http://akademik.semazen.net/article_detail.php?id=215
Abdülbaki GÖLPINARLI
Mevlânâ’ya göre dünya kötü değildir; hattâ para-pul, çoluk-çocuk, dünya değildir; dünya, Tanrıdan, gerçek varlıktan gaflet etmektir.
13 Şubat 2008 ...
Mevlânâ Celâleddin, Hind-İran, Roma-Bizans kaynaklarından gelen, yer yer, eski dinlerin, hattâ yerli halkın inanç ve gelenekleriyle beslenen, sonucu “Hükemâ” denen İslâm filozofları tarafından İslâmîleştirilen, inançlarıyla, nazariyeleriyle, terimleriyle kalıplaşan ve hayalî bir idealizm olan Vahdet-i Vücudcu (Varlık Birliği) tasavvufu, insancı ve moralist bir tarza sokan büyük bir mütefekkirdir. O, idealist bir sistemin verdiği vicdanî huzurla bu birlik âleminde kendinden geçmez, ferdiyetini terk eder, insanlara yayılır. Ona göre; bütün aykırılıklar, ayrılıklar, gidiş yollarındadır. Onun inancı, insanı yoklum âlemine çeken, hayallere daldıran bir inanç olmaktan ziyade amelî bir Varlık Birliği inancıdır. Sınırsız bir müsamahayla insanlığı hâkim eden, iyiliği ve hayrı gözeten bir birliktir.
Mevlânâ"ya göre dünya kötü değildir; hattâ para-pul, çoluk-çocuk, dünya değildir; dünya, Tanrıdan, gerçek varlıktan gaflet etmektir. Bir kabın içinde su yoksa denizin ortasında bile olsa batmaz, fakat içinde su olursa batar-gider. Bunun gibi insanın içinde dünya hırsı olmadıkça insan dünya nîmetlerine gark olsa ona hiçbir zarar gelmez, içinde hırs olan batar.
Yunan felsefesini iyiden iyiye bilen Mevlânâ, Heraklit gibi âlemi, hiç durmadan olup biten bir oluş âlemi görür. Onca her an bütün kâinat, yeniden yaratılmada, o an, gene bütün parça-buçuğuyla yokluğa gitmektedir. Kâinat âdeta akan bir nehirdir. Biz hep o nehri görürüz, fakat nehir bütün katreleriyle akıp gitmekte, giden bir daha geri dönmemekte, gelen de hep yeniden-yeniye gelmektedir. Her olay, her şey çeşitli sebeplerin sonucudur, her sonuç da bir başka olaya, bir başka şeye sebeptir. Böylece âlem, her an yenilenmektedir. İnsan da baba beline, ana rahmine düşmeden önce, âlemin zerrelerindeydi, canlılar, bitkiler ve cansızlar âlemindeydi. O, âleme gelmeden önce unsurlardaydı, yâni topraktaydı, sudaydı, ateşteydi, yeldeydi. Ondan önce göklerde, daha önceyse Mutlak Varlık"ın zatî iktizâsı olan ilgisindeydi. İnsan öldükten sonra da maddesi, gene âleme yayılmakta, bu suretle de âlem, âdem olmakta, âdem âlem olup durmaktadır.
Bütün dinlerin, bütün mezheplerin üstüne çıkmış olan, fakat zâhiren Hanefî Mezhebine ve tasavvufa bağlı bulunan Mevlânâ"nın cebir ve ihtiyar hususundaki inancı da tam moralist bir inançtır. O, âdeta mezhepte olduğu kadar tasavvufta da bir müçtehittir. Ona göre; cüz"î iradeyi inkâr edip yapılan işlerin, kulun irade ve ihtiyariyle olduğunu kabul eden, Tanrı bilgisinin kulu, bir işi yapmaya cebretmediğini söyleyen Mu"tezile haksızdır. Fakat kulun idare ve ihtiyarını kabul etmeyen Cebrîler de haklı değildir. Bir ok atsak biz yayız, atan Tanrıdır. Fakat feryâdımız nasıl aczimize delâlet ediyorsa utanmamız ve nâdim olmamız da ihtiyârımıza delâlet eder. Gerçek ve Mutlak Varlığa ulaşmayan, benliğinden, bencilliğinden, geçmeyen kişinin, yaptığı işleri Tanrıya isnad etmesi yalancılıktır. Bu çeşit insan, mademki henüz Mutlak Varlık"ta yok olmamıştır; iyiye, hayra çalışması, edebe riayet etmesi, hayrı Tanrıdan bilip kötülüğü kendisine vermesi gerektir. Benliğinden, benciliğinden kurtulan, Mutlak Varlık"a ulaşan kişiye gelince o, cebirden de bahsedebilir, ihtiyardan da; çünkü onun varlığı, nasıl Tanrı varlığıysa ihtiyârı da Tanrı ihtiyârıdır. Görülüyor ki bu, tamamıyla mezhep içinde bir içtihattır. Zâten Mevlânâ, kıyâsı kabul etmemekle, sarhoşun karı boşamasının doğru olmadığını söylemekle de Hanefî Mezhebinde bir müçtehit olduğunu izhâr etmiştir.
Mevlânâ, insan zaafını bildiği için insandan yüz yüze iyilik istemez; niyetinin iyi ve güzel olmasına bakar. O, sebzenin bile saplarıyla tartıldığını bilir. Her şeyin hayra ve olgunluğa doğru gittiğine inandığı gibi, kötülüğün de olgunluğun ve iyiliğin noksanı olduğunu bilir. Yumuşaklığın, yüzlerce ordudan daha kuvvetli olduğunu söylemekle beraber, sorumluluğa da gerçekten taraftardır.
Mevlânâ"ya göre terbiyenin temeli, önce kendini terbiye etmektir. Mevlânâ"nın en ziyade tenkidine uğrayanlar, halkın bilgisizliğini, aczini istismar edenlerdir. Bu yüzden medreseyi tenkid ettiği kadar tekkeleri de, şeyhleri de kınar. Herkesin bir işle meşgul olmasını, elinin emeğiyle geçinmesini, at gibi hür yürümesini, leş gibi halkın omzuna yük olmasını tavsiye eden Mevlânâ"ya göre Tanrıya dayanmak da ancak çalışmak hususundaki dayanaktır.
İnsanı, yaratılışın önü ve sonu görmek, gayesi ve neticesi saymak, tusavvufun temel inançlarındandır. Hattâ bu inanç yüzünden bütün kâinatı kendinde gören, kendini âlemin merkezi bilen, Peygamberle boy ölçüşmeye kalkışan sûfîler çoktur. Mevlânâ"ya göreyse bu inanç bir bencilik halinde değil, içli, derin bir sevgi halinde belirir; o, bütün insanlığa, bütün canlılara, bütün dünyaya yayılmıştır. O, her dini, her inancı, o inançta riya yoksa hoş görür. Olgun kişinin bütün bağlardan, bütün nisbî ve izafî şeylerden mutlak olduğuna inanır. İrade ve ihtiyâr inancında olduğu gibi bu inançta da benlikten, bencilikten geçmiş olmayı şart koşar. Zamanının Ahmed"i olduğunu... belirtir, “Canım bedenimde oldukça seçilmiş Ahmed"e kulum” der, “Benden bundan başka bir söz nakleden olursa ondan da bîzârım, o sözden de bîzârım” diye Muhammed"e bağlılığını bildirerek olağanüstü temkinini belirtir.
Hâsılı Mevlânâ"nın tasavvufu, yalnız mistik ve idealist bir tasavvuf değildir. Sınırlı varlıktan, benlikten, bencilikten tamamıyla sıyrılmak, halka, topluma yayılmak suretiyle tecelli eden ve sosyal hayatta sınırsız bir sevgi, insanî bir görüş ve mutlak bir birlik halinde; moral sahadaysa herkesin bir olgun kişiye uymak suretiyle umumî olarak hayra, iyiye, güzele doğru bir gidiş, insanî bir terbiye halinde tezahür eden ve böylece de realist ve amelî bir karaktere sahip olan bir tasavvuftur.
Mevlânâ, insanın olgunlaşması için aşka, cezbeye, aşkı ve cezbeyi beslemek için de raksa ve müziğe ilâhî bir önem vermiş, âdeta dinde bir reform yapmıştır. Mevlânâ"dan önceki sûfilerde, hattâ Yunan filozoflarında, iptidaî dinlerde bile raksa ve müziğe önem verilmiştir. Aşk ve cezbe, bütün Melâmet erbâbınca sülûkun, yâni olgunluk yolculuğunun, mânevî yolculuğun bir temelidir. Fakat Mevlânâ"nın bunlara verdiği önem büsbütün başkadır. Olgun insana karşı duyulan sınırsız aşk, bütün benliği, benciliği yıkan tek şeydir. Müzikse insanların dillerini birleştiren, ruhlarını yıkayan, onları ayıplardan, kirlerden arıtan ilâhî bir aşk ifadesidir; aşk çağlayanıdır. Zaten kendisi de, oğlu da, torunu da rebap çalmadadır...
Tarih Coğrafya Dünyası Mevlânâ Özel Sayısı, 15 Aralık 1959, Sayı: 12, Cild: 2, s. 406-409
z.Abdülbaki Gölpınarlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
z.Abdülbaki Gölpınarlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
8 Ocak 2011 Cumartesi
MEVLÂNÂ’NIN FİKRİ HAYATI
12 Haziran 2010 Cumartesi
Fütüvvet 1
"Fütüvvet ehliyle tasavvufçular arasındaki fark, zikir, tekke, giyim-kuşam özelliği kabul etmeyiş ve halktan ayrılmayıştır. Fakat bundan daha önemli fark, fütüvvetçilerin, esnafı ve sanat erbabiyle zenaat ehlini teşkilâtlandırmalarıdır. Yoksa, sûfilerin tekkelerine karşı onların da «zâviye»leri vardır. Zâviyede «mahfil» denen geniş oda¬larda sohbet ederler, fütüvvet örflerini yerine getirirler, yerler, içerler; semâ' bile ederlerdi." (100 soruda tasavvuf - soru 68)
"tasavvufçulardan ayıran nokta, zâviyede oturup riyazetle, zikirle, uğraşmayı, vakıf malını yemeyi hoş görmeyip herkesin, mutlaka bir iş, bir sanat sahibi olmasını, çalışmasını, elinin emeğiyle geçinmesini temel bilmeleri ve ihvan, yâni kardeşler arasında çok geniş bir yardımlaşmayı sağlamalarıdır." (100 soruda s.68)
"Fütüvvet yolu, teşkilâtı, disiplin kuralları, gelenekle¬ri, erkân ve âdâbı hakkındaki kaynaklarımız, «Fütüvvet-Nâme» adı verilen ve çoğu, fütüvvet yolundan genel olarak bahseden, bazıları da muayyen bir zümreye, bir sanat er¬babına ait olan kitaplardır. Bunların bir kısmı mürüvvet ve fütüvvet hakkında, büyüklerin sözlerini, tarif ve tavsiflerini ihtiva eder. Bir kısmıysa hem tarif ve tavsifleri, hem erkânı, hem fütüvvet edeplerini ihtiva eder ki asıl işe yarayanlar da bunlardır. Önceleri Arapça, sonraları Farsça yazılmış, fütüvvet, Türk illerinde yayıldıktan sonra da Türkçe yazıl¬maya başlanmıştır. Çoğu nesirle, bir kısmı nazmle yazılmış olan bu kitapların umumî adı «Fütüvvet-Nâme» olmakla beraber bazılarının özel adları da vardır." (100 soruda ... s.73)
"Görülüyor ki Mevlânâ'nın dünya görüşü bambaşka, zamanına göre çok, pek çok ileri ve yaşayışına tam lâyık bir görüş. Beylere, padişahlara eğilmeyen, kaside sunmayan, yeryüzünde dikili bir ağacı, kakılı bir evi bulunmayan, vakıftan ekmek yemeyen, verdiği derse, fetvaya karşılık aldığı az bir parayla geçinen, padişahlara da, vezirlere de en acı, en doğru sözleri söylemekten çekinmeyen, gerekirse onları huzuruna kabul etmeyen, hiç bir vakit onların ihsanlarına tenezzülde bulunmayan Mevlânâ'nın tasavvufu da ancak bu olabilirdi zaten (Mevlânâ Celâleddin, II. bölüm, Mevlânâ'nın hususiyetleri; s. 218 - 231. Çağdaşlarıyle kıyaslamak için III. bölüme de b. s. 232 -246)." (100 soruda tasavvuf s.76)
"Tasavvufun, Fütüvvet ehliyle halka indiğini anlatmıştık. "(100 soruda tasavvuf s.77)
"tasavvufçulardan ayıran nokta, zâviyede oturup riyazetle, zikirle, uğraşmayı, vakıf malını yemeyi hoş görmeyip herkesin, mutlaka bir iş, bir sanat sahibi olmasını, çalışmasını, elinin emeğiyle geçinmesini temel bilmeleri ve ihvan, yâni kardeşler arasında çok geniş bir yardımlaşmayı sağlamalarıdır." (100 soruda s.68)
"Fütüvvet yolu, teşkilâtı, disiplin kuralları, gelenekle¬ri, erkân ve âdâbı hakkındaki kaynaklarımız, «Fütüvvet-Nâme» adı verilen ve çoğu, fütüvvet yolundan genel olarak bahseden, bazıları da muayyen bir zümreye, bir sanat er¬babına ait olan kitaplardır. Bunların bir kısmı mürüvvet ve fütüvvet hakkında, büyüklerin sözlerini, tarif ve tavsiflerini ihtiva eder. Bir kısmıysa hem tarif ve tavsifleri, hem erkânı, hem fütüvvet edeplerini ihtiva eder ki asıl işe yarayanlar da bunlardır. Önceleri Arapça, sonraları Farsça yazılmış, fütüvvet, Türk illerinde yayıldıktan sonra da Türkçe yazıl¬maya başlanmıştır. Çoğu nesirle, bir kısmı nazmle yazılmış olan bu kitapların umumî adı «Fütüvvet-Nâme» olmakla beraber bazılarının özel adları da vardır." (100 soruda ... s.73)
"Görülüyor ki Mevlânâ'nın dünya görüşü bambaşka, zamanına göre çok, pek çok ileri ve yaşayışına tam lâyık bir görüş. Beylere, padişahlara eğilmeyen, kaside sunmayan, yeryüzünde dikili bir ağacı, kakılı bir evi bulunmayan, vakıftan ekmek yemeyen, verdiği derse, fetvaya karşılık aldığı az bir parayla geçinen, padişahlara da, vezirlere de en acı, en doğru sözleri söylemekten çekinmeyen, gerekirse onları huzuruna kabul etmeyen, hiç bir vakit onların ihsanlarına tenezzülde bulunmayan Mevlânâ'nın tasavvufu da ancak bu olabilirdi zaten (Mevlânâ Celâleddin, II. bölüm, Mevlânâ'nın hususiyetleri; s. 218 - 231. Çağdaşlarıyle kıyaslamak için III. bölüme de b. s. 232 -246)." (100 soruda tasavvuf s.76)
"Tasavvufun, Fütüvvet ehliyle halka indiğini anlatmıştık. "(100 soruda tasavvuf s.77)
11 Ocak 2009 Pazar
Şerîat ve tarîkat yobazlığı nedir?
Soru 98 : Şerîat ve tarîkat yobazlığı nedir?
Her ikisi de birbirinden beter iki onulmaz yara, iki sağlaşmaz hastalıktır. Şerîat yobazı, karıncayı çiğnemekten çekinir; Kur'ân-ı Kerîm «size selâm vererek sizinle buluşan kişiye müslüman değilsin demeyin» buyurduğu (IV, 94), kitap ehline bile dokunmadığı, onları dinlerinde serbest bıraktığı, Hz. Peygamber, Allah'ın birliğine inananın cennete gireceğini bildirdiği halde, en küçük müsamahayı bile kabul etmez, din uğruna, Allah aşkına adam boğazlamayı cihad sayar; kendi gözündeki merteği görmez, âlemin gözündeki çöpe takılır gözü. Tarîkat yobazı, her şeyi Tanrı tecellîsi görür, herkese aynı gözle bakmayı söyler; fakat kendi yoluna uymayanları «avâm, zâhid, Yezid, yabancı» sözleriyle kınar; adam yerine saymaz. Şerîat yoba¬zına göre müslüman, yalnız kendisidir, kendine uymayanlar dinsizdir. Hele başını ustura ile tıraş ettirmeyen, sakalını çenbervârî bırakmayan, başına bere giymeyen kişiyi gâvur sayar; her yeniye, her yeniliğe düşmandır; rahmetli Ney-zen Tevfiyk'ın dediği gibi,
Yobazın mantıka ermez berelenmiş kafası!
Tarîkat yobazı, esmâya kaptırır kendini, rüyalara dalar, hayal âlemlerine girer; dünyayı sanki boşlamıştır; ama aklı mangırdadır, gönlü dünyaya bağlı. Fakat kerametler satar, gaybden haber verir, dünyayı tasarruf eder aklınca. Gene rahmetli Ney-zen, bu rûhî hâletleri anlatırken demişti ki:
«Bunlar, ya garezdir, ya maraz.»
Gerçekten de öyledir. Ya çıkarına göre lâf eder, iş görür yobaz; ya da devrini anlamayacak, muhitini farketmiyecek kadar kendini sâbit fikirlere kaptırmıştır, aklını yitirmiş bir hastadır yobaz.
Her iki yobaz da toplum için tehlikelidir. Gerçek din adamı, dünyayı da, ahireti de dengede tutan, insan şerefini gözeten, bağımsızlığı toplum için temel sayan, bunu sağlamak için savaşı koyan, insanları bir gören, yardımlaşmayı, sevişmeyi buyuran, aklı ön plâna alan, iktisâdî düzeni en ileri bir görüşle amaç edinen, yaşayışı takdis eden, bir hak bilen, hürafeleri reddedip bâtıl bulan, hikmeti, inanan kişinin yitik malı bilip nereden ve kimden olursa olsun almayı emreyleyen, dinlerin sonuncusu ve en mütekâmili olan İslâm diniyle peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed'in buyruklarına uyar ancak. Onun dini de en gerçek dindir, inancı da, yalanlarla, dolanlarla, hayallerle örülmüş bir inancı olamaz.
Gerçek din inancına sahip olan şerîatçı, Hz. Peygamber'in nehyettiği muskayı yazamaz (Câmi', II, s. 152), üfürükle hasta tedavisine kalkamaz (aynı, I, s. 67); «Bize karşı silâh taşıyan bizden değildir» diyen (II, s. 153) Peygamber'in emrine karşı gelemez; «Müslümanları ayıran benden değildir» (II, 161) buyruğunu çiğneyemez.
Gerçek din inancına sahip olan tasavvufçu, gaybın, ancak Allah tarafından bilindiğini açıkça anlatan Kur'ân-ı Kerîm'in (VII, 188, XXXI, 34) hükmüne karşı çıkıp gelecek zamanda olacak şeyleri bilmek dâvasına girişemez; cefrle uğraşamaz, geleceğin, Tanrı ışığıyla bakıp gören inanan kişinin anlayışından başka bir şeyle bilinip anlaşılmayacağına inanır (Câmi', I, s. 7); hele «inananlar, bir yapı, bir duvar gibidir; birbirlerini kuvvetlendirirler» ve «Müslüman, müslümanların, elinden, dilinden emin oldukları kişidir» meâllerindeki hadislere karşı (II, s. 172) birisini öldürmek için kahriye okuyamaz, «Yâ Kahhâr» diye zikre koyulup onun ölümünü isteyemez; sevdiği kişinin vuslâtına erişmek için celbiyye okumaya dili varamaz.
Gerçek şerîatçı, olgun insandır; gerçek irfan sâhibi, âlemlere rahmettir. Gerçekler, varlıklarını insanlığa veren, ferdiyetlerinden geçen kişilerdir.
ABDÜLBÂKİ GÖLPINARLI - 100 SORUDA TASAVVUF
Her ikisi de birbirinden beter iki onulmaz yara, iki sağlaşmaz hastalıktır. Şerîat yobazı, karıncayı çiğnemekten çekinir; Kur'ân-ı Kerîm «size selâm vererek sizinle buluşan kişiye müslüman değilsin demeyin» buyurduğu (IV, 94), kitap ehline bile dokunmadığı, onları dinlerinde serbest bıraktığı, Hz. Peygamber, Allah'ın birliğine inananın cennete gireceğini bildirdiği halde, en küçük müsamahayı bile kabul etmez, din uğruna, Allah aşkına adam boğazlamayı cihad sayar; kendi gözündeki merteği görmez, âlemin gözündeki çöpe takılır gözü. Tarîkat yobazı, her şeyi Tanrı tecellîsi görür, herkese aynı gözle bakmayı söyler; fakat kendi yoluna uymayanları «avâm, zâhid, Yezid, yabancı» sözleriyle kınar; adam yerine saymaz. Şerîat yoba¬zına göre müslüman, yalnız kendisidir, kendine uymayanlar dinsizdir. Hele başını ustura ile tıraş ettirmeyen, sakalını çenbervârî bırakmayan, başına bere giymeyen kişiyi gâvur sayar; her yeniye, her yeniliğe düşmandır; rahmetli Ney-zen Tevfiyk'ın dediği gibi,
Yobazın mantıka ermez berelenmiş kafası!
Tarîkat yobazı, esmâya kaptırır kendini, rüyalara dalar, hayal âlemlerine girer; dünyayı sanki boşlamıştır; ama aklı mangırdadır, gönlü dünyaya bağlı. Fakat kerametler satar, gaybden haber verir, dünyayı tasarruf eder aklınca. Gene rahmetli Ney-zen, bu rûhî hâletleri anlatırken demişti ki:
«Bunlar, ya garezdir, ya maraz.»
