibi gö­rünmesi] gereken yerlerde idarecilik yapmazsa [vaziyeti idare edecek şekilde hare­ket etmezse] akıllı sayılmaz."
Yusuf Semtî diyor ki; "Hakikaten ben Ebû Hanîfe'nin tasviratındaki du­rumda idim."
O, sözüne şöyle devam etti:
"Basra'ya girdiğin zaman halk seni karşılar, ziyaretine gelir, sana kıymet ve­rirler, sen de onların her birine değer ver, şeref sahibine ikram et, ilim erbabına ta'zim et, ihtiyarları saygıla, gençleri taltif et, halka ve ticarethanelere yaklaş, ha­yırseverlerle dost ol. Sultanı ve adamlarını hakir görme ve onlara karşı iyi muame­le yapmakta kusur etme. Sırrını kimseye söyleme, mihnetli zamanda tecrübe et­mediğin kimsenin arkadaşlığına güvenme, düşkün ve nekes kimselerle hizmetleşme. Zâhirde sana hücuma vesile olacak sözleri söyleme, hele sefihler yanında fi­kir alışverişinden sakın! Onların davetlerine gitme, hediyelerini kabul etme. İdarecilikten, sabır ve tahammülden, iyi huyluluk ve geniş yüreklilikten asla ayrılma!
Daima iyi ve yeni elbise giyin. Çok çok iyi kokular sürün, toplantıları yakın yakın zamanlarda yap. Fakat kabul gün ve saatlerin belli olmalıdır.
Kendi hususî işlerini197 görmek için muayyen bir yer ayır, terbiye etmek ve ye­tiştirmek198 işinde kendini diğerlerinden öne al, bu senin mevkiini pekiştirir ve hey­betini artırır. Namazlarına devam et. Yemek ikramını esirgeme. Zira hiçbir zaman cimri, iktidâ [örnek] olamaz. Kendi içine kıvrıl (kendini açığa vurma veya gösteriş yapma). İnsanların hayırlıları seni tanır, bir kötülüğe muttali olursan, düzeltmeye çalış; bir düzenliğe muttali olursan bu işe rağbeti ve hizmeti artır. Seni ziyaret edeni de, etmeyeni de ziyarete çalış. Sana iyilik edene de, kötülük edene de, iyilik yap! Affet ve iyiliği emret, faydasız şeyleri bilmezlikten gel. Kendine eziyet verecek şeyleri terk et.199 Hakları yerine getirmek hususunda acele et. Kardeşlerinden biri hastalanınca bizzat onu yoklamaya git, habercilerle hatırını sor. Gözden ırak olanları unutma, hâllerini öğrenmeye çalış, senden uzak kalanlar olursa sen onlar­dan uzak kalma, senden ayrı düşen akrabanı ara bul.200 Sana gelene ikram et!
Sana kötülük edeni affet! Hakkında kötülük söyleyen kimseye iyilik ile cevap ver. Bir kimsenin yakınlarından biri ölürse, onun hukukunu yerine getir. Bir geniş­liğe nâil olan kimseyi kutla! Başına felâket geleni de ta'ziye et, içine sıkıntı düşen kimsenin elemine ortak ol.201 Senden işlerinden birinde uzak durmak isteyenden uzak dur. Yardım isteyene yardım et, imdat isteyene imdat ver. Gücün yettiği ka­dar halka sevgi göster, selâmını kimseden esirgeme, kötü bir cemaat dahi olsa...
Bir mecliste başkaları ile toplandığınız veya mescidde diğerleri ile bir araya geldiğiniz zaman, arada birtakım meseleler açılır, senin bildiklerin hilâfına mübahese cereyan ederse,202 muhalefet izhar etmeye kalkma. Eğer senden bir şey so­rarlarsa, oradakilerin bildiği tarzda cevap verirsin, sonra da bu meselede diğer bir mütalâa var, o da şöyledir, delili de böyledir dersin. Sözlerini anlayınca kıymetini ve değerini takdir ederler. "Bu mütalâa kimin reyidir." diyeceklerdir; ulemadan bi­rinin cevabını verirsin. Fikirleri senin dediklerine yatışır, kendileri de sana alışırsa, kıymetini anlarlar ve dereceni yükseltirler, o zaman sana muhalif olanların her birine, nazarlarını çekecek ilmî açıklamada bulunursun, onlar da gerekli dersi almış olurlar. Yaptığın açıklama ince ve derin olmamalı, basit ve celî [açık seçik] olmalıdır. Onlarla bazen lâtife şeklinde afakî konuşmalısın; bu, muhabbeti çeker ve ilim sohbetine devamı temin eder. Bazen onlara yemek yedirmelisin, bir şeye ihtiyaçları olursa onu temin edersin, onların kıymetli taraflarını gör, hatalarını bil­mezlikten gel!
Daima rıfk [tatlılık] ve mülâyemetle ve müsamaha ile muamele et. Hiçbirine göğsünün daraldığını ve sıkıldığını ihzar etme. Onlardan biri gibi ol! Ve her birine kendine muamelen nasılsa, öyle muamele et, kendi nefsin için neden hoşlanırsan, onlar için de onlardan hoşlan.

Seni dinlemeyeni sen dinle, sana teklif etmedikleri bir şeyi, sen de onlara tek­lif etme. Onlar kendileri için neye razı olurlarsa, sen de onlar için onlardan razı ol. İyi niyetini öne geçir. Sadakati kullan, kibri at, gadretmekten sakın, onlar sana gadretseler dahi emaneti yerine ver. Onlar sana hıyanet etmiş olsalar dahi sözün­den ayrılma, takvaya sarıl, diğer dinlerin sâlikleri seninle nasıl muaşeret ederlerse, sen de onlarla öyle muaşeret et.
Eğer bu vasiyetimi tutarsan, umarım ki selâmete ulaşır ve rahat yaşarsın."203
Ebû Hanîfe sonra, "Sizin mufârakatiniz [ayrılmanız] bana hüzün veriyor. Al­lah selâmet versin." dedi ve sözü sona erdi.204
---
194 Bir nüshada "himmetimi toplayayım", diğer nüshada "zimmetimi toplayayım" şeklin­de yazılmıştır.
195 Diğer nüshada "besmele" yoktur.
196 Diğer nüshada "üstün tuttun" sözleri bulunmuyor.
197 Bir nüshada "Kendi ahvâlini, çoluk çocuğunun ve düzeninin işlerini", başka bir nüsha­da "havâyicini" [gerekli şeylerini] şeklinde yazılmıştır.
198 Taş basması nüshada "takdîmihim" yazılmış; yanlış olacak, doğrusu "takvîmihim" ol­ması gerekir.
199 "Hadleri", nüsha.
200 "Senden gizleneni", nüsha.
201 "Teveccüh", nüsha; "terciatla", nüsha.
202 "Bahse dalarlarsa"; nüsha, "muhâdara" yaparlarsa.
203 Diğer nüshada bu, "Vasiyeti tutarsan necat bulursun" şeklinde yazılmıştır.
204 Bu fıkra yazma nüshadadır. Bu yazma nüsha, Hüsâmüddin Fahrüddin adında biri tarafından 21 Şaban 798 tarihinde yazılmıştır. Bu nüshada, "Semtî" adı, "Semnî" veya"Semtinî" gibi değişik şekiller altında yazılmıştır.


Prof.Dr. Yusuf Ziya YÖRÜKAN – İslam Akaid Sisteminde Gelişmeler adlı kitabından