Mesnev-i Şerifden Seçmeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mesnev-i Şerifden Seçmeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ocak 2014 Çarşamba

Mesnevîden

325. İsa’nın devriyle, nöbet onundu. Mûsâ’nın canı oydu, onun canı Mûsâ.
ŞaŞı padisah, Allah yolunda o iki Allah demsâzını birbirinden ayırdı.
Usta, bir şaşıya “yürü, var, o şişeyi evden getir” dedi.
Şaşı,”O iki şişeden hangisini getireyim? Açıkça söyle dedi.
Usta dedi ki: “O iki sise degildir. Yürü, sasılıgı bırak fazla görücü olma!”

330. Şaşı, “Usta, beni paylama. Şişe iki” dedi. Usta dedi ki: “O iki şişenin birini kır!”
Çırak birini kırınca ikiside gözden kayboldu. İ nsan tarafgirlikten, hiddet ve şehvetten şaşı olur.
Sise birdi onun gözüne iki göründü. Siseyi kırınca ne o sise kaldı, ne öbürü!
Hiddet ve sehvet insanı sası yapar; dogruluktan ayırır.
Garez gelince hüner örtülür. Gönülden, göze, yüzlerce perde iner.

14 Temmuz 2011 Perşembe

Hakiki olan vaitleri gönül kabul eder, içten gelmeyen vaitler ise insanı ıstıraba sokar 180 VİÇ Mesnevi 1. cilt

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Gün içinde fırsat buldukça yazılacak….

(Not: Bursevî Şerhi okunmadan S.Y. yazısından yola çıkarak….)

“Bu eserler, müelliflerinin manevi tecrübeleri olduğundan, bizim onları sözgelimi modern anlatılar gibi ‘okuyup’ anlamamız ve istifade etmemiz hayli güç. ………….Kaldı ki, eserleri ‘müşahade’lerinden ibaret olduğu, hatta binlerce müşanedatından biri olduğu için, filmi gerçekleştirecekleri aşılması güç manialar beklemektedir.”

Alıntısında temel sorun Mesnevi’nin “müşahade”leri anlatan “manevi tecrübe”lerden ibaret görülmesidir.

Burda bir temel sorunla tekrar yüzleşmiş oluyoruz. Tasavvuf bir “manevi tecrübe” aktarımı mı yoksa “insan olmak” üzere, “insan yetiştirmeyi” önceleyen bir meslek mi?

Tasavvufun içinde manevi tecrübe yok mu ya da manevi tecrübe ile insan olgunlaşır itirazlarına verilecek cevap işin pratiğinde ortaya çıkıyor.

Manevî tecrübeyi öne çeken, ona baskın bir rol biçenler uygulamada uzleti, sırları, kendine dönüklüğü bir metod olarak kullanıyorlar. İnsanla fazla muhatap olmayı sevmeyince, ondan bir şey öğrenmekde bir yerde mümkün olmuyor. Bilenler ve bilmeyenler diye bir büyük ayrım çıkarken, asırlar üzerinden damıtılarak bugün taşınan mevlevi zerafetine ise problem çözmek, örnek olmak, bir şeyleri paylaşmak, doğruyu göstermekten ziyade, zor durumlarda nezaketle başından savmak görevi düşüyor.

Bursevî şerhinden verilen alıntılar, şerhin harf semboliğine ne kadar yatkın olduğuna işaret ediyor. Bursevi Şerhi, bu haliyle, hurufiliğe zemin hazırlar bir derinlikte; kabalistik eleştirilerine maruz kalınan geleneğin yazıya geçmiş ilk hali muhtemelen. Ondan evvel var mıydı bilmiyoruz ya da kastı bu değilken bu konuya gereğinden fazla önemi mi verdi onu da bilmiyoruz.

“Mesnevî”yi dikkatli bir okumada harfler üzerinden bir şeyler anlatan satırlara da rastlamak mümkündür. Fakat bu Mesnevinin içinde ne kadardır diye bakıldığında çok fazla değildir. Mesnevinin geri kalanında verdiği mesaja bakmak lazım. Bir çok yerinde okuyana direk olarak verilen mesajların niteliğine bakmalı. “Mesnevî” deki remizler ise hikayelerdeki karakterler üzerinde somut şeyler üzerinedir. Örneğin, padişah bazan insanı temsil eder, bazen yaratıcıyı, bazen şeyhi; gene nefis belli hayvanlar ve onların tabiatları ile temsil edilir. Hatta bir hikayenin içinde, hikaye ilerledikçe, (birinci cilteki “bedevi ve karısı” gibi) bir sembole farklı anlamlar yüklendiği de olur. Mesnevi de kullanılan sembolik dil gündelik hayatın düzenlenmesi üzerine olan hikayelerdir çoğu kez.

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Mesnevî Şerif'ten

Aşağıdaki Bölüm ilginç geldi. Allah'ı anmayı , zikir değil sanki, ahde
vefa olarak almış; "An" maktan önce ve sonra kullanarak. Bölümün
sonunda "çalışmak" var. Bu çalışmak amel olabilir mi?. Meryem
kıssasında ve arkasından gelende ise sebat üzerinde durmuş.

"Tanrı ahdine vefa edersen Tanrı da kereminden senin ahdini korur.
Sense Tanrı'ya vefa etmekten gözünü yummuşsun. "Beni anın da sizi
anayım" ayetini duymadın mı ki?
"Ahdıma vefa edin" ahdına kulak ver de sevgiliden "Ahdınıza vefa
edeyim" vaidi gelsin.
Ey hüzün sahibi, bizim ahdımız ve borç vermemiz nedir? yere kuru tohum
ekmek gibi.



1185. Ondan ne yere bir parlaklık gelir, ne yer sahibi zenginleşir.
Bu, ancak bunun aslını yokluk aleminden veren sensin, bundan bana
lazım diye bir işarette bulunmaktan ibarettir.
Yedim tohumunu da nişane olarak getirdim. Bu nimetten yine bize ihsan
et demektir.
Şu halde ey bahtlı kişi, kuru duayı bırak. Ağaç isteyen tohum eker.
Tohumun yoksa Tanrı, yine o dua yüzünden sana bir fidan bağışlar ki
görenler, ne hoş çalışmış da ne güzel fidana sahip olmuş derler. "

1190. Meryem gibi hani. Derdi vardı da tohumu yoktu. Bu dert yüzünden
sanat sahibi Tanrı, o kuru hurma ağacını yeşertti.
Çünkü o ulu, o temiz kadın vefakardı. Tanrı bu yüzden o istemeden onun
yüzlerce muradını vefa etti.
Vefakar olan topluluk, bu vefayı bütün aleme yaymışlardır.
Denizler de onların buyruklarına uymuştur, dağlar da. Dört unsur bile
onlara kul, köle kesilmiştir.
Bu, inkar edenler, apaçık görsünler de inansınlar diye onlara bir
Tanrı ikramıdır.

1195. Onlar, öyle gizli ikram ve ihsanlara nail olmuşlardır ki, ne
akla, hayale gelir, ne de söze sığar.
Zaten iş, ebedi olan, kesilmeyen, tükenmesine imkan bulunmayan ikram
ve ihsandır.

5. cilt - V.İzbudak Ç.

28 Eylül 2010 Salı

Mesnevî Şerif'ten

Bu esasa göre kuşun,
avcıyla konuşup,görüşmesi


Kuş dedi ki: Azizim, halvette oturma. Ahmed’in dininde rahiplik iyi değildir.
Peygamber, rahipliği nehyetti. Sen, nasıl oldu da böyle bid’ate kapıldın.
480. Cuma namazını kılmak, namazı cemaatle eda etmek, halka iyilik yapmalarını, Allah buyruklarını tutmalarını emretmek, kötülükte bulunmaktan çekinmek lâzım.
Kötü huyluların zahmetlerini çekip sabretmek, bulut gibi halka menfaatli olmak gerek.
“İnsanların hayırlısı halka faydalı olanıdır” babacığım. Taş değilsen taşla toprakla işin ne?
Acınmış, Allah rahmetine erişmiş ümmetin arasında ol. Ahmed’in sünnetini bırakma, ona mahkûm et kendini.

Mesnevî 5. Cilt

10 Haziran 2010 Perşembe

Mesnevî Şerif'ten

O gün adalet günüdür. Adalet, her şeyi lâyık olduğu yere koymaktır. Ayakkabı ayağındır, külâh başın. (Vİ.6/1886)

Zulüm nedir? Bir şeyi lâyık olduğu yere koymamak. Sen de onu, ona lâyık olan yerden başka bir yere koyup zâyi etme. (6/1558)

25 Mayıs 2010 Salı

525. İnciye yol yoksa hemencecik buğdayı al. O tarafa yol yoksa bu tarafa at sür.
Zâhir,eğri büğrü uçsa bile sen zâhirine bak. Zâhir, nihayet insanı bâtına götürür.
Her insanın evveli suretten ibarettir. Ondan sonra can gelir ki can, mânevi güzellik, ahlâk güzelliğidir.
Her meyvenin evveli suretten başka nedir ki? Ondan sonra lezzet gelir ki lezzet, meyvenin mânasıdır.

-----------

4740. Akşam gelip de kadehimi çaldı mı, ona daha benim akşamım gelmedi, kadehimi ver derim!
Şarap içmeye alışmış olan, şaraba doyamaz. Arap, onun için şaraba müdam adını taktı,
Hakikat şarabını aşk, kaynatır coşturur. Doğru sözlü, doğru özlü âşıka gizlice saiklik eden aşktır.
Allah inayetiyle aşka ulaşmayı dilersem şarap, can suyudur, sürahi de beden!
Hidayet şarabı çoğaldı, arttı mı şaraptaki kuvvet, sürahiyi kırar.

III. cilt

4070. Sihir, bazen sanatla samanı dağ gösterir…bazen dağı saman!
Gözbağcılıkla çirkinleri güzelleştirir, güzelleri, çirkin bir şekle sokar.
Sihrin hali budur; afsunlar, üfürür, her an hakikatleri başka bir şekle çevirir.
Bir an gelir, insanı eşek gösterir… bir an gelir eşeği şaşılacak bir adam şekline bürür!
İşte senin içinde böyle bir sihirbaz gizlidir. Vesveselerde daimî bir sihir kudreti vardır!

