z.Hüseyin Salim Saraçer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
z.Hüseyin Salim Saraçer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Mevlevî Hoşgörüsü: Nerede ve Ne Zaman?

Makaalâtta Tebrizli Şemsin insanı tanrılaştırabilecek her türlü kavrama; tasavvufun, vahdet-i vücut'un radikalleştirilmesine, hulûl düşüncesine; insanlaşmayı, olgunlaşmayı hedeflemeyen çokbilmişliklere; ayrımcılıklara, düşüncesizliklere, çarpıtmalara bırakın hoşgörü göstermeyi tahammül dahi etmediğini görüyoruz. Derhal karşı çıkar, konunun üzerine gider. Hüküm vermekten, haklıyken ağır yargıda bulunmaktan çekinmez. Tartışma konusunun dışındaki alanlarda ise eleştirdiklerinin haklarını verir, istedikleri yola gitmelerini hakları olarak görür.

Ayrım noktalarını net koyar, her düşünceyi aynı potada eritmez, tasavvufun hakikatle eleştirilmekten bağımsızlaşıp uçmasına izin vermez. Kopup gideni yargıladıktan sonra, ayrım noktalarını vurgulayarak biraradalığın, dostluğun, insanca ilişkilerin devam etmesine özen gösterir.

Burada dikkati çekmek istediğim bir nokta var. Eleştirisinde nettir. Hakikatî bile bile çiğnediğini gördüğü ululanan, büyüklenen kişileri takipçilerinin yanında ayak altına aldığı da olmuştur, örtbas etmeyelim. Ancak ikna olmayanı susturma gibi bir yolu seçmez, ikna ettiğini de, kendisini de her sorundan kurtulmuş görmez. Tartışmanın içerisinde, eleştiriyi ayrıntılı ve ciddi argümanlarla göğüsleyerek, eleştirerek, fikirleri değişik alanlarında takip edip analiz ederek öğretir, düşüncesini canlı tutar.

O dönem ilginçtir. Entellektüel (temellendirici, tartışmaya açık) duruşlar ile düşünceyi işine geldiği gibi götürüyor görünen duruşlar yanyanadır. Aklı başında insanları çıldırtan fikirlerle bunları düzeltip derslerini verenlere ders verecek kadar derin ve temelli fikirler bazan aynı kişilerce geliştirilmektedir.

Tebrizli Şems insanların haklarını vermeye gayret eder. Başkaları için selâm sabah kesmeyi gerektirecek ayrımlar onun için konunun hakikatine sadakatten, hakikatliliğe davetten ibarettir. İnsana, emeğe, düşünceye saygısızlık değildir.

O dönemde ortak nokta insanların hakikatle kendilerini düzeltmeyi reddetmemeleridir. Birisi yanlışlarını gösterdiğinde kabul ederler ve belki de daha sonra bildiklerini okumaya devam ederler. Hakikat iddiasında bulunanı yalncı çıkarmazlar. Genellikle.

Tartışmalarda bir otorite kabul edildiğini kendisi gibi düşünen, düşünmeyen insanların Tebrizli Şemsin tasarımları, önerileri, geleceğe yönelttiği tanımlamalarına kendi projelerinde bildiklerini okusalar da, çatmadıklarını gözlemliyoruz.

Tebrizli Şems ve Mevlânânın Gazalî ile ortak yanları o dönemde ulaşılmış bir konsensusa da işaret ediyor. Bu konsensusun bir diğer ayağının oluşturulmasında Hacı Bektaş-ı Velî'nin insiyatif üslendiğini, yetmiş kişiden oluşan bir meclisin toplandığını Evliya Çelebiden öğreniyoruz. Ev sahibi Koyun Baba'dır. Toplantının sonuçlarını yedi yüz derviş her bir yöne iletir, rivâyetlere göre.

Şemsin rolünün bir konsensusta ifadesini bulan, bulacak düşünceler, temeller sunmaktan ibaret olduğunu düşünmüyoruz. Gelecek bin sene şekillendirilmektedir. Tartışma ortakları bir yasaktan, merkezî otoriteden korkuyla değil büyük bir uzlaşmanın şartlarının oluşmasının sonucu olarak,  özlemini duyarak Tebrizli Şems'e dikkat etmekte, kendilerini ve duruşlarını izah etmek için gayret göstermektedirler.

Açık bir diskur söz konusudur, tehdit, korku, baskı söz konusu değildir. Tartışmaya açıklık kendisini her alanda sarsıntıya açma anlamına da gelmez. Temel hassasiyetler üzerinde uzlaşılmıştır, dikkat gösterilmiştir, en azından karşı durulmamıştır.

Zamanla uzlaşma konuları sislenmiş, temellendirici tartışmaların hakikat iddiaslarını buluşturan diskuru kaybedilmiştir. Şemsin itiraz ve farklılıkla birarada yaşama ve tartışarak ayrımlar getirme, uyanık tutma, sohbet veya konuşma diyalektiğinde temel ayrımlar üzerine farkındalıkları aralıksız açık tutma tavrı geçerliliğini yitirmemiştir.

Tebrizli Şemsin yeni bir bin yılın temellendirilmesinde emekleri büyüktür. Ekzantrik bir seyyah değildir! Moğol istilalarıyla Cumhuriyet arasındaki dönemi belirleyen tavrın, duruşun, projenin temellendiricilerindendir.

...

Mevlânanın "avam" konusundaki tavrını hatırlayalım. Çalışanları, meslek sahiplerini, halktan insanları faziletli insanlar olarak görmeyen, avam ilan eden anlayış karşısında sinirlendiğini, bu düşüncelerin sahiplerine hakaret ettiğini Eflâkiden okuyoruz. Menkıbelerde abartma olabileceği düşünülebilir. Ancak, hem sözlü gelenek hem de eserleri bu tavrını destekliyor. Gazalî ile beraber iktidar sahiplerine eleştirel, mazlumları sahiplenici bir tavrı var.

Hayat kadınlarını, mahkûmları, itilmiş kakılmışları selamlayışları, her çiğliği mesele etmeyişi, eleştiriye açık oluşu her daim öfkesiz ve diplomatik kılmıyor Mevlânâyı. Bir adı zaten Celâl'dir, celâl'liğinin hakkını vermeye de çalışmıştır.