Gerçekten de öyledir. Ya çıkarına göre lâf eder, iş görür yobaz; ya da devrini anlamayacak, muhitini farketmiyecek kadar kendini sâbit fikirlere kaptırmıştır, aklını yitirmiş bir hastadır yobaz.
Her iki yobaz da toplum için tehlikelidir. Gerçek din adamı, dünyayı da, ahireti de dengede tutan, insan şerefini gözeten, bağımsızlığı toplum için temel sayan, bunu sağlamak için savaşı koyan, insanları bir gören, yardımlaşmayı, sevişmeyi buyuran, aklı ön plâna alan, iktisâdî düzeni en ileri bir görüşle amaç edinen, yaşayışı takdis eden, bir hak bilen, hürafeleri reddedip bâtıl bulan, hikmeti, inanan kişinin yitik malı bilip nereden ve kimden olursa olsun almayı emreyleyen, dinlerin sonuncusu ve en mütekâmili olan İslâm diniyle peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed'in buyruklarına uyar ancak. Onun dini de en gerçek dindir, inancı da, yalanlarla, dolanlarla, hayallerle örülmüş bir inancı olamaz.
Gerçek din inancına sahip olan şerîatçı, Hz. Peygamber'in nehyettiği muskayı yazamaz (Câmi', II, s. 152), üfürükle hasta tedavisine kalkamaz (aynı, I, s. 67); «Bize karşı silâh taşıyan bizden değildir» diyen (II, s. 153) Peygamber'in emrine karşı gelemez; «Müslümanları ayıran benden değildir» (II, 161) buyruğunu çiğneyemez.
Gerçek din inancına sahip olan tasavvufçu, gaybın, ancak Allah tarafından bilindiğini açıkça anlatan Kur'ân-ı Kerîm'in (VII, 188, XXXI, 34) hükmüne karşı çıkıp gelecek zamanda olacak şeyleri bilmek dâvasına girişemez; cefrle uğraşamaz, geleceğin, Tanrı ışığıyla bakıp gören inanan kişinin anlayışından başka bir şeyle bilinip anlaşılmayacağına inanır (Câmi', I, s. 7); hele «inananlar, bir yapı, bir duvar gibidir; birbirlerini kuvvetlendirirler» ve «Müslüman, müslümanların, elinden, dilinden emin oldukları kişidir» meâllerindeki hadislere karşı (II, s. 172) birisini öldürmek için kahriye okuyamaz, «Yâ Kahhâr» diye zikre koyulup onun ölümünü isteyemez; sevdiği kişinin vuslâtına erişmek için celbiyye okumaya dili varamaz.
Gerçek şerîatçı, olgun insandır; gerçek irfan sâhibi, âlemlere rahmettir. Gerçekler, varlıklarını insanlığa veren, ferdiyetlerinden geçen kişilerdir.
ABDÜLBÂKİ GÖLPINARLI - 100 SORUDA TASAVVUF
25 Haziran 2008 Çarşamba
Fihi Ma Fih (İçindedir ne varsa içinde) den seçmeler
54. BÖLÜM- Birisi, Kadı İzzeddin'in selâmı var; boyuna sizi Övüyor dedi.
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Kim bizi iyilikle anarsa Dünyada adı, İyilikle anılsın.
Bir kimse, bir kimse hakkında iyi söylerse o hayır, o iyilik, kendisinedir, gerçekte kendisini övüyor demektir. Bu, şuna benzer: Birisi, evinin çevresine güller, fesleğenler eker; evinin bahçesini güllükgülüstanlık yapar. Ne vakit bakarsa gül görür, fesleğen görür, boyuna cennettedir. İnsan, insanların hayrını söylemeyi huy edinirse birisinin hakkında hayırlı sözler söylemeye koyulur; o da onun sevgilisi olur; onu andı mı, sevgilisini anmış olur. Sevgiliyi anış güldür, gül bahçesidir, güzel kokudur, esenliktir. Fakat birisinin kötülüğünü söylerse onun nefretini .kazanır; o adam da onu andı mı, hayâli gözünün önüne geldi mi, yılan, akrep görmüşe, yahut tiken, çöplük görmüşe döner. Madem ki gece-gündüz, güller, gül bahçeleri, İrembagları görebilirsin, elindedir bu; peki, ne diye tikenliklerde, yılanların bulunduğu yerlerde gezerdolaşırsın? Herkesi sev de boyuna güllükte-gülüstalıkta yaşa. Herkesi düşman bilirsen düşmanların hayalleri gelir gözünün önüne; gece-gündüz tikenliklerde, yılanların bulunduğu yerlerde gezip dolaşırsın âdeta. Erenler, herkesi severler, iyi görürler ya; bunu başkaları için yapmazlar, kendileri için bu işe girişmişlerdir; kötü, tiksinilen bir hayal görmemek isterler. Madem ki şu dünya da insanları anmaktan, hayallerini görmekten kaçınmaya imkân yok; nefret edilen bir kötülük, yollarını kesmesin diye anışlarının da, hatırlayışlarının da hep sevimli, hep güzel olmasına çalışırlar. Demek ki halka ne yapıyorsan, halkı nasıl hayırla, şerle anıyorsan hepsi de dönüp sana geliyor. Ulu Tanrı bunun için «Kim bir iyilik ederse kendisinedir o; kim kötülük ederse gene kendisinedir o» buyurur; «Zerre ağırlığınca hay-reden hayrını görür; zerre ağırlığınca şer eden şerrini görür» buyurur
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Kim bizi iyilikle anarsa Dünyada adı, İyilikle anılsın.
Bir kimse, bir kimse hakkında iyi söylerse o hayır, o iyilik, kendisinedir, gerçekte kendisini övüyor demektir. Bu, şuna benzer: Birisi, evinin çevresine güller, fesleğenler eker; evinin bahçesini güllükgülüstanlık yapar. Ne vakit bakarsa gül görür, fesleğen görür, boyuna cennettedir. İnsan, insanların hayrını söylemeyi huy edinirse birisinin hakkında hayırlı sözler söylemeye koyulur; o da onun sevgilisi olur; onu andı mı, sevgilisini anmış olur. Sevgiliyi anış güldür, gül bahçesidir, güzel kokudur, esenliktir. Fakat birisinin kötülüğünü söylerse onun nefretini .kazanır; o adam da onu andı mı, hayâli gözünün önüne geldi mi, yılan, akrep görmüşe, yahut tiken, çöplük görmüşe döner. Madem ki gece-gündüz, güller, gül bahçeleri, İrembagları görebilirsin, elindedir bu; peki, ne diye tikenliklerde, yılanların bulunduğu yerlerde gezerdolaşırsın? Herkesi sev de boyuna güllükte-gülüstalıkta yaşa. Herkesi düşman bilirsen düşmanların hayalleri gelir gözünün önüne; gece-gündüz tikenliklerde, yılanların bulunduğu yerlerde gezip dolaşırsın âdeta. Erenler, herkesi severler, iyi görürler ya; bunu başkaları için yapmazlar, kendileri için bu işe girişmişlerdir; kötü, tiksinilen bir hayal görmemek isterler. Madem ki şu dünya da insanları anmaktan, hayallerini görmekten kaçınmaya imkân yok; nefret edilen bir kötülük, yollarını kesmesin diye anışlarının da, hatırlayışlarının da hep sevimli, hep güzel olmasına çalışırlar. Demek ki halka ne yapıyorsan, halkı nasıl hayırla, şerle anıyorsan hepsi de dönüp sana geliyor. Ulu Tanrı bunun için «Kim bir iyilik ederse kendisinedir o; kim kötülük ederse gene kendisinedir o» buyurur; «Zerre ağırlığınca hay-reden hayrını görür; zerre ağırlığınca şer eden şerrini görür» buyurur
6 Mayıs 2008 Salı
Keramet Üzerine
Kerâmete bakışı
Sûfiler, kerâmeti ikiye ayırırlar; Kerâmeti kevniye, kerâmeti ilmiye. Kerâmeti kevniye, yâni olan, görünen kerâmet, tebiat kanunlarına aykırı bir şeyin olmasıdır. Kerâmeti ilmiye, yâni bilgiye ait kerâmet, erenin sözü, yazısı ve gönüllere tesiridir. Bu buluş, şeriatçıların, peyagmbererin mucizelerini “geçici ve kalan mucizeler” diye ikiye ayırmalarından doşmuş olsa gerektir. Meselâ Muhammed Peygamber’in en büyük mucizesi Kur’ân’dır. Öbür mucizelerinin hepsi zamanında olmuş, gelip-gitmiştir. Fakat Kur’ân, kalan mucizesidir.
Bütün sûfiler, kerâmeti kabul etmekle beraber ilmî kerâmeti üstün görürler. Bilhassa eski Melâmetilerle XV. Yüzyıldan itibaren aynı neşeyi yürüten Melâmî-Hamzavîler ve gene Melâmet neşesine sahîb olan Mevlevîler, kerâmeti bayağı bir şey görürürler, ona hiç ehemiyet vermez ve onu “hayz-ı ricâl-erkeklerin hayız görmesi” sayarlar. Fakat gene de bütün sûfî biyografileri, Melâmîler de dahil olmak üzere, kerâmetlerle doludur. Esas itibariyle kerâmete, yani bir kişinin isteğiyle tabiat kanunlarına aykırı ve olağanüstü işlerin olabileceğine inanmak, bütün sûfîleri bu tenakuza düşürmüştür. Burada şunu da kaydetmemiz gerektir gerektir ki sûfi kerâmetleri ayrıca incelenmeye değer. Bunlarda Şamanizmin, Budizmin, Mandeizmin, Uygur Manihaizminin, Yahudilik ve Hiristiyanlığın ve bunlardan meydana gelmiş olan yerli geleneklerin tesirleri ap-apaçık görünür. Meselâ Şamanizmde, yahut Budizmde mevcut olağanüstü bir şey, zaman bakımından araları hiç de yakın olmayan, hattâ meşrep bakımından da birbirlerine aykırı bulunan bir çok sûfîlere atfedilmiştir ve bu suretle kerâmetlerde bir ayniyet meydana gelmiştir.
Mevlevîlikte de Mevlânâ’dan itibaren bütün Mevlevî büyüklerine isnad edilen bir çok olağanüstü şeyler , kerâmetler vardır. En eski kaynak olan “ İbtidâ-Nâme” de Mevlânâ’nın yalnız irfanından, bilgisinden, neşesinden, halinden bahsedilirken Sipehsâlâr’da Mevlânâ’nın kerâmetleri övülmeye başlar, nihayet Eflâki, bunları alanildiğine çoğaltır.
Fakat bizzat Mevlânâ’nın kerâmete bakışını, kerâmet telâkkisini bilmek, elbette çok mühim, hattâ Mevlânâ’nın ruhî tahlili bakımından lâzım bir şeydir. Mevlânâ’ya Hacı Bektaş’ın suyu kan yaptığı nakledililince “Temizi pislemek kolay iş, pisi temizlemek hünerdir” diyor ve buna hiç ehemmiyet vermiyor ki bundan, Mevlânâ’nın çağdaşlarını anlatırken daha etraflı bahsedeceğiz. Eflâki Seydî Ahmet al-Rufâî’nin soyundan Seydi Taceddin’in Rûfâî dervişleriyle Konya’ya geldiğini, bunların ateşe girmek, yılanlarla oynamak, kendilerine şiş saplamak gibi bir çok hünerler göterdiklerini, Konya halkının Rufâîlerce “Buhran” denen bu oyunları seyretmek üzere akın-akın gittiklerini, bu arada Mevlânâ’nın karısı Kira’nın da gitmek istediğini, fakat bunları ancak bir oyun telâkki eden Mevlânâ’nın bunlardan hiç hoşlanmadığını ve Kira’yı gitmekten men ettiğini kaydediyor ki hakikaten dikkate değer (179b – 180 a). O, Menevîde peygamberlerin mucizelerinden, erenlerin kerâmetlerinden bahsederken aynı zamanda gene “ Gizli mucize ve kerâmet, temiz pirlerden gelir. Gönüllere akseder “ demekte ( Mesnevî, c. VI, s. 105, b. 1300). Mucizelerle kerâmetlerin cansız şeylere tesiri eğretidir, geçip gider. Ruhta tesiri ise daimîdir, bir biri ardınca ulanır-durur” diye asıl kerâmetin ruha tesir eden kerâmet olduğunu söylemekterdir. ( VI, s. 106, b. 305) Dîvân-ı Kebîrde de bunlara temas eder. “İki dünyada da senin yüzünü görmekten başka kerâmet , ne vardır, ne olmuştur, ne olur” demede ve kâmil insanı görebilmenin, insan kadrini bilmenin kerâmet olduğuna inandığını bildirmededir ki bu bakımdan onun naklettiği mucize ve kerâmetlerin, bir geleneğe uyuşun ifâdesi olduğunu zannedebiliriz.
“Fihi mâ-fîh” teki şu sözleri Mevlâna’nın kerâmet hakkındaki nokta-i nazarını büsbütün açıklar:
“Bir gün kerâmetten bahsederken dedi ki : birisi, buradan bir günde Kâ’be’ye gitse bu, o kadar şaşılacak bir şey olmadığı gibi kerâmet de değildir. Çünkü sam yelinde de bu kerametler var, bir anda nereye giderse gider. Kerâmet ona derler ki seni ikilikten kurtarsın, aşağılıktan yüce bir hâle vardırsın, o hâle vardırsın, o hâlden sefer edesin, bilgisizlikten akıl âlemine, cansızlıktan canlılığa erişesin. Netekim evvelce de toprağa mensuptun, Tanrı seni nebât âlemine getirdi. Nebât âleminden sefer ettin, et ve kan pıhtısı oldun, o âlemden de canlılar âlemine, nihayet canlılar âleminden insanlık dünyasına sefer ettin. Kerâmet, buna derler ki Ulu Tanrı bu çeşit seferi sana kolaylaştırdı. Geldiğin yollardaki konaklar, hatırında olmadığı gibi geleceğini, hangi yoldan geldiğini ve nasıl geldiğini de bilmezsin. Seni getirdiler, bir de baktın ki gelmişsin” (78.a, No. 1033, 42. a – b )
devam edecek
Mevlana Celaleddin Hayatı Eserleri Felsefesi -Abdülbaki Gölpınarlı sh.228-229/1999
Sûfiler, kerâmeti ikiye ayırırlar; Kerâmeti kevniye, kerâmeti ilmiye. Kerâmeti kevniye, yâni olan, görünen kerâmet, tebiat kanunlarına aykırı bir şeyin olmasıdır. Kerâmeti ilmiye, yâni bilgiye ait kerâmet, erenin sözü, yazısı ve gönüllere tesiridir. Bu buluş, şeriatçıların, peyagmbererin mucizelerini “geçici ve kalan mucizeler” diye ikiye ayırmalarından doşmuş olsa gerektir. Meselâ Muhammed Peygamber’in en büyük mucizesi Kur’ân’dır. Öbür mucizelerinin hepsi zamanında olmuş, gelip-gitmiştir. Fakat Kur’ân, kalan mucizesidir.
Bütün sûfiler, kerâmeti kabul etmekle beraber ilmî kerâmeti üstün görürler. Bilhassa eski Melâmetilerle XV. Yüzyıldan itibaren aynı neşeyi yürüten Melâmî-Hamzavîler ve gene Melâmet neşesine sahîb olan Mevlevîler, kerâmeti bayağı bir şey görürürler, ona hiç ehemiyet vermez ve onu “hayz-ı ricâl-erkeklerin hayız görmesi” sayarlar. Fakat gene de bütün sûfî biyografileri, Melâmîler de dahil olmak üzere, kerâmetlerle doludur. Esas itibariyle kerâmete, yani bir kişinin isteğiyle tabiat kanunlarına aykırı ve olağanüstü işlerin olabileceğine inanmak, bütün sûfîleri bu tenakuza düşürmüştür. Burada şunu da kaydetmemiz gerektir gerektir ki sûfi kerâmetleri ayrıca incelenmeye değer. Bunlarda Şamanizmin, Budizmin, Mandeizmin, Uygur Manihaizminin, Yahudilik ve Hiristiyanlığın ve bunlardan meydana gelmiş olan yerli geleneklerin tesirleri ap-apaçık görünür. Meselâ Şamanizmde, yahut Budizmde mevcut olağanüstü bir şey, zaman bakımından araları hiç de yakın olmayan, hattâ meşrep bakımından da birbirlerine aykırı bulunan bir çok sûfîlere atfedilmiştir ve bu suretle kerâmetlerde bir ayniyet meydana gelmiştir.
Mevlevîlikte de Mevlânâ’dan itibaren bütün Mevlevî büyüklerine isnad edilen bir çok olağanüstü şeyler , kerâmetler vardır. En eski kaynak olan “ İbtidâ-Nâme” de Mevlânâ’nın yalnız irfanından, bilgisinden, neşesinden, halinden bahsedilirken Sipehsâlâr’da Mevlânâ’nın kerâmetleri övülmeye başlar, nihayet Eflâki, bunları alanildiğine çoğaltır.
Fakat bizzat Mevlânâ’nın kerâmete bakışını, kerâmet telâkkisini bilmek, elbette çok mühim, hattâ Mevlânâ’nın ruhî tahlili bakımından lâzım bir şeydir. Mevlânâ’ya Hacı Bektaş’ın suyu kan yaptığı nakledililince “Temizi pislemek kolay iş, pisi temizlemek hünerdir” diyor ve buna hiç ehemmiyet vermiyor ki bundan, Mevlânâ’nın çağdaşlarını anlatırken daha etraflı bahsedeceğiz. Eflâki Seydî Ahmet al-Rufâî’nin soyundan Seydi Taceddin’in Rûfâî dervişleriyle Konya’ya geldiğini, bunların ateşe girmek, yılanlarla oynamak, kendilerine şiş saplamak gibi bir çok hünerler göterdiklerini, Konya halkının Rufâîlerce “Buhran” denen bu oyunları seyretmek üzere akın-akın gittiklerini, bu arada Mevlânâ’nın karısı Kira’nın da gitmek istediğini, fakat bunları ancak bir oyun telâkki eden Mevlânâ’nın bunlardan hiç hoşlanmadığını ve Kira’yı gitmekten men ettiğini kaydediyor ki hakikaten dikkate değer (179b – 180 a). O, Menevîde peygamberlerin mucizelerinden, erenlerin kerâmetlerinden bahsederken aynı zamanda gene “ Gizli mucize ve kerâmet, temiz pirlerden gelir. Gönüllere akseder “ demekte ( Mesnevî, c. VI, s. 105, b. 1300). Mucizelerle kerâmetlerin cansız şeylere tesiri eğretidir, geçip gider. Ruhta tesiri ise daimîdir, bir biri ardınca ulanır-durur” diye asıl kerâmetin ruha tesir eden kerâmet olduğunu söylemekterdir. ( VI, s. 106, b. 305) Dîvân-ı Kebîrde de bunlara temas eder. “İki dünyada da senin yüzünü görmekten başka kerâmet , ne vardır, ne olmuştur, ne olur” demede ve kâmil insanı görebilmenin, insan kadrini bilmenin kerâmet olduğuna inandığını bildirmededir ki bu bakımdan onun naklettiği mucize ve kerâmetlerin, bir geleneğe uyuşun ifâdesi olduğunu zannedebiliriz.
“Fihi mâ-fîh” teki şu sözleri Mevlâna’nın kerâmet hakkındaki nokta-i nazarını büsbütün açıklar:
“Bir gün kerâmetten bahsederken dedi ki : birisi, buradan bir günde Kâ’be’ye gitse bu, o kadar şaşılacak bir şey olmadığı gibi kerâmet de değildir. Çünkü sam yelinde de bu kerametler var, bir anda nereye giderse gider. Kerâmet ona derler ki seni ikilikten kurtarsın, aşağılıktan yüce bir hâle vardırsın, o hâle vardırsın, o hâlden sefer edesin, bilgisizlikten akıl âlemine, cansızlıktan canlılığa erişesin. Netekim evvelce de toprağa mensuptun, Tanrı seni nebât âlemine getirdi. Nebât âleminden sefer ettin, et ve kan pıhtısı oldun, o âlemden de canlılar âlemine, nihayet canlılar âleminden insanlık dünyasına sefer ettin. Kerâmet, buna derler ki Ulu Tanrı bu çeşit seferi sana kolaylaştırdı. Geldiğin yollardaki konaklar, hatırında olmadığı gibi geleceğini, hangi yoldan geldiğini ve nasıl geldiğini de bilmezsin. Seni getirdiler, bir de baktın ki gelmişsin” (78.a, No. 1033, 42. a – b )
devam edecek
Mevlana Celaleddin Hayatı Eserleri Felsefesi -Abdülbaki Gölpınarlı sh.228-229/1999
26 Mart 2008 Çarşamba
Mevlevilik
Hâsılı Mevlânâ’nın tasavvufu, sırf mistik ve idealist bir tasavvuf olmayıp mahdut varlıktan, ferdiyetten ve ferdi ihtiraslardan tamamiyle sıyrılmak ve halka, topluluğa yayılmak sûretiyle tecelli eden ve sosyal hayatta hudutsuz bir sevgi, insanî bir görüş ve mutlak bir birlik halinde, moral sahadaysa herkesin kendisini, bir kâmile uymak suretiyle ıslâhı ve umumî olarak hayra, güzele ve iyiye doğru bir gidiş, insanî bir terbiye halinde tezahür eden ve böylece de realitede amelî karaktere sahip olan bir tasavvuftur.