22 Mayıs 2010 Cumartesi

4020. Herzevekillerin herzelerini, manasız sözlerini saçma gururlarını az dinle, bu çeşit adamlarla savaş safına
girme.
Allah, bunlar hakkında “ Onlar size uyunca sayınızı çoğaltmazlar, ancak aranıza nifak sokar, hile ve fesadı
çoğaltırlar” dedi.
Er olmayan kaypak arkadaşlara uyma, çevir onların yaprağını!
Çünkü onlar sizinle yoldaş olurlarsa gaziler de saman gibi içsiz bir hale düşerler.
Size uymuş görünür, sizinle beraber safa girerler ama sonra kaçarlar, safı da bozar perişan ederler.
Bu çeşit adamdansa… münafıklardan pek kalabalık kişinin size uymadansa azlık asker daha iyi.
4025. Az, fakat adamakıllı olmuş güzel badem, acımış, kötü fakat çok bademden iyidir elbette.
Suret bakımından acı da birdir, tatlı da… fakat hakikatte bunlar birbirine zıtdır, ikidir.
Kâfir, o âlemin varlığından şüphe eder, dirileceğini ummaz. Bu yüzden gönlünde korku vardır.
Yola düşüp gider ama bir konak bile bilmez. Gönlü kör olan adam, korka korka adım atar.
Yolcu, yol bilmezse nasıl gider? Tereddütlerle, gönlü kanlarla dolu olarak!
4030. Birisi “ Hay adam hay… yol, burası değil ki!” dese korkusundan hemen oracıkta duruverir.
Fakat gönlüyle hakikati duyan, yolu bilen kişinin kulağına hiç öyle hay huylar girer mi?
Şu halde bu deve yüreklilerle yoldaş olma. Çünkü onlar, darlık ve korku zamanında kayboluverirler.
Onlar, lâf da Bâbil sihrine maliktirler, her şeyi yapar, çatarlar ama iş dara geldi mi kaçar, seni yapayalnız
bırakıverirler!
Kendine gel ve züppelerden savaş umma. Tavus kuşlarından av avlama hünerini bekleme!
4035. Tabiat tavus kuşuna benzer, sana vesveseler verir, saçma sapan söylenir durur; nihayet seni yerinden yurdundan eder Cilt3

8 Nisan 2010 Perşembe

Mesnevî Şerif'ten

Bir kocakarı çirkin suratındaki kılları yolar,
yüzünü boyar,kızıllaştırırdı ama bir türlü
olamazdı


Doksan yaşında bir kocakarı vardı. Yüzü bumburuşuktu, rengi safran gibi sarıydı.
Yanağı, sofra altısının baş tarafları gibi kat kattı. Fakat erkek aşkından vazgeçmemişti.
Dişleri dökülmüş, saçları süt gibi ağarmıştı.
Boyu yay gibi bükülmüş, her duygusu değişmişti.
1225. Böyle olduğu halde koca isteği ve şehvet hırsı hâlâ yerindeydi. Erkek avlamaya aşkı vardı da tuzağı paramparça olmuştu.
Vakitsiz öten bir horoza, yolsuz, yolcusuz bir yola benziyordu. Kızgın ateşe konmuş boş bir tencereydi sanki.
Meydana âşıktı, fakat ne atı vardı, ne ayağı. Düdük çalmaya sevdalıydı, fakat ne dudağı vardı ne zurnası!
İhtiyarlıkta Allahm, kâfire bile hırs vermesin. Bu hırsı Allah kime verdiyse ne kötüdür o kul!
Köpek kocaldı, dişleri döküldü mü adamlara salamaz, ancak pisliğe, gübreye salar.
1230. Öyle olduğu halde şu altmış yaşındaki köpeklere bak ki her an köpek dişleri biraz daha keskinleşmede.
İhtiyar köpeğin, derisinden tüyler dökülür; fakat şu ipekler giymiş kart köpeklere bak bir kere de!
Bu köpeklerin aşkı da alt yanlarıyla paraya, hırsları da. Kocaldıkça da bu aşkları artıyor, hele bak şu köpek soylarına!
Böyle ömür cehennem sermayesi. Gazap kasaplarına salhane.
Ömrün uzun olsun dediler mi hoşlanır, güler de ağzı açık kalır.
1235. Böyle bir bedduayı dua sanır. Gözünü açmaz, kafasını bir türlü kaldırmaz.
Kıl ucu kadar ahret ahvalini görseydi, böyle diyene “Senin ömrün uzun olsun” derdi.

Bir yoksulun Geylân’lı birisine “Allah seni
selâmetle evine barkına kavuştursun” diye
dua etmesi


Ekmeğe tapan, bir erkek bir yoksul, bir zembilli dilenci, bir gün Geylân’lı zengin birisinden
Ekmek alınca dedi ki: Yarabbi sen bu kulunu hoşlukla, selâmetle evine barkına kavuştur.
Geylân’lı kızıp a çirkin herif dedi, eğer ev bark, benim gördüğüm ev barksa oraya Allah, seni kavuştursun!
1240. Aşağılık kişiler, her söz söyleyeni hor hakir bir hale getirirler. Sözü yüceyse, değerliyse bile o sözün kaderini düşürürler.
Çünkü söz, dinleyene göre söylenir; terzi kaftanı adamın boyuna göre biçer.

Mademki meclisteki dinleyenler aşağılık kişiler, aşağılık söz söylemeden başka çare yok.
Bu sözü rehine koy da yine o kocakarının hikâyesine başla.
Bir insan kocaldı da bu yolda er olmadı mı adını kocakarı takıver!
1245. Ne sermayesi var, ne değeri, ne de bir sermaye kabul edecek kabiliyeti.
Ne hoş ve güzel bir şey verir, ne alır. Ne manâsı var ne anlama liyakati.
Ne dili var ne kulağı, ne aklı var; ne gözü. Ne kendinde, ne kendinden geçmiş, ne de düşünceye sahip.
Ne niyazı var, ne nazlanacak güzelliği. Soğan gibi kat kat ve her katıda kokmuş!
Ne bir yol varmış, ne yola gidecek ayağı kalmış. O kahpenin ne bir yanıklığı var, ne bir ah ve feryadı.

Bir yoksul,evin birinden ne istediyse “yok”
cevabını aldı.


1250. Evin birine bir yoksul geldi. Kuru ekmek, yahut taze nane istedi.
Ev sahibi, burada ekmek ne arar? Burası ekmekçi dükkânı mı, aptal mısın sen dedi.
Dilenci bâri biraz yağ ver deyince dedi ki: Burası kasap dükkânı değil ki.
A ev sahibi, birazcık un ver bari deyince de, yine ev sahibi, burasını değirmen mi sandın dedi.
Dilenci her şeyden vazgeçtik, bir çanak su olsun ver dedi. Ev sahibi cevap verdi: Burası ırmak, yahut çeşme değil.
1255. Hâsılı ekmekten kepeğe kadar ne istediyse ev sahibi kendisiyle alay etti, acıklandı, yok dedi.
Yoksul içeri girip eteklerini kaldırdı evin içinde aptes bozmaya niyetlendi.
Ev sahibi; hey çirkin herif ne yapıyorsun, deyince dedi ki: Böyle yıkık yere bâri aptes bozayım da ferahlayayım.
Burada yaşamanın madem ki imkânı yok, böyle eve ancak aptes bozulur.
Padişah kolunda beslenmedin, avlanmayı bellemedin; zaten doğan değilsin ki av tutasın.


1260. Tavus kuşu da değilsin ki yüzlerce nakışlarla bezenesin de gözleri neşelendiresin.
Dudu değilsin ki sana şeker versinler, tatlı sözlerini dinlesinler.
Bülbül değilsin, âşıkçasına ağlayıp inleyesin, çayırlıkta, çimenlikte yahut lâle bahçelerinde güzel güzel çileyesin.
Hüthüt değilsin ki çavuşluk edesin. Leylek değilsin ki yücelerde yurt tutasın.
Ne iştesin sen? Seni ne diye satın alsınlar? Ne kuşusun sen? Seni ne diye yesinler?
1265. Bu değer bilmezlerin dükkânından vazgeç, yücel “Allah satın alır” ihsanının dükkânına gel!
Köhneliğinden kimsenin almadığı o kumaşı o kerem sahibi alır.
Onun yanında hiçbir kalp red edilmez; çünkü alış verişten kâr beklemez ki.

Kocakarının hikâyesi

O bunak sokağa bir gelin gibi çıkmak istedi; o azgın karı, kaşlarını yoldu.
Yanağını, yüzünü, ağzını güzelleştirip süslenmek için aynanın önüne oturdu.

1270.Yüzüne neşeyle birkaç kere allık sürdü; fakat pörsümüş suratını bir türlü boya tutmadı.
Kuran’ın aşır başlarındaki tezhipleri kesti, pis mundar suratına yapıştırdı.
Bu suretle yüzünün buruşuklarını örtmek, güzeller halkasına yüzük taşı olmak istiyordu.
O tezhipli yerleri yapıştırdıkça yapıştırıyor, fakat çarşafını giydi mi hepsi yere düşüyordu.
Yine onları alıp tükürüklüyor, yüzüne yapıştırıyor,
1275. Fakat yine çarşafına büründü mü hepsi, yere dökülüyordu.
Bir hayli çalıştı, çabaladı. Nihayet şeytana yüzlerce lânet dedi.
Bu sözü der demez İblis göründü de dedi ki: A kademsiz kadit olmuş, kurumuş, kokmuş kahpe!
Ben bütün ömrümde bunu düşünmediğim gibi senden başka da bu işi yapan kahpe görmedim.
Kötülükte acayip bir tohum ektin, âlemde musaf bırakmadın.
1280. Sen şeytan ordusunda yüz tane şeytan ordususun. A pis kocakarı, bırak beni!
Yüzün elma gibi kızarsın diye kitap bilgisinden nice aşirler çaldın.
Satmak ve onlarla kendine şeref ve mevki satın almak için Allah erlerinin nice sözlerini aşırdın.
Fakat eğreti renk senin yüzünü kızartmadı. Hurma ağacına bağlanan dal, hurma vazifesini görmedi.
Sonunda ölüm çarşafı gelip seni bürüdü mü bütün bu ziynetler, yanağından düştü.
1285. O göç zamanının “Hadi... kalk, kalk” sesi geldi mi bütün dedikodular yok olur gider.
Sükût âlemi gelir çatar. Bari sen, o gelmeden sus. Vay o kişiye ki ölümle ünsiyeti yoktur!

6. Cild

19 Haziran 2009 Cuma

Meşveret

1045

«Hazret-i Peygamber üstü kapalı meşveret ederdi. Cevap verenler, sûâlin hakikatinden haberdar olmadıkları halde cevap verirlerdi.»

1046

«Düşman baştan ayağı, ya’ni mes’elenin aslını ayırd edemesin diye Resûl-i Ekrem, süâlini mürettep bir misâl ile irâd eylerdi.»

1047

«Aleyhisselât Efendimiz, suâlinin cevâbını istişâre ettiğinden alırdı. Fakat yabancı olan o süâlin hakikatinden koku alamazdı.»

Tahir ül Mevleviden 1. Cild

1050. İki üç kuşu birbirine bağlasan elem içinde yerde mahbus kalırlar.
Üstü örtülü, güzel bir tarzda, kurtulmak için konuşur, danışırlar.
Danışmaları, görenleri yanıltacak şekilde kinayelerledir.
Peygamber, kapalı bir tarzda meşveret ederdi.Eshap cevap verir, düşman haberdar olmazdı. Düşman, baştan ayağı bilmesin, bir şeyi sezmesin diye reyini kapalı misalle söylerdi.
Bu misalle muradını anlatmış olurdu. Ağyar sualinden bir koku bile duymaz, hiçbir şey anlamazdı” dedi.

İzbudak 1. Cild

16 Temmuz 2008 Çarşamba

Mesnev-i Şerifden Seçmeler

Abdülbaki Gölpınarlı Dede mevleviliği anlatırken onun ameli karekterini ön plana çıkarmaktadır. Bu yüzdende fütüvvet fikrinin altını kuvvetle çizer. Mesnev-i Şerif üzerine yapılan bu çalışmada Mesnev-i Şerifteki ameli örnekler derlenmeye çalışılacaktır. Zannediyoruz ki eski zamanlarda geleneği yaşayanlardan görerek öğrenmek mümküdü, fakat bu günlerde böyle insanlara rastlamak oldukça zor. Bu yüzden tasavvufun beşeri yaşama yansıyan yönünü resmetmek icab etmekte. Anlayabildiğimiz kadarıyla...