...

Affedebilmek, insanların farklarını, yanlışlarının olabileceğini, hayatların ve fikirlerin ömür/ömürler boyu şekilleneceklerini kabul etmek ile topluma öneriler, toplumun geleceğine öneriler olarak fikirlerin, yargıların, hakikat iddialarının arkasında duruş arasında bir çelişki, zıtlık yok.

...

"Katılmıyorum, bunu kasd etmedim, buradan bu çıkarılamaz" gibi iddialar her daim tartışma gerekmese de tartışmaya açık duruşun ifadesidir. İnsan, söylediğinin arkasında duruyorsa tartışabilir. Hakikatle kendisini düzeltiş iddiasızlık değildir. İddianın temellerinin sarsılması, daha farklı bir düşüncenin geçerliliğinin söz konusu olması gerekir.

Mevlananın yaşadığı dönemde ona birisi "Düşünce Senin ve Gazalinin yüzünden yok oldu!" dese "yanlışın var!" dermesi daha büyük olasılık. Susması, gülümsemesi, hatta konunun tartışılamayacağı birisi ise "haklısın!" demesi de küçümseme işi olmazdı. Nasreddin Hocanın sen de haklısın hikayesindeki gibi.

Tartışmaya açık durma eşitleme, eşit görme işi. İnsanın canının istemesi, zaman bulması bulmaması işi değil, bir sorumluluk işi.

Geçiştirme tartışmanın hayırlı olmaması ile alâkalı. Karşı tarafın haklılığının ifadesi değil.

"Sen de haklısın!" meselesi uzlaşmazlıktan hikmet çıkarma, perspektif açma işi. tartışmanın kendisi değil.

...

Refi Cevat Ulunay'ın 18 Aralık'ı cüzdan boşaltma olarak görüşe tepkisi çok ağırdı. O o tepkiyi verene kadar konuya aynı zamanda hem gülümsemiş, hem de üzülmüştür birileri. O tepki verilmese, "verilsin!" ya da "niye verilmedi!" demezlerdi. Verilince de "yanlış oldu!" demezler. Haklı olmak, eleştirinin hakkani olması her zaman konuşma tepki verme anlamına gelmez.

İnsan kendisini öldürmeye kalkışmış kişiyi affeder, hatta dost edinir, ancak, öbür dünyanın dili şu dil, bu dil, zaman ve mekan reel olarak mevcut diyene tepki gösterebilir. Birisi adaleti karşılıklılık ve intikam olmadan çıkartma işi, insanın değişmesini isteme, değişecek olanı ezmeme, insanlığı başa kakmama işi; diğeri hakikat üzerine iddia. Hakikat üzerine, insan hakkı hatta bir kedinin, kuşun hakkı üzerine suskun kalmama ayrı bir konu.

...

Günümüzde mevlevî olduğu düşünülenlerin hakikat konusunda yanlışa tavizkar olacaklarını düşünmüyorum, ifadenin kibar bir yolunu aramalarını ise bir kaçış, hakikati satış olarak düşünemiyorum. Her konuda fikir sahibi olmak zorunda değiller. Kendi yanlışları doğruları bir birine karşımış da olabilir bazan. Tasnif derdinde olabilir, herkesi dinleyebilirler. Ancak yanlış bir iddiaya doğru da dememek durumunda hissederler kendilerini ayırt edebildikleri ölçüde. Hakikat için yanlış ifadede bulunmak korkunç bir şey değildir. Yanılabileceğini hesaba kattıktan sonra, insanları ezip geçmedikten, insanların doğrusuna zulüm etmedikten sonra. Eğriye zulüm zaten olmaz. Eğriyi savunan da eğri veya eğri olmaya mahkum görülmez. Bazan susmak, tecrübesizliğin yanlışlarından kaçınmaktır, insanların anlayışına zarar vermekten kaçınıştır. Yeterince tecrübe zaten yoktur, tartışmaya tereddüt de bir çeşit hoşgörüdür bazan.

İnsan, kendi sözü fikri için "öyle değil, böyle değil, şöyle!" deme hakkına sahip değildir sadece. Yanlış hükümden de kaçınma, yanlış anlaşılmaya itirazda bulunma hakkına sahiptir. Yanlış anlaşıldığını vurgulama karşı tarafın anlayış kapasitesi ya da bilgisini küçümseme, hakaret de değildir.

Birisinin "şunu dedin"ini tartışmakla mükellef değildir sözü ifade eden, "onu demedim" demekle başlaması mevzuyu çarpıtma değil, mevzunun hakikatine yöneltmektir. "Yanlış anlama"ları düzeltme bir hak da olsa her daim gerekli değildir. Düzeltme talebi söyleyenin omuzuna yıkılacak sorumluluklarla da alakalıdır. İnsan kast ettiğini söyler, söylediğini kast eder ideal bir iletişim toplumunda, ya da bunu kabul ederek bir birimize itirazda bulunabiliriz. Kastetmediğimi söylüyor durumda olmam, iletişimin mümkün olmasının şartlarını, gereklerini savunmamla, iletişimin temel normatif duruşuna dönmekle alakalıdır.

İnsan ne dediğine karar verme, yani bunu açıklığa kavuştırma hakkına sahiptir dedik. Bu bir yükümlülük de değildir. Bu hakkın kullanılıp kullanılmaması "yanlış "anlaşılanın", yanlış anlaşıldığını düşünenin, düşüncesi tartışılanın hakkıdır. Karşı tarafın da yanlış anlaşılmaya, ifadesinin yanlış anlaşılmasını düzeltmeye hakkı vardır.

Toparlarsak: Tartışma ilk elde ele alınan düşüncenin üzerindeki uzlaşmazlığın anlaşmayla sonuçlanmasını değil, karşılıklı iddiaların ne(ler) olduğu üzerinde uzlaşmayı hedefleyebilir (Gadameri hatırlayarak).

"Hayır!" normatif olarak bağlayıcıdır (Haberması hatırlayarak), gerekçelendirilecektir. "Hayır, çünkü"... Onaylamayla değil, onaylamamakla tartışma kabul edilebilir. İlk elde onaylanacak olan, "evet bunu söylüyorum"dur. Karşı tarafın neyi söylediğinde uzlaşmak, konu üzerinde bir çeşit uzlaşma olsa da (buradan nerede ayrışıldığı ortaya çıkmaz, gerekçeler talep ediliyor olabilir, vb.).