Mevlana Celaleddin Hayatı,Eserleri,Felsefesi -Abdülbaki Gölpınarlı Sh.205
Mevlana Celaleddin Hayatı,Eserleri,Felsefesi -Abdülbaki Gölpınarlı Sh.205
25 Mart 2008 Salı
Mesnev-i Şerifte Akıl
2430 Akıl bakımından en yüce olan kişinin yemesi, herkesin yemesi demektir
Onun ışıklarla dopdolu canı, üstün olmuştur; geri kalanların dertlerine o derman olur; ancak
Aklıllar ebedi olarak ölümsüzlüğe ermişlerdir; bu yüzden anlam bakımından bu dünyada ölümsüzdür.
2430-2432. Bu Beyitlerde, dünyâ nasıl bir cestse, rûhu insansa, insanlar da bir cesede benzetilmekte, rûhuysa olgun insan sayılmaktadır. Aklın yüceliği görgüyle, bilgiyle sağlanır. Bilgi de, Tanrı’ya karşı aczimizi bildiren, bütün insanların faydasını sağlayan bilgidir. “Bilginler, Allâh’ın halkına, Allâh eminleridir” (Câmi’;Iı,s.57),”Bilginler, ışıklarıdır, peygamberlerin halîfeleridir, benim vârislerimdir ve peygamberlerin vârisleridir”,” Bilgi, İslâmın hayâtıdır; îmânın direğidir; kim bir bilgi bellerse, Allâh, onun ecrini tamamlar; kim bir bilgi belletirse, Allâh da ona, bilmediğini belletir” hadisleri, İslâmda bilgiye verilen önemi gösterir (Aynı; s.58). 2432. beyitte akıllılar, yâni akıllarıyla bilgilerini birleştirenler (IV.c. in 1960 – 1968. b. Lerinin ş. E bk.), ölmezler, onların yüzünden, mânevî diyen kaldıkça kıyâmet kopmaz” hadîsine işâret ediliyor. Hz. Alî de “Âlim, ölü olsa bile diridir. Câhil diri olsa bile ölü” ve ”Bilgiyle dirilen ölmez” buyurmuşlardır (Nehc’ül – Belâga terc. Ve şerhimiz ; III. Kısım, 4. Bölüm; s.418,420).
Mesnevi Tercemesi ve Şerhi V-VI cilt Abdülbaki Gölpınarlı -İnkilap yaınları 2003 sh.585
************************
2970. Akıl der ki :Ggözünü iyi aç da bak; tâne, onu bir götüren olmadıkça kendi kendine gider mi hiç?
İşte köpek, bu yüzden Ashâb-ı Kehf’in yanına geldi.. bedenler, şekiller tânelerdir, gönülse karınca.
Îsâ da bu yüzden gökte tertemiz meleklere karıştı.. kafesler ayrıydı ama kuş yuvaları, aynı cinsten.
Bu kafes meydanda da kuş yavrusu gizli..ama bir götüren olmadıkça kafes nasıl gider?
Ne mutludur o göze ki beyi akıldır onun; işin sonunu görür, her şeyi bilir, aydındır.
Çirkini, güzeli akılla ayırt edin; karadan, aktan söz eden güzel değil.
Göz sidik birikintisinde biten yeşilliğe de aldanır; ama akıl ona der ki: Bir de bizim mehengimize vur onu.
Dileği gören göz, kuşa âfettir; tuzağı gören gözse kuşu kurtarır.
Ama bir başka tuzak da var ki akıl, onu anlayamaz, göremez..İşte gizli şeyi gören vahiy, o yüzden bu yana koştu, geldi.
Aynı cinsten olanı, aynı cinsten olmayanı akılla tanımak, bilmek gerek; hemencecik şekillere koşmak yaraşmaz.
2980 Aynı cisten oluş, ne benim için şekilledir, ne senin için.. Îsâ insanlardandı ama melek cinsindendi.
Kurbağayı karganın havalandırması gibi gökyüzü kuşu da onu çekti, şu mavi ka’lanın tâ ötesine ağdırdı.
Mesnevi Tercemesi ve Şerhi V-VI cilt Abdülbaki Gölpınarlı -İnkilap yaınları 2003 sh.614-615
Onun ışıklarla dopdolu canı, üstün olmuştur; geri kalanların dertlerine o derman olur; ancak
Aklıllar ebedi olarak ölümsüzlüğe ermişlerdir; bu yüzden anlam bakımından bu dünyada ölümsüzdür.
2430-2432. Bu Beyitlerde, dünyâ nasıl bir cestse, rûhu insansa, insanlar da bir cesede benzetilmekte, rûhuysa olgun insan sayılmaktadır. Aklın yüceliği görgüyle, bilgiyle sağlanır. Bilgi de, Tanrı’ya karşı aczimizi bildiren, bütün insanların faydasını sağlayan bilgidir. “Bilginler, Allâh’ın halkına, Allâh eminleridir” (Câmi’;Iı,s.57),”Bilginler, ışıklarıdır, peygamberlerin halîfeleridir, benim vârislerimdir ve peygamberlerin vârisleridir”,” Bilgi, İslâmın hayâtıdır; îmânın direğidir; kim bir bilgi bellerse, Allâh, onun ecrini tamamlar; kim bir bilgi belletirse, Allâh da ona, bilmediğini belletir” hadisleri, İslâmda bilgiye verilen önemi gösterir (Aynı; s.58). 2432. beyitte akıllılar, yâni akıllarıyla bilgilerini birleştirenler (IV.c. in 1960 – 1968. b. Lerinin ş. E bk.), ölmezler, onların yüzünden, mânevî diyen kaldıkça kıyâmet kopmaz” hadîsine işâret ediliyor. Hz. Alî de “Âlim, ölü olsa bile diridir. Câhil diri olsa bile ölü” ve ”Bilgiyle dirilen ölmez” buyurmuşlardır (Nehc’ül – Belâga terc. Ve şerhimiz ; III. Kısım, 4. Bölüm; s.418,420).
Mesnevi Tercemesi ve Şerhi V-VI cilt Abdülbaki Gölpınarlı -İnkilap yaınları 2003 sh.585
************************
2970. Akıl der ki :Ggözünü iyi aç da bak; tâne, onu bir götüren olmadıkça kendi kendine gider mi hiç?
İşte köpek, bu yüzden Ashâb-ı Kehf’in yanına geldi.. bedenler, şekiller tânelerdir, gönülse karınca.
Îsâ da bu yüzden gökte tertemiz meleklere karıştı.. kafesler ayrıydı ama kuş yuvaları, aynı cinsten.
Bu kafes meydanda da kuş yavrusu gizli..ama bir götüren olmadıkça kafes nasıl gider?
Ne mutludur o göze ki beyi akıldır onun; işin sonunu görür, her şeyi bilir, aydındır.
Çirkini, güzeli akılla ayırt edin; karadan, aktan söz eden güzel değil.
Göz sidik birikintisinde biten yeşilliğe de aldanır; ama akıl ona der ki: Bir de bizim mehengimize vur onu.
Dileği gören göz, kuşa âfettir; tuzağı gören gözse kuşu kurtarır.
Ama bir başka tuzak da var ki akıl, onu anlayamaz, göremez..İşte gizli şeyi gören vahiy, o yüzden bu yana koştu, geldi.
Aynı cinsten olanı, aynı cinsten olmayanı akılla tanımak, bilmek gerek; hemencecik şekillere koşmak yaraşmaz.
2980 Aynı cisten oluş, ne benim için şekilledir, ne senin için.. Îsâ insanlardandı ama melek cinsindendi.
Kurbağayı karganın havalandırması gibi gökyüzü kuşu da onu çekti, şu mavi ka’lanın tâ ötesine ağdırdı.
Mesnevi Tercemesi ve Şerhi V-VI cilt Abdülbaki Gölpınarlı -İnkilap yaınları 2003 sh.614-615
Etiketler:
Akıl,
Mesnev-i Şerifden Seçmeler,
Mevlevilik,
z.Abdülbaki Gölpınarlı
9 Mart 2008 Pazar
Şems, sufîlerin hangi kısmındandır?
Düzeltilecek
Şems, sufîlerin hangi kısmındandır?
Şems, sûfîlerin hangi bölüğündendir, daha doğrusu o, bir sûfî midir? Kur'ânı «Varlık Birliği» (Vahdet-i Vücûd) esasına göre tefsir eden [16] meşhur sûfîlerin hal tercemelerini yazıp bir «Tabakat» meydana getiren, Melâmet ve Fütüvvete aid iki risalesi bulunan [17] ve daha bazı eserleri olan Ebû-Abdürrahman Sülemî (ölm. 1021 - 1022. 412. h.), «Risâlat-al-Malâmatıyya» da sûfilerle melâmet ehlini ayrı kategorilerde mütalâa etmiş ve ondan itibaren bu telâkki, esas bir telâkki olarak kabul edilmiştir. Sülemî, hâl ehli olanları Ubbât, Sûfiyye ve Şuttâr adlariyle üçe ayırır. Ona göre birinci kısım, yâni ibadete koyulan zahitler, bir şeyhe intisab etmeden Tanrıya ulaşmaya çalışanlardır. İkinci kısım, bir şeyhe intisab ederek esmâ'yı, yâni Tanrı adlarını anmakla ve muayyen duaları okumakla bu manevî yolu aşmaya uğraşanlardır. Bunların topluluk yerleri, hususî törenleri ve kendilerini halktan ayıran kıyafetleri vardır, yâni yolları mümkün olduğu kadar sistemleş-miştir. Üçüncü kısımsa aşk ve cezbeyi esas tutan ve hiçbir surette halktan ayrılmayan, kendilerini herkesten aşağı görerek başkalarını değil, kendilerini kınayan bir bölüktür ki neşeleri bakımından «şakraklar» (Şuttâr), meslekleri bakımından da «kınananlar» (Melâmetiyye) adını almışlardır. Bunlara, yahut sûfiyyeye mensup veya mütemayil olmak dolayısiyle bunları en yüksek sayanlar, yahut sûfîleri bunlardan üstün görenler vardır.
Sâsânîler devrinden beri bulunan ve askerle pazarcılar ve sanat ehli tarafından temsil edilen Cüvan-mertlik ve Ayyarlık da VIII. yüzyıldan (II. h.) itibaren İslâmîleşmiş ve geleneklerini İslâm dinine uydurarak esnafı teşkilâtlandırmıştı ki bâtını bir karakter taşıyan, aynı zamanda iktisadî bir müessese olan bu tasavvufî mesleğe «Fütüvvet», şeyhlerine «ahî» adı verilmişti. Bu teşekkül de, hususî bir kisve ile halktan ayrılmayan, bilâkis halkın esnaf bölükleriyle sanat ehlini birleştirip teşkilâtlandıran bir teşekkül olduğu cihetle ilk zamanlardan itibaren sûfîlerden ziyade melâmet ehliyle kaynaşmıştı.
Gerek melâmet, gerek fütüvvet, bu yollara girenleri dünyadan çekmeyen, bilâkis dünyaya ve hayata bağlayan ana prensiplere sahip yollardı. Mistik olmakla beraber kuvvetli dünyevî prensipleri de bulunan bu yollar, birer tarikat olmadığından birçok tarikat ehli, melâmet neş'esine sahib olabiliyor, yahut melâmet yoluna da girebiliyordu. Sanat ehli olan veya esnaftan bir bölüğe mensup bulunan tarikat erbabı da meslekleri dolayısiyle ve tabiatiyle Fütüvvet yoluna girmiş oluyorlardı. Fakat bilhassa XII. yüzyıldan itibaren melâmet mesleğinden, bâtınî inançlara sahip tarikatler de meydana gelmeye başladı ki Kalenderîlik ve ondan ayrılan ve hakkında Ferîdeddîn Attâr'ın «Haydarî-nâme» adlı bir mesnevisi bulunan [18] Kutbüddîn Haydar'a (ölm. 1221. 618. h) mensup sayılan Haydarîlik kitabımızın «Giriş» kısmında anlattığımız Bâbâîlik, Şeyhülislâm Ahmed Nâmıkıyy-i Câmî'ye (ölm. 1141. 536. h.) nisbet iddia eden Câmîlik, meşhur sûfî İbrahim-ibn-i Edhem'i (ölm. 777. 161. h.) pîr tanıyan Edhemîlik ve XIII. yüzyılda Anadolu'da toplu bir zümre halinde gezen ve Zümre-i Abdâlân ve Rum Abdalları denen derviş taifesi tarafından temsil edilen Abdallık bunlardandır [19]. «Horasan Erenleri» denen bütün bu zümrelerin inançları aynı olduğu gibi tören ve kıyafet bakımından da bunlar birbirlerine pek yakındı.
Mevlânâ'nın şiirlerinde kalenderliğe ve kalenderîlere ait birçok beyitlere rastlıyoruz. Bu beyitlerde, bir kalendere aid hayli telmihler de var. Bunların bir kısmını yazıyoruz :
Ey er, sen küfrün ta içinden iman incisini almışsın. Cehennemdesin, cenneti elde etmiş, Kevsere sahib olmuşsun. Öylesine bir irfanın var ki ma'ruf sırrına vâkıfsın. Öylesine sâfsın, öylesine mücerretsin ki. Fakat kalenderlik rengine boyanmışsın [20].
*
Gece oldu hepsi de uykuya daldı, kendinden geçti, Hepsi de balıklar gibi suya daldı, Herkes sebeplerin derdinde, fakat onlar, kalendercesine sebepsiz yürüdüler [21].
*
Aşk ordusu geldi, şehrin ta göbeğine kondu. Ey kalender dost, hele bir kurtuluş sesi duy bakalım [22].
*
Kalender, insan değildir. Sana işte kısaca bir söz: Baştan başa bakıştan ibarettir, görüştür; gönül sözü, sükût içindedir [23].
*
Herşeyi mübah gören bir kalender çıkageldi. Ey sâki, şarap kadehiyle karşıla, böylece tâ sabahadek sun ona ey güvencim, ey bana şifa veren [24].
*
Bir kalendere, bak dedim, o gökyüzü neden iki büklüm olmuş ne derdi var? Dedi ki: Kimdir, nesi var? Aldırış bile etmeyiz biz [25].
*
Ey kalender, düğümü açan olmadıktan sonra ne diye düğümleyelim? Ey Tebrizli Şemseddin, senin güneşin gibi bir güneş bu gökyüzünde yok [26].
*
Nihayet şu kalender gönlüm, bana varlığımı unutturan bir şarap sundu da oynaya - oynaya, hırkamı çeke - sürüye meyhaneciye doğru gittim [27].
*
Ey gönül, yokluk kumarını oynayanların yolu, varlık içinde varlıktır. Ey gönül, şüphe yok ki kalender, yakıyn içinde yakıyn sahibidir. Tebrizli Şems'i duydun, ondan birşey umdun. Nihayet ey gönül, açıkça bir sevgiye, bir mahbubluk sırrına nail oldun [28].
*
Hak kokusunu kalenderin ağzından ara. Adam-akıllı ararsan şüphe yok ki mahrem olur, aradığını bulursun [29].
*
Medreseyle minare yıkılmadıkça kalenderlik düzene giremez. İman küfür, küfür de iman olmadıkça hiçbir Tanrı kulu, hakkiyle Müslüman olamaz [30].
*
Halka haram olan şarap, kalenderlere mübahtır, içer - dururlar. Sâkî, kendine gel de artık yeter, bitti deme. Nerde başlangıcımız, hani tamamlamamız? [31].
*
Kalender, hiçbir şeyle mukayyet değil gibi görünür amma sırlardan mücerret değildir. Önce birçok tikenlerin derdini çekerdi, fakat simdi baştan başa gül oldu, tikene aldırış bile etmez... Kalender gemide oturmuştur, yol alıp durmadadır, fakat kendisi yürümemekte [32].
Bütün bu telmihlerin rastgele olmasına ihtimal vermek biraz güçtür. Hele tâcir kılığında gezdiğini kaynaklardan anladığımız Şems'in bugün Konya Müzesinde bulunan külâhının, Melâmetîlikten meydana gelen Babaîlik yolundan ayrılan ilk Bektâşîlerin Horasânî elifî dedikleri taç oluşu, gerçekten dikkati çekecek birşeydir. Demek ki hususî bir kisveyle gezmemekle beraber Şems, bazan bu tacı da giyiyordu. Bu tacın kubbesinde «Allâhu rabbî», lengerinin önünde «La ilahe illâllâh», ardında «Muhammedür rasûlullâh», lengerinin iç tarafında «Bismillâhir rahmânir rahîm» yazılıdır [33]. Kalenderîlerle Bektâşîlerde de böyle yazılı taçlar vardır. Meselâ İstanbul'da Belediye Müzesinde bulunan bir kalenderi tacının üstünde «Meded yâ Ali» yazısı var. İstanbul' da, Defterdar'dan Eyüb'e gidilirken Zalpaşa camii karşısında, arkada, duvardaki taşta bulunan yazıdan Avranos Dede'ye aidiyetini anladığımız mezarın baş taşı, Şems'in külâhının aynıdır, yâni Horasânî elifî taçtır, yalnız kubbesi, fazlaca yüksektir, Burhân-ı kaatı', «zavrakıy» maddesinde «Bir nevi kalender kisvesidir ki kayık şeklinde diküp başlarına giyerler» diyerek (Terc. Matb. Âmire - 1268, s. 326) gerçekten de yandan, tam bir kayığa benzeyen bu tacı, İran kalenderlerinin giydiğini ve adına «zavrakıy» dendiğini bildirmededir. «Türkiyat Mecmuası» nda Fuat Köprülü'nün «Mısırdaki Bektaşilik» adlı makalesine eklenen ve altında «Eski Bektaşi minyatürlerinden iktibas edilmiştir» kaydını taşıyan Kaygusuz Abdal'a aid bir minyatürde de Horasânî elifî taç, yâni zavrakıy vardır. Ancak bu tacın kubbesinde dilimler ve tepesinde düğme görünmededir (c. 6, 1936 - 1939, s. 33). Köprülü tarafından kimin yaptığı ve nerde bulunduğu bildirilmeyen bu minyatür, sonradan öğrendiğimize göre Topkapı Sarayındadır ve XVIII. yüzyılda Levnî tarafından yapılmıştır. Ancak, XVIII. yüzyılda, artık bu çeşit taç olmadığı düşünülürse, Levnî'nin, bu minyatürü, eski bir minyatürden kopya ettiği sonucuna varırız.
Sultan Veled'in kızı Mutahhara Hâtunla Germiyan'lı Süleyman Bey'in soyundan gelen ve Sultan Abâ-pûş-ı Velî diye tanınmış bulunan Bali Mehmed Çelebi'nin oğlu ve Afyonkarahisar şeyhi Dîvâne Mehmed Çelebî'nin bazan düz, bazan seyfî [34] Mevlevî külâhı, bazan da «sikke-î devâzdeh küngüre-i Şemsiyye», yâni oniki terkli olan ve Şems'e nisbet edilen Kalenderi tacı giydiğini ve çok defa kalenderîler gibi çhar-darb olduğunu, yâni sakal, kaş, bıyık ve saçlarını usturayla tıraş ettirdiğini de biliyoruz (Sefîne-i Nefîse-i Mevleviyân, cüz. I, s. 16 ve devamı). Bektâşîler tarafından kabul edilen ve Kalenderî, Celâli ve Hüseynî diye anılan kubbesi oniki, lengeri dört terk tacın Şems'e nisbet edilmesi de dikkate değer. Mevlânâ'nın, bir gün berbere «o kadar dipten kes ki ancak erkek olduğum anlaşılsın» deyip sakal ve bıyığını ta dipten kestirdiğini ve ertesi gün de «gıpta ederim kalenderlere, hiç sakalları yoktur. Sakalın az oluşu, insanın kutluluğuna delâlet eder» diyerek «sakal erkeğin ziynetidir. Çokluğu adama gurur verir. Gurursa insanı tehlikeye sokar» hadîsini okuduğunu ve «uzun sakal sûfîlere hoştur amma sûfî, sakalını tarayıncaya dek arif Tanrıya ulaşır» dediğini biliyoruz. (Eflâkî, 103. b).
Mevlânâ'nın kendisini Abdâl zümresinden sayıp imamlığın tasavvuf ve temkin ehline lâyık olduğunu söyliyerek Sadreddin Konevî'yi imamlığa geçirmesi de mânalıdır (140. a, Nefâhât terc. s. 518). Nihayet Mevlevîlikte Bektâşîliğin mücerret kolunda olduğu gibi tıraşın, esas erkândan olduğu da malûmdur (55. b). Filvaki Sühreverdiyye tarikatiyle diğer tarikatlerin bir kısmında da tıraş vardır amma şüphe yok ki bu, Kalenderîlikten geçmiştir. Mevlevîlikle Kalenderîlik arasındaki bu yakınlık Tibyân sahibini yanıltmış ve Kalenderîyye'yi, Mevleviliğin bir şubesi sanıp bu tarikati Dîvâne Mehmed Çelebi'ye nisbet etmesine sebeb olmuştur (47.b -77. a).