1- Bilmediğini Söyleyebilmek ve Kalpten İnşallah demek


45. Kim benim canıma derman ederse benim hazinemi, incimi ve mercanımı (atiye ve ihsanımı) o aldı (demektir).”
Hepsi birden dediler ki: “Canımızı feda edelim. Beraberce düşünüp beraberce tedavi edelim.
Bizim her birimiz bir âlem Mesih’idir, elimizde her hastalığa bir ilâç vardır.”
Kibirlerinden Allah isterse (inşaallah ) demediler. Allah da onlara insanların âcizliğini gösterdi.
”İnşaallah” sözünü terk ettiklerini söylemeden maksadım, insanların yürek katılığını ve mağrurluğunu söylemektir.
Yoksa ârızî bir halet olan inşaallah’ı söylemeyi unuttuklarını anlatmak değildir. Cild I-


--
Dünyâda en büyük musibet, câhilin ilim dâvasında bulunması, o dâvanın da câhillerce doğru zannolunmasıdır. İnsan bilmediğini açıkça îtirâf edecek olursa, hem vebâl altına girmekden kurtulur, hem de hulûs-u (her hayırlı iş ve ameli Allah rızasını niyet ederek yapmak) niyyeti dolayisiyle Allâh'ın ilhâm ve tâlîmine (öğetmek) mazhar olur.

«Kendilerine eşyâ ilimleri sorulan meleklerin, bilmiyoruz dedikleri gibi, sen de bilmediğini itirâf et ki (Vemâ allemtenâ) destgîrin (arkadaşın) olsun. Allah; o isimleri Âdem aleyhisselâm vâsıtasiyle meleklere talîm eylediği gibi, sana da bilmediklerini öğretsin.»

Tâbi'inden ve ulemâdan (Şa'bî) ye bir mes'ele sormuşlar. «Bilmiyorum.» demiş. «Sen ulemâdan iken bilmiyorum demeye utanmıyor musun?» demişler. «Melekler, Allâh'ın yakîni (kesin bilen) iken (lâ ılme lenâ) demeye utandılar mı?» demiş.

Kezâ İmâm-ı Ebû Yûsüf'e — ki Hârûn Reşîd'in baş kadısı, bizim tâbîrimizce şeyh-ül-islâmı idi — Halîfe, bir şey sormuş. O da : «Bilmiyorum» cevâbını vermiş. Başmâbeynci lâkırdıya karışmış : «Emîrül-mü'minîn, sana bu kadar para verdiği halde suâline bilmiyorum cevâbını veriyorsun. Bu, yakışır mı?» deyince, Ebû Yûsüf: «Emîr'ül-mü 'minîn bana verdiği para, bildiklerime göredir. Bilmediklerime göre verecek olsa hazînesi kâfî gelmez» demiş.

Bizim en büyük kusûrumuz (bilmiyorum) demek fedâkârlığını göstermeyişimizdir. Bunu yapacak kadar insâfımız, yâhud yeni tâbîr ile cesâret-i medeniyyemiz bulunsaydı, memleketi şimdikinden pek başka bir halde görürdük. Çünki en ehemmiyetsizlerinden en mühimlerine varıncıya kadar bütün vazifeler, bilmiyorum diyeceklere değil; biliyorum diyenlere ve hakîkaten bilenlere, sözünün eri ve işinin ehli olanlara verilirdi

Tahir'ül Mevlevi den 1 cild sh.95/96

2- Şükretmek

442 Bir koku alıp onun şükrünü eda etmiyen kimse, küfranı nimet etmiş ve kendi burnunu mahveylemiştir.
Hem şükret, hem şükredenlere kul ol. Onların huzurunda ölerek ebedî hayat kazan! Cild I



3-Misafir Ağırlamak

65 Ey bütün dünyadakileri yurdunda konaklayan, ey padisah, biz sana konuk geldik.
Azıgımız yok uzaktan gelmisiz. Hemencecik basımıza rahmet ve nur saç dediler.
Peygamber, sahabeye, dostlarım, dedi. Bunları paylasın. Çünkü siz benimle benim huyumla dolusunuz.
Her askerin bedeni padisahla doludur. Padisahın mevki ve rütbesine düsman olanlara bu yüzden kılıç vururlar.
Sen padisahın kızgınlıgı ile kılıç sallarsın, yoksa kardeslere niye kızasın ki? Clid 5


4- Hasta Ziyareti

Mustafa Aleyhisselâm’ın bir hasta sahabenin hatırını sormaya gitmesi,hasta halini,hatırını sormasının faydası

Sahabeden biri hastalandı, o hastalık yüzünden zayıfladı, iplik gibi inceldi.
Mustafa halini, hatırını sormaya geldi. Çünkü Peygamber’in huyu tamamıyla lütuf ve keremden ibaretti.
Hastanın halini, hatırını sormaya gitmekte fayda vardır. Faydası da gene sanadır.
Birinci faydası sudur; O hasta adam, bir kutup, bir ulu sah olabilir.
2145. Mademki inatçı adam, gönlünün iki gözü de yok, odunu ödagacından ayırt edemezsin.
Âlemde hazineler var. Beyhude üzülme, yorulma. Yalnız hiçbir viraneyi de definesiz bilme.
Her dervise ne olur, ne olmaz diye mülâzemette bulunadır, bir nisane buldun mu da artık onun etrafında
adamakıllı dön, dolas!
Mademki sende o can gözü yok, her vücutta define var san!
Kutup olmasa bile belki bir yol dostudur, padisah degilse bile bir atlı askerdir.
2150. Kim olursa olsun, ister yaya, ister atlı.. yol dostlarıyla bulusmayı, onların halini sormayı, hatırlarını ele
almayı lâzım bil.
Hattâ o adam, düsman bile olsa yine ihsan iyidir. Çünkü ihsan yüzünden düsman bile adama dost olur. ;
Dost olmasa bile hiç olmazsa kini azalır. Çünkü ihsanda bulunmak, kine âdeta merhemdir.
Bundan baska daha nice faydaları var ama ey iyi adam, sözü uzatmadan korkuyorum.
Sözün hülâsası su: Topluluga dost ol. Hattâ bir dost bulamazsan put yapan Amad gibi tastan bir dost yont,
onu sev!
2155. Zira kalabalık ve kervan halkının çoklugu yol vurucuların belini kırar, onları kahreder.
Ulu Allah’nın Musa Aleyhisselâm’a “Niçin
hastalıgımda benim halimi,hatırımı sormaga
gelmedin?” diye vahyetmesi
Allah’dan Musa’ya su hitap geldi: “Ey koltugundan ayın dogdugunu gören!
Seni Allah’lık nurunun dogusu haline getirdigim halde ben ki Allah’yım, hastalandım da niçin halimi hatırımı
sormaya gelmedin?”
Musa, “ Allah” sen kusurdan münezzehsin. Bu ne remizdir, Yarabbi, bunu bildir” dedi.
Bunun üzerine Allah, yine “ Hastalıgımda kerem edip niçin halimi sormadın?” buyurdu.
2160. Musa, “ Yarabbi, senin bir noksanın olamaz. Aklım sastı, bu sözün hakikatını anlat” dedi.
Allah, “ Evet, has ve seçilmis bir kulun hastalanmıstı. yice bir bak hele.. o, benim.
Onun özür serdetmesi benim özür serdetmemdir. Onun hastalıgı benim hastalıgımdır” buyurdu.
Allah ile oturup kalkmak isteyen kisi veliler huzurunda otursun.
Velilerin huzurundan kesilirsen helâk oldun gitti. Çünkü sen küllü olmayan bir cüzüsün.
2165. Seytan, birisini kerem sahiplerinden ayırırsa onu kimsiz, kimsesiz bir hale kor, o halde de bulunca basını
yer, mahvedip gider.
Topluluktan bir an bile ayrılmak bil ki Seytan’ın hilesinden ibarettir. Cild 2