....

Yanlışa, yanlış anlaşılmaya hoşgörü karşı tarafı küçümsemeye dönüştüğünde, karşı tarafın kapasitesini ciddiye almamaya dönüştüğünde sorunlu. Her yanlış anlaşılma sorunlu olmayabilir, nsanlar her konuyu tartışma istemeyebilir, zamanları olmayabilir vb. Buna karar verecek olanlar "yanlış anlaşıldıklarını" düşünenlerdir.

Tersi de geçerli olabilir. Yanlış anlaşıldığını sananın karşı tarafı yanlış anlaması da nadiren gerçekleşen bir durum değildir. Kimin yanlış anlaşıldığı üzerinde bir uzlaşmanın da tartışmanın devamı için zorlanması anlamlı değildir. Uzlaşmazlığı körüklememek, yargıları paranteze almak önerilebilse de her daim mümkün değildir.

...

Tartışma kin, öfke intikam, tahakkm işi değildir. tahakküm derdinin olmadığı yerde açık bir tartışma olur. Tahakküm talebi, ihtiyacı ile tahakküm aynı şeyler değidir. İnsanı, tartışmacıyı hatasız olmaya davet etmek insana haksızlıktır. İnsanlar karşılıklı çabalarla pozisyonlarını eşitler, belirlerler.

Öğrenci öğretmen tartışmasında dahi pozisyon belirlemeleri, eşitlik eşiklerinin şekillenmesi gereklidir. Argümentasyonun (tartışmayı belirlemek için) kesilmemesi gibi.

...


Hoşgörü insanın yanılabilirliğini, gaf yapabilirliğini kabulleniş; hatalardan rant sağlamama, davranışları idealize edilmiş davranışlarla kıyaslamama; kimseyi olup bitmiş görmeme, olgunlukla karşılama halidir.

Olgunluğun ifadesi olarak hoşgörü bir tartışmada da kendisini ifade eder: Yanlış anlaşılmayı düşmenlıkla karşılatmaz, puanlamaz, üstünlük kurma ya da aşağıda kalmama derdi taşımaz. Rakibini düşmanlaştırmaz, rakibiyle kendisini incitmez, rakibi tartışma ortaklığına çeker.

"Hoşgörü" karşı tarafın anlayışına tereddütün ifadesi olduğunda, kendi ifadesinin tartışılamazlığını perdelediğinde "hoşgörüsüzlüğü mü hoşgöreceğiz!" der. Sömürgecilerden hoşgörü değil adalet talep etmek bu yüzden gereklidir!



16 Şubat 2011 Çarşamba

HAKİKAT MEVZUBAHİS OLDUĞUNDA GERİYE KALAN HER ŞEY TEFERRUATTAN İBARETTİR!

Korkmaya hakkınız olduğunda korkun.
Çekinmeye hakkınız olduğunda çekinin.
Konuşmaya zorlandığınızda becerebiliyorsanız susun.
Ama ağzınızı açarsanız bir kez, hakikatten başka ses çıkmasın sizden.

Korkmak, çekinmek insanîdir.
Ateşle oynadığının farkında olmak, avamı ürkütür, ip cambazını ipten düşürür.
İp cambazı, ateş yutan, çember yırtan aslan bilir ve unutur.

Bilmek sarsar, bilmek ürkütür, bilmek sorumlu kılar. Bildiğini eliyle, gözüyle, nefesiyle bilen bildiğinde ustadır.
Usta okçu nişan almayı unutur. Attan ata atlayan hesap yapmaz, gözünü dört açar

Hesap yapacaksan attan ata atlarken yapman gereken hesabı yap. Yapılmamışı yaparken, ne yapılırsa yapılsın işlemeyeceğini bilenin ve yere çakılana kadar çare arayanın hesabını yap. Yere çakılmaman atın seni misafir etmeye gönüllü olmasından ve hesaplılığı öncelememenden. Düşe kalka büyüdün. Başka çaren kalmadığında, yere çakılırken, aslan ağzını açtığında, havaya fırladığında düşündüğün yapılabilecek bir şey aramaktan ibaret. Dişin de tırnağın da bunu aramakta. Ya düşüşe razı ol, aslanın ağzına kafanı sok, bazan en doğrusu budur, ya da tecrübe altındaki tecrübeden ol.

Gördüğün yapacağın,. Gördüğün düşündüğün. Gördüğün imkanın.

Sen susanlardan değil konuşanlardan olduğunda sana geveze diyecekler belki, ”konuşmam göz gezdirmekten ibaret ”de. Sustuğunda ”susturduk” da diyecekler, ”pısırık” da, ”tenezzül etmiyor” da. Aynı kişiden, aynı kişilerden hepsini birden duyduğunda de ki, biz gördüğümüzde karar vermiş oluruz. Söylediğimizde yapıyor oluruz.

Kaçınamayacağın bir şey var Ey Talip:

Haklıyı haksız, mazlumu zalim, yalanı doğru yapamazsın. Bunlar zıddına da dönüşür, ama, buna sen karar veremezsin. Bir söylediğin bir söyleyeceğini tutmayacak olduğunda dahi olanı söyleyeceksin. Önce kendine, önce talibi olana.

Önce başkalarına söyleyen ya gevezedir gerçekten, ya da kendinden geçmiş bir kişi. Kendisinde saklayacağı bir şey kalmamıştır, söyler. Dağdan, taştan ayırd edemez de söyler. Düşündüğünü herkesin bildiğini göstermek ister de söyler.

Söyleyeceğin şey zaten herkesin bildiği bir şey. Suskunluğu, konuşmuşluğu abartma!

Kapını çalan hakikat ise, kalacak bir yer arıyorsa, bu kalbin kendi yuvası olduğunu bilir de kapını vurur.

Hakikate sırt döndüğünde, hakikatinin hakikatine sırt döneceksin, bundan büyük yitirilecek hiç bir şey yok!

Kapıyı açamaman son şansı kaçırman da değil. Sana uğrayacak olan, çaresiz olsa bacadan girerdi. Sen kararını vere dur, ben kapıma bekçiler koymaktayım. Kapılarımı sökmekteyim. Kapının önünde yatmaktayım. Sen yolundan çıkmışlarla kendini aynı taşa vurma.