Bütün bu izahatın sonucunda biz, Şems-i Tebrîzî'yi Kaalenderiyeden göstermek cesaretini gene de kendimizde bulamıyoruz. «Makaalât» ta, bu hususta açık bir sözünü bulabilseydik tereddüdümüz kalmazdı. Fakat yalnız birisinin «dostlarımız esrarla kızışırlar. Kur'anda da esrara aid bir şey yoktur. Bu yüzden helâl olduğunda icmâ' vardır» sozüne karşılık «bu esrarı Peygamber zamanında sahabe kullanmazdı. Kullansalardı buna aid bir âyet gelirdi. Her âyet ihtiyaca göre ve ihtiyaç miktarınca geliyordu. Her âyetin inmesine bir sebep vardı. Meselâ Peygamber'in yanında Kur'an'ı yüksek sesle okudular. Ey inananlar, Peygamberin yanındayken seslerinizi, onun sesinden üstün olarak çıkartmayın âyeti indi [35]. Sahabe esrar kullanmadığından zamanımızda bu esrar, Acem diyarında Kalenderlere düştü» dediğini bulabildik. (Konya nüshası, s. 51, satır. 19-26). Fakat şu muhakkak ki Şems'i meşrep ve hal bakımından olduğu gibi sözleriyle de tarikat erbabından ve klâsik sûfîlerden saymamıza imkân yok. O, Şuttâr taifesinden ve Melâmetî neşesini haiz bir er. Şeyhi olan ve hal tercemesini bilmediğimiz Tebrizli Sepetçi ve Zembilci Ebû-Bekr, belki de bir Kalenderî şeyhiydi. «Sele-bâf» diye anıldığına ve bir sanat sahibi olup esnaf bölüklerinden bir bölüğe mensup bulunduğuna göre de herhalde Fütüvvet erbabındandı. Netekim Şems'in de Fütüvvet ehliyle münasebeti var. «Makaalât» teki şu sözler bunu açıkça gösteriyor: «Fütüvvet Âdem'e erişti, böyleydi. İbrahîm'e erişince de böyleydi. Emîrül mü'minîn Alî'ye erişince de böyleydi. Her biri, zamanlarında kendi miktarlarınca sözler söylemekteydiler. Benim nöbetim gelince çok ısrar ettilerse de ben birşey söylemedim, söylemem dedim. Orda bir derviş vardı, başını aşağıya eğmişti, hiçbir şey söylememişti. Bunun üzerine söylemeyi arzuladım, dedim ki: İnsan, ömründe ancak bir kerecik bir küçük ve ehemmiyetsiz suç işleyebilir. İşledi mi de artık ömrü boyunca babasının yolunu tutup o suça istiğfar etmesi gerektir. Çünkü babasına benzeyen zulmetmez derler. Bu sözleri söyledim ve Adem'in nasıl küçük bir suç işleyip ne tarzda tövbe ettiğini anlatmaya koyuldum.» (s. 112, satır. 17 - 21). Görülüyor ki Şems, bu sözlerle âdeta bir Fütüvvet eri gibi konuşuyor, Fütüvvetin yeni bir tarifini yapıyor, mevcut tariflere bir yeni tarif katıyor. Şems'in bu sözleri, aynı zamanda Konya'ya ikinci gelişinde kendisini Mevlânâ ile beraber karşılayanların arasında Fütüvvet ehlinin de bulunuşunun mânasını açıklamaktadır (Eflâkî, 175. a).
Ancak şunu da söyleyelim ki Şems, ister Kalenderiyyeden bir şeyhe mensub olsun, ister Fütüvvet yolunda ilerlemiş ve ahîlik mâkamına ulaşmış bulunsun, Şuttârdan olduğu ve bir Melâmetîden daha ziyade melâmeti temsil ettiği muhakkak bulunan bu zat, ömrü boyunca herhangi bir yola bağlanmış değil. O, bulut altına girmeyen yakıcı, kavurucu bir güneş. Yanmış, yakmış, ziyasiyle ortalığı aydınlatmış, kâinata Mevlânâ'yı göstermiştir. O, dibi, kıyısı görünmeyen, dalgalanıp köpüren bir deniz. Coşmuş, kabarmış, kıyıya değer biçilmez bir inci olan Mevlânâ'yı armağan etmiştir.
***
[17] -Risâlat-al-Malâmatıyya» dan, bildiğimize göre önce R. Hartmann bahsetmiştir (Z. D. M. G, Band LXXII, P. 193 - 198). Hartmann'ın Der İslamiche Oryent'da çıkan makalesini (İndex. III) Köprülüzade Ahmed Cemâl, türkçeye çevirmiştir (Darülfünun Edebiyat Fakültesi Mecmuası, sene. 3. sayı. 6, Nisan - Mayıs - 1340, İstanbul - Matbaa-i Âmire. 1924 — 1340, s. 277 — 322). Dâr-al-kütüb-al-Mısrıyya'da 178 no. da bir nüshası bulunan bu mühim eserin diğer bir nüshası Berlin K. de 3388 no. da, diğer bir nüshası da Britanya Müzesinde 7555 no. da kayıtlıdır [Dr. Abu-l-Alâ Afîfî: al-Malâmatıyyatı va-l-Sûfiyyatı va ahl-al- Futuvva, Mısır, 1945 — 1364, s. 83). Hicrî 999 da istinsah edilmiş bir başka nüshası da Millet K. de Reşid Efendi kitapları arasında, 453 no. da kayıtlı mecmuadadır (v. 120-124). Dr. Abu-l-Alâ Afîfî, yukarıda bahsettiğimiz eserinde, İstanbul metninden istifade etmeyerek bu risalenin metnini basmış (s. 86 - 120) ve risaleye değerli notlar ilâve etmiştir ki bu eser, baştan sona kadar ve aynen merhum Ömer Rıza Doğrul tarafından pek az ve lüzumsuz eklentilerle türkçeye çevrilmiş ve kendi adına telif bir esermiş gibi İstanbul'da bastırılmıştır (İnkılâp Kitabevi, 1950).
[18] Bu mesnevî, bugün ortada yoktur.
[Î9] XV. yüzyıl şâir ve naşirlerinden Vâhidî'nın 1522 sonlarında (929 safer iptidaları) yazdığı «Menâkıb-ı Hâce-i cihan ve Netîce-i can- adlı ve yer-yer şiirlerle bezenmiş kitabı bu zümrelerle Bektaşî, Şemsî ve Mevlevîlerin giyim ve inançları hakkında pek değerli bilgiyi İhtiva eder. Telif tarihinden 84 yıl sonra yazılmış bir nüshası bizde bulunan bu kitabın, nisbeten yeni bir nüshası da Süleymaniye Kütüphanesinde Halet Efendi kitapları arasında 242 no. da kayıtlıdır. XVII. yüzyılda Celvetî şeyhlerinden Karakaş-zade Ömer, bu kitabı biraz daha ıstılahlara boğarak «Nûr-al-hüdâ ll-men-ihtedâ» adiyle kendisine maletmiştir. «Menâkıb-ı Hâce-i cihan» dan, Önce «Türkiyat Mecmuası» nda biz bahsettik (c. III, 1935, ist. Devlet Matbaası, s. 129 - 132].
[20] Der ayn-i hüfr cevheri îman rubûdeî
Der dûzahîy-yu cennet u kovser girifteî ly ârifî ki ez sırı ma'ruf vâkıff Vey sâdeî ki reng-1 kalender girifteî
[21] Çu şeb şod cumlegân der hâb reftend
Heme çün mâhîyân der âb reftend
Herhe ender gam-ı esbâb îşan
Kalender-vâr bî esbâb reftend
[22] Haşem-ı ışk derâmed rubuz-ı şehr berâmed
Hele ey yâr-t kalender bişinov bang-i selâmet
[23] Nist kalender ez beşer yek be tu goft-i muhtasar
Cümle nazar buved nazar der hamuşî kelâm-ı dil
[24] Kad câe kalenderim mubahı
Yâ sâkıyu akbilî bi râhî
Vaskıyhf keza ilessabâhî
Yâ mu'teemdlyy-u yâ şifâî
[25] Goftem be kalenderi ki binger .
K'on çarh çl şod duta çl dâred
Goftâ ki ferâgatlst mârâ
K'o hod çİ kesest yâ çl dâred
[26] Pes mâ çl zenîm ey kalender
Ender girihî girih-guşâ nî
Mahdûmi-l Şems-i dîn-i Tebriz
Çun horşîdet derin semâ nî
[27] Tâ ki kalender dil-i men dâd mey-i muzhil-i men
Raks - künan delk - keşân cânib-i hammâr şodem
[28] Baka ender baka bâşed tarıyk-ı kem - zenân iy dil
Yakıyn - ender yakıyn bâşed kalender bî gumân [y dil Şunûdi Şems-İ Tebrîzî guman bordî ezû çîzî Yeki sırr-ı dil • âvîz! be tu âmed iyân iy dil
[29] Bicû bûy-ı Hak ez dehân-ı kalender
Be cid çün bicûyî yakıyn mahrem âyî
[30] Abdülbâkİ Gölpınarlı: Seçme rubailer: Maarif V. İslâm - Şark Klâsikleri: 11 ît. - 1945, s. 23, Rubai : LXXXIX.
[31] On bade ki ber halk harâmest haram
Ber cân-ı kalenderan müdâmest müdâm Hân iy sâkıy megû temâmest temam Âgâz-u temâın-ı mâ kudâmest kudâm
[32] Kalender gerçi fârîğ mînemâyed
Ve liykin nîst ez esrar fariğ Zi evvel mîkeşed û hâr-ı bisyâr Heme gül keşt-u keşt ez har fârtğ
Kalender hest der keşti nişeste Revan der râh-u ez reftâr fariğ
[33] Tacın, başa geçen ve çok defa üstteki kısımdan ayrı ve dikişle o kısma birleşmiş bir parça olan kısmına lenger, tepeyi örten üst kısmına kubbe, kubbede ve lengerde bulunan parçalara terk, yahut türkçe olarak dilim denir.
[34] Yassı ve keskin olan Mevlevî külahına, kılıca benzetilerek bu ad verilmiştir.
[35] Sûre. XLIX, el-Hucurât, âyet. 2. Bu âyetin nüzul sebebi, yüksek sesle Kur'ân •jyus değildir, tefsirlere bakınız.
Mevlana Celaleddin - Hayatı, Eserleri, Fesefesi 1999 sh. 60-66
Şems, sufîlerin hangi kısmındandır?
Şems, sûfîlerin hangi bölüğündendir, daha doğrusu o, bir sûfî midir? Kur'ânı «Varlık Birliği» (Vahdet-i Vücûd) esasına göre tefsir eden [16] meşhur sûfîlerin hal tercemelerini yazıp bir «Tabakat» meydana getiren, Melâmet ve Fütüvvete aid iki risalesi bulunan [17] ve daha bazı eserleri olan Ebû-Abdürrahman Sülemî (ölm. 1021 - 1022. 412. h.), «Risâlat-al-Malâmatıyya» da sûfilerle melâmet ehlini ayrı kategorilerde mütalâa etmiş ve ondan itibaren bu telâkki, esas bir telâkki olarak kabul edilmiştir. Sülemî, hâl ehli olanları Ubbât, Sûfiyye ve Şuttâr adlariyle üçe ayırır. Ona göre birinci kısım, yâni ibadete koyulan zahitler, bir şeyhe intisab etmeden Tanrıya ulaşmaya çalışanlardır. İkinci kısım, bir şeyhe intisab ederek esmâ'yı, yâni Tanrı adlarını anmakla ve muayyen duaları okumakla bu manevî yolu aşmaya uğraşanlardır. Bunların topluluk yerleri, hususî törenleri ve kendilerini halktan ayıran kıyafetleri vardır, yâni yolları mümkün olduğu kadar sistemleş-miştir. Üçüncü kısımsa aşk ve cezbeyi esas tutan ve hiçbir surette halktan ayrılmayan, kendilerini herkesten aşağı görerek başkalarını değil, kendilerini kınayan bir bölüktür ki neşeleri bakımından «şakraklar» (Şuttâr), meslekleri bakımından da «kınananlar» (Melâmetiyye) adını almışlardır. Bunlara, yahut sûfiyyeye mensup veya mütemayil olmak dolayısiyle bunları en yüksek sayanlar, yahut sûfîleri bunlardan üstün görenler vardır.
Sâsânîler devrinden beri bulunan ve askerle pazarcılar ve sanat ehli tarafından temsil edilen Cüvan-mertlik ve Ayyarlık da VIII. yüzyıldan (II. h.) itibaren İslâmîleşmiş ve geleneklerini İslâm dinine uydurarak esnafı teşkilâtlandırmıştı ki bâtını bir karakter taşıyan, aynı zamanda iktisadî bir müessese olan bu tasavvufî mesleğe «Fütüvvet», şeyhlerine «ahî» adı verilmişti. Bu teşekkül de, hususî bir kisve ile halktan ayrılmayan, bilâkis halkın esnaf bölükleriyle sanat ehlini birleştirip teşkilâtlandıran bir teşekkül olduğu cihetle ilk zamanlardan itibaren sûfîlerden ziyade melâmet ehliyle kaynaşmıştı.
Gerek melâmet, gerek fütüvvet, bu yollara girenleri dünyadan çekmeyen, bilâkis dünyaya ve hayata bağlayan ana prensiplere sahip yollardı. Mistik olmakla beraber kuvvetli dünyevî prensipleri de bulunan bu yollar, birer tarikat olmadığından birçok tarikat ehli, melâmet neş'esine sahib olabiliyor, yahut melâmet yoluna da girebiliyordu. Sanat ehli olan veya esnaftan bir bölüğe mensup bulunan tarikat erbabı da meslekleri dolayısiyle ve tabiatiyle Fütüvvet yoluna girmiş oluyorlardı. Fakat bilhassa XII. yüzyıldan itibaren melâmet mesleğinden, bâtınî inançlara sahip tarikatler de meydana gelmeye başladı ki Kalenderîlik ve ondan ayrılan ve hakkında Ferîdeddîn Attâr'ın «Haydarî-nâme» adlı bir mesnevisi bulunan [18] Kutbüddîn Haydar'a (ölm. 1221. 618. h) mensup sayılan Haydarîlik kitabımızın «Giriş» kısmında anlattığımız Bâbâîlik, Şeyhülislâm Ahmed Nâmıkıyy-i Câmî'ye (ölm. 1141. 536. h.) nisbet iddia eden Câmîlik, meşhur sûfî İbrahim-ibn-i Edhem'i (ölm. 777. 161. h.) pîr tanıyan Edhemîlik ve XIII. yüzyılda Anadolu'da toplu bir zümre halinde gezen ve Zümre-i Abdâlân ve Rum Abdalları denen derviş taifesi tarafından temsil edilen Abdallık bunlardandır [19]. «Horasan Erenleri» denen bütün bu zümrelerin inançları aynı olduğu gibi tören ve kıyafet bakımından da bunlar birbirlerine pek yakındı.
Mevlânâ'nın şiirlerinde kalenderliğe ve kalenderîlere ait birçok beyitlere rastlıyoruz. Bu beyitlerde, bir kalendere aid hayli telmihler de var. Bunların bir kısmını yazıyoruz :
Ey er, sen küfrün ta içinden iman incisini almışsın. Cehennemdesin, cenneti elde etmiş, Kevsere sahib olmuşsun. Öylesine bir irfanın var ki ma'ruf sırrına vâkıfsın. Öylesine sâfsın, öylesine mücerretsin ki. Fakat kalenderlik rengine boyanmışsın [20].
*
Gece oldu hepsi de uykuya daldı, kendinden geçti, Hepsi de balıklar gibi suya daldı, Herkes sebeplerin derdinde, fakat onlar, kalendercesine sebepsiz yürüdüler [21].
*
Aşk ordusu geldi, şehrin ta göbeğine kondu. Ey kalender dost, hele bir kurtuluş sesi duy bakalım [22].
*
Kalender, insan değildir. Sana işte kısaca bir söz: Baştan başa bakıştan ibarettir, görüştür; gönül sözü, sükût içindedir [23].
*
Herşeyi mübah gören bir kalender çıkageldi. Ey sâki, şarap kadehiyle karşıla, böylece tâ sabahadek sun ona ey güvencim, ey bana şifa veren [24].
*
Bir kalendere, bak dedim, o gökyüzü neden iki büklüm olmuş ne derdi var? Dedi ki: Kimdir, nesi var? Aldırış bile etmeyiz biz [25].
*
Ey kalender, düğümü açan olmadıktan sonra ne diye düğümleyelim? Ey Tebrizli Şemseddin, senin güneşin gibi bir güneş bu gökyüzünde yok [26].
*
Nihayet şu kalender gönlüm, bana varlığımı unutturan bir şarap sundu da oynaya - oynaya, hırkamı çeke - sürüye meyhaneciye doğru gittim [27].
*
Ey gönül, yokluk kumarını oynayanların yolu, varlık içinde varlıktır. Ey gönül, şüphe yok ki kalender, yakıyn içinde yakıyn sahibidir. Tebrizli Şems'i duydun, ondan birşey umdun. Nihayet ey gönül, açıkça bir sevgiye, bir mahbubluk sırrına nail oldun [28].
*
Hak kokusunu kalenderin ağzından ara. Adam-akıllı ararsan şüphe yok ki mahrem olur, aradığını bulursun [29].
*
Medreseyle minare yıkılmadıkça kalenderlik düzene giremez. İman küfür, küfür de iman olmadıkça hiçbir Tanrı kulu, hakkiyle Müslüman olamaz [30].
*
Halka haram olan şarap, kalenderlere mübahtır, içer - dururlar. Sâkî, kendine gel de artık yeter, bitti deme. Nerde başlangıcımız, hani tamamlamamız? [31].
*
Kalender, hiçbir şeyle mukayyet değil gibi görünür amma sırlardan mücerret değildir. Önce birçok tikenlerin derdini çekerdi, fakat simdi baştan başa gül oldu, tikene aldırış bile etmez... Kalender gemide oturmuştur, yol alıp durmadadır, fakat kendisi yürümemekte [32].
Bütün bu telmihlerin rastgele olmasına ihtimal vermek biraz güçtür. Hele tâcir kılığında gezdiğini kaynaklardan anladığımız Şems'in bugün Konya Müzesinde bulunan külâhının, Melâmetîlikten meydana gelen Babaîlik yolundan ayrılan ilk Bektâşîlerin Horasânî elifî dedikleri taç oluşu, gerçekten dikkati çekecek birşeydir. Demek ki hususî bir kisveyle gezmemekle beraber Şems, bazan bu tacı da giyiyordu. Bu tacın kubbesinde «Allâhu rabbî», lengerinin önünde «La ilahe illâllâh», ardında «Muhammedür rasûlullâh», lengerinin iç tarafında «Bismillâhir rahmânir rahîm» yazılıdır [33]. Kalenderîlerle Bektâşîlerde de böyle yazılı taçlar vardır. Meselâ İstanbul'da Belediye Müzesinde bulunan bir kalenderi tacının üstünde «Meded yâ Ali» yazısı var. İstanbul' da, Defterdar'dan Eyüb'e gidilirken Zalpaşa camii karşısında, arkada, duvardaki taşta bulunan yazıdan Avranos Dede'ye aidiyetini anladığımız mezarın baş taşı, Şems'in külâhının aynıdır, yâni Horasânî elifî taçtır, yalnız kubbesi, fazlaca yüksektir, Burhân-ı kaatı', «zavrakıy» maddesinde «Bir nevi kalender kisvesidir ki kayık şeklinde diküp başlarına giyerler» diyerek (Terc. Matb. Âmire - 1268, s. 326) gerçekten de yandan, tam bir kayığa benzeyen bu tacı, İran kalenderlerinin giydiğini ve adına «zavrakıy» dendiğini bildirmededir. «Türkiyat Mecmuası» nda Fuat Köprülü'nün «Mısırdaki Bektaşilik» adlı makalesine eklenen ve altında «Eski Bektaşi minyatürlerinden iktibas edilmiştir» kaydını taşıyan Kaygusuz Abdal'a aid bir minyatürde de Horasânî elifî taç, yâni zavrakıy vardır. Ancak bu tacın kubbesinde dilimler ve tepesinde düğme görünmededir (c. 6, 1936 - 1939, s. 33). Köprülü tarafından kimin yaptığı ve nerde bulunduğu bildirilmeyen bu minyatür, sonradan öğrendiğimize göre Topkapı Sarayındadır ve XVIII. yüzyılda Levnî tarafından yapılmıştır. Ancak, XVIII. yüzyılda, artık bu çeşit taç olmadığı düşünülürse, Levnî'nin, bu minyatürü, eski bir minyatürden kopya ettiği sonucuna varırız.
Sultan Veled'in kızı Mutahhara Hâtunla Germiyan'lı Süleyman Bey'in soyundan gelen ve Sultan Abâ-pûş-ı Velî diye tanınmış bulunan Bali Mehmed Çelebi'nin oğlu ve Afyonkarahisar şeyhi Dîvâne Mehmed Çelebî'nin bazan düz, bazan seyfî [34] Mevlevî külâhı, bazan da «sikke-î devâzdeh küngüre-i Şemsiyye», yâni oniki terkli olan ve Şems'e nisbet edilen Kalenderi tacı giydiğini ve çok defa kalenderîler gibi çhar-darb olduğunu, yâni sakal, kaş, bıyık ve saçlarını usturayla tıraş ettirdiğini de biliyoruz (Sefîne-i Nefîse-i Mevleviyân, cüz. I, s. 16 ve devamı). Bektâşîler tarafından kabul edilen ve Kalenderî, Celâli ve Hüseynî diye anılan kubbesi oniki, lengeri dört terk tacın Şems'e nisbet edilmesi de dikkate değer. Mevlânâ'nın, bir gün berbere «o kadar dipten kes ki ancak erkek olduğum anlaşılsın» deyip sakal ve bıyığını ta dipten kestirdiğini ve ertesi gün de «gıpta ederim kalenderlere, hiç sakalları yoktur. Sakalın az oluşu, insanın kutluluğuna delâlet eder» diyerek «sakal erkeğin ziynetidir. Çokluğu adama gurur verir. Gurursa insanı tehlikeye sokar» hadîsini okuduğunu ve «uzun sakal sûfîlere hoştur amma sûfî, sakalını tarayıncaya dek arif Tanrıya ulaşır» dediğini biliyoruz. (Eflâkî, 103. b).