5- Teşekkür Etmek

Cild 6

6-Kendiyle Kıyaslayıp Kimseyi Küçük Görmemek

Bakkal ve dudunun hikâyesi, dudunun dükkândaki gülyaglarını dökmesi

Bir bakkal vardı, onun bir de dudusu vardı. Yesil, güzel sesli ve söyler duduydu.
Dükkânda dükkân bekçiligi yapar; bütün alısveris edenlere hos nükteler söyler, lâtifeler ederdi.
nsanlara hitap ederken insan gibi konusurdu, dudu gibi ötmede de mahareti vardı.
*Efendisi, bir gün evine gitmisti. Dudu, dükkânı gözetliyordu.
*Ansızın fare tutmak için bir kedi, dükkâna sıçradı. Duducagız can korkusundan,
250. Dükkânın bas kösesinden atıldı, bir tarafa kaçtı; gülyagı sisesini de döktü.
Sahibi, evden çıkageldi. Tacircesine huzuru kalple dükkâna geçti oturdu.
Bir de baktı ki dükkan yag içinde, elbisesi yaga bulasmıs. Dudunun basına bir vurdu; dudunun dili tutuldu,
bası kel oldu.
Dudu, birkaç güncegiz sesini kesti, söylemedi. Bakkal nedametten âh etmeye basladı.
Sakalını yolmakta, eyvah, demekteydi; nimet günesim bulut altına girdi.
255. O zaman keske elim kırılsaydı; o güzel sözlünün basına nasıl oldu da vurdum?
Kusu, yine konussun diye yoksullara sadakalar vermekteydi.
Üç gün, üç gece sonra saskın ve meyus, ümitsiz bir halde dükkânda otururken,
Ve binlerce gussaya, gama es olup; bu kus acaba ne vakit konusacak; diye düsünüp dururken,
Ansızın tas ve legen dibi gibi tüysüz kafası ile bir Cevlaki geçiyordu.
260. Dudu, hemencecik dile gelip akıllılar gibi dervise bagırdı:
“Ey kel, neden kellere karıstın; yoksa sen de siseden gülyagı mı döktün?! “
Onun bu kıyasından halk gülmeye basladı. Çünkü dudu, hırka sahibini kendisi gibi sanmıstı.
Temiz kisilerin isini kendinden kıyas tutma, gerçi yazıda (aslan mânasına gelen) sîr, (süt manasına gelen) sîre
benzer.
Bütün âlem bu sebepten yol azıttılar. Allah Abdallarından az kisi agâh oldu.
265. Peygamberlerle beraberlik iddia ettiler (biz de onlar gibiyiz dediler); Velîleri de kendileri gibi sandılar.
Dediler ki: “ste biz de insanız, onlar da insan. Bizde uyumaya ve yemege baglıyız, onlar da.
“Onlar körlüklerinden aralarında uçsuz bucaksız bir fark oldugunu bilmediler.
Her iki çesit arı, bir yerden yedi. Fakat bundan zehir hâsıl oldu, ondan bal.
Her iki çesit geyik otladı, su içti. Birinden fıskı zuhur etti, öbüründen halis misk.
270. Her iki kamıs da bir sulaktan su içti. Biri bombos öbürü sekerle dopdolu.
Böyle yüzbinlerce birbirine benzer seyler var, aralarında bulunan yetmis yıllık farkı sen gör!
Bu, yer; ondan pislik çıkar... o, yer; kâmilen Allah nuru olur.
Bu, yer; ondan tamamı ile hasislik ve haset zuhur eder... o, yer; ondan tamamı ile Tek Allah’nın nuru husule
gelir.
Bu temiz yerdir, o çorak ve pis yer. Bu temiz melektir o seytan ve canavar!
275. Her iki suretin birbirine benzemesi caizdir, acı su da, tatlı su da berraktır.
Zevk sahibinden baska kim anlayabilir? Onu bul! Tatlı su ile acı suyun farkını iste o anlar.
(Zevk sahibi olmayan) sihri, mucizeyle mukayese ederek her ikisinin de esası hiledir sanır.
Mûsâ ile savasan sihirbazlar, inatlarından ellerine onun asâsı gibi asâ aldılar.
Bu asâ ile o asâ arasında çok fark var, bu isle o isin arasında pek büyük bir yol var.
280. Bu isin ardında Allah lâneti var, o ise karsılık da vade vefa olarak Allah rahmeti var.
Kâfirler inatlasmada maymun tabiatlıdırlar. Tabiat, içte, gönülde bir âfettir.
nsan ne yaparsa maymunda yapar; maymun her zaman insandan gördügünü yapıp durur.
O, “Bende onun gibi yaptım” sanır. O inatçı mahlûk aradaki farkı nereden bilecek?
Bu emirden dolayı yapar, o, inat ve savas için. natçı kisilerin baslarına toprak saç!
285. O münafık; muvafıkla beraber, inat ve taklide uyup namaza durur; niyaz ve tazarru için degil.
Müminler; namazda, oruçta, hacda, zekâtta münafıkla kazanıp kaybetmektedirler.
Müminler için nihayet kazanç vardır, münafıka da ahirette mat olma.
kisi de bir oyun basındaysa da birbirlerine nispetle aralarında ne kadar fark var; biri Merv’li öbürü Rey’li!
Her biri, kendi makamına gider, her biri kendi adına uygun olarak yürür.
290. Onu mümin diye çagırırlar, ruhu hoslanır. Münafık derlerse sertlesir, ates kesilir.
Onun adı, zatı yüzünden sevgilidir. Bunun adının sevilmemesi, âfetleri yüzünden, nifakla sıfatlanmıs olan
zatından dolayıdır.
Mim, vav, mim ve nun harflerinde bir yücelik yoktur. Mümin sözü ancak tarif içindir.
Ona münafık dersen... o asagılık ad, içini akrep gibi daglar.
Bu ad, cehennemden ayrılmıs ve kopmus degilse niçin cehennem tadı var?
295. O kötü adın çirkinligi harften degildir. O deniz suyunun acılıgı “kab” dan degildir.
Harf kabdır ondaki mâna su gibidir. Mâna denizi de “Ümm-ül-Kitap” yanında bulunan, kendisinde olan zattır.
Dünyada acı ve tatlı deniz var. Aralarında bir perde var ki birbirine tasmaz karısmazlar.
Fakat su var ki bu iki denizin her ikisi de bir asıldan akar. Bu ikisinden de geç, tâ... onun aslına kadar yürü!
Kalp altınla halis altın ayarda belli olur. Kalpla halisi, mehenge vurmadıkça tahminî olarak bilemezsin.
300. Allah kimin ruhuna mehenk korsa ancak o kisi, yakini süpheden ayırdedebilir.
Diri bir kisinin agzına bir sıçrayıp girse o adam, onu dısarı çıkarıp attıgı zaman rahatlasır.
Binlerce lokma arasında agzına ufacık bir çöp girdi mi, diri kisinin hissi onu duyar, sezer.
Dünya hissi, bu cihanın merdivenidir, din hisside göklerin merdiveni.
Bu hissin saglıgını hekimden isteyiniz, o hissin saglıgını Habib’den (H.Muhammed’den) .
305. Bu hissin saglıgı, vücut saglamlıgındandır, o hissin saglıgı vücudu harabetmektedir.
Can yolu, mutlaka cismi viran eder, onu yıktıktan sonra da yapar.
* Ne mutludur ve ne kutludur o can ki mâna askıyla evini, barkını, mülkünü, malını bagıslamıstır.
Altın definesi için evi harabetmistir; fakat o altın definesini elde ettikten sonra o evi daha mamur bir hale
getirmistir.
Suyu kesmis, suyun aktıgı yolu temizlemis, ondan sonra arka içilecek su akıtmıstır.
Deriyi yarmıs,termeni çıkarmıs... ondan sonra orada yepyeni bir deri bitmistir.
310. Kaleyi yıkıp kâfirden almıs, ondan sonra oraya yüzlerce burç ve hendek yapmıstır.
Hikmetinden sual edilmeyen Allah'’nın isini kim anlayabilir, o isin hakikatine kim erisebilir? Bu söyledigim
sözler, ancak anlatmak için söylenmis zaruri sözlerdir.
Gâh böyle gösterir, gâh bunun aksini. Din isinin künhünü anlamaya imkân yoktur. Ona ancak hayran olunur.
Fakat din isinde hayrete düsen, arkasını ona çevirmis ondan haberi olmayan bir hayran degil, sevgiliye
dalmıs, onun yüzünden sarhos olmus, kendisinden geçmis bir hayrandır.
Birisinin yüzü sevgiliye karsıdır, öbürünün yüzü yine kendisine dogru.
315. Her ikisinin yüzüne de bak. Her ikisinin yüzünü de hatırında tut. Hizmet dolayısıyla yüz tanır olman
mümkündür.
Zira nice insan suratlı seytan vardır. Binaenaleyh her ele el vermek lâyık degildir.
Kus tutan avcı, kusu avlamak için ıslık çalar, ötme taklidi yapar.
Asagılık kisi dervislerin sözlerini, bir selim kalpli kisiye afsun okumak, onu afsunlamak için çalar.
320. Erlerin huyu açıklık ve sıcaklıktır. Asagılıkların isi hile ve utanmazlıktır.
Dilenmek için yünden aslan yaparlar. (yol aslanlarının sekline bürünür, onlar gibi görünürler), Ebu Museylim’e
Ahmet lâkabı verirler.
Ebu Müseylim’in lâkabı yalancı olarak kaldı, Muhammed’e de akıllar sahibi dendi.
O, Hak sarabının mührü, sisesinin kapagı; halis misktir. Âdi sarabın mührü, sisesinin kapagı ise pis koku ve
azaptır.

Cilt 1 Papağan hikayesi

7-Elinin altındakilere iyi davranmak

3970 Tatlı tatlı içemediğim şeyi nasıl olur da sevgiliye verir, ona azık olarak sunarım?

Ben, kendi hususi soframda ne yersem kullarıma da onu yediririm.

Pişmiş olsun, ham olsun.. Ne yemek yersem kölelerime onu yedirir, onları o yemekle beslerim.

Kürkten atlastan ne giyersem kölelerime de onu giydiririm, onlar köhne elbiseler giydirmem.

Hüner sahibi Peygamberden utanırım. O "hizmetçinize siz ne giyorsanız onu giydirin" dedi.

3975 Mustafa, evladı olan ümmetine " Elinizin altındakilere yediğiniz şeylerden yedirin" diye vasiyette bulundu.

Başkalarını hoş bir hale getirdin, sabırla çevikleştirdin, sabra teşvik ettin.

Şimdi erlik göster de kendini de hoş bir hale getir.Sabır, düşüncesine dalan aklını kendine kılavuz et.

Cild 6

-----

8-Akıl ve idrake önem vermek/ Uyanık olmak / Agah olalım erenler

KESİLESİ KUSLAR
“Dört kus al, onları yanına topla” ayetinin tefsiri”
Ey idraki günese benzeyen, sen vaktin Halil’isin. Bu yol kesen dört kusu öldür!
Çünkü bunların her biri de karga gibi akıllıların akıl gözlerini oyar, çıkarır.
Tene ait dört huy, Halil’in kuslarına benzer. Onları kesmek cana yol açar.
Ey Halil, iyiden kötüden kurtulmak için kes onların baslarını da ayaklar setten kurtulsun.
35 Kül, sensin, hepsi de senin cüzülerindir. Çöz ayaklarını, onların ayakları senin ayakların demektir.
Alem, senin yüzünden ruhların uçtugu, toplandıgı bir yer haline gelir; bir atlı, yüzlerce orduya dayanç olur.
Çünkü bu ten dört huyun duragıdır, o huyların adları, dört fitneci kustur.
Halkın ebedi olarak diriligini istersen bu dört som ve kötü kusun baslarını kes.
Sonra da onları bir baska çesit dirilt de artık onlardan bir zarar gelmesin.
40 Dört yol kesen manevi kus, halkın gönlünü yurt edinmistir.
Bütün gönüllere emir olursan, ey kisi, bu zamanda Allah halifesi sensin.
Bu dört diri kusun kes baslarını da ebedi olmayan halkı ebedilestir!
Bu kuslar, kaz, tavus, kuzgun ve horozdur. Bunların içlerdeki benzerleri de dört huydur.
Kaz hırstır, horoz sehvet. Makam tavusa benzer, kuzgun dilege.
Cild 5


9-Başkalarının ayıbını gizlemek


İBADETLERiN TANIKLIGI

Mustafa aleyhisselam’ın, oda kapısını açması ve konugun, onu görüp utanmaması, diledigi gibi dısarı çıkması için kendisini
gizlemesi
Mustafa sabahleyin gelip kapıyı açtı. Sabah o yolunu sapıtmıs kisiye yol gösterdi.
Mustafa , o belalara ugrayan utanmasın diye gizlendi.
Kapıyı açanı görmesinde serbestçe dısarı çıksın diyordu.
100 Ya bir seyin ardında gizlendi, yahut da Allah etegi Mustafa’yı ondan gizledi.
Allah boyası, bazen örter, neliksiz niteliksiz Allah perdesini, bakanın önüne örüverir.
Bu suretle düsmanını kendi yanındayken bile göstermez. Allah kudreti, bundan da artık, bundan da üstün.
Mustafa onun geceki halini görüyordu. Fakat Allah fermanı,
Ona hatasını bildirmeden bir yol açmasına, o kötülükle bir kuyuya düsmesine mani olmaktaydı.
105 Allah hikmeti ve gökten inen emir, onun kendisini o halde görmesini istemekteydi.
Nice düsmanlıklar vardır ki dostluga çıkar. Nice yıkılmalar vardır ki yapılmaya döner.
Bir herzevekil, o pis yatagı, inadına Peygamberin yanına getirdi.
Ve gör hele, konugun bu isi islemis dedi. Alemlere rahmet olan Mustafa, bir güldü.
Getir o ibrigi dedi, hepsini kendi elimle yıkayayım dedi.
110 Herkes “Allah hakki için yapma, canımız da sana kurban olsun, tenimiz de.
Sen bırak bu pisligi biz yıkayalım. Bu is, el isidir, gönül isi degil.
Ey hakkında “Le amruka-ömrün için” diye Allah’nın and içtigi zat, Allah sana ömür dedi. Seni halife yaptı, kürsüye oturttu.
Biz sana hizmet için yasıyoruz, sen hizmet etmeye kalkısırsan biz ne oluruz? “ dedi.
Peygamber dedi ki: “Ben de biliyorum, fakat simdi bunu ben yıkayacagım. Bunu bizzat yıkamamda bir hikmet var.”
115 Bu söz Peygamber sözü diye hepsi sustular, bu sır nedir, hele bir çıksın diye beklemeye koyuldular.
Peygamber o pisligi, bilhassa Allah buyrugu ile adamakıllı yıkamakta idi, riya ile degil.
Çünkü, gönlü bunu sen yıka bunda kat kat hikmetler var diyordu.