Hakikat mevzubahis olduğunda, başka her şey teferruattan ibarettir.

İster sus, ister konuş, ister ustalarını hatırla: Gördüğün ve işittiğin her şey sana emanet.

Üstünü örtmek ya da aydınlığa kavuşturmak hakikatlilik işi.

Gece gibi karanlık ve şefkatli ol örttüğünde.

Pırıl pırıl güneşli bir gün gibi aydınlat karanlıkta kalanı, herkese ait olanı, söylemen için senin kapını çalanı.

Sırrı olan konuşur. Susan konuşur.

11 Ağustos 2009 Salı

Nasıl Semazen Olunur?

http://mesneviyiokumak.blogspot.com/2009/08/nasl-semazen-olunur.html

"Nasıl İnsan Olunur?" diye bir soru sorsam, nasıl cevap verirsiniz?

Cevap çok, ama hiç birisi, tüm gelecekler için bir insan olma tekniği vermez.

İnsan da düşe kalka insan olur. Cevabını alsa da, bulsa da, arasa da, aramasa da.

Oluştan, olgunlaşmadan kopmuş bir semazenlik, gösteri semazenliği olur diye düşünmemizde büyük sakıncalar yok. Ancak, hakikatlilikle yapılmış her şey bizi gerçekliğimizin hakikatine pişirir de, bunu unutmadan.

Önce hayatı, hayatımızı, insanı, insanlığımızı ciddiye almamız, bildiklerimizi ezberden çıkarıp, yanılsamasızlığın yanılabilirliğine taşımamız lazım. Yani, ezberi, tekrarı bırakıp ezberlediğimiz şeylerin hakikatine yönelmemiz lazım. Olmak, oluşmak, birlikte oluş içinde.

"Yeni şey söylemek lazım" eskinin, bilinenin, kuralların, ilkelerin, buyrukların unutulması değil. Durduğumuz yere uygulanması, anlaşılması, hayata geçirilmesi ile alakalı.

Semazen oluş, Oluş'tan koparılırsa, Şems'i, Mevlana'yı yakalayan hakikati yakalama, ya da ona yakalanma arayışı kalmaz.

Anlam'a değil, ikonaya yüzümüzü çevirmiş oluruz.

Soru "bir ayrıntı olarak semazenlik" ise, cevap yaklaşık olarak bu, Efendim.

DANGALAK, PATAVATSIZ, BOŞBOĞAZ ARASINDAKİ FARK


Patavatsız hakikatçidir. Hakikatli nasıl ve nerede söyleyeceğine bakarken, kıvranırken, patavatsız aklına ereni, aklına çarpanı söyleyiverir.
Patavatsız söylenmesi gerekeni de, söylenemeyeceği de söyler. Pişmanlık duyabilir, ama pişmanlıkla pişirdiği bir aş yoktur, sorumluluklarına eşik olan pişmanlıkları yoktur.
Patavatsızın ağzından ya da etrafının suskunluğundan, edebinden kaçırdıkları kötü şeyler olmak zorunda değildir. Bilinmesinde fayda olacak olanı da söyleyeblir, bir başkasının başkasının söylemiş olduğunun papağanı da olabilir.

Patavatsız bir başkasının başına açacağı derdi düşünmez. Patavatsız intikam derdinde de değildir. Diliyle aklı arasındaki mesafe kısadır, boşboğazda olduğu gibi.

Patavatsız boşboğazlık yapabilir. Pat diye söyleyebilir, sözün yakacağını, kavuracağını hesaba katmadan.

Boşboğaz her yerde her zaman muhakeme etmeden tekrarlar, etrafını konuşur, şahit olduğunu ifşa eder. Patavatsız muhakeme edebilir ama konuşmanın yerini, yurdunu, tonunu, sağını solunu bilmez, hesaba katmaz, katamaz.

Boşboğaz sesli düşünüleni, dışavurumu, çok anlamlı jestleri telekulak düzeyinde faş eder. Patavatsız yaraları, bereleri, geçmişi, insanı hesaba katamadan muhakemesini deklare eder. Belagattan haberi yoktur. Belagatin hakikatle olan alakasından.

Patavatsız dangalak değildir. Söylediğinde işiten açısından da hakikat payı vardır. Yerinde söylememektedir. Ya da söyleyip hakikati de kurtarmaktadır. Patavatsız kötü bir insan değildir. Özensizdir. Özensizlik karakterine damga vurmuştur belki biraz. Boşboğaz ahlaki gelişiminde patavatsızın gerisindedir. Kabahatlerin üzerindeki örtüyü açarken hakikat kaygısı yoktur, sadece çenesini tutamaz.

Patavatsız yaralamayabilir, masumiyet sınırında kalabilir, bilgisini dümdüz bir hakikat silsilesinden çıkarabildiğinden irkiltebilir.

Dangalak ne söylese yaralar. Boşboğaz boş konuşur, sıkar, yorar, usandırır. Söylediğinin çoğu ariflerin kulağından kaçar.

Patavatsız konuşacak topluluğu kaçırır, dağıtır bazan. Bazan dobradır, muhatabı kulak verirken eşi dostu söyleyeceğinden kaçar, hem de söyleyeceği dillerinin ucundayken.

Dangalak patavatsızlık yapar. Patavatsız dangalaklık yapmaz, boşboğaz gibi ağzından da kaçırmaz, bir kayıt cihazı gibi aktarmaz.

Dangalak boşboğazlık da yapar. Her boşboğaz dangalak değildir. Ama dangalaklığa temayülleri vardır ama beceremez.

Dangalak kendince bir yargı gücüne sahiptir. Boşboğaz daha kendiliğinden konuşur. Dangalak mantık yürütür. Mantığı ezer geçer. Ezip geçiş zalimlikten, zulüm merakından değildir, ama söyledikleri zalimce bir çiğliktedir.

Patavatsızın mantığı aklı fikri dangalak’a nazaran daha incedir. Patavatsız daha düşüncelidir. Dangalak daha keskindir.