Mevlânâ'nın kendisini Abdâl zümresinden sayıp imamlığın tasavvuf ve temkin ehline lâyık olduğunu söyliyerek Sadreddin Konevî'yi imamlığa geçirmesi de mânalıdır (140. a, Nefâhât terc. s. 518). Nihayet Mevlevîlikte Bektâşîliğin mücerret kolunda olduğu gibi tıraşın, esas erkândan olduğu da malûmdur (55. b). Filvaki Sühreverdiyye tarikatiyle diğer tarikatlerin bir kısmında da tıraş vardır amma şüphe yok ki bu, Kalenderîlikten geçmiştir. Mevlevîlikle Kalenderîlik arasındaki bu yakınlık Tibyân sahibini yanıltmış ve Kalenderîyye'yi, Mevleviliğin bir şubesi sanıp bu tarikati Dîvâne Mehmed Çelebi'ye nisbet etmesine sebeb olmuştur (47.b -77. a).
Bütün bu izahatın sonucunda biz, Şems-i Tebrîzî'yi Kaalenderiyeden göstermek cesaretini gene de kendimizde bulamıyoruz. «Makaalât» ta, bu hususta açık bir sözünü bulabilseydik tereddüdümüz kalmazdı. Fakat yalnız birisinin «dostlarımız esrarla kızışırlar. Kur'anda da esrara aid bir şey yoktur. Bu yüzden helâl olduğunda icmâ' vardır» sozüne karşılık «bu esrarı Peygamber zamanında sahabe kullanmazdı. Kullansalardı buna aid bir âyet gelirdi. Her âyet ihtiyaca göre ve ihtiyaç miktarınca geliyordu. Her âyetin inmesine bir sebep vardı. Meselâ Peygamber'in yanında Kur'an'ı yüksek sesle okudular. Ey inananlar, Peygamberin yanındayken seslerinizi, onun sesinden üstün olarak çıkartmayın âyeti indi [35]. Sahabe esrar kullanmadığından zamanımızda bu esrar, Acem diyarında Kalenderlere düştü» dediğini bulabildik. (Konya nüshası, s. 51, satır. 19-26). Fakat şu muhakkak ki Şems'i meşrep ve hal bakımından olduğu gibi sözleriyle de tarikat erbabından ve klâsik sûfîlerden saymamıza imkân yok. O, Şuttâr taifesinden ve Melâmetî neşesini haiz bir er. Şeyhi olan ve hal tercemesini bilmediğimiz Tebrizli Sepetçi ve Zembilci Ebû-Bekr, belki de bir Kalenderî şeyhiydi. «Sele-bâf» diye anıldığına ve bir sanat sahibi olup esnaf bölüklerinden bir bölüğe mensup bulunduğuna göre de herhalde Fütüvvet erbabındandı. Netekim Şems'in de Fütüvvet ehliyle münasebeti var. «Makaalât» teki şu sözler bunu açıkça gösteriyor: «Fütüvvet Âdem'e erişti, böyleydi. İbrahîm'e erişince de böyleydi. Emîrül mü'minîn Alî'ye erişince de böyleydi. Her biri, zamanlarında kendi miktarlarınca sözler söylemekteydiler. Benim nöbetim gelince çok ısrar ettilerse de ben birşey söylemedim, söylemem dedim. Orda bir derviş vardı, başını aşağıya eğmişti, hiçbir şey söylememişti. Bunun üzerine söylemeyi arzuladım, dedim ki: İnsan, ömründe ancak bir kerecik bir küçük ve ehemmiyetsiz suç işleyebilir. İşledi mi de artık ömrü boyunca babasının yolunu tutup o suça istiğfar etmesi gerektir. Çünkü babasına benzeyen zulmetmez derler. Bu sözleri söyledim ve Adem'in nasıl küçük bir suç işleyip ne tarzda tövbe ettiğini anlatmaya koyuldum.» (s. 112, satır. 17 - 21). Görülüyor ki Şems, bu sözlerle âdeta bir Fütüvvet eri gibi konuşuyor, Fütüvvetin yeni bir tarifini yapıyor, mevcut tariflere bir yeni tarif katıyor. Şems'in bu sözleri, aynı zamanda Konya'ya ikinci gelişinde kendisini Mevlânâ ile beraber karşılayanların arasında Fütüvvet ehlinin de bulunuşunun mânasını açıklamaktadır (Eflâkî, 175. a).
Ancak şunu da söyleyelim ki Şems, ister Kalenderiyyeden bir şeyhe mensub olsun, ister Fütüvvet yolunda ilerlemiş ve ahîlik mâkamına ulaşmış bulunsun, Şuttârdan olduğu ve bir Melâmetîden daha ziyade melâmeti temsil ettiği muhakkak bulunan bu zat, ömrü boyunca herhangi bir yola bağlanmış değil. O, bulut altına girmeyen yakıcı, kavurucu bir güneş. Yanmış, yakmış, ziyasiyle ortalığı aydınlatmış, kâinata Mevlânâ'yı göstermiştir. O, dibi, kıyısı görünmeyen, dalgalanıp köpüren bir deniz. Coşmuş, kabarmış, kıyıya değer biçilmez bir inci olan Mevlânâ'yı armağan etmiştir.
***
[17] -Risâlat-al-Malâmatıyya» dan, bildiğimize göre önce R. Hartmann bahsetmiştir (Z. D. M. G, Band LXXII, P. 193 - 198). Hartmann'ın Der İslamiche Oryent'da çıkan makalesini (İndex. III) Köprülüzade Ahmed Cemâl, türkçeye çevirmiştir (Darülfünun Edebiyat Fakültesi Mecmuası, sene. 3. sayı. 6, Nisan - Mayıs - 1340, İstanbul - Matbaa-i Âmire. 1924 — 1340, s. 277 — 322). Dâr-al-kütüb-al-Mısrıyya'da 178 no. da bir nüshası bulunan bu mühim eserin diğer bir nüshası Berlin K. de 3388 no. da, diğer bir nüshası da Britanya Müzesinde 7555 no. da kayıtlıdır [Dr. Abu-l-Alâ Afîfî: al-Malâmatıyyatı va-l-Sûfiyyatı va ahl-al- Futuvva, Mısır, 1945 — 1364, s. 83). Hicrî 999 da istinsah edilmiş bir başka nüshası da Millet K. de Reşid Efendi kitapları arasında, 453 no. da kayıtlı mecmuadadır (v. 120-124). Dr. Abu-l-Alâ Afîfî, yukarıda bahsettiğimiz eserinde, İstanbul metninden istifade etmeyerek bu risalenin metnini basmış (s. 86 - 120) ve risaleye değerli notlar ilâve etmiştir ki bu eser, baştan sona kadar ve aynen merhum Ömer Rıza Doğrul tarafından pek az ve lüzumsuz eklentilerle türkçeye çevrilmiş ve kendi adına telif bir esermiş gibi İstanbul'da bastırılmıştır (İnkılâp Kitabevi, 1950).
[18] Bu mesnevî, bugün ortada yoktur.
[Î9] XV. yüzyıl şâir ve naşirlerinden Vâhidî'nın 1522 sonlarında (929 safer iptidaları) yazdığı «Menâkıb-ı Hâce-i cihan ve Netîce-i can- adlı ve yer-yer şiirlerle bezenmiş kitabı bu zümrelerle Bektaşî, Şemsî ve Mevlevîlerin giyim ve inançları hakkında pek değerli bilgiyi İhtiva eder. Telif tarihinden 84 yıl sonra yazılmış bir nüshası bizde bulunan bu kitabın, nisbeten yeni bir nüshası da Süleymaniye Kütüphanesinde Halet Efendi kitapları arasında 242 no. da kayıtlıdır. XVII. yüzyılda Celvetî şeyhlerinden Karakaş-zade Ömer, bu kitabı biraz daha ıstılahlara boğarak «Nûr-al-hüdâ ll-men-ihtedâ» adiyle kendisine maletmiştir. «Menâkıb-ı Hâce-i cihan» dan, Önce «Türkiyat Mecmuası» nda biz bahsettik (c. III, 1935, ist. Devlet Matbaası, s. 129 - 132].
[20] Der ayn-i hüfr cevheri îman rubûdeî
Der dûzahîy-yu cennet u kovser girifteî ly ârifî ki ez sırı ma'ruf vâkıff Vey sâdeî ki reng-1 kalender girifteî
[21] Çu şeb şod cumlegân der hâb reftend
Heme çün mâhîyân der âb reftend
Herhe ender gam-ı esbâb îşan
Kalender-vâr bî esbâb reftend
[22] Haşem-ı ışk derâmed rubuz-ı şehr berâmed
Hele ey yâr-t kalender bişinov bang-i selâmet
[23] Nist kalender ez beşer yek be tu goft-i muhtasar
Cümle nazar buved nazar der hamuşî kelâm-ı dil
[24] Kad câe kalenderim mubahı
Yâ sâkıyu akbilî bi râhî
Vaskıyhf keza ilessabâhî
Yâ mu'teemdlyy-u yâ şifâî
[25] Goftem be kalenderi ki binger .
K'on çarh çl şod duta çl dâred
Goftâ ki ferâgatlst mârâ
K'o hod çİ kesest yâ çl dâred
[26] Pes mâ çl zenîm ey kalender
Ender girihî girih-guşâ nî
Mahdûmi-l Şems-i dîn-i Tebriz
Çun horşîdet derin semâ nî
[27] Tâ ki kalender dil-i men dâd mey-i muzhil-i men
Raks - künan delk - keşân cânib-i hammâr şodem
[28] Baka ender baka bâşed tarıyk-ı kem - zenân iy dil
Yakıyn - ender yakıyn bâşed kalender bî gumân [y dil Şunûdi Şems-İ Tebrîzî guman bordî ezû çîzî Yeki sırr-ı dil • âvîz! be tu âmed iyân iy dil
[29] Bicû bûy-ı Hak ez dehân-ı kalender
Be cid çün bicûyî yakıyn mahrem âyî
[30] Abdülbâkİ Gölpınarlı: Seçme rubailer: Maarif V. İslâm - Şark Klâsikleri: 11 ît. - 1945, s. 23, Rubai : LXXXIX.
[31] On bade ki ber halk harâmest haram
Ber cân-ı kalenderan müdâmest müdâm Hân iy sâkıy megû temâmest temam Âgâz-u temâın-ı mâ kudâmest kudâm
[32] Kalender gerçi fârîğ mînemâyed
Ve liykin nîst ez esrar fariğ Zi evvel mîkeşed û hâr-ı bisyâr Heme gül keşt-u keşt ez har fârtğ
Kalender hest der keşti nişeste Revan der râh-u ez reftâr fariğ
[33] Tacın, başa geçen ve çok defa üstteki kısımdan ayrı ve dikişle o kısma birleşmiş bir parça olan kısmına lenger, tepeyi örten üst kısmına kubbe, kubbede ve lengerde bulunan parçalara terk, yahut türkçe olarak dilim denir.
[34] Yassı ve keskin olan Mevlevî külahına, kılıca benzetilerek bu ad verilmiştir.
[35] Sûre. XLIX, el-Hucurât, âyet. 2. Bu âyetin nüzul sebebi, yüksek sesle Kur'ân •jyus değildir, tefsirlere bakınız.
Mevlana Celaleddin - Hayatı, Eserleri, Fesefesi 1999 sh. 60-66
3 Mart 2008 Pazartesi
AVAM'DAN OLMAYANLAR / MEVLÂNA'NIN ASIL ADAMLARI- A.Gölpınarlı
AVAM'DAN OLMAYANLAR / MEVLÂNA'NIN ASIL ADAMLARI
Kızı bir gün hizmetçisini incitmişti. Orda bulunan Mevlâna'nın canı pek sıkılmış, kızına istermisin demişti, fetvâ vereyim, bütün âlemde ne kul vardır, ne cariye, hepimiz kardeşiz (Eflaki 102. b)
(...)
Mevlânanın asıl adamları halk tabakasındandı, onları severdi. Mevlâna, asıl müridleri, babasiyle göçenlerden Muhammed Hâdim, Erzincanlı hekim Alâeddin, Mevlâna'nın müdahalesiyle idamdan kurtulan rum Alâeddin Süryanos, Konya ahilerinin reisi Ahi Ahmet Şah, Kazzaz Ahi Ahmet, çiftçi Ahi Muhammed Seydâverî, Konyada kürkçüler hamamında natırlık eden Ahi Natur, ressam Rum Aynüddevle,mimar Tebrizi Bedreddin, Çoban Dellâk (berber), Konyalı tâcir Hacı Emire, Hânende Şerefeddin Osman, Bedreddin Neccar (dülger ve marangoz), ressam Bedredin Yavaş, Hacac Nessac (dokumacı), Şeyh Gehvâreger (beşikçi), Neyzen Hamza (Kutb-ı Nâyî), debbağ Hüsameddin, ressam Rum Kaloyan, Kemâl Kavvâl (Hânende), rebab çalan Ebûbekr, Nâsireddin Kattânî (pamukçu), marangoz Mahmut ve Sinâneddin,çulhalar, kasaplar, tabağlar, esnaf, işçi, sanatkâr, Müslüman ve Hristiyan halktı, Mevlânanın etrafına bunlar toplanmıştı.
(...)
Muineddin; Şeyh Sadreddin'in evinde bir meclis tertip etmişti. Kemâleddin Emir-i mahfil, sohbet esnasında, Mevlanâ'nın adamları acaip adamlar dedi, çoğu halktan, şehirdeki esnaf ve işçi taifesinden. Fazilet ve bilgi erbabı, yanına hemen-hemen hiç varmıyor gibi. Fakat nerde bir çulha, nerde bir bakkal,nerde bir terzi varsa onu müridliğe kabul ediyor. Devrinde halkın esnafın ve işçinin nasıl aşağı görüldüğünü de bildiren bu sözleri duyunca Mevlâna, pek gücendi ve a kahpenin kardeşi dedi, Mansûr'umuz hallaç değil miydi? Buhârâlı ebubekr bez dokumaz mıydı, bir başka kâmil camcı değil miydi? Sanatlarının irfanlarına ne ziyanı dokundu? (Eflaki 40. b)
Zaten o, kendisini sevenlere, mutlaka ellerinin emeğiyle geçinmelerini, mutlaka bir iş yapmalarını, alış-verişte bulunmalarını tavsiye eder ve dostlaımızdan bu yolu tutmayan, bir pula değmez derdi (Eflaki 65. a). halk, beşı sıkıldıkça ona koşar, şikâyetlerini ona söyler, ondan teselli umardı....
O en tehlikeli zamanlarda bile halktan ayrılmamıştı.
KAYNAK: Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddin, Hayatı, Eserleri, Felsefesi, İnkılâp, İstanbul, 1999, sayfa 218-20.
Kızı bir gün hizmetçisini incitmişti. Orda bulunan Mevlâna'nın canı pek sıkılmış, kızına istermisin demişti, fetvâ vereyim, bütün âlemde ne kul vardır, ne cariye, hepimiz kardeşiz (Eflaki 102. b)
(...)
Mevlânanın asıl adamları halk tabakasındandı, onları severdi. Mevlâna, asıl müridleri, babasiyle göçenlerden Muhammed Hâdim, Erzincanlı hekim Alâeddin, Mevlâna'nın müdahalesiyle idamdan kurtulan rum Alâeddin Süryanos, Konya ahilerinin reisi Ahi Ahmet Şah, Kazzaz Ahi Ahmet, çiftçi Ahi Muhammed Seydâverî, Konyada kürkçüler hamamında natırlık eden Ahi Natur, ressam Rum Aynüddevle,mimar Tebrizi Bedreddin, Çoban Dellâk (berber), Konyalı tâcir Hacı Emire, Hânende Şerefeddin Osman, Bedreddin Neccar (dülger ve marangoz), ressam Bedredin Yavaş, Hacac Nessac (dokumacı), Şeyh Gehvâreger (beşikçi), Neyzen Hamza (Kutb-ı Nâyî), debbağ Hüsameddin, ressam Rum Kaloyan, Kemâl Kavvâl (Hânende), rebab çalan Ebûbekr, Nâsireddin Kattânî (pamukçu), marangoz Mahmut ve Sinâneddin,çulhalar, kasaplar, tabağlar, esnaf, işçi, sanatkâr, Müslüman ve Hristiyan halktı, Mevlânanın etrafına bunlar toplanmıştı.
(...)
Muineddin; Şeyh Sadreddin'in evinde bir meclis tertip etmişti. Kemâleddin Emir-i mahfil, sohbet esnasında, Mevlanâ'nın adamları acaip adamlar dedi, çoğu halktan, şehirdeki esnaf ve işçi taifesinden. Fazilet ve bilgi erbabı, yanına hemen-hemen hiç varmıyor gibi. Fakat nerde bir çulha, nerde bir bakkal,nerde bir terzi varsa onu müridliğe kabul ediyor. Devrinde halkın esnafın ve işçinin nasıl aşağı görüldüğünü de bildiren bu sözleri duyunca Mevlâna, pek gücendi ve a kahpenin kardeşi dedi, Mansûr'umuz hallaç değil miydi? Buhârâlı ebubekr bez dokumaz mıydı, bir başka kâmil camcı değil miydi? Sanatlarının irfanlarına ne ziyanı dokundu? (Eflaki 40. b)
Zaten o, kendisini sevenlere, mutlaka ellerinin emeğiyle geçinmelerini, mutlaka bir iş yapmalarını, alış-verişte bulunmalarını tavsiye eder ve dostlaımızdan bu yolu tutmayan, bir pula değmez derdi (Eflaki 65. a). halk, beşı sıkıldıkça ona koşar, şikâyetlerini ona söyler, ondan teselli umardı....
O en tehlikeli zamanlarda bile halktan ayrılmamıştı.
KAYNAK: Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddin, Hayatı, Eserleri, Felsefesi, İnkılâp, İstanbul, 1999, sayfa 218-20.
28 Şubat 2008 Perşembe
İnsan akıl ve idrakle üstündür. -A. Gölpınarlı
“İNSAN AKIL VE
İDRAKLE ÜSTÜNDÜR…”
XXXIII. sûrenin (Ahzâb) 72-73 âyetleri “ Şüphe yok ki biz arzettik emaneti göklere ve yeryüzüne ve dağlara ; derken onlar onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular ve onu yükledik insana; şüphe yok ki çok zalim oldu, çok bilgisiz bir hâle geldi. Emanete hıyanet etmeleri yüzünden Allah, münafık erkeklerle kadınları ve şirk koşan erkeklerle kadınları azaplandıracak, hıyanette bulunmayan erkeklerle kadınlara da tövbe nasîp edecektir ve Allah suçları örter, rahimdir” mealindedir.
Emaneti, yapılması emredilen, yapılmaması buyurulan şeyler, Tanrı farzları, emanete ve ahde vefa etmek gibi manalar verilmiş, göklere, yeryüzüne, dağlara arzetmekten maksat, göklerde, yerlerde dağlarda bulunanlara arzetmektir diyenler olmuştur. Âyetin hükmündeki zâlim ve câhil olmak, emaneti yüklendikten sonra ona hıyanet etmek dolayısıyladır yahut emâneti yüklenmeden önceki hâldir ve bu hükümden Peygamberler, onlara yakın olanlar müstesnadır; onlar, bu hükümdeki tamamı dâhil değillerdir. Ragıb-ı Isfahânî, emanet akıldır demiştir; doğrusuda budur; çünki Allah’ın birliği onunla anlaşılacağı gibi adaletde onunla yürür; bilgi de onunla elde edilir; insan, akıl ve idrakle öbür yaratıklardan üstündür der (Al-Mufradât fî Garîb’il-Kur’ân, Muhammed Seyyid-i Giylânî tahşiyesiyle; Tehran, s. 25-26)
….VE TANRI AKL’A “BEN SENDEN
ÜSTÜN ŞEY YARATMADIM” DEDİ
Hadîs-i Kudsîde, yani Hz. Muhammed’e vahiy yoluyla ve melekle değil de rüyada yahut ilhamla bildirilen ve Kur’ân-ı Kerîm’e dâhil olmayan, Hz. Peygamber (S.M) tarafından, “Allah dedi ki, der ki” tarzında bildirilen Allah sözlerinden birinde, akıl hakkında deniyor ki “Allah aklı yaratınca ona, gel dedi, geldi; git dedi gitti. Otur dedi, oturdu; söyle dedi, söyledi; sus dedi, sustu. Sonra Allah, bana senden sevgili, senden yüce bir şey yaratmadım; seninle tanınırım; seninle bana hamdedilir; seninle itaat edilir;seninle alırım ; seninle veririm; sevap da sanadır; senin yüzünden kazanılır, azap da buyurdu” (Al-İthâfât’üs-seniyye fi’l-Ahâdîs’il-Kudsiyye; Haydarâbâd 1323, s. 178-179). Kur’ân-ı Kerim’de, akıl, sayılamayacak kadar çok âyette övülmektedir. Hz. Peygamber (S.M.), “Allah, kullara akıldan üstün bir şey ihsan etmemiştir; akıllı kişinin uyuması, bilgisiz kişinin, gecelerini ibadetle geçirmesinden üstündür; akıllı kişinin yiyip içmesi, bilgisizin orucundan üstündür. Allah, hiçbir Peygamber göndermedi ki onun aklım tam ve kâmil kılmasın; onun aklı, bütün ümmetin aklından üstün olmasın” buyurmuştur (Sefînat’ül-Bıhâr, II, s. 214)
İslâmda teklif, tam aklîdir, akla dayanır. Aklı olmayanın sorımluluğu yoktur; ergenlik çağına girmek de teklif için şarttır. Dini emirlerde, tümden yahut bir kısmında İslâmı şart koşanlar olmuş, Hz. Peygamber’in (S.M.) bütün insanlara gönderilmiş olması bakımından bu şartı kabul etmeyenler de bulunmuştur; fakat cezaî hükümlerde İslâmın şart olmadığında ittifak vardır. Burada Hz. Peygamber’in (S.M.), “ Bize, insanlarla, akılları miktarınca konuşmamız emredildi” buyurduğunu (Künûz’ül-Hakaaık, Câmi’us-Sagıyr haşiyesinde, I, s. 69) ve onun sözlerinin de, LIII. Sûrenin (Necm) 4. âyetinde beyân buyurlduğu veçhile vahye müstenid olduğunu da söyleyelim.