Cild 5

10-Çalışmak / Ekmeğini kazanmak

Fakat beylik, vezirlik ve padişahlık adı, hakikatte ölümdür, derttir, can vermedir.
Kul ol da yeryüzünde at gibi yürü. Cenaze gibi kimsenin boynuna binme.
325. Allah nimetine küfranda bulunan, ister ki herkes, kendisini yüklesin de ölüyü mezara götürür gibi götürsünler.
Rüyada kimi tabuta binmiş, götürülüyor görürsen yüce mertebeli büyük mevkili bir adam olur.
Çünkü o tabut, halkın boynuna bir yüktür. Bu büyükler de halkın boynuna yük korlar, yük olurlar.
Yükünü herkese yükleme, kendine yükle. Baş olmayı az iste, yoksulluk daha iyidir.
Halkın boynuna binme de ayaklarına nikris illeti gelmesin. Cilt 6


11- İnsanları güzellikle anmak

Padişahın,yeni aldığı iki köleyi sınaması

Bir padişah ucuza iki köle satın aldı. Onlardan birisiyle bir iki söz konuştu.
Köleyi anlayışlı, zeki ve tatlı sözlü buldu. Zaten şeker gibi dudaktan ancak şeker şerbeti zuhur eder.

845. Ademoğlu dilinin altında gizlidir. Bu dil, can kapısına perdedir.
Bir rüzgâr esti de kapıyı kaldırdı mı evin içinde ne varsa görürüz.
O evde inci mi var, buğday mı.. altın hazinesi mi var, yoksa yılan ve akreplerle mi dolu?
Yoksa içerde hazinemi var da kapısında yılan beklemekte? Çünkü altın hazinesi bekçisiz olmaz.
Köle, düşünmeden öyle söz söylemekteydi ki başkaları beş yüz defa düşünür de ancak öyle bir söz söyleyebilir.

850. Sanki içinde deniz var, deniz de baştanbaşa söyleyen incilerle dolu…
Ondan parlayan her incinin nuru, Hak ile bâtılı ayırır.
Kuran’ın nuru da Hak ile bâtılı zerre,zerre fark eder, bize gösterir.
O incinin nuru, gözümüzün nuru olsaydı suali de biz sorardık,cevabı da biz verirdik.
Gözünü eğrilttin de onun için ayı iki gördün. İşte bu bakış, şüpheye düşüp sual sormaya benzer.

855. Gözünü doğrult da aya öyle bak ki tek göresin. İşte cevabı da bu!
Düşünceni doğrult, iyi bak. Çünkü düşünce de o incinin pırıltılarındandır.
Kulaktan gönüle doğan her cevaba göz; onu bırak, cevabı benden duy der.
Kulak vasıtadır, vuslata erense göz; Göz hâl sahibidir, kulaksa dedikoduda!
Kulağın duygusu sıfatları tebdil eder, halbuki gözlerin apaçık görgüsü, mahiyetleri bile değiştirir.

860. Ateşin varlığını sözle bildin, bu varlığa sözle yakîn hâsıl ettinse pişmeyi iste, sözde kalma.
Yanmadıkça o bilgi,Aynel Yakîn değildir. Bu yakîn’i istiyorsan ateşe dal.
Kulak, hakikate nüfuz ederse göz kesilir. Yoksa söz kulakta kalır, gönüle tesir etmez.
Bu sözün sonu gelmez. Geri dön de padişah o kölelere ne yaptı,onu anlat!
Padişahın o kölelerden birini bir yere yollayıp öbüründen bazı şeyler sorması
Padişah o köleciği zeki görünce öbürüne “Beri gel”diye emretti.

865. Buradaki sevgiye ve acımaya delâlet eden “ceğiz” eki küçültme, horlama için değildir. Nitekim ana oğul’a
“yavrucuğum” derse bu horlama sayılmaz.
İkinci köle padişahın huzuruna geldi. Ağzı kokuyordu,dişleri de kapkaraydı.
Padişah, onun sözünden pek hoşlanmadı ama nesi var, nesi yok diye sırlarını aramaya koyuldu.
“ Bu şekilde, bu pis kokulu ağızla biraz ötede otur; fakat o kadar da ileri gitme.
Çünkü seninle uzaktan konuşmak gerek. Benimle düşüp kalkamazsın, benimle bir yerde oturamazsın.

870. Biraz ötede dur da senin o ağzını bir tedavi edelim. Sen güzelsin, ben de hünerli bir doktorum.
Bir pire için yepyeni bir kilim yakılmaz ya. Sana da büsbütün göz yummak doğru değil.
Bütün ayıplarınla beraber otur, iki üç hikâye söyle de aklın nasıl bir göreyim” dedi.
O zeki köleyi de “ Haydi git yıkanıp arın” diye hamama yolladı.
Huzurundaki köleye “Aferin, sen akıllı bir adamsın, Hakikatte yüz köle değersin, bir değil.

875. Kapı yoldaşın, hakkında kötü şeyler söyledi, fakat sen hiç de öyle değilsin. O hasetçi herif, az kalsın bizi senden
soğutuyordu.
Senin hakkında, hırsızdır, doğru adam değildir, münasebetsiz hareketlerde bulunur, ahlâksızdır, lânettir,şöyledir,
böyledir demişti.” Dedi.
Köle dedi ki: “ O daima doğru söyler. Onun gibi doğru sözlü adam görmedim.
Doğru söyleme, yaradılışında vardır. Ne dese, aslı yok diyemem.
O iyi düşünceli adamı ben kötü bilmem, kusuru üstüme alırım doğrusu.

880. Padişahım, olabilir ki o bende bazı ayıplar görmüştür de ben onları kendimde görememişimdir.
Herkes, önce kendi kusurunu görseydi halini ıslah etmekten gaflet eder miydi?
Halk kendisisinden gafildir babam gafil. Onun için birbirlerinin kusurunu görürler.
Ben kendi yüzümü göremem de senin yüzünü görürüm; sen de benim yüzümü görürsün.
Kendi yüzünü görmeye muktedir olanın nuru, halkın nurundan artıktır.

885. O ölse bile nuru bakidir. Çünkü görüşü, Allah görüşüdür.
Kendi yüzünü, gözünün önünde apaçık bir surette gören nur, bildiğimiz nur değildir”.
Padişah “Şimdi o senin ayıplarını söylediğin gibi sen de onun ayıplarını söyle,
Ki, benim dostum olduğunu, memleketimde emin bir vekilim bulunduğunu ve beni sevdiğini bileyim” dedi.
Köle dedi ki; “Padişahım, o benim iyi bir kapı yoldaşımsa da kusurlarını söyleyeyim:

890. Kusuru; sevgi, vefa, insanlık.. doğruluk, zekâ ve dostluktur.
En ehemmiyetsiz kusuru cömertlik, düşkünlere yardım etmektir. Ama nasıl cömertlik? Canını da verir.
Allah bu can bağışlamaya karşılık yüz binlerce can ihsan eder. Bunu görmeyen kişi nasıl cömert olabilir?
Eğer görseydin nasıl olur da can vermeden çekinir, bir can için bu kadar tasalanırdın?
Su kenarındayken suyu sakınan, esirgeyen, ancak ırmağı görmeyendir.

895. Peygamber “Kıyamet gününde verilecek karşılığı yakînen bilen,
Bire on karşılık verileceğini anlayan kişinin cömertliği artıp durur, bu çeşit adam, türlü, türlü cömertlikler icat eder.”
dedi.
Cömertlik, bütün karşılıkları görmedir. Şu halde karşılığı görüş, korkunun zıddıdır.
Nekeslik de karşılıkları görmemektir. İnciyi görmek, denize dalan dalgıcı sevindirir.
Eğer cömertliğe karşılık verilecek olan şeyleri herkes görseydi dünyada kimse nekes olamazdı. Çünkü hiçbir kimse
karşılıksız bir şey bağışlamaz.

900. Şu halde cömertlik gözden gelir, elden değil. İşe yarayan görüştür, gözü açıktan başkası kurtulamaz.
Arkadaşımın bir kusuru da kendisini görmemesidir. O, kendisinde kusur arar durur.
Kendi ayıbını söyler, kendi ayıbını arar. Herkesi iyi bilir, herkesle dosttur da kendisiyle dost değildir.”
Padişah “ Arkadaşını övmede ileri gitme. Onu överken kendini övmeye kalkışma.
Çünkü onu imtihana çekersem ilerde utanırsın” dedi.

Kölenin, iyi zannı yüzünden arkadaşının doğruluğuna ve vefakârlığına yemin etmesi

905. Köle dedi ki; “ Hüküm ve kudret sahibi, bağışlayan ve acıyan Ulu Allah’ya ant olsun…
Peygamberleri, ihtiyacı olduğundan değil de fazlından, kereminden gönderen,
Aşağılık topraktan, yüce padişahlar yaratan.
Onları topraktan yaratılmış mahlûkatın tabiatlarından arıtan, gök ehlinin derecelerinden üstün kılan,
Ateşten sâf bir nur yaratıp onunla bütün nurları parlatan,

910. Nurlara doğan, nurları aydınlatan nuru yaratan, Âdem peygamberin feyiz alıp marifete eriştiği aydın ziyayı meydana
getiren,
Âdem’den bitip Şîs’in devşirdiği nuru, Âdem’in görüp Şîs’i yerine halife ettiği nuru.
Nuh’un feyiz aldığı, can denizi havasında inciler yağdırdığı nuru halk edene ant olsun.
İbrahim’in canı o nurlardan nurlandı da pervasızca ateş şulelerine koştu, ateşe atıldı.
İsmail, onun ırmağına düştü de o yüzden parlak bıçağın önüne baş koydu, boyun verdi.

915. Davut’un canı onun şulelerinden hararetlendi de ondan dolayı elinde demir yumuşadı, eridi.
Süleyman, onun vuslatından süt emdi de cinler periler onun için fermanına tabi oldular.
Yakup, onun kaza ve kaderine teslim oldu da ondan oğlunun kokusuyla gözü açıldı, aydınlandı.
Ay yüzlü Yusuf, o güneşi gördü de rüya tâbirinde o kadar uyanık hale geldi.
Asâ, Musa’nın ellinden su içti de o yüzden Firavun’un saltanatını bir lokma etti.

920. Meryem oğlu Îsa, merdivenini buldu da dördüncü kat göğün üstüne çıktı.
Muhammed, o mülkü, o nimeti buldu da hemencecik ayı ikiye böldü.
Ebubekir, tevfika mazhar oldu da öyle bir padişahın müsahibi oldu, öyle bir padişahı candan tasdik etti.
Ömer, o mâşuka âşık oldu da gönül gibi, hakkı bâtılı ayırt etti.
Osman, o apaçık görüşün ta kendisi oldu da feyizli bir nura nail olup Zinnûreyn oldu.