Dangalak patavatsızdan daha bilgili, malumatlı olabilir, ama yargı gücü ve ifade yeteneği daha çiğ, kaba ve düşüncesiz, hesapsız kitapsız bir görüntü verir. Görüntü olarak görünen aslında cehaletin ne olduğunu bilemeyişdendir. Bilginin incelen ve incelten hareketi bir olgunlaşma hareketidir, insanlararasılıkta ilerleme sorunudur.

Malumatlıya, okumuşa ”cahil!” dersin, ben okudum, senden fazla okudum, aslında sen cahilsin der. ”Geçti cahil ömrüm, bir mırada ermedim”i duymamıştır, duyamaz.

Dangalak parçalayıcı, paralayıcı; patavatsız söylediğinin yerini, yurdunu kavrayışsız; boşboğaz tıntın, toplumsal dayanışmayı boşaltıcıdır.

Dangalak hep incitir; patavatsız ”fesüp” dedirtir, gerer, gülümsetir, derinleşmeleri katleder; boşboğaz konuşmayı, koklaşmayı herkes için suç aletine çevirir.

Dangalak da patavatsız gibi belagatten anlamaz. Patavatsız belagatin hakikatle alakasını yakalayamaz, dangalak belagatı ”dil kırma” sanar.

”Nasıl söylediğimiz” bir ufuk kaynaştırması sorunudur. ”Ne söylediğimiz”in diyalogsallığının farkında oluşumuzdandır. Bu farkında oluş, akla getirilmemiş bir öğrenmişlik, kavramışlık, terbiye olsa da bazan.

Dangalak en kaba anlamıyla narsisttir. Patavatsız diğerkâm olabilir. Boşboğaz bazan masum bir ilkeldir!

Konuşulduğunda dangalak’a ayna olmak, patavatsız’a başkalarının insanlığını selamlayarak konuşmasını sağlamak, boşboğaza güzel bir gecenin karanlığı gibi örtücü, sarıp sarmalayıcı bir sağırlık ve dilsizliği kavratmak olgun insanların hizmeti, vazifesi, biteviye mücadelesi. Dur sus, yasak, kısıtlama ile değil, olgunluğun, rahmetin, dayanışmanın sofrasını herkese açık tutmak ile.

Olgun insan, attığı taşın cama inişini de takip etmiş insandır. Sofrasında dangalaklığın, patavatsızlığın, boşboğazlığın da yoğrulması, pişmesi bir yolunu bulup insana ulaşabilmesindendir. İnsanı arayan kendisini arayan, kendisini pekiştirmeye çalışan, ne yapacağını bilmese de her daim, neleri nasıl yapmayacağına dair bir kararlılığı olandır.

Ne yapacağımızın listesinden kısa olsa da ne yapmayacağımızın listesi, yine de altından kalkılamayacak bir listedir.

İnsana bakarsın, zamana yayılacak bir muhabbette karşılıklı yoğrulursun.

Arif, ne tuhaf, herkesten öğrenendir. Kendisinden, kedisinden bile.

(Online yazıldı, düzeltilmedi)

24 Şubat 2009 Salı

"Kanlı pazar"ı savunmak, olabilecekle,cezayı savunmaktır! İşbirlikçilik değilse

http://elestiriler.blogspot.com/2009/02/kanl-pazar-savunmak-olabilecekle-cezay.html

Kimi neyi savunmuşlar Kanlı Pazarda?




Milliyeti mukaddesatı mı?




Sosyalizm gelecek din elden gidecek bunu engellemek için manda olalım, bununla da yetinmeyelim, sopa, balta, satır, bıçak şiş saldıralım denerek mi kutsallar savunuluyor? Yakarak, yıkarak, işbirlikçilik yaparak?




Kapitalizm eleştirilemez, biz zenginliklerimizle öbür dünyada tartılacağız denilmeye burada başlanılmıştır.




Sosyalizm gelir din elden gider diyenlerin o zamanlar önünde sultan Galiyev gibi bir örnek var, şimdilerde daha eleştirel değerlendirilse de.




Sosyalizmlerde dindarları ürküten bir şeyler yokmuydu? Elbette vardı. Sosyalistleri dahi ürküten şeyler vardı.




Fatsa'da tek tip insan önermeyen, değişik duruş, görüş, gelenek ve inancı yalnız bir arada tutabilen değil, tutmayı hedefleyen bir geleneğin bağımsızlık için yürüyüşüne karşı saldırıyı dinden mukaddesattan yola çıkarak meşrulaştırabiliyor bir yazarımız.




Soğuk Savaşın derin kurumlarında yer alabilirsiniz. Bunu üstelik para pul almadan da yapabilirsiniz. Hattâ o dönemler bunu içinizden bir şeyler koparak yapmak durumunda kalmış olabilirsiniz. Aradan yıllar geçti,kten sonra, pişkince katliamlara, pogromlara, saldırılara sahip çıkmak, tereddüt göstermemek, yanılmazlıktan konuşmak, dini savunmayı da yanılmayan, hep haklı, eylemleri tartışılmaz insanlara mal etmek ancak siyasi bir dinin, hattâ ancak ideoloji haline getirilmiş bir dinin ifadesidir.




Bizde peygamberler dahi insandır. Yanılmazlık, ölümsüzlük, tanrısallık iddiasında değillerdir.




Burada bir başka din anlayışıyla karşı karşıyayız.




Ben, bağımsızlık diye inleyen o samimi topluluğa azrail gibi dalmayı hiç bir ahlâka sığdıramıyorum. Karşısındakinin yanlışı kanıtlansa bile, kimse insanların, düşüncelerin, toplumların gideceği, geleceği yeri önceden sabitlecek, donduracak bir haktan konuşamaz. Böyle bir hukuk yok! Onca yangın, bunun üzerinde temellendirilmekte!




Mecdeli Magdayı taşlayanlar haklı olsaydı, O'na ömrünü bağışlayan bakış haklı çıkmazdı.




Peygamberine kılıç çekeni doğrayacak bir kültür olsaydık, en yiğitlerimiz saflarımızda olmazdı. Hangi seçilmiş halife canını yakana acıyarak bakmadı? Hançere sırt dönen taraf başka bir taraf, sırta hançerle dönen başka.