Sosyal Açıdan İslam Tarihi -Abdülbaki Gölpınarlı sh.186-187 -2006
Derin Yayınları
Aşk-ı Mevlânâ'da Yananlar...
28 Şubat 2008 18:17
Mesnevî, Aşk-ı Mevlânâ'da Yananlara Konuşur.
Yüzakı: Hocam, Mevlânâ’dan günümüze Mesnevî, yazıldığı günkü kadar canlı, engin ve gündemde. Mâlumunuz kaleme alınan eserler, ya tâlihi yaver gider de kitlelere mâl olur, ya da kendi muhtevâ ve ifade ağırlığını ortaya koyarak… Mesnevî bu noktada nasıl bir yerde duruyor?
Mahmud Erol KILIÇ: Mesnevî yazıldığı tarihten itibaren kıymetli bir ilham eseri olarak, âdeta mukaddes bir eser olarak görülmüştür. Özellikle Mevlevîlik tarihinin ilk devirlerinde Mesnevî’nin Mevlevîler elinde âdeta hatmedilen bir kitap olduğunu görüyoruz.
Ancak daha sonraki dönemlerde Mevlevîlik dışı tarîkatlerin de önemli bir kitabı hâline gelmiştir. Bugün Mesnevî üzerine yapılan şerhlere baktığımız zaman şârihlerin sadece Mevlevîlik yolundan gelmeyen, Mevlevîlik dışı yollardan da gelen insanlar olduğunu görmekteyiz. Halvetî, Nakşî, Kâdirî… ilh. gibi çok değişik kesimlerden insanların şerhler yaptığını görmekteyiz. Hattâ İran çevrelerinde Molla Hâdi-yi Sebzevârî gibi İşrakî bir feylesofun dahî Mesnevî üzerine şerhi vardır.
Mesnevî’nin muhtevasına baktığımız zaman daha çok mukaddes kitaplarda gördüğümüz bazı hakikatlerin, misâller yardımıyla, hikâyeler yoluyla anlatılması usûlünü görmekteyiz. Bu açıdan Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde yer alan bu hikâyelerin bazıları tarihî anlamda vâkî olmuş bir takım hadiseler üzerinden Mevlânâ’nın bir irfan aktarışıdır; fakat diğer bazıları da olmamış hâdiselerdir, Mevlânâ tarafından kurgulanmıştır. Binâenaleyh Mevlânâ Hazretleri’nde anlatım sanatlarının yani şiiriyet tarafının ve tahkiye yönteminin de kuvvetli olduğunu görmekteyiz.
Cenâb-ı Allah Kur’ân’da: “Biz sizlere birer misâl veriyoruz.” buyurur. Akıl sahipleri için, verilmiş bu misâllerde çok büyük örnekler ve alınacak ibretler olduğu bildirilir. İşte Mevlânâ Hazretleri’nin takip ettiği tarîk de budur. Mesnevî’de anlatılan hikâyeler sadece kuru birer hikâye değildir. Burada aktarılmak istenen hikmetler vardır. Hissettirilmek istenen bir ruh vardır. Hikâyeler bu ruh için kurgulanır.
Hattâ Molla Câmî, Mevlânâ için: «Sanki bir nebî ama kitabı yok» der ki bu vahyedilen bir kutsal kitap kendine gönderilmemiş bir elçi mesabesindedir, anlamındadır.
Mesnevî-i Şerîf’e bu denli kıymet atfeden bakış açılarının tarihteki yansımalarına gelince… Osmanlı’da birçok kişinin Farsça öğrenmesi Mesnevî yönüyle olmuştur. Yani insanların büyük kısmı, Farsçayı doğrudan öğrenmek yerine: «Ben Mesnevî’yi öğreneyim…» diye Farsça dersi alarak bu dili öğrendiklerini görmekteyiz.
Yahyâ Kemâl’e sormuşlar:
“–Türkler Viyana kapılarına nasıl gitti?” diye… O da:
“–Türkler Viyana kapılarına kılıçla mı gitti zannediyorsunuz? Hayır Osmanlı, Viyana kapılarına bulgur pilâvı yiyerek ve Mesnevî okuyarak gitmiştir.” cevabını vermiş.
Burada kastedilen şey şudur:
Pirinç pilavı zenginlik alâmetidir. Zaten Osmanlı’ya da çok sonraları dışarıdan gelmiştir. Ama Anadolu halkının çok tükettiği gıdalardan olan bulgur bir mütevâzılık alâmetidir. Dolayısıyla bu sözü şöyle yorumluyoruz: Osmanlı Viyana kapılarına kadar çok büyük zenginlikler eliyle değil, mütevâzı yaşantılarıyla bir yandan bulgur yiyerek, bir diğer yandan da ruhlarını Mesnevî çeşmesinden doldurarak gitmişlerdir.
Zaten Balkanlar’ın İslâmlaşması sürecine baktığımız zaman bunu açık bir şekilde görüyoruz. Macaristan’ın Pec isimli şehrine varana kadar birçok Balkan şehrinde Mevlevîhâne vardır. Sarayevo’da da bir Mevlevîhâne bulunmaktaydı. Nitekim Bosna’dan çıkmış bir hayli Mevlevî veya Mevlânâ uzmanı görmekteyiz. O kadar ki, Selânikli bir Yahudi dönmesi olan Avdetî Es’ad Dede isimli bir zât bile İstanbul Fatih Tahir Ağa’daki ders halkasında Mesnevî dersleri ve sohbetleri yapmakta ve o Mesnevî derslerinden bir hayli insan etkilenip istifade etmektedir.
Mesnevî bugün birçok yabancı dile çevrilmiş bir kitaptır. İngilizceden Fransızcaya birçok dilde tercümeleri bulunmaktadır. Üzerinde çok fazla şerhler yapılmıştır. Çevrilmekle kalmayıp çevrildiği dillerdeki bazı entelektüelleri de etkilemiştir. İşte günümüzün meşhur, Türkçeye bile çevrilip, bir hayli baskı yapan kitabı hakkında Brezilya asıllı Paul Coelho isimli edebiyatçıyla yapılan bir röportajda: «Ben bu Simyacı romanının hikâye örgüsünü okumuş olduğum Mesnevî’den bir bölümden aldım.» demiştir. Bu itiraf güzel bir şeydir. İtiraf edenler var, itiraf etmeyenler var. Malûm-i âlîniz Şeyh Gâlib yıllar evvel şiirlerini söylediğinde bazıları:
«–Efendim, bunlar Mesnevî’ye benziyor. Söylediğiniz beyitler Hazret-i Mevlânâ’nın beyitleriyle aşağı-yukarı aynı, hattâ bazıları aynısının tekrarı gibi, ne dersiniz?» deyince:
«–Evet, çaldım. Çaldımsa da mîrî malı çaldım.» demek sûretiyle Mevlânâ’nın eserlerini bu tür insanların ortak malı, yani sultanın arazisi olarak görmüş ve bundan istimalde bulunmakta da bir beis görmemiştir.
Mesnevî okunması, üzerinde tefekkür, teemmül edilmesi Mevlevî geleneği içerisinde seyr u sülûk açısından da önem arzetmiştir. Yani Mesnevî’nin altı defterinden değişik nefs mertebelerindeki mürîdan için ayrı ayrı dersler çıkarılmıştır. Yani Mesnevî’yi bir seyr u sülûk kitabı olarak da görmek mümkündür.
Mevlevî kültürü içerisinde Mesnevî dersini geçenler ancak Dîvân-ı Kebîr’i okuyabilirler. Tabiî zaman içerisinde Mesnevî’ye verilen bu önem, beraberinde bazı sanat dallarının da ortaya çıkmasını sağlamıştır. Ne gibi?
Meselâ; Mesnevî’lerin özel olarak kıraat edileceği, tedris edileceği, tâlim ve şerh edileceği, zevk edileceği mekânlara ihtiyaç duyulmuştur. Böylece belki de İslâm medeniyeti içerisinde başka kitaplara nasip olmayan -meselâ, bir Fusushâneler oluşmamıştır, Mektûbathâneler oluşmamıştır- bir Mesnevîhâneler geleneği oluşmuştur. Burada Mesnevî dersleri yapılmıştır. Tabiî ki burada Mesnevî dersini yapan üstâdın, hocanın hem zâhirî ilim müktesebâtı, hem de mânevî zevki oranında değişik Mesnevî dersleri yapılmıştır.
Bu açıdan bakıldığında Mesnevî bizim coğrafyamızdaki İslâm anlayışının şekillenmesinde çok önemli rolü olan bir kitaptır. Tabiî ki Arap dünyasında, Orta Asya’da başka kitaplar çok müessir olmuş olabilir. İslâm düşüncesinin şekillenmesinde özellikle Anadolu ve Rumeli’deki İslâm anlayışında çok merkezî bir yerde oturmaktadır Mesnevî.
Yüzakı: Mesnevî’yi buraya ve bu ölümsüz noktaya taşıyan temel özellikleri nelerdir?
Mahmud Erol KILIÇ: Bir eseri ölümsüz kılacak olan şey; ölümsüzlük noktasını yakalamasıdır. Ölümsüzlük noktası rûhâniyettedir. Ruh, Allah’ın emâneti olarak bütün yeryüzüne, bütün mahlûkata, başta insan olmak üzere üflenmiştir. Bütün bedenî vasıflar, bütün cismânî, maddî, materyal vasıflar ârızîdir, ölümlüdür, hepsi geçicidir. Ancak ruh, ölümsüzdür, bâkîdir. Çünkü rûhun kaynağı ölümsüzdür. Dolayısıyla rûhâniyet mertebesini yakalamış bütün eserler kalıcıdır. Bu eserler, kitâbî olsun veya olmasın, Mesnevî’nin bugün çevrildiği bütün dillerde karşılık buluyor olması, âdemoğlunun hangi milletten, hangi meşrepten, hangi dinden olursa olsun, o müşterek insanî özelliği bulduğunu vurguladığının bir göstergesidir. Mesnevî’yi ölümsüz kılan özellik, rûha hitap ediyor olması, rûhun ölümsüz olmasından dolayı, o eserin zamanını aşarak günümüze, hattâ günümüz sonrasına uzanmasıdır. Çünkü insanın rûhânî yönü; zamanî değildir, ırkî değildir, kavmî değildir, cinsî değildir. Yani insanın rûhânî özellikleri, hangi kavimden, hangi topraktan, hangi coğrafyadan, hangi cinsiyetten olursa olsun ortak insânî esaslardır. O eşref-i mahlûk olmanın verdiği bir özelliktir. Buna hitap ettiği sürece her türlü eser, ölümsüzlük suyundan içmiş olur ve de içirir. Bu tür eserlere «klâsikleşmiş eser» denir.
Yüzakı: Böyle bir başarı, hangi temel kültürün ve olgunluğun eseridir? Mevlânâ’nın Mesnevî’yi ortaya koyan dağarcığının özünde neler vardır?
Mahmud Erol KILIÇ: Her eserin bir doğum süreci vardır. Özellikle tasavvufî literatürde bir eserin yazılması modern yazarların yazılarını yazış tarzından farklı olarak daha çok ilham yoluyla olduğu için öncelikle böyle eserlere hâmile kalınır. Bu süreç içerisinde bir duygu yoğunluğu yaşanılır ve nihayet onun bir inficârı (patlaması) sûretiyle eser ortaya çıkıverir.
Mâneviyat âleminde hâmile kalmadan eser verenler, pek hoş görülmezler. Binâenaleyh Mevlânâ Hazretleri’nin eserlerini yazmadan evvel kendisinin çok güçlü bir mâneviyat hayatı yaşadığını görmekteyiz. Her ne kadar Mevlevî çilesi ile Halvetî erbaîninde bazı ufak farklılıklar varsa da çileye girdiğiniz zaman bir buçuk metreye bir buçuk metre olan bir alan içerisinde ve geceleri hiçbir şekilde sırtınızın yatağa veya duvara yaslanmadan uyumak sûretiyle sadece müttekâya çenenizi dayayarak uyumak sûretiyle geçireceğiniz bir 40 gün, ardından bir 40 gün, ardından bir 40 gün… Kırk üstüne kırk gün çıkardıktan sonra bu tür eserleri Şems-i Tebrizî isimli bir gönül çelici ile karşılaşması neticesinde zaten yanmaya hazır meş’ale birden alev almış ve bu eserler ortaya çıkmıştır. Bu mânâda Mevlânâ’da o eserlerin, o şiirlerin mânevî babası, bir bakıma Şems-i Tebrizî’dir. Bundan dolayı zaten eserine Külliyât-ı Şems demiştir. Yani bunları ben söylemedim hocam söyledi anlamında. Ne büyük bir edep. Tam bir fenâ fi’ş-şeyh hâli…
Mevlânâ bu eserlerin doğumundan evvel, birçok doğum sıkıntıları çekmiştir. Bunu hisseden has müridânından olan Çelebi Hüsâmeddin Efendi onu âdeta tatlı bir şekilde iknâ etmiş ve bu eserlerin zuhura gelmesine aracı olmuş, ebelik etmiştir.
Binâenaleyh Çelebi Hüsâmeddin olmasaydı, belki Mevlânâ bu eserleri, bu sözleri söylemiş olmayacaktı, söylemeden gidecekti. Çünkü tıpkı diğer âriflerde de olduğu gibi, Mevlânâ’nın da yazmak arzusu, derdi taşımadığını görmekteyiz. Zira ârifler bir şeyi yaşamayı tercih ederler. Yaşamanın lezzeti içerisinde müstağrak olan bir kişi bunu başkasına aktarmayı hem uygun görmez ve hem de bir sevgi hâlini, bir özel hâli, bir mahrem hâli, başkasıyla paylaşmayı ahlâken kendilerine yediremezler. Bunu sadece Mevlânâ’da değil, İbn Arabî’de, Yunus Emre’de, Niyâzî-i Mısrî’de ve sâir birçok ârifte görmekteyiz.
Ancak birçoğuna -İbn Arabî örneğinde de görüleceği üzere- emr-i ilâhî işaretiyle yazdırılıyor. Bu zâtlar bu kitabı yazdıktan sonra, şu şiirleri söyledikten sonra, şunlara güzel bir çeki-düzen vereyim, bir tanzim edeyim, bu kitaba güzel bir isim vereyim, baskısı şöyle olsun, cildi böyle olsun gibi kaygılar taşımadıklarından dolayı söyler geçerler. Bundan dolayı bakın Mevlânâ’nın eserine özel bir isim dahî aramadığını görüyoruz. «Mesnevî» diyor. Mesnevî aslında bir kitaba konacak bir isim değildir. Mesnevî malûm, iki beyitte her bir mısraın sonunun aynı kâfiyede olması ile oluşan kısa vezinli bir şiir söyleyiş tarzıdır.
Mesnevî-i Şerîf’in ulaştığı başarı şüphesiz İslâm irfanına ait en üst ilmeklerden insanlık sırrının açılmasıyla alâkalıdır. Şüphesiz Hıristiyan, Mûsevî vesâir geleneklerde de bir takım metafizik eserler üretilmiştir. Ancak şu gerçek ki, Hıristiyan ve Mûsevîler başta olmak üzede gayr-i müslim uzmanların da itiraf ettiği üzere, Mevlânâ’nın eserlerindeki lezzet ve yüksek seviye hiçbir beşerî eserde görülmemiştir.
Mesnevî, İslâm’a mahsus bir eserdir. Kendisi bunu beyitlerinde açıkça belirtir. Benim eserlerimde Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mirasından başka bir şey aramayınız, der. Nitekim O, “Men bende-i Kur’ân’em” diye başlayan o meşhur rubâîsinde meâlen şöyle söyler:
Kur’ân-ı Kerim bendesiyim ben yaşadıkça,
Yalnızca Muhammed yolunun toprağıyım ben!
Bundan öte bir söz dese her kim, karışıkça,
Israrla şikâyetçiyim ondan ve o sözden!..
Mevlânâ Hazretleri bu rubâîsinde, bağlı bulunduğu çizgiyi net bir şekilde ifade etmektedir. Mevlânâ’ya başka bir çizgi arama beyhûde bir çabadır. Hâsılı, Mesnevî’nin sahip olduğu mıknatıs o hakikat-i Muhammediyye’nin aşk mektebindeki ifadesidir.
Yüzakı: Muhtelif dillere tercüme edilen Mesnevîler, gerçek Mesnevî’yi ne kadar yansıtıyor? Batı dünyası, Mesnevî’ye, gerçekten ondan faydalanmak için mi; yoksa hümanist yaklaşımlarını desteklemek için mi yöneliyor?
Mahmud Erol KILIÇ: Her türlü filozofun, bilgenin, ârifin sözü söylendikten sonra artık insanlığın ortak malı olur. Bu insanlıkta kim ne niyetle anlarsa anlar veya anlamaz. Binâenaleyh Mevlânâ’nın sözleri de, bazılarınca kendi itikat ve inanışlarına uydurulmaya çalışılmıştır. Oysa Mevlânâ’yı doğru anlamak, onu kendi havuzu içerisinde anlamak demektir. Onun buna yönelik de beyitleri vardır zaten. Mesnevî’nin ilk 18 beytinin içinde buna da cevap veriyor:
“Hiç kimse benim derûnumda yatanı araştırmadı. Herkes beni kendine uydurmaya çalıştı. Herkes bana bir yönden baktı. Herkes bana kendi görmek istediği, bakmak istediği şekliyle baktı…” anlamında bir söz söylüyor. Yani onların görmek istediği Mevlânâ değilim ben, diyor.
Muhtelif dillere tercüme edilen Mesnevî’lere gelince, onların gerçek Mesnevîleri ne kadar yansıttığı, tercümede anlayışlar ve aktarışlar nispetinde ne kadar ne yapılabildiğine paralel olarak değişir…
Meselâ: Nicholson’ın İngilizceye yapmış olduğu tercüme, harfî bir tercümedir. Bu hâliyle gerçekten çok güzel bir çalışmadır. Tercümenin ötesinde bir de çok güzel notlandırmaları vardır Nicholson’ın. Kendi müktesebâtı, kendi bilgi kaynakları doğrultusunda geniş şerhler düşmüştür. Nicholson bu tercümeyi en eski nüshalara dayanarak yapmıştır. Konya nüshasını tercümeyi bitirmesine yakın inceleyebilmiştir. Binâenaleyh tavsiye edilebilir.
Lâkin bazı İngiliz yazarlarınca bu tercümenin çok fazla şiiriyet özelliğini gözetmeyip, mânâyı doğru aktarmayı hedeflediğinden dolayı şiir zevki açısından zayıf kaldığı söylenmiştir. Bundan dolayı Nicholson’ın bu tercümesini alıp onu şiiriyet yönünden işleyen yeni tercümeler de yapılmıştır. Bunlar daha çok tutulmuştur. Meselâ: Bugün Amerika’da kitaplarının en fazla sattığı söylenen ve kendisi de şair olan Coleman Barks isimli bir Amerikalı, Nicholson tercümesini alarak bir adaptasyon yapmıştır. Bu yapmış olduğu adaptasyon gerçekten çok zevkli tercümeler hâline gelmiştir ve Coleman Barks tercümeleri hâlâ çok okunmaktadır.
Fransızcada da Havva Hanım’ın (Eva Meyerovitch) yapmış olduğu bir tercüme bulunmaktadır. Fakat bu tam bir tercüme değildir. Fransızcaya tam tercüme İran asıllı bir Fransız olan Emir Müezzî tarafından yapılmıştır.
Gabriel Mandelkhan da Mesnevî’yi İtalyancaya çevirmiştir. Rusçaya, Almancaya, Sırpçaya tercümelerinin yapılmakta olduğunu duyuyorum ama bu diller hakkında bilgim olmadığı için bu tercümeler hakkında iyidir, kötüdür diye bir şey söyleyemeyeceğim.
Yüzakı: Bu noktada; “Gönülleri temiz insanlardan, hakikati sevenlerden başkalarının Mesnevî’ye dokunmalarına müsaade yoktur.” cümlesini değerlendirir misiniz?
Mahmud Erol KILIÇ: Bu, bazı mânevî metinlerin otomatik kilitlenmesidir. Metin, kendini otomatik olarak kilitler. Nâ-ehle, nâdâna o metin kendini kilitler. Bunu yüce kitabımızda da görmekteyiz. Kur’ân-ı Kerîm’de: “Lâ yemessühû illâ’l-mutahharûn” âyetine göre tathir, yani temizlenme faaliyetinden geçmeyenlerin Kur’ân-ı Kerîm’e dokunamayacağı bildirilir. Bunu hukukçular hukuk düzeyinde algılamak sûretiyle «abdesti olmayanlar dokunamaz.» şeklinde tercüme etmişlerdir ki, Fıkıh Usûlü mantığı açısından doğrudur. Ancak zâhire ait olan bu mânânın rûha ait olan yönü de vardır. Bu birbirinin alternatifi değildir. Her iki mertebedeki anlamı da muhafaza etmek gerekir. Tasavvufî açıdan bakıldığında meshetme, Kur’ân-ı Kerîm’in mevzû ve muhtevasına nüfûz edebilmeyi ifade eder ki, ârifler bu âyeti o şekilde tercüme etmişlerdir. Onun derin anlamlarına nüfûz edebilmek için tathir, temizlenme (nefis temizlenmesi, nefis tezkiyesinden geçmiş olmak) gerekir.