925. Mürteza, onun yüzünden inciler saçtı da can vâdisinde Allah aslanı kesildi.
Cüneyt, onun askerinden yardıma nail olunca eriştiği mertebeler sayıdan üstün oldu.
Bayezid, onun ihsanına yol bulunca Allahdan “ Kutbül Ârifin” adını duydu.
Kerhî, onun harimine bekçi olunca aşk halifesi oldu, nefesleri Allah nefesi haline geldi.
Edhemoğlu, atını sevinçle o tarafa koşturunca âdil sultanların sultanı oldu.

930. Şakik, o ulu yolun meşakkati yüzünden güneş gibi aydınlatıcı bir reye, her şeyi gören bir göze erişti.
Daha nice yüz bin gizli Padişahlar var ki o nur âleminde yüceliğe sahiptirler, makamları vardır.
Allah, her yoksul, onların adlarını anmasın diye gayretinden adlarını gizledi.
O nura ve denizde balıklar gibi yaşayan nuranilere ant olsun…
O nura ve o denizi,denizin canı desem de lâyık değil.O âleme yeni bir ad aramaktayım.

935. O Allah’ya ant olsun ki bu da ondandır, o da ondan. İçler, hakikatler, ona nispetle kabuktur, zâhirdir.
Ant olsun o Allah’ya ki kapı yoldaşım ve dostum, bu benim sözlerimden yüz kat daha üstündür.
Arkadaşımın evsafından bildiklerimi söyledim, fakat, ey kerem sahibi inanmıyorsun; ne diyeyim?”
Padişah dedi ki : “ Şimdi artık kendi halinden bahset. Ne vakte dek şunun, bunun halini anlatacaksın?
Söyle bakalım,senin neyin var, ne elde ettin, deniz dibinden ne inciler getirdin?

940. Ölüm günü, bu duygun kalmaz. Can nurun var mı ki gönlüne yâr olsun?
Mezarda bu göze toprak dolar. Mezarı aydınlatacak nurun var mı?
Bu elin, ayağın gidince canının uçması için kolun kanadın var mı?
Bu hayvani can kalmayınca yerine koymak için baki bir cana sahip misin?
Şart, iyilik etmek değil, iyilikle gelmek, bu iyiliği Allah’ya götürmektir.

945. İnsanlıktan mı bir cevhere sahipsin, eşeklikten mi? Bu ârazlar yok olunca nasıl götüreceksin ki?
Bu namaz ve oruç arazlarını Allah’ya nasıl ileteceksin ki? Çünkü araz, iki zaman zarfında baki kalmaz, yok olup gider,
bir anlıktır.
Arazları götürmeye imkân yoktur. Fakat cevherden hastalıkları giderirler.
Bu suretle de cevher, bu hastalık arazlarından kurtulur, değişir. Perhiz yüzünden hastalığın geçmesi gibi.
Perhiz arazı, çalışmalarıyla cevher olur; acı ağız perhizle tatlılaşır.

950. Ziraatla topraklar ekinle, başakla dolar. Saç ilacı, örgü, örgü saç bitirir.
Kadını nikâhlamak arazdı, mahvolup gitti. Fakat o arazdan bize evlât cevheri meydana geldi.
Atı, deveyi çiftleştirmek arazdır. Bundan maksat da yavru cevherini elde etmek.
Bostan ekmek arazdır, Bostanda biten mahsul cevheridir. Zaten maksat da budur.
Kimya ile uğraşmayı da araz bil, eğer o kimyadan bir cevher elde ettiysen onu getir.

955. Aynayı cilâlamak da arazdır. Fakat bu arazdan tertemiz bir ayna cevheri meydana gelir.
Şu halde “ Ben ibadette bulundum” deme, o arazlardan elde edileni göster, ürkme.
Senin o köleyi övmen de arazdır. Sus, koçun gölgesini kurban etmeye kalkışma!”
Köle dedi ki : “Padişahım, araz tebeddül etmez dersen bu söz, akla ancak ümitsizlik verir.
Padişahım, araz gider de bir daha geri gelmezse bu, kulu ancak meyus eder.

960. Eğer arazlar başka bir şekle tebeddül etmeseydi, başka bir şekle bürünüp var olmasaydı iş bâtıl olur, sözler manâsız
bir hale gelirdi;
Bu arazlar başka bir varlık suretine bürünüp haşrolur. Her şey, neye lâyıksa o şekle tebeddül eder. Sürünün çobanı,
sürüye lâyık kişidir.
Mahşerde her arazın bir sureti vardır,her araz suretinin de bir nöbeti.
Kendine bak, sen de araz değil miydin, anandan, babandan hâsıl olmadın mı ve bir maksat uğrunda birisiyle eş değil
misin?

965. Evlere köşklere bak. Bunlar mühendisin tasavvuratından ibaretti.
Güzel olarak gördüğümüz sofası hoş. Tavanı, kapısı mükemmel olan filan ev ,(mühendisin zihnindeydi).
Mühendisin zihnindeki o araz, o düşünce aletleri hazırladı, ormanlardan direkleri getirdi (ev yapılıp meydana çıktı.)
Her hünerin aslı, esası, hayâlden,arazdan, düşünceden başka nedir ki?
Dünyanın bütün cüzilerine, fakat garazsızca bak; arazdan başka bir şeyden meydana gelmemiştir.

970. Önceki fikir, sonun da fiile gelir. Dünyanın kuruluşunu ezelden beri böyle bil.
Meyveler, gönülde evvelce vücuda gelir de sonunda fiile çıkar.
İşe girişip de ağaç diktin mi ilk harfi,sonunda okudun demektir.
Gerçi dal, yaprak ve kök evveldir ama onların hepside meyve için vücut bulur.
Feleklerin dimağı olan o baş da bunun için en sonunda “ Levlâk” sırrına mazhar oldu.

975. Bu sözler arazların nakline ait bahislerdir. Bu aslan ve tuzak, hep bunun içindir.
Bütün âlem,esasen arazdı. “ Hel Etâ” suresi, bu mânayı izah için geldi.
Bu arazlar neden doğar? Suretlerden. Ya bu suretler neden vücuda gelir? Düşüncelerden.
Bu cihan, Akl-ı Küll’ün bir düşüncesinden ibarettir. Akıl, padişaha benzer, suretler de peygamberlere.
İlk âlem, imtihan âlemidir. İkinci âlem şunun bunun yaptıklarının mükâfat ve mücazatını görme âlemidir.

980. Padişahım, kulun hain olsa o araz, yani hainliği, zincir ve zindan olmakta.
Yerinde ve değerinde bir hizmette bulunsa, savaşta bir yararlık gösterse o araz da bir hil’at şeklinde temessül etmekte.
Bu arazla cevher, kuşla yumurtadır; bu ondan olmakta, o bundan doğmakta.”
Padişah, köleye “ Tut ki dediklerin doğru, hepsini kabul ettim. Fakat arazlardan bir cevher doğmadı ki” dedi.
Köle “ Bu iyi ve kötü dünyası, gayp âlemi haline gelsin,iyilik ve fenalık apaçık bilinmesin diye akıl onları gizlemiştir.

985. Çünkü fikrin şekil ve suretleri meydana çıksaydı kâfir ve mümin,yalnız Allahyı zikreder, başka bir söz söyleyemezdi.
Eğer iyilik ve kötülükten meydana gelen suretler gizli olmayıp da meydana bulunsaydı küfür ve iman,apaçık meydana
çıkar,alında yazılırdı.
O takdirde nasıl olurdu da bu âlemde put kalır, puta tapan bulunurdu? Nasıl olur da kimsenin kimseyle alay etmeye
mecali kalırdı.?
O vakit bu dünyamız kıymet kesilirdi. Kıyamette kim suç işleyebilir” dedi.
Padişah “ Allah bütün mücazatı gizledi, gizledi ama avamdan gizledi, kendi haslarından değil.

990. Ben bir emîri tuzağa düşürmek dilersem emîrlerden gizlerim, fakat vezirden gizlemem.
Hak bana işlerin mükâfat ve mücazaatını, amellerden yüz binlercesinin büründüğü suretleri gösterdi.
Ben bilirim ama sen de bir nişane ver. Ay, bulutla örtülse de bana gizli değildir” dedi.
Köle, madem ki olanı ,biteni olduğu gibi biliyorsun; beni söyletmeden kastın ne? deyince.
Padişah “ Dünyayı izhar etmekteki hikmet, Allahnın ilmindekileri izhar etmektir.

995. Bildiğini izhar etmedikçe âlemdeki zahmet ve meşakkatleri belirtmez.
Senden bir kötülük yahut iyilik meydana gelmeksizin hattâ bir an bile duramazsın.
Bu amelleri izhar etme zarureti, sırrının açığa çıkması içindir.
Nasıl olur da ipliğin ucunu gönlün çekip durduğu halde iplik eğirme âletine benzeyen tenin işlemez?
Tasalanman, dertlenmen; gönlünün o çekişine, isteğine âlamettir. O işi yapmamak da sana açıkça can çekişmedir,
ölümdür.

1000. Bu âlem de daimî olarak doğurur, o âlem de. Her sebep anadır, eser çocuğunu meydana getirir.
Eser doğdu mu ondan da şaşılacak sebepler doğması için sebep haline gelir.
Bu sebepler, nesilden nesile yürür gider. Fakat görmek için adamakıllı aydın bir göz lâzım dedi” dedi.
Padişah, onunla konuşurken söz buraya gelince o köleden bir alâmet gördü mü , görmedi mi? Bilmem.
Hakikati arayan o padişahın, köleden bir nişan, bir alâmet görmesi, hiç de umulmayacak bir şey değil. Fakat
gördüğünü söylemek için bize izin yok.

1005. Öbür köle hamamdan gelince padişah, onu da huzuruna çağırdı.
“Sıhhatler olsun,daimi âfiyetler olsun. Ne de lâtif, ne de zarif, ne de güzelsin.
Yazık, öbür kölenin söyleyip durduğu kötü huyların da olmasa ne olurdu?
O zaman yüzünü gören neşeye dalardı. Seni görmek, cihana malik olmaya değerdi” dedi.
Köle dedi ki: “ Padişahım, o dinsizin hakkımda söylediklerini bir parçacık anlat!”

1010. Padişah “ Önce iki yüzlülüğünü anlattı. Ona göre sen görünüşte bir deva, fakat hakikatte bir dertmişsin”dedi.
Köle, dostunun kötülüğünü bu suretle padişahtan duyunca derhal, kızgınlık denizi köpürdü.
Ağzı köpüklendi, yüzü kızardı, onun aleyhinde bulunma dalgasına düştü, bu dalgalar, hadden aştı.
Dedi ki : “ O evvelce benimle dosttu. Kıtlıkta kalmış köpek gibi hayli pislik yemişti.”
Çan gibi durmadan onun aleyhinde bulunmaya başlayınca padişah, elini ağzına götürüp “ Kâfi” dedi.

1015. “Bu sınamayla onu da anladım, seni de. Senin canın kokmuş, onun ağzı.
Ey kokuşuk canlı, uzak otur. O âmir olsun, sen onun memuru ol!”
Ulular bunun için “ Dünyada insanın rahatı, dilini korumasındadır” dediler.
“ Riya ile tespih, külhanda biten yeşilliğe benzer” mealinde bir hadis vardır, bunu böyle bil ey ulu kişi!
Güzel ve iyi suret, bil ki kötü huyla beraber olunca bir kalp akça bile değmez!