Kanlı Pazarda kan dökmüş, ama acı çeken kimseye bir kinim yok. Ölenlerle hepimiz öldük, öldürenlerle bir tarafımız katil oldu. Bunu temizlemeliydik. Temize çıkarmalıydık, insan olarak geleceğimizi. Ölenin ve öldürenin çocuklarının geleceğini.




"Gelecekte insanlar fikir değiştirir, hayırsızsa hayra meyleder, hayırlıysa şerre de meyleder" düşüncesinden değil. Onların savunduklarını savunma haklarından dolayı, kendi hayırsızlık ve hainliğimizi onlara yazmamamız gerektiğinden dolayı bunu söylüyorum.




Onların dedeleri Çanakkalede bizim dedelerimizin yanındaydı. Memleket için bir gelecek önerme hakları yok? Çünkü dinleri yok? Kimin dini yok? Sosyalist dinsiz de, Mandacı, İşbirlikçi dindar mı, vicdan sahibi mi, her yerde ve her daim hep haklı mı?




Her daim her yerde haklılık şirktir. Başkalarını ilerde yapacaklarından dolayı öldürmek tanrısallık iddiasındandır. Bu derece ileri gidilmiyorsa din adına, hakikatten yola çıkılarak konuşulmalıdır. O zamanlar, şuna şuna inandık, şu konuda yanıldık, şu konuda haklıydık demek dururken neden şirkin diliyle konuşmak?



Büyüklük taslamak, en iyi, en ılımlı anlamıyla dahi ne kadar dinle ve dinden savunulabilir?




Öldürülenler kardeşlerimizdi. Hepimiz bilmiyorsak bile, bağımsızlık düşüncemize karşı insanları silahlandıranlar, kışkırtanlar ne yaptıklarının pekâla farkında idiler.




Farkında olmayanlar şimdi farkındalar! Vicdanlarında yaprak kıpırdamayanları, insanlığa yüz çevirenleri yakalarımızdan silkelemeyenlere de veyl olsun!




Hiç bir haklılık, hiç bir kutsal değer başkalarının hak ve hukuklarını çiğneyerek, iftira ve kışkırtmayla, kan ve zulümle, yalan ve propagandayla ayakta tutulamaz.




Eğer bağımsızlık istiyorsan, karşındakiler de yanlış yolda ise, daha doğrusunu öner. Onlara yol göster. Zulme uğratma. İftira etme. Geleceklerini ellerinden alma. Yarın onların çocukları bizi işgale, sömürgeciliğe karşı savunacaklar. Yalancının, işbirlikçinin yetiştirdikleri değil!




Onlar, kendilerine zulmedenlerin çocuklarına bile analık babalık ettiler. Gelecek, diğerkâmların, çok bilmemişlerin, işbirlikçilikle kutsallarımızı savunabileceğimizi düşünmeyenlerin emekleri üzerinde yükselecek. Eğer adam gibi bir geleceğimiz olsaydı.




Ömerimiz ve Hamzamız zamanlarının zalimlerini, çokbilmişlerini hak ve hakikat adına konuşturmayacak bir hakikatlilikte kendilerini buldular.




Yanılanın, farklı olanın, bizim gibi düşünmeyenin cahil zulmüne karşı celâlleneceğimize; Zalim'in zulmüne, zulmü tutarlı bir biçimde uygulayan, savunan, meşrulaştıranlara celâllenelim, mümkünse, cesaretimiz varsa. Ama esaretimiz var. Zalim'e dahi isyan zulüm işi değildir. İnsanlık, işidir.




Yanılan, yanılgısını kabul eder. Farklı olanla ortak bir hukuk bulunur insanlık üzerinden, bizim gibi düşünmeyen, bunun farkına varır, ezberden değil, kendinden konuşur, yakınlaşır bir gün, arayışta olanlar . Sabredemiyorsan, kapışırsın, ama insanlık birleştririr, birleştiricidir.




Zulme tapınanı dost bilenin, zulme farklı önermelerle itiraz edene dünyayı cehennem etmesi, sadece ve sadece zebaniliktir!




Vicdansız , ahlâksız, insafsız insan yüzünü nereye çevirise çevirsin kendisini bulur. Her yer ben, her şey ben der.




Başkasını farketmek, onun dünyasını, taleplerini, itirazlarını, geleceğinin hikmetini de okumaktır. Kainatı okuyamayan, geleceğe cellat olmasın. Eleştirsin, önersin, kendini eleştiriye, yani Hakikatle düzelmeye açsın.




Önce 6-7 Eylül. Sonra Kanlı Pazar. Sonra? Daha sonra?




Hakkaniyet zebanilere çıraklıktan geçmiyor. Bu kadar gürültü, toz duman, ona yafta, buna yafta, sonra?




Tevazu diliyorum, zalimlerin çıraklarına, yarın Hakkın Divanında söyleyebilecekleri olsun istiyorum. Afeettiklerimizden ve affedilenlerden olsunlar. Yanlışta inat edip, sırlarını örten karanlık ve merhametli geceyi, başkalarının bedenlerinin ateşiyle aydınlatmasınlar.




Zulme kimse kapalı değil! Zulme ancak, hakikatle düzelmeye açık olan, yanılabilir olan, yanlış yapabilir olan insan karşı durabilir: Zulme karşı duruş, başkasını şeytanlaştırarak değil, önce kendi zulmünün önünü kapatanların duruşudur.




Yanılan da, çok bilmiş de, hançeri tutan el de, insana güvenen, rıza sahibi, cesur insanlar da bizim.




Ebu Cehilliğimiz, bilmediğimizden değil, bildiğimizi esir edişimizden, yani bilmeyi bilemediğimizden.




Ebu Cehillik insanın bir yanıysa, İnsanlık öte yanı. Kimsenin hatadan dönmemesini bekleyenlerden olmayalım. Yanılalım, yanıltılalım, önyargılarımızda.




Kınalı kekliği ürkütmeyelim, gül yaprağını yüksek sesle dahi dağıtmayalım, ama, solucanı, yılanı da çiğnemeyelim. Herkesin bir dostu, düşmanı var. Karganın yavrusu karga. Herkes için geçerli objektif nefret ve paspas etme objeleri aramayalım. Nefretimiz, yalanınımız, dolanımız, talanımız ayak altında dolaşır durur da mesele etmeyiz nedense.