Mesnevî de böyledir, Fusûsu’l-Hikem ve Fütühât-ı Mekkiyye de böyledir… Belirli bir düzeye gelmeyen insanlar bu metinlerden bir şey anlamazlar. Metinlerden bir şey anlamayacakları için de «Mesnevî’ye dokunmalarına müsaade yoktur.» denmiştir. Bu mecâzî olarak söylenmiş bir sözdür. Yoksa ellemesinler, el sürmesinler anlamında değildir. El sürüyorlar zaten, herkes sürüyor. Ama şu bir gerçektir ki, eline alan bazı insanlar: «Ben bu Mesnevî’yi okudum, hiçbir şey anlamadım, hikâye anlatıp duruyor.» veya «Bana uygun olmayan gayr-i ahlâkî ifadeler var.» diyerek elinden atabilmektedir. Tarihte Hâricîlerin bir zümresi vardı. Kur’ân-ı Kerîm’de geçen Yusuf kıssasını kendi Mushaflarından çıkarmışlardı. Bunun vahiy olduğunu inkâr etmiyorlardı. «Vahiydir ancak biz bunu namazda okumayı edebe mugâyir ve ahlâka aykırı görüyoruz.» diyerek -sümme hâşâ- Allah’tan daha ahlâklı olduklarını bir bakıma iddia ediyorlardı.
Rahle-i nebevîden geçmeyen kişi Kur’ân-ı Kerîm’den bir şey anlamamıştır ve onu inkâr etmiştir. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerîm’i inkâr etmeden evvel, önce Hazret-i Muhammed’in mektebinde eğitilmiş olmak gerekir. Bu durum yüksek hikemî eserler olan Mesnevî-i Şerîf ve Fusûsu’l-Hikem gibi eserler için de geçerlidir. Gerekli tâlimden geçmeksizin bunları eline alıp hakkında yorumlar yapmak yanlıştır. Önce Aşk-ı Mevlânâ’da yanmazsanız Mesnevî size konuşmaz. İrfân-ı Muhyiddîn’den feyz almaksızın, bu potada pişmeksizin, Fusûs, size hiçbir şey söylemez.
Yüzakı: Mevlânâ, böyle bir cümleyi anlamayan, art niyetli muhalifler için söylüyor şüphesiz. Oysa kendisi, kapalı meseleleri bile anlaşılır hâle getirmek için hikâye üslûbuyla idrakleri açmıştır. Hâl böyleyken kimilerinin aydın kimliği ile kalkıp Hazret-i Mevlânâ’ya ve Mesnevî’ye bugün de haksız tenkitler yöneltmesine ne diyorsunuz?
Mahmud Erol KILIÇ: Bu tabiî bir süreçtir. Âyette ne buyurulur: «Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?» Dolayısıyla bilgide ve zevkte dereceler vardır. Herkes kendi durduğu yerden hakikate bakar, Hazret-i Peygamber’i anlamak bir seviye işidir. Herkes Hazret-i Peygamber’i anlayamayacağı gibi Urfalı Nâbî’nin tâbiriyle:
Herkes çekemez kemân-ı Muhyiddîn’i…
Herkes Muhyiddîn’i Arabî’nin kemanını yani yayını çekecek pazuya sahip olmadığı için onu anlayamayacaktır. Aynı şekilde herkesin Mevlânâ’yı anlamasını beklemek de beyhûde bir uğraştır. Bu tabiî bir hâdisedir. Tabiî olmayan burada iftiraya varan, Hazret’e -iftira düzeyinde kendi yorumlarını Hazret’e yakıştırmaktan ibaret- olan bu iftiralardır. Ehlullah bundan rencide olur. Hem onlar bunu sîneye çekse bile Hak kabul etmez. Gayretullaha dokunur. Tokat da fena çıkar. Kabağın sahibi var efendiler.
Yüzakı: Mesnevî gibi üst seviyede kaleme alınmış eserlerin hem hâiz oldukları kıymet hem de anlam dünyasının birçok kişiye kapalılığı bu tür eserler üzerinde tarih boyunca sayısız çalışmalar yapılmasını da beraberinde getiriyor. Mesnevî üzerine yapılmış en önemli çalışmalardan bir kısmını sayabilir miyiz?
Mahmud Erol KILIÇ: Sadece birkaç örnek vereyim…
Mesnevî-i Şerîf deyince akla gelen ilk isimlerden birisi hiç şüphesiz İsmail Ankaravî (Rusûhî Dede)’dir. Ankaravî, Mesnevî üzerine farklı özelliklerde eserler kaleme almıştır. Bunlardan en önde geleni Minhâcü’l Fukarâ isimli şerhidir. Yine aynı şahsın Mesnevî’yi seyr u sülûk derecelerine yani nefis mertebelerine göre tanzim ettiği bir kitabı bulunmaktadır: Nisâb-ı Mevlevî adında.. Bunun gibi birçok klâsik şerh ve tasnif örneği saymamız mümkün. Ancak bu bir röportajın hududunu aşan bir mevzu… Sadece şunu söyleyeyim: İrfan geleneğimizde yüzü aşkın Mesnevî Şerhi bulunmaktadır. Bunun en son örneklerinden birisi de son devir Mevlevîlerinden Ahmet Avni Bey’in şerhidir.
Şerhlerden sonra tercümelere gelecek olursak… Diğer dillere yapılmış tercümelerinden bahsettik. Türkçeye yapılan tercümelere baktığımızda iki tür tercüme görmekteyiz. Birisi manzum diğeri ise mensur tercüme… Manzum tercümenin en önde gelenlerinden birisi Nahîfî’nin tercümesidir. Merhum Âmil ÇELEBİOĞLU bu kıymetli çalışmayı kültür dünyamıza kazandırmıştır. Mensur tercümelere ise günümüzden iki örnek Abdulbâkî GÖLPINARLI’nın ve Şefik CAN’ın tercümeleridir. Özellikle Şefik CAN Hoca’nın tercümesi anlaşılırlık noktasından gayet güzel bir çalışmadır. Şiiriyet çok gözetilmemiştir.
Yüzakı: Hocam, bir de şöyle bir önemli nokta var: Mevlânâ’yı ve Mesnevî’yi günümüzde farklı mihraklardan pek çok kimse farklı şekillerde sahipleniyor. Bunu nasıl yorumlamalı? “Ne olursan ol gel!” ifadesindeki maksadı bu çerçevede açıklar mısınız?
Mahmud Erol KILIÇ: Her şeyden önce, Hazret-i Mevlânâ portresini doğru çizmemiz gerekiyor. Bu portreyi ancak kendisinin söylediklerinden yola çıkarak doğru çizebiliriz. Söylediklerinden hareketle ona baktığımızda Hazret-i Muhammed’in mektebine bağlı, silsilesi belli, yolu belli bir ârif görmekteyiz. Bu noktada tablo tümüyle nettir.
Ancak tabiî bazı insanlar kendi tuttukları yolu ve görüşü meşrûlaştırıp kendi propagandalarını yapmak için, böyle bilgelerin isimlerini ve eserlerini kullanabilmektedirler. Bu eserlerden bazı pasajlar siyak ve sibakları cımbızla ayıklanmak sûretiyle öyle bir şekilde ortaya konmaktadır ki, karşınızda bambaşka bir şahsın portresi oluşmaktadır. Ondan dolayıdır ki, Mevlânâ’yı doğru anlamak için onu bütün olarak değerlendirmek gerekir.
Ancak bir de şöyle bir noktayı gözden kaçırmamamız gerekiyor: Bizim âriflerimiz öyle âriflerdir ki, bu aşk mektebinde eriyenler kadar, onları art niyetle ve kötü niyetle alanlar bile bir müddet sonra dönüşürler, değişirler, güzelleşirler.
Malûm-i âlîniz Hazret-i Mevlânâ’ya izafe edilen bir söz vardır: “Ne olursan ol gel!” Bu söz hakikatinde Ebû Saîd Ebû’l-Hayr isimli bir zatın sözüdür. Ancak mânâ olarak Mevlânâ Hazretleri’nin meşrep ve tarîkine çok aykırı bir söz değildir. Çünkü o sözde: “İster putperest ol, isterse Mecûsî… Ne olursan ol gel!” denirken bir şey kastedilmektedir. Gel de, geldiğin gibi öylece kal anlamı yoktur burada. “Sen hele bir gel bakalım, bu eşikten içeriye hele bir adımını at; gerisi bize kalmış…” anlamı vardır. Nitekim Hazret-i Pîr’in dergâhının kapısının üzerinde şu ibâre yer almaktadır. Meâlen:
“Burası âşıklar Kâbe’sidir. Her kim ki buraya nâkıs gelir, buradan kâmil olarak çıkar.” Görüleceği üzre Mevlânâ: «Gel, buraya noksan olarak gel, noksan olarak çık.» demiyor.
Yüzakı: Hocam bu kıymetli ve istifadeli mülâkat için teşekkür ediyoruz.
Mahmud Erol KILIÇ: Ben de aynı şekilde size teşekkür ederim.
YÜZAKI Dergisi'nde yayınlanmıştır.
http://semazen.net/yazar_yazi.php?id=238
İDRAKLE ÜSTÜNDÜR…”
XXXIII. sûrenin (Ahzâb) 72-73 âyetleri “ Şüphe yok ki biz arzettik emaneti göklere ve yeryüzüne ve dağlara ; derken onlar onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular ve onu yükledik insana; şüphe yok ki çok zalim oldu, çok bilgisiz bir hâle geldi. Emanete hıyanet etmeleri yüzünden Allah, münafık erkeklerle kadınları ve şirk koşan erkeklerle kadınları azaplandıracak, hıyanette bulunmayan erkeklerle kadınlara da tövbe nasîp edecektir ve Allah suçları örter, rahimdir” mealindedir.
Emaneti, yapılması emredilen, yapılmaması buyurulan şeyler, Tanrı farzları, emanete ve ahde vefa etmek gibi manalar verilmiş, göklere, yeryüzüne, dağlara arzetmekten maksat, göklerde, yerlerde dağlarda bulunanlara arzetmektir diyenler olmuştur. Âyetin hükmündeki zâlim ve câhil olmak, emaneti yüklendikten sonra ona hıyanet etmek dolayısıyladır yahut emâneti yüklenmeden önceki hâldir ve bu hükümden Peygamberler, onlara yakın olanlar müstesnadır; onlar, bu hükümdeki tamamı dâhil değillerdir. Ragıb-ı Isfahânî, emanet akıldır demiştir; doğrusuda budur; çünki Allah’ın birliği onunla anlaşılacağı gibi adaletde onunla yürür; bilgi de onunla elde edilir; insan, akıl ve idrakle öbür yaratıklardan üstündür der (Al-Mufradât fî Garîb’il-Kur’ân, Muhammed Seyyid-i Giylânî tahşiyesiyle; Tehran, s. 25-26)
….VE TANRI AKL’A “BEN SENDEN
ÜSTÜN ŞEY YARATMADIM” DEDİ
Hadîs-i Kudsîde, yani Hz. Muhammed’e vahiy yoluyla ve melekle değil de rüyada yahut ilhamla bildirilen ve Kur’ân-ı Kerîm’e dâhil olmayan, Hz. Peygamber (S.M) tarafından, “Allah dedi ki, der ki” tarzında bildirilen Allah sözlerinden birinde, akıl hakkında deniyor ki “Allah aklı yaratınca ona, gel dedi, geldi; git dedi gitti. Otur dedi, oturdu; söyle dedi, söyledi; sus dedi, sustu. Sonra Allah, bana senden sevgili, senden yüce bir şey yaratmadım; seninle tanınırım; seninle bana hamdedilir; seninle itaat edilir;seninle alırım ; seninle veririm; sevap da sanadır; senin yüzünden kazanılır, azap da buyurdu” (Al-İthâfât’üs-seniyye fi’l-Ahâdîs’il-Kudsiyye; Haydarâbâd 1323, s. 178-179). Kur’ân-ı Kerim’de, akıl, sayılamayacak kadar çok âyette övülmektedir. Hz. Peygamber (S.M.), “Allah, kullara akıldan üstün bir şey ihsan etmemiştir; akıllı kişinin uyuması, bilgisiz kişinin, gecelerini ibadetle geçirmesinden üstündür; akıllı kişinin yiyip içmesi, bilgisizin orucundan üstündür. Allah, hiçbir Peygamber göndermedi ki onun aklım tam ve kâmil kılmasın; onun aklı, bütün ümmetin aklından üstün olmasın” buyurmuştur (Sefînat’ül-Bıhâr, II, s. 214)
İslâmda teklif, tam aklîdir, akla dayanır. Aklı olmayanın sorımluluğu yoktur; ergenlik çağına girmek de teklif için şarttır. Dini emirlerde, tümden yahut bir kısmında İslâmı şart koşanlar olmuş, Hz. Peygamber’in (S.M.) bütün insanlara gönderilmiş olması bakımından bu şartı kabul etmeyenler de bulunmuştur; fakat cezaî hükümlerde İslâmın şart olmadığında ittifak vardır. Burada Hz. Peygamber’in (S.M.), “ Bize, insanlarla, akılları miktarınca konuşmamız emredildi” buyurduğunu (Künûz’ül-Hakaaık, Câmi’us-Sagıyr haşiyesinde, I, s. 69) ve onun sözlerinin de, LIII. Sûrenin (Necm) 4. âyetinde beyân buyurlduğu veçhile vahye müstenid olduğunu da söyleyelim.
Sosyal Açıdan İslam Tarihi -Abdülbaki Gölpınarlı sh.186-187 -2006
Derin Yayınları
Aşk-ı Mevlânâ'da Yananlar...
28 Şubat 2008 18:17
Mesnevî, Aşk-ı Mevlânâ'da Yananlara Konuşur.
Yüzakı: Hocam, Mevlânâ’dan günümüze Mesnevî, yazıldığı günkü kadar canlı, engin ve gündemde. Mâlumunuz kaleme alınan eserler, ya tâlihi yaver gider de kitlelere mâl olur, ya da kendi muhtevâ ve ifade ağırlığını ortaya koyarak… Mesnevî bu noktada nasıl bir yerde duruyor?
Mahmud Erol KILIÇ: Mesnevî yazıldığı tarihten itibaren kıymetli bir ilham eseri olarak, âdeta mukaddes bir eser olarak görülmüştür. Özellikle Mevlevîlik tarihinin ilk devirlerinde Mesnevî’nin Mevlevîler elinde âdeta hatmedilen bir kitap olduğunu görüyoruz.
Ancak daha sonraki dönemlerde Mevlevîlik dışı tarîkatlerin de önemli bir kitabı hâline gelmiştir. Bugün Mesnevî üzerine yapılan şerhlere baktığımız zaman şârihlerin sadece Mevlevîlik yolundan gelmeyen, Mevlevîlik dışı yollardan da gelen insanlar olduğunu görmekteyiz. Halvetî, Nakşî, Kâdirî… ilh. gibi çok değişik kesimlerden insanların şerhler yaptığını görmekteyiz. Hattâ İran çevrelerinde Molla Hâdi-yi Sebzevârî gibi İşrakî bir feylesofun dahî Mesnevî üzerine şerhi vardır.
Mesnevî’nin muhtevasına baktığımız zaman daha çok mukaddes kitaplarda gördüğümüz bazı hakikatlerin, misâller yardımıyla, hikâyeler yoluyla anlatılması usûlünü görmekteyiz. Bu açıdan Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde yer alan bu hikâyelerin bazıları tarihî anlamda vâkî olmuş bir takım hadiseler üzerinden Mevlânâ’nın bir irfan aktarışıdır; fakat diğer bazıları da olmamış hâdiselerdir, Mevlânâ tarafından kurgulanmıştır. Binâenaleyh Mevlânâ Hazretleri’nde anlatım sanatlarının yani şiiriyet tarafının ve tahkiye yönteminin de kuvvetli olduğunu görmekteyiz.
Cenâb-ı Allah Kur’ân’da: “Biz sizlere birer misâl veriyoruz.” buyurur. Akıl sahipleri için, verilmiş bu misâllerde çok büyük örnekler ve alınacak ibretler olduğu bildirilir. İşte Mevlânâ Hazretleri’nin takip ettiği tarîk de budur. Mesnevî’de anlatılan hikâyeler sadece kuru birer hikâye değildir. Burada aktarılmak istenen hikmetler vardır. Hissettirilmek istenen bir ruh vardır. Hikâyeler bu ruh için kurgulanır.
Hattâ Molla Câmî, Mevlânâ için: «Sanki bir nebî ama kitabı yok» der ki bu vahyedilen bir kutsal kitap kendine gönderilmemiş bir elçi mesabesindedir, anlamındadır.
Mesnevî-i Şerîf’e bu denli kıymet atfeden bakış açılarının tarihteki yansımalarına gelince… Osmanlı’da birçok kişinin Farsça öğrenmesi Mesnevî yönüyle olmuştur. Yani insanların büyük kısmı, Farsçayı doğrudan öğrenmek yerine: «Ben Mesnevî’yi öğreneyim…» diye Farsça dersi alarak bu dili öğrendiklerini görmekteyiz.
Yahyâ Kemâl’e sormuşlar:
“–Türkler Viyana kapılarına nasıl gitti?” diye… O da:
“–Türkler Viyana kapılarına kılıçla mı gitti zannediyorsunuz? Hayır Osmanlı, Viyana kapılarına bulgur pilâvı yiyerek ve Mesnevî okuyarak gitmiştir.” cevabını vermiş.
Burada kastedilen şey şudur:
Pirinç pilavı zenginlik alâmetidir. Zaten Osmanlı’ya da çok sonraları dışarıdan gelmiştir. Ama Anadolu halkının çok tükettiği gıdalardan olan bulgur bir mütevâzılık alâmetidir. Dolayısıyla bu sözü şöyle yorumluyoruz: Osmanlı Viyana kapılarına kadar çok büyük zenginlikler eliyle değil, mütevâzı yaşantılarıyla bir yandan bulgur yiyerek, bir diğer yandan da ruhlarını Mesnevî çeşmesinden doldurarak gitmişlerdir.
Zaten Balkanlar’ın İslâmlaşması sürecine baktığımız zaman bunu açık bir şekilde görüyoruz. Macaristan’ın Pec isimli şehrine varana kadar birçok Balkan şehrinde Mevlevîhâne vardır. Sarayevo’da da bir Mevlevîhâne bulunmaktaydı. Nitekim Bosna’dan çıkmış bir hayli Mevlevî veya Mevlânâ uzmanı görmekteyiz. O kadar ki, Selânikli bir Yahudi dönmesi olan Avdetî Es’ad Dede isimli bir zât bile İstanbul Fatih Tahir Ağa’daki ders halkasında Mesnevî dersleri ve sohbetleri yapmakta ve o Mesnevî derslerinden bir hayli insan etkilenip istifade etmektedir.
Mesnevî bugün birçok yabancı dile çevrilmiş bir kitaptır. İngilizceden Fransızcaya birçok dilde tercümeleri bulunmaktadır. Üzerinde çok fazla şerhler yapılmıştır. Çevrilmekle kalmayıp çevrildiği dillerdeki bazı entelektüelleri de etkilemiştir. İşte günümüzün meşhur, Türkçeye bile çevrilip, bir hayli baskı yapan kitabı hakkında Brezilya asıllı Paul Coelho isimli edebiyatçıyla yapılan bir röportajda: «Ben bu Simyacı romanının hikâye örgüsünü okumuş olduğum Mesnevî’den bir bölümden aldım.» demiştir. Bu itiraf güzel bir şeydir. İtiraf edenler var, itiraf etmeyenler var. Malûm-i âlîniz Şeyh Gâlib yıllar evvel şiirlerini söylediğinde bazıları:
«–Efendim, bunlar Mesnevî’ye benziyor. Söylediğiniz beyitler Hazret-i Mevlânâ’nın beyitleriyle aşağı-yukarı aynı, hattâ bazıları aynısının tekrarı gibi, ne dersiniz?» deyince:
«–Evet, çaldım. Çaldımsa da mîrî malı çaldım.» demek sûretiyle Mevlânâ’nın eserlerini bu tür insanların ortak malı, yani sultanın arazisi olarak görmüş ve bundan istimalde bulunmakta da bir beis görmemiştir.
Mesnevî okunması, üzerinde tefekkür, teemmül edilmesi Mevlevî geleneği içerisinde seyr u sülûk açısından da önem arzetmiştir. Yani Mesnevî’nin altı defterinden değişik nefs mertebelerindeki mürîdan için ayrı ayrı dersler çıkarılmıştır. Yani Mesnevî’yi bir seyr u sülûk kitabı olarak da görmek mümkündür.
Mevlevî kültürü içerisinde Mesnevî dersini geçenler ancak Dîvân-ı Kebîr’i okuyabilirler. Tabiî zaman içerisinde Mesnevî’ye verilen bu önem, beraberinde bazı sanat dallarının da ortaya çıkmasını sağlamıştır. Ne gibi?
Meselâ; Mesnevî’lerin özel olarak kıraat edileceği, tedris edileceği, tâlim ve şerh edileceği, zevk edileceği mekânlara ihtiyaç duyulmuştur. Böylece belki de İslâm medeniyeti içerisinde başka kitaplara nasip olmayan -meselâ, bir Fusushâneler oluşmamıştır, Mektûbathâneler oluşmamıştır- bir Mesnevîhâneler geleneği oluşmuştur. Burada Mesnevî dersleri yapılmıştır. Tabiî ki burada Mesnevî dersini yapan üstâdın, hocanın hem zâhirî ilim müktesebâtı, hem de mânevî zevki oranında değişik Mesnevî dersleri yapılmıştır.
Bu açıdan bakıldığında Mesnevî bizim coğrafyamızdaki İslâm anlayışının şekillenmesinde çok önemli rolü olan bir kitaptır. Tabiî ki Arap dünyasında, Orta Asya’da başka kitaplar çok müessir olmuş olabilir. İslâm düşüncesinin şekillenmesinde özellikle Anadolu ve Rumeli’deki İslâm anlayışında çok merkezî bir yerde oturmaktadır Mesnevî.