1020. Bil ki zâhiri suret yok olur, fakat mâna âlemi ebedidir, kalır.
Testinin suretiyle ne vaktedek oynayıp duracaksın? Testinin nakşından geç, ırmağa, suya yürü.
Suretini gördün ama mânadan gafilsin. Akıllıysan sedeften bir inci seç, çıkar.
Âlemdeki bu sedefe benzeyen kalıpların hepsi can denizinden diriyse de,
Her sedefte inci bulunmaz, gözünü aç da her birinin içine bak!

1025. Onda ne var, bunda ne var? Onu anla. Çünkü o değerli inci nadir bulunur.
Surete talip olursan (bu şuna benzer:) bir dağ, görünüşte büyüklük bakımından lâl’in yüzlerce mislidir.
Senin elin, ayağın,saçın, sakalın da gözünden yüzlerce defa daha büyüktür.
Fakat iki gözün, bütün âzadan daha kıymetli olduğu meydandadır.
Cild 2

12 - Başkasını kınamamak, kınayanı kınamamak, her ikisini yapmadığı için kendinden emin olmamak

Bir is için savasan, fakat kendisinin de o hale müptelâ oldugından haberi olmayan Hintli
Dört Hintli bir mescitte Allah’ya ibadet için namaza durmuslar, rükû ve sücuda koyulmuslardı.
Her biri niyet edip tekbir alarak huzur ve husuyla namaz kılmaktaydı.
Bu sırada müezzin içeriye girdi. Hintlilerin birisinin agzından bilâihtiyar bir söz çıktı; “ Müezzin, ezanı okudun
mu, yoksa vakit var mı?”
3030. Öbür Hintli, namaz içinde oldugu halde “ Sus yahu, konustun, namazın bozuldu.” dedi.
Üçüncü Hintli ikincisine dedi ki : “Onu ne kınıyorsun baba, kendi derdine bak, kendini kına!”
Dördüncü “ Hamd olsun ben, üçünüz gibi kuyuya düsmedim” dedi.
Hulasâ dördünün de namazı bozuldu. Âlemin ayıbını söyleyen daha fazla yol kaybeder.
Ne mutlu o kisiye ki kendi ayıbını görür.Kim birisinin ayıbını görürse o alınır, o ayıbı kendisinde bulur.
3035. Çünkü insanın yarısı ayıptandır, yarısı gayıptan! Madem ki basında onlarca yara var, merhemini basına
vurmalısın.
Yarayı ayıplamak, ona merhem koymaktır. Sınık bir hale düstü mü “ Bir kavmin azizi zelil oldu mu acıyın
ona”hadîsine mazhar olur.
Sende o ayıp yoksa da yine emin olma. Olabilir ki o ayıbı sen de yaparsın, günün birin de o ayıp, senden de
zuhur edebilir.
Allahdan “ Emin olmayın” sözünü duymadın mı? Peki o halde neden müsterih ve emin oluyorsun?
3040. blis, yıllarca iyi adla anılarak yasadıgı halde nihayet bak, nasıl rüsvay oldu, adı ne oldu?
Yüceligi âlemde tanınmıstı; aksiyle tanındı, yazık!
Emin degilsen, tanınmayı isteme. Yürü, yüzünü korkuyla yıka da sonra göster.
Güzelim, sakalın çıkmıyorsa baska sakalsızları kınama.
Su ise bak: Seytan, belâlara düstü de sana ibret oldu.
3045. Sen belâya ugrayıp ona ibret olmadın.. o zehri içti, sen serbetini iç,(ibret almana bak!).
Oguzların,birini korkutmak için baska birini öldürmeye kalkısmaları
Kan dökücü Oguz Türkleri, malları yagma etmek üzere bir köye girdiler.
O köyün esrafından iki kisi yakalayıp birini öldürmeye niyet ettiler.
Öldürmek üzere elini bagladıkları zaman dedi ki : “ Padisahlar, yüce erler.
Niye benim kanıma kastediyorsunuz. Neden benim kanıma susadınız?
3950. Öldürülmemde ki maksat, garaz ne? Görüyorsunuz ya, gördügünüz gibi yoksulum, çırçıplak bir adamım”
Oguzların biri “ Arkadasın korksun, ürksün de altınları çıkarsın diye öldürüyoruz” dedi.
Adam “O benden yoksul” deyince Oguz, “ Haber verdiler onun altını var” dedi.
Adam dedi ki : “Madem ki bizim ikimizden bir sey umuyorsunuz,
Evvelâ onu öldürün de ben korkayım, altınların yerini göstereyim!”
3055. Simdi sen de Allah’nın keremine bak ki biz âhir zamanda geldik.
Zamanlardan sonuncusu, ilk devirlerden daha üstündür. Hadîste “ Ahirûnes Sâbikun” denmektedir.
Merhamet sahibi Allah, Nûh ve Hûd kavimlerinin helâkini bize gösterdi;
Biz korkalım, ibret alalım diye onları kahretti. Ya aksi olsaydı vay haline!
Kendisine tapanların--peygamber ve velilerin-- Aleyhimüsselâm—varlıkları nimetken buna sükretmeyenlerin hali
Peygamberlerden hangisi, suça, ayıba dair bir sey söylediyse tas gibi katı gönül’e, kapkara cana,
3060. Allah fermanlarına ehemmiyet vermemeye, yarın ki ahret gününü düsünmeyip rahatça keyfine bakmaya,
Bu asagılık dünyaya heves etmeye,bu asagılık dünyaya âsık, karılar gibi nefse zebun olmaya,
Nasihat edenlerden kaçmaya, temiz kisilerle bulusmaktan çekinmeye,
Gönül’e, gönül ehline karsı yabancı durmaya, padisahlara hile düzmeye, onlara karsı tilkilik yapmaya
kalkısmaya,
Gözü tok kisileri yoksul sanmaya,onlara haset edip gizlice düsman olmaya dair söyledi.
3065. Onlardan biri verdigin bir seyi kabul ederse yoksul dersin, kabul etmezse riyakâr ve mürai!
nsanlara karısırsa tamahkâr dersin. Karısmaz, çekingen davranırsa kibirli!
Yahut da münafıklar gibi “ Çolugun, çocugun nafakasını kazanmaya ugrasıyorum,
Ne basımı kasımaya vaktim var , ne din kaydına düsüp ibadet etmege!
Lûtfet, bizi himmetle bir an da sonunda biz de velilerden olalım” diye mazeret serdedersin.
3070. Fakat bu sözde, dertten, asktan degildir. Âdeta uyuyan bir adamın bir aralık uyanıp sayıklayarak tekrar
uykuya dalmasına benzer.
“Ayalimin rızkını kazanmaktan baska bir sey yapamıyorum. Ne çare? Disimle, tırnagımla çalısıp çabalıyor,
helâlinden kazanıyorum” dersin.
Ey sapıklara karısan, ne helâli? Senin kanından baska helâl göremiyorum.
Çare Allah’dandır. Lokmandan degil.. çare dindendir puttan degil!
Ey asagılık dünyaya bile sabredemeyen, bu yeryüzünü güzel bir tarzda döseyen Allah’ya nasıl
sabredebiliyorsun?
3075. Ey naz ve nimete bile sabredemeyen, kerim Allah’ya nasıl sabredebiliyorsun?
Ey temize, pise bile sabırsız, Yaradanına nasıl sabredebiliyorsun?
Nerede bir Halil ki magaradan çıkıp ayı görünce “ Bu benim Rabbim” dedikten sonra battıgını görünce
kendisine gelip “ Nerede kâinatı yaratan Allah?” desin.
Ben, bu iki meclis sahibini görmedikçe iki âlemi de görmek istemem.
Allah sıfatlarını görmedikçe ekmek bile yesem bogazımda kalır.
3080. Onun yüzünü görmedikçe, onun gülünü , gül bahçesini temasa etmedikçe lokma nasıl siner?
Allah’yı ummadan bu suyu bir an bile kim içer? Ancak öküz ve esek!..
Hayvan gibi olanlar, hatta ondan da asagı bir dereceye düsmüs bulunanlar, hileyle dolu olsa bile yine pis,
murdar, kokmus kisilerdir.
Böyle kisinin hilesi de bas asagı olmustur, kendisi de. Zamanı geçip gitmis, günü bir türlü gelmez olmustur.
Düsüncesi körlesmis, aklı bozulmus ömrü hiçe gitmistir. Elif gibi hiçbir seyi yoktur!
3085. “ Ben de bu düsüncedeyim” dese bile bu da o nefsin hilesinden,masalındandır.
“ Allah yargılayıcıdır, merhametlidir” demesi de asagılık nefsin hilesinden baska bir sey degildir.
Ey elimde ekmegim yok diye gamdan ölen, Allah yargılayıcı ve merhametliyse ya bu korku ne? Cilt 2

25 Mart 2008 Salı

Mesnev-i Şerifte Akıl

2430 Akıl bakımından en yüce olan kişinin yemesi, herkesin yemesi demektir
Onun ışıklarla dopdolu canı, üstün olmuştur; geri kalanların dertlerine o derman olur; ancak
Aklıllar ebedi olarak ölümsüzlüğe ermişlerdir; bu yüzden anlam bakımından bu dünyada ölümsüzdür.


2430-2432. Bu Beyitlerde, dünyâ nasıl bir cestse, rûhu insansa, insanlar da bir cesede benzetilmekte, rûhuysa olgun insan sayılmaktadır. Aklın yüceliği görgüyle, bilgiyle sağlanır. Bilgi de, Tanrı’ya karşı aczimizi bildiren, bütün insanların faydasını sağlayan bilgidir. “Bilginler, Allâh’ın halkına, Allâh eminleridir” (Câmi’;Iı,s.57),”Bilginler, ışıklarıdır, peygamberlerin halîfeleridir, benim vârislerimdir ve peygamberlerin vârisleridir”,” Bilgi, İslâmın hayâtıdır; îmânın direğidir; kim bir bilgi bellerse, Allâh, onun ecrini tamamlar; kim bir bilgi belletirse, Allâh da ona, bilmediğini belletir” hadisleri, İslâmda bilgiye verilen önemi gösterir (Aynı; s.58). 2432. beyitte akıllılar, yâni akıllarıyla bilgilerini birleştirenler (IV.c. in 1960 – 1968. b. Lerinin ş. E bk.), ölmezler, onların yüzünden, mânevî diyen kaldıkça kıyâmet kopmaz” hadîsine işâret ediliyor. Hz. Alî de “Âlim, ölü olsa bile diridir. Câhil diri olsa bile ölü” ve ”Bilgiyle dirilen ölmez” buyurmuşlardır (Nehc’ül – Belâga terc. Ve şerhimiz ; III. Kısım, 4. Bölüm; s.418,420).