Onlar, ipek donlarla, başkalarına çamur atan büyük arabalarla dolaşmadılar. Bıraksak belki dolaşacaklardı, belki dolaşmayacaklardı. Bilemeyeceğiz. Ahkâm kesmede bir hikmet yok. Bağımsızlık için kendi taburelerine tekme atan bir kuşağı sadece kucaklıyorum ve rahmetle anıyorum.




Bağımsızlık, öncelikle düşüncede bağımsızlıktır: Zincirlerini kıran, yalanla yaşamayı terkeyleyen insanlığın özlemiyle.




Zincirden boşalmış zulmü alkışlayan, ve zulme karşı koyanın hayatını karartan bizden değildir, değildir de haksız, hukuksuz da değildir.




Zalime çıraklığı marifet bilen, affedilebilirliğe inanmayan bir kardeş gibi.




Meşru müdafaayı savunmadığınızın farkında mısınız Ey İnsanlar, İnsanlarımız?

21 Ekim 2008 Salı

Mevlevi olmak zorunda mısınız?

Budizm başta olmak üzere doğu öğreti ve dinleri ahlâklarından, bağlamlarından, dünyalarından yani hakikatlerinden koparılıp bir kaçışın, hemen şimdiciliğin, diğerini (şimdilerde "başkası", "öteki") unutan, yıpratılmış bir diğerkâmlığın yerine kendiciliğin oturtulmasından başka bir şey olmayan klonlarıyla "bir sömürge olarak gündelik hayatımız"ın resmi dinselliği olarak kendilerini gösteriyorlar.

"Doğucu" hedonist, doğunun hedonizminden, hazdan anladığından hazzetmiyor. Zevk, ölçü, kıstas, dur durak anlayışının toplumsallığını red içinde herşeyden önce. Yeni yorumun geçerli olmasının kriteri tüketimci ve kendini ve kendi imkanlarını tüketmeye kurulmuş bir bireycilik. Fedakarlığı, başkalarının hakkını, başkalarına verilen öncelikleri reddeden bir başkalıkçılıkla, kendi başkalık hakkını savunuşun, başkalık vurgusuyla dünyayı değiştirmeye soyunuş.

Başkalarının mutluluğu başkalarının mutluluğunu öne çıkararak değil, kendi mutluluğunun silahşörü bir dünya kurtarıcılığıyla sağlanmak isteniyor gibi. Klasik hedonist utilitarianizm toplam mutluluğu artırma derdindeydi. Ya da acıyı azaltma. Bu "doğucu", kurtulmuş, kurtarıcı gündelik hayat sömürgeciliği kültür ve kültürlerarasılık lafzıyla, kendince ders vererek, kuzular gibi masum ve tepeden bakarak sürüye dalıyor.

Bu tip bir ufku ufkumuza bulaştırma derdinde olanlar, kendi doğuculuklarını bir eğreti hırka gibi giymekteler. Kendilerinde değişen bir şey yok. Kimlikleri aynı. Nesillerce devam edecek kendini tanımlama ve kimliklendirme süreçleri gücünü yitirmeden, saldırganlığını yitirmeden, sömürgeci hırsını terkeylemeden arka planda devam ettiriliyor. Sorgulamadan. Ama sorgulayana da aman vermeden.

Bizim aklı evvellerimiz, şimdilerde "Mevlevilik neden kapılarını dindar olmayanlara açmıyor?" sorusunu sormaktalar. Mevlevilik gerçekten devam etmekte mi, gerçekten Mevleviliği bilen eden, devam ettiren kaldı mı sorusunu bizzat geleneğin içinden gelenler sormakta. Bence, evet, bir adabı bilen, mevleviliğin kültürünü bilen insanlar var. Ancak onun içinden değil, dışından konuşanlar işitiliyor. Bu durumun adını koymayalım. Ama başkalarının söz hakkını, başkalarının bakışlarını kendi ufkundan, kendi(ne) bakışından bile daha çok sunan bir konumda Mevlevilik.

Mevlevilik sömürgeleştirilmiş doğu dini; meditasyon, gevşeme rahatlama dini; hazcı dinler jeneratörlerinden de nasibi almış durumda. Çoğu "Rumi" çevirisi, alıntısı vurgusu Mevlana'dan çıkarılabilecek en sıradan bir bilgeliği bile yadsır, dümdüz eder durumda.

Mevlana ve Şemsin reddettiği bir Vahdet-i Vücud yorumu, hattâ mevleviliğin temellerini oluşturan bir aşk, birlik kavramının politeizasyonu zaten var olan, kendini dayatan, önü açılmış olan, çığ gibi büyüyen bir silme süpürme işi.

Buna aşkla karşı koyan üç beş kişi sabırla köklerinden kopmadan, dünyaya nefret kusmadan, kimseleri silkelemeden, isyan etmeden, kovalamadan, kışkırtmadan, sabırla, sabırda, birlikte, birliğe teslim oluşta, insandan umut kesmemede yaşıyorlar.

Din olmasa tasavvuf ne güzel olurdu diyenler, sömürgeci hoşgörücülüğü değil, hoşgörmüşü, sabretmişi, katlananı, itilip kakılan ama itip kakmayanı ortadan kaldırma derdindeler. Onlar, anlayanın, sabredenin, sevenin, inananın eşiği. Onlar olsa da olmasa da siz de değişen ne olur? Onlar gitse, size ne kalır? Onların evi de işgal edilse size aşktan ne kalır?

Son mevlevi de teslim olmadan mevlevi olamayacağını düşünüş. Din olmasaydı tasavvuf ne güzel olurdu diyebiliş. Bizi aranıza alabilmeniz için bize benzeyin diyebilmenin " başkalık" hakkı ve hukuku? Başkalığa bakışın ahlakı?

Mevleviler adına konuşabilseydim, şunu söylerdim: Size Mesnevi okumayın diyen mi var? İstediğiniz kadar okuyun. Buyrun, istediğiniz gibi de yorumlayın, gerekçelerinizi vererek, ve söylediğinizi eleştiriye açarak. Ama inanmadan inanç sahibi olmak, sevmeden aşk konuşmak, olmadığını görünmek, göründüğünden olmamak iki yüzlülüktür. İki yüzlülük bizim işimiz değildir. Kapılar açık, ama misafirin yalanı yalancısını değil, ev sahibini, muhatabını mahcup eder. Utandırmak istememekteyiz, bundan mahcubiyetimiz.