Yüzakı: Mesnevî’yi buraya ve bu ölümsüz noktaya taşıyan temel özellikleri nelerdir?
Mahmud Erol KILIÇ: Bir eseri ölümsüz kılacak olan şey; ölümsüzlük noktasını yakalamasıdır. Ölümsüzlük noktası rûhâniyettedir. Ruh, Allah’ın emâneti olarak bütün yeryüzüne, bütün mahlûkata, başta insan olmak üzere üflenmiştir. Bütün bedenî vasıflar, bütün cismânî, maddî, materyal vasıflar ârızîdir, ölümlüdür, hepsi geçicidir. Ancak ruh, ölümsüzdür, bâkîdir. Çünkü rûhun kaynağı ölümsüzdür. Dolayısıyla rûhâniyet mertebesini yakalamış bütün eserler kalıcıdır. Bu eserler, kitâbî olsun veya olmasın, Mesnevî’nin bugün çevrildiği bütün dillerde karşılık buluyor olması, âdemoğlunun hangi milletten, hangi meşrepten, hangi dinden olursa olsun, o müşterek insanî özelliği bulduğunu vurguladığının bir göstergesidir. Mesnevî’yi ölümsüz kılan özellik, rûha hitap ediyor olması, rûhun ölümsüz olmasından dolayı, o eserin zamanını aşarak günümüze, hattâ günümüz sonrasına uzanmasıdır. Çünkü insanın rûhânî yönü; zamanî değildir, ırkî değildir, kavmî değildir, cinsî değildir. Yani insanın rûhânî özellikleri, hangi kavimden, hangi topraktan, hangi coğrafyadan, hangi cinsiyetten olursa olsun ortak insânî esaslardır. O eşref-i mahlûk olmanın verdiği bir özelliktir. Buna hitap ettiği sürece her türlü eser, ölümsüzlük suyundan içmiş olur ve de içirir. Bu tür eserlere «klâsikleşmiş eser» denir.
Yüzakı: Böyle bir başarı, hangi temel kültürün ve olgunluğun eseridir? Mevlânâ’nın Mesnevî’yi ortaya koyan dağarcığının özünde neler vardır?
Mahmud Erol KILIÇ: Her eserin bir doğum süreci vardır. Özellikle tasavvufî literatürde bir eserin yazılması modern yazarların yazılarını yazış tarzından farklı olarak daha çok ilham yoluyla olduğu için öncelikle böyle eserlere hâmile kalınır. Bu süreç içerisinde bir duygu yoğunluğu yaşanılır ve nihayet onun bir inficârı (patlaması) sûretiyle eser ortaya çıkıverir.
Mâneviyat âleminde hâmile kalmadan eser verenler, pek hoş görülmezler. Binâenaleyh Mevlânâ Hazretleri’nin eserlerini yazmadan evvel kendisinin çok güçlü bir mâneviyat hayatı yaşadığını görmekteyiz. Her ne kadar Mevlevî çilesi ile Halvetî erbaîninde bazı ufak farklılıklar varsa da çileye girdiğiniz zaman bir buçuk metreye bir buçuk metre olan bir alan içerisinde ve geceleri hiçbir şekilde sırtınızın yatağa veya duvara yaslanmadan uyumak sûretiyle sadece müttekâya çenenizi dayayarak uyumak sûretiyle geçireceğiniz bir 40 gün, ardından bir 40 gün, ardından bir 40 gün… Kırk üstüne kırk gün çıkardıktan sonra bu tür eserleri Şems-i Tebrizî isimli bir gönül çelici ile karşılaşması neticesinde zaten yanmaya hazır meş’ale birden alev almış ve bu eserler ortaya çıkmıştır. Bu mânâda Mevlânâ’da o eserlerin, o şiirlerin mânevî babası, bir bakıma Şems-i Tebrizî’dir. Bundan dolayı zaten eserine Külliyât-ı Şems demiştir. Yani bunları ben söylemedim hocam söyledi anlamında. Ne büyük bir edep. Tam bir fenâ fi’ş-şeyh hâli…
Mevlânâ bu eserlerin doğumundan evvel, birçok doğum sıkıntıları çekmiştir. Bunu hisseden has müridânından olan Çelebi Hüsâmeddin Efendi onu âdeta tatlı bir şekilde iknâ etmiş ve bu eserlerin zuhura gelmesine aracı olmuş, ebelik etmiştir.
Binâenaleyh Çelebi Hüsâmeddin olmasaydı, belki Mevlânâ bu eserleri, bu sözleri söylemiş olmayacaktı, söylemeden gidecekti. Çünkü tıpkı diğer âriflerde de olduğu gibi, Mevlânâ’nın da yazmak arzusu, derdi taşımadığını görmekteyiz. Zira ârifler bir şeyi yaşamayı tercih ederler. Yaşamanın lezzeti içerisinde müstağrak olan bir kişi bunu başkasına aktarmayı hem uygun görmez ve hem de bir sevgi hâlini, bir özel hâli, bir mahrem hâli, başkasıyla paylaşmayı ahlâken kendilerine yediremezler. Bunu sadece Mevlânâ’da değil, İbn Arabî’de, Yunus Emre’de, Niyâzî-i Mısrî’de ve sâir birçok ârifte görmekteyiz.
Ancak birçoğuna -İbn Arabî örneğinde de görüleceği üzere- emr-i ilâhî işaretiyle yazdırılıyor. Bu zâtlar bu kitabı yazdıktan sonra, şu şiirleri söyledikten sonra, şunlara güzel bir çeki-düzen vereyim, bir tanzim edeyim, bu kitaba güzel bir isim vereyim, baskısı şöyle olsun, cildi böyle olsun gibi kaygılar taşımadıklarından dolayı söyler geçerler. Bundan dolayı bakın Mevlânâ’nın eserine özel bir isim dahî aramadığını görüyoruz. «Mesnevî» diyor. Mesnevî aslında bir kitaba konacak bir isim değildir. Mesnevî malûm, iki beyitte her bir mısraın sonunun aynı kâfiyede olması ile oluşan kısa vezinli bir şiir söyleyiş tarzıdır.
Mesnevî-i Şerîf’in ulaştığı başarı şüphesiz İslâm irfanına ait en üst ilmeklerden insanlık sırrının açılmasıyla alâkalıdır. Şüphesiz Hıristiyan, Mûsevî vesâir geleneklerde de bir takım metafizik eserler üretilmiştir. Ancak şu gerçek ki, Hıristiyan ve Mûsevîler başta olmak üzede gayr-i müslim uzmanların da itiraf ettiği üzere, Mevlânâ’nın eserlerindeki lezzet ve yüksek seviye hiçbir beşerî eserde görülmemiştir.
Mesnevî, İslâm’a mahsus bir eserdir. Kendisi bunu beyitlerinde açıkça belirtir. Benim eserlerimde Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mirasından başka bir şey aramayınız, der. Nitekim O, “Men bende-i Kur’ân’em” diye başlayan o meşhur rubâîsinde meâlen şöyle söyler:
Kur’ân-ı Kerim bendesiyim ben yaşadıkça,
Yalnızca Muhammed yolunun toprağıyım ben!
Bundan öte bir söz dese her kim, karışıkça,
Israrla şikâyetçiyim ondan ve o sözden!..
Mevlânâ Hazretleri bu rubâîsinde, bağlı bulunduğu çizgiyi net bir şekilde ifade etmektedir. Mevlânâ’ya başka bir çizgi arama beyhûde bir çabadır. Hâsılı, Mesnevî’nin sahip olduğu mıknatıs o hakikat-i Muhammediyye’nin aşk mektebindeki ifadesidir.
Yüzakı: Muhtelif dillere tercüme edilen Mesnevîler, gerçek Mesnevî’yi ne kadar yansıtıyor? Batı dünyası, Mesnevî’ye, gerçekten ondan faydalanmak için mi; yoksa hümanist yaklaşımlarını desteklemek için mi yöneliyor?
Mahmud Erol KILIÇ: Her türlü filozofun, bilgenin, ârifin sözü söylendikten sonra artık insanlığın ortak malı olur. Bu insanlıkta kim ne niyetle anlarsa anlar veya anlamaz. Binâenaleyh Mevlânâ’nın sözleri de, bazılarınca kendi itikat ve inanışlarına uydurulmaya çalışılmıştır. Oysa Mevlânâ’yı doğru anlamak, onu kendi havuzu içerisinde anlamak demektir. Onun buna yönelik de beyitleri vardır zaten. Mesnevî’nin ilk 18 beytinin içinde buna da cevap veriyor:
“Hiç kimse benim derûnumda yatanı araştırmadı. Herkes beni kendine uydurmaya çalıştı. Herkes bana bir yönden baktı. Herkes bana kendi görmek istediği, bakmak istediği şekliyle baktı…” anlamında bir söz söylüyor. Yani onların görmek istediği Mevlânâ değilim ben, diyor.
Muhtelif dillere tercüme edilen Mesnevî’lere gelince, onların gerçek Mesnevîleri ne kadar yansıttığı, tercümede anlayışlar ve aktarışlar nispetinde ne kadar ne yapılabildiğine paralel olarak değişir…
Meselâ: Nicholson’ın İngilizceye yapmış olduğu tercüme, harfî bir tercümedir. Bu hâliyle gerçekten çok güzel bir çalışmadır. Tercümenin ötesinde bir de çok güzel notlandırmaları vardır Nicholson’ın. Kendi müktesebâtı, kendi bilgi kaynakları doğrultusunda geniş şerhler düşmüştür. Nicholson bu tercümeyi en eski nüshalara dayanarak yapmıştır. Konya nüshasını tercümeyi bitirmesine yakın inceleyebilmiştir. Binâenaleyh tavsiye edilebilir.
Lâkin bazı İngiliz yazarlarınca bu tercümenin çok fazla şiiriyet özelliğini gözetmeyip, mânâyı doğru aktarmayı hedeflediğinden dolayı şiir zevki açısından zayıf kaldığı söylenmiştir. Bundan dolayı Nicholson’ın bu tercümesini alıp onu şiiriyet yönünden işleyen yeni tercümeler de yapılmıştır. Bunlar daha çok tutulmuştur. Meselâ: Bugün Amerika’da kitaplarının en fazla sattığı söylenen ve kendisi de şair olan Coleman Barks isimli bir Amerikalı, Nicholson tercümesini alarak bir adaptasyon yapmıştır. Bu yapmış olduğu adaptasyon gerçekten çok zevkli tercümeler hâline gelmiştir ve Coleman Barks tercümeleri hâlâ çok okunmaktadır.
Fransızcada da Havva Hanım’ın (Eva Meyerovitch) yapmış olduğu bir tercüme bulunmaktadır. Fakat bu tam bir tercüme değildir. Fransızcaya tam tercüme İran asıllı bir Fransız olan Emir Müezzî tarafından yapılmıştır.
Gabriel Mandelkhan da Mesnevî’yi İtalyancaya çevirmiştir. Rusçaya, Almancaya, Sırpçaya tercümelerinin yapılmakta olduğunu duyuyorum ama bu diller hakkında bilgim olmadığı için bu tercümeler hakkında iyidir, kötüdür diye bir şey söyleyemeyeceğim.
Yüzakı: Bu noktada; “Gönülleri temiz insanlardan, hakikati sevenlerden başkalarının Mesnevî’ye dokunmalarına müsaade yoktur.” cümlesini değerlendirir misiniz?
Mahmud Erol KILIÇ: Bu, bazı mânevî metinlerin otomatik kilitlenmesidir. Metin, kendini otomatik olarak kilitler. Nâ-ehle, nâdâna o metin kendini kilitler. Bunu yüce kitabımızda da görmekteyiz. Kur’ân-ı Kerîm’de: “Lâ yemessühû illâ’l-mutahharûn” âyetine göre tathir, yani temizlenme faaliyetinden geçmeyenlerin Kur’ân-ı Kerîm’e dokunamayacağı bildirilir. Bunu hukukçular hukuk düzeyinde algılamak sûretiyle «abdesti olmayanlar dokunamaz.» şeklinde tercüme etmişlerdir ki, Fıkıh Usûlü mantığı açısından doğrudur. Ancak zâhire ait olan bu mânânın rûha ait olan yönü de vardır. Bu birbirinin alternatifi değildir. Her iki mertebedeki anlamı da muhafaza etmek gerekir. Tasavvufî açıdan bakıldığında meshetme, Kur’ân-ı Kerîm’in mevzû ve muhtevasına nüfûz edebilmeyi ifade eder ki, ârifler bu âyeti o şekilde tercüme etmişlerdir. Onun derin anlamlarına nüfûz edebilmek için tathir, temizlenme (nefis temizlenmesi, nefis tezkiyesinden geçmiş olmak) gerekir.
Mesnevî de böyledir, Fusûsu’l-Hikem ve Fütühât-ı Mekkiyye de böyledir… Belirli bir düzeye gelmeyen insanlar bu metinlerden bir şey anlamazlar. Metinlerden bir şey anlamayacakları için de «Mesnevî’ye dokunmalarına müsaade yoktur.» denmiştir. Bu mecâzî olarak söylenmiş bir sözdür. Yoksa ellemesinler, el sürmesinler anlamında değildir. El sürüyorlar zaten, herkes sürüyor. Ama şu bir gerçektir ki, eline alan bazı insanlar: «Ben bu Mesnevî’yi okudum, hiçbir şey anlamadım, hikâye anlatıp duruyor.» veya «Bana uygun olmayan gayr-i ahlâkî ifadeler var.» diyerek elinden atabilmektedir. Tarihte Hâricîlerin bir zümresi vardı. Kur’ân-ı Kerîm’de geçen Yusuf kıssasını kendi Mushaflarından çıkarmışlardı. Bunun vahiy olduğunu inkâr etmiyorlardı. «Vahiydir ancak biz bunu namazda okumayı edebe mugâyir ve ahlâka aykırı görüyoruz.» diyerek -sümme hâşâ- Allah’tan daha ahlâklı olduklarını bir bakıma iddia ediyorlardı.
Rahle-i nebevîden geçmeyen kişi Kur’ân-ı Kerîm’den bir şey anlamamıştır ve onu inkâr etmiştir. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerîm’i inkâr etmeden evvel, önce Hazret-i Muhammed’in mektebinde eğitilmiş olmak gerekir. Bu durum yüksek hikemî eserler olan Mesnevî-i Şerîf ve Fusûsu’l-Hikem gibi eserler için de geçerlidir. Gerekli tâlimden geçmeksizin bunları eline alıp hakkında yorumlar yapmak yanlıştır. Önce Aşk-ı Mevlânâ’da yanmazsanız Mesnevî size konuşmaz. İrfân-ı Muhyiddîn’den feyz almaksızın, bu potada pişmeksizin, Fusûs, size hiçbir şey söylemez.
Yüzakı: Mevlânâ, böyle bir cümleyi anlamayan, art niyetli muhalifler için söylüyor şüphesiz. Oysa kendisi, kapalı meseleleri bile anlaşılır hâle getirmek için hikâye üslûbuyla idrakleri açmıştır. Hâl böyleyken kimilerinin aydın kimliği ile kalkıp Hazret-i Mevlânâ’ya ve Mesnevî’ye bugün de haksız tenkitler yöneltmesine ne diyorsunuz?
Mahmud Erol KILIÇ: Bu tabiî bir süreçtir. Âyette ne buyurulur: «Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?» Dolayısıyla bilgide ve zevkte dereceler vardır. Herkes kendi durduğu yerden hakikate bakar, Hazret-i Peygamber’i anlamak bir seviye işidir. Herkes Hazret-i Peygamber’i anlayamayacağı gibi Urfalı Nâbî’nin tâbiriyle:
Herkes çekemez kemân-ı Muhyiddîn’i…
Herkes Muhyiddîn’i Arabî’nin kemanını yani yayını çekecek pazuya sahip olmadığı için onu anlayamayacaktır. Aynı şekilde herkesin Mevlânâ’yı anlamasını beklemek de beyhûde bir uğraştır. Bu tabiî bir hâdisedir. Tabiî olmayan burada iftiraya varan, Hazret’e -iftira düzeyinde kendi yorumlarını Hazret’e yakıştırmaktan ibaret- olan bu iftiralardır. Ehlullah bundan rencide olur. Hem onlar bunu sîneye çekse bile Hak kabul etmez. Gayretullaha dokunur. Tokat da fena çıkar. Kabağın sahibi var efendiler.
Yüzakı: Mesnevî gibi üst seviyede kaleme alınmış eserlerin hem hâiz oldukları kıymet hem de anlam dünyasının birçok kişiye kapalılığı bu tür eserler üzerinde tarih boyunca sayısız çalışmalar yapılmasını da beraberinde getiriyor. Mesnevî üzerine yapılmış en önemli çalışmalardan bir kısmını sayabilir miyiz?
Mahmud Erol KILIÇ: Sadece birkaç örnek vereyim…
Mesnevî-i Şerîf deyince akla gelen ilk isimlerden birisi hiç şüphesiz İsmail Ankaravî (Rusûhî Dede)’dir. Ankaravî, Mesnevî üzerine farklı özelliklerde eserler kaleme almıştır. Bunlardan en önde geleni Minhâcü’l Fukarâ isimli şerhidir. Yine aynı şahsın Mesnevî’yi seyr u sülûk derecelerine yani nefis mertebelerine göre tanzim ettiği bir kitabı bulunmaktadır: Nisâb-ı Mevlevî adında.. Bunun gibi birçok klâsik şerh ve tasnif örneği saymamız mümkün. Ancak bu bir röportajın hududunu aşan bir mevzu… Sadece şunu söyleyeyim: İrfan geleneğimizde yüzü aşkın Mesnevî Şerhi bulunmaktadır. Bunun en son örneklerinden birisi de son devir Mevlevîlerinden Ahmet Avni Bey’in şerhidir.
Şerhlerden sonra tercümelere gelecek olursak… Diğer dillere yapılmış tercümelerinden bahsettik. Türkçeye yapılan tercümelere baktığımızda iki tür tercüme görmekteyiz. Birisi manzum diğeri ise mensur tercüme… Manzum tercümenin en önde gelenlerinden birisi Nahîfî’nin tercümesidir. Merhum Âmil ÇELEBİOĞLU bu kıymetli çalışmayı kültür dünyamıza kazandırmıştır. Mensur tercümelere ise günümüzden iki örnek Abdulbâkî GÖLPINARLI’nın ve Şefik CAN’ın tercümeleridir. Özellikle Şefik CAN Hoca’nın tercümesi anlaşılırlık noktasından gayet güzel bir çalışmadır. Şiiriyet çok gözetilmemiştir.
Yüzakı: Hocam, bir de şöyle bir önemli nokta var: Mevlânâ’yı ve Mesnevî’yi günümüzde farklı mihraklardan pek çok kimse farklı şekillerde sahipleniyor. Bunu nasıl yorumlamalı? “Ne olursan ol gel!” ifadesindeki maksadı bu çerçevede açıklar mısınız?
Mahmud Erol KILIÇ: Her şeyden önce, Hazret-i Mevlânâ portresini doğru çizmemiz gerekiyor. Bu portreyi ancak kendisinin söylediklerinden yola çıkarak doğru çizebiliriz. Söylediklerinden hareketle ona baktığımızda Hazret-i Muhammed’in mektebine bağlı, silsilesi belli, yolu belli bir ârif görmekteyiz. Bu noktada tablo tümüyle nettir.
Ancak tabiî bazı insanlar kendi tuttukları yolu ve görüşü meşrûlaştırıp kendi propagandalarını yapmak için, böyle bilgelerin isimlerini ve eserlerini kullanabilmektedirler. Bu eserlerden bazı pasajlar siyak ve sibakları cımbızla ayıklanmak sûretiyle öyle bir şekilde ortaya konmaktadır ki, karşınızda bambaşka bir şahsın portresi oluşmaktadır. Ondan dolayıdır ki, Mevlânâ’yı doğru anlamak için onu bütün olarak değerlendirmek gerekir.
Ancak bir de şöyle bir noktayı gözden kaçırmamamız gerekiyor: Bizim âriflerimiz öyle âriflerdir ki, bu aşk mektebinde eriyenler kadar, onları art niyetle ve kötü niyetle alanlar bile bir müddet sonra dönüşürler, değişirler, güzelleşirler.
Malûm-i âlîniz Hazret-i Mevlânâ’ya izafe edilen bir söz vardır: “Ne olursan ol gel!” Bu söz hakikatinde Ebû Saîd Ebû’l-Hayr isimli bir zatın sözüdür. Ancak mânâ olarak Mevlânâ Hazretleri’nin meşrep ve tarîkine çok aykırı bir söz değildir. Çünkü o sözde: “İster putperest ol, isterse Mecûsî… Ne olursan ol gel!” denirken bir şey kastedilmektedir. Gel de, geldiğin gibi öylece kal anlamı yoktur burada. “Sen hele bir gel bakalım, bu eşikten içeriye hele bir adımını at; gerisi bize kalmış…” anlamı vardır. Nitekim Hazret-i Pîr’in dergâhının kapısının üzerinde şu ibâre yer almaktadır. Meâlen:
“Burası âşıklar Kâbe’sidir. Her kim ki buraya nâkıs gelir, buradan kâmil olarak çıkar.” Görüleceği üzre Mevlânâ: «Gel, buraya noksan olarak gel, noksan olarak çık.» demiyor.
Yüzakı: Hocam bu kıymetli ve istifadeli mülâkat için teşekkür ediyoruz.
Mahmud Erol KILIÇ: Ben de aynı şekilde size teşekkür ederim.
YÜZAKI Dergisi'nde yayınlanmıştır.
http://semazen.net/yazar_yazi.php?id=238
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)