Mesnevi Tercemesi ve Şerhi V-VI cilt Abdülbaki Gölpınarlı -İnkilap yaınları 2003 sh.585

************************


2970. Akıl der ki :Ggözünü iyi aç da bak; tâne, onu bir götüren olmadıkça kendi kendine gider mi hiç?
İşte köpek, bu yüzden Ashâb-ı Kehf’in yanına geldi.. bedenler, şekiller tânelerdir, gönülse karınca.
Îsâ da bu yüzden gökte tertemiz meleklere karıştı.. kafesler ayrıydı ama kuş yuvaları, aynı cinsten.
Bu kafes meydanda da kuş yavrusu gizli..ama bir götüren olmadıkça kafes nasıl gider?
Ne mutludur o göze ki beyi akıldır onun; işin sonunu görür, her şeyi bilir, aydındır.
Çirkini, güzeli akılla ayırt edin; karadan, aktan söz eden güzel değil.
Göz sidik birikintisinde biten yeşilliğe de aldanır; ama akıl ona der ki: Bir de bizim mehengimize vur onu.
Dileği gören göz, kuşa âfettir; tuzağı gören gözse kuşu kurtarır.
Ama bir başka tuzak da var ki akıl, onu anlayamaz, göremez..İşte gizli şeyi gören vahiy, o yüzden bu yana koştu, geldi.
Aynı cinsten olanı, aynı cinsten olmayanı akılla tanımak, bilmek gerek; hemencecik şekillere koşmak yaraşmaz.

2980 Aynı cisten oluş, ne benim için şekilledir, ne senin için.. Îsâ insanlardandı ama melek cinsindendi.
Kurbağayı karganın havalandırması gibi gökyüzü kuşu da onu çekti, şu mavi ka’lanın tâ ötesine ağdırdı.

Mesnevi Tercemesi ve Şerhi V-VI cilt Abdülbaki Gölpınarlı -İnkilap yaınları 2003 sh.614-615

10 Şubat 2008 Pazar

Mesnev-i Şerifden Seçmeler

2071 Bu her şeyi mübah sayış, her yana bu topluluktan yayıldı da her kalleş bozguncuya da ruhsat fetvâsı kesildi.
Nerde Peygamber’in ashâbının yolu – yordamı; nerde namaz, tespih, nerde onun edebleri?

2071 – 2072. Her şeyi mübah saymaya “İbâha”, bu yolu tutana ve tutanlara “İbahî – İbâhiyyun”, bu yola da “ İbâhıyye” denir. Vahdet-i Vücut inancında aşırı gidenler göre her varlık, Hakk’ın zuhûrudur. Onlarca yapılan işleri, gerçekte yapan Tanrı’dır ve efâl, yâni işler, sıfatların zuhûrundan başka bir şey değildir; sıfatlarsa, zâtın zuhûru olduğundan, her şey O’dur; âlemdeki tezatlar, Tanrı’nın Esmâ ve sıfâtındaki tekabülden (karşılaşmadan) meydana gelir; çünkü Tanrı, hem acıyıcıdır, hem kahredici; hem verendir, hem vermeyen; hem diriltendir, hem öldüren… Bu bakımdan hayır, şer, lûtuf, kahır, hep nisbî ve izâfîdir ve herkes, istîdadına, yâni mazhariyetine göre iş yapar ve yaptığı iş, kendi mazhariyetine göre doğrudur, yerindedir. Bu inanç, âlemi Tanrı tanımak bakımından maddeciliğin ta kendisi olduğu gibi her işi, yapanına göre doğru ve yerinde bilmek bakımından da İbâhaya varır. Bu aşırı inancı, Şerîatçılar kabûl etmedikleri gibi Vahdet inacını şer’î bir şekilde kabûl eden Tasavvuf ehli de reddeder. Bu aşırı inançta, emir, nehiy kalmaz ve şerîatın, âlemin nizâmı için konmuş kanunlar olduğu kanaâti belirir. Mevlânâ, böyle hiç düşünmemiştir. Yunan felsefesinin İslâma tatbıykı gayretinden, hattâ dînî inanç ve hükümleri, dînî gibi gösterilen yorumlarla yıkmak gayretinden doğan ve İsmâîlîlerin Bâtınî kolu tarafından hayâta da uygulandırılan Hukemâ felsefesi, tasavvufa da tesîr etmiş, bu çeşit sûfiler, İbâha yolunu tutmuşlardır. Mevlânâ bu beyitlerde, bunları kınamaktadır. (Bâtınîlik için “Sımava Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin” adlı eserimizin “Sunuş” bölümünün II. kısmına; s. 12-30; Vahdet-i Vücut için I. c. in 18. beytinin ve 602-620. b. lerin ş. bk.)

Mesnevî Tercemesi ve Şerhi –Abdülbâki Gölpınarlı cilt 6

2 Kasım 2007 Cuma

Düşmanın, Ali –Keremallahu vechehunun yüzü- ne tükermesi üzerine Emîr-ül Müminîn Ali’nin elinden kılıcı atması

Düşmanın, Ali –Keremallahu vechehunun yüzü- ne tükermesi üzerine Emîr-ül Müminîn Ali’nin elinden kılıcı atması

İbadetteki ihlâsı Ali’den öğren, Tanrı aslanını hilelerden arınmış bil.
Savaşta bir yiğiti atletti, hemen kılıcını çekip üstüne saldırdı.
O, her peygamberin, her velînin öğündüğü Ali’nin yüzüne tükürdü.
Bir yüze tükürdü ki ay, secde yerinde o yüze secde eder.

3725. Ali, derhal kılıcı elinden attı, onunla savaşmadan vazgeçti.
O savaşçı er, bu işe, bu yersiz af ve merhamete şaşıp kaldı.
Dedi ki: “Bana keskin kılıcını kaldırmıştın, neden kılıcı indirdin ve beni bıraktın?
Benimle savaşmadan daha âlâ ne gördün de beni avlamadan vazgeçtin?
Ne gördün ki bu derecede kızgınken kızgınlığın yatıştı; böyle bir şimşek çaktı, sonra sönüverdi?

3730. Ne gördün? O gördüğün şeyin aksi bana da vurdu; gönlümde, canımda bir şûle parladı.
Kevinden, mekândan yüce, candan daha iyi neydi o gördüğün ki bize can bağışladı?
Yiğitlikte Tanrı aslanasın, mürüvvette kimsin, bunu kim bilir?
Mürüvvette Tih sahrasında Musa’nın bulutusun. O bulutta eşi görülmemiş nimetler, ekmekler yağar.”
Bu bulutlar, çalışıp çabalar, buğday bitirirler. Halk onu pişirip bal gibi tatlı bir hale koyarl.

3735. Halbuki Musa’nın bulutu rahmet kanadını açar, halka zahmetsizce pişmiş ve tatlı nimetler verir.
O bulutun rahmeti, kerem sofrasında pişmiş yemek yiyenler için âlemde bayrak açmıştır.
O vergi ve o ihsan, niyaz ehlinden tam kırk yıl, bir gün bile eksik olmadı.
Nihayet onlar, bayağılıklarından kalkıp pırasa, tere ve marul istediler; onun üzerine kesildi.

3740. Ahmed’in yüce ümmeti için o yemek kıyamete kadar bakidir.
Peygamber’in “Rabbime misafir olurum” demesi ortalığa yayılınca, “O beni doyurur, su verir” sözü, bu mânevi yemekten kinaye oldu.
Bunu, hiç tevil etmeden kabul et ki boğazına bal ve süt gibi lezzetli gelsin.
Çünkü tevil ihsan edilen şeyi geri vermektir. Çünkü tevilci hakikatı hata görür.
Halbuki bu hata görmesi, aklının zayıflığındandır. Akl-ı Küll içtir, Akl-ı Cüz’i ise deridir.
Kendini tevil et, hadîsleri değil; kendi dimağına kötü de, gülbahçesine değil!

3745. Ey baştanbaşa akıl ve göz olan Ali! Gördüğünden bir parçacık söyle.
Hilim kılıcın canımızı parça parça etti; ilim suyun toprağımızı arıttı.
Açıver; biliyorum, bu Tanrı sırlarındandır.
Çünkü kılıçsız adam öldürmek, ancak onun işidir.
Tanrı, aletsiz, uzuvsuz bir yapıcıdır. Artıp duran bu hediyelerin vericisi odur.
Akla yüz binlerce şarap tattırır ki onlardan ne iki gözün haberi vardır, ne kulağın!

3750. Ey arşta hoş bir surette evlanıp duran doğan! Bu anda Tanrı’dan ne gördün? Açıkça söyle.
Senin gözün gayb idrakını öğrenmiştir. Orada bulunan başkalrının gözleriyse kapalıdır.
Birisi ayı apaçık görür, öbürüyse dünyayı kapkaranlık.
Diğer birisi de bir yerde üç tane ay görür. Evet, bu üç kişi bir yerde oturmuşlardır:
Üçünün de gözü açık, kulakları duymakta… Fakat bunlar, senin eteğine yapışmışlardır, senin adamlarındır (Hallerini sen bilirsin), benden
kaçıyorlar (ben bunları bilemem).

3755. Bu hal, acaba gabya mensup bir sihir mi, yoksa gizli bir lûtuf mu? Sende bir kurt sureti mi var, bende de Yusuf sureti mi?
Âlem on sekiz bin, hattâ daha fazla olsa bunların on sekizi bile her göze görünmez.
Ey Aliyyel Mürtezâ, ey kötü kaza ve kaderden sonra güzel kaza ve kader, sırrı aç;
Ya sen akılına geleni söyle, ya ben gönlüme doğanı söyleyeyim.
Bu sır, senden parladı, bana vurdu; nasıl gizleyebilirim? Ay gibi, söylemeden nur saçmakta.

3760. Fakat ayın kursu, söze gelirse gece yol alanları hemencecik yola sokar.
Yanlış yola gitmekten de emin olurlar, yoldan çıkmadan da. Ayın sesi, gulyabani sesinden üstün olur.
Ay, söylemeksizin yol gösterirse, söyleyince ne yapmaz, dünyayı ışığa boğar!
Madem ki sen ilim şehrine kapısın, mademki sen hilim güneşine şûlesin;
Ey kapı, kapı arayanlara açıl ki kabuklar içlensin (zâhir ehli, hakikate erişsin)!

3765. Ey rahmet kapısı, ey eşi, naziri olmayan Tanrı dergâhı, ebede kadar açık kal!”
Her istek, her zerre bir penceredir, fakat kör gönül nasıl olur da “Orada bir kapı vardır” der.
Gözcü, bir kapı açmadıkça gönle, orada kapı olmak ihtimali bile gelmez.
Fakat bir kapı açıldı mı, şaşırır. Tamah ümidinin kuşu uçup gider.
Akıllı bir kişi, bir viranede ansızın define buldu, onun için her viraneye koşuyor.

3770. Sen, yoklukta bir inci bulamadıysan gayri orada ne diye inci arıyorsun?
Zan, yıllarca kendi ayağıyla koşsa burnunun direğinden ileriye geçemez (olduğu yerde sayar, durur).
Burnuna gayptan bir koku gelmedikçe, söyle… burnunun ucundan başka bir şey görebilir misin?

O kâfirin, Ali –Keremmallahu Vechehu- ye “Bana üstün gelmişken niçin elinden kılıcını attın?” diye sorması

*Bunun üzerine o yeni Müslüman velî sarhoşluk ve lezzetle.
Ali’ye dedi ki: “Ya Emîrel Müminîn, buyur da can; tende, ana karnındaki cenin gibi canlansın, oynasın.
Ey can, yedi yıldız; ana karnına düşen her çocuğu, muayyen müddetlerde ve nöbetle terbiye eder.

3775. Ceninin canlanma zamanı gelince ona yardım eden güneştir.
Cenin, güneşin tesiriyle