Gönül evinde çizmeyle dolaşılmaz. İnsan inanmadan da sevebilir. Evi fethetmeden de evdeki güzele, güzelliğe tutulabilir.

Bizler de kaybolursak, istediğiniz olursa, o bina ne işinize yarayacak?

Biz biliyoruz ki, dibe vuracağız. Aşka geldiğimiz kadar, aklımız da başımıza gelene kadar. Akıl başa gelince, ne bir kin kalır, ne öfke. Sabrımızı beklemekteyiz. Sabıra beklemekteyiz.

İçinde çizmelerle dolaşılan bir bina. İçinde dolaşılan sikke, kavuk, cübbe, tennure. Biz hakikatimizde, hakikatimizle dolaşmaktayız. Onun bende olduğuna bendeyiz. Onun yolunun tozuyum dediğinin yolunun tozuyuz. Tersini iddia edenlerden de elbette şikayetçiyiz.

Öğretiden ibaret olan dahi hikmetle değiş tokuş edilmeye çalışılıyor. Hikmeti bırak, doğunun yüzeyseline bak. Evlerdeki bakırı talan eden naylon tabak satıcıları, naylon tabak, alüminyum tencere değiş tokuşcuları gene ev halkınca buyur edilmekteler. Kendilerini ne kadar eşit ya da kurtulmuş görseler de, naylon tabak devrini kapatamamaktalar. Kensisini evin sahibi göremeyen, kapkacağı talan ettiren bir hatun nasıl eşitliğin sözcüsü olabilir? Evinden çıktığında ev halkı evi yağmalıyorsa, yağmalatıyorsa o adam nasıl ev sahibi olduğunu düşünebilir?

Eşitlik, adalet, farkılığın zenginliğinde yaşamak, dayanışma, hak hukuk, ne ver kurtul işidir, ne kaç kurtul işi, ne de unut kurtul. İçinde yaşadığın dünyayı okumak, birlikte yaşadığın insanın, insanların derdini dert edinmektir. Dertte kaybolmakta değil, derdi tanımaktadır vurgu.

Senin derdini dert etmişlerle bir alıp veremediğin varsa, kimin ayakkabılarını giymişsin, kimin gözlüklerinden bakıyorsun, kime neyi kimi sunuyorsun bir bak! Yıktığın ev kendi evin.

Evet dışına çıkabilmektesin. Şimdilik. Çıkamaz durumda olduğunda, çıkmazda olduğunda, tavrını tüm dünyaya önerdiğinde ne olacak, bir kural olarak, bu senin ayrıcalığın değilse?

http://salimsaracer.blogspot.com/2007/11/mevlev-olmak-zorunda-msnz.html

3 Mart 2008 Pazartesi

AVAM'DAN OLMAYANLAR / MEVLÂNA'NIN ASIL ADAMLARI- A.Gölpınarlı

AVAM'DAN OLMAYANLAR / MEVLÂNA'NIN ASIL ADAMLARI
Kızı bir gün hizmetçisini incitmişti. Orda bulunan Mevlâna'nın canı pek sıkılmış, kızına istermisin demişti, fetvâ vereyim, bütün âlemde ne kul vardır, ne cariye, hepimiz kardeşiz (Eflaki 102. b)

(...)

Mevlânanın asıl adamları halk tabakasındandı, onları severdi. Mevlâna, asıl müridleri, babasiyle göçenlerden Muhammed Hâdim, Erzincanlı hekim Alâeddin, Mevlâna'nın müdahalesiyle idamdan kurtulan rum Alâeddin Süryanos, Konya ahilerinin reisi Ahi Ahmet Şah, Kazzaz Ahi Ahmet, çiftçi Ahi Muhammed Seydâverî, Konyada kürkçüler hamamında natırlık eden Ahi Natur, ressam Rum Aynüddevle,mimar Tebrizi Bedreddin, Çoban Dellâk (berber), Konyalı tâcir Hacı Emire, Hânende Şerefeddin Osman, Bedreddin Neccar (dülger ve marangoz), ressam Bedredin Yavaş, Hacac Nessac (dokumacı), Şeyh Gehvâreger (beşikçi), Neyzen Hamza (Kutb-ı Nâyî), debbağ Hüsameddin, ressam Rum Kaloyan, Kemâl Kavvâl (Hânende), rebab çalan Ebûbekr, Nâsireddin Kattânî (pamukçu), marangoz Mahmut ve Sinâneddin,çulhalar, kasaplar, tabağlar, esnaf, işçi, sanatkâr, Müslüman ve Hristiyan halktı, Mevlânanın etrafına bunlar toplanmıştı.

(...)

Muineddin; Şeyh Sadreddin'in evinde bir meclis tertip etmişti. Kemâleddin Emir-i mahfil, sohbet esnasında, Mevlanâ'nın adamları acaip adamlar dedi, çoğu halktan, şehirdeki esnaf ve işçi taifesinden. Fazilet ve bilgi erbabı, yanına hemen-hemen hiç varmıyor gibi. Fakat nerde bir çulha, nerde bir bakkal,nerde bir terzi varsa onu müridliğe kabul ediyor. Devrinde halkın esnafın ve işçinin nasıl aşağı görüldüğünü de bildiren bu sözleri duyunca Mevlâna, pek gücendi ve a kahpenin kardeşi dedi, Mansûr'umuz hallaç değil miydi? Buhârâlı ebubekr bez dokumaz mıydı, bir başka kâmil camcı değil miydi? Sanatlarının irfanlarına ne ziyanı dokundu? (Eflaki 40. b)

Zaten o, kendisini sevenlere, mutlaka ellerinin emeğiyle geçinmelerini, mutlaka bir iş yapmalarını, alış-verişte bulunmalarını tavsiye eder ve dostlaımızdan bu yolu tutmayan, bir pula değmez derdi (Eflaki 65. a). halk, beşı sıkıldıkça ona koşar, şikâyetlerini ona söyler, ondan teselli umardı....

O en tehlikeli zamanlarda bile halktan ayrılmamıştı.

KAYNAK: Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddin, Hayatı, Eserleri, Felsefesi, İnkılâp, İstanbul, 1999, sayfa 218-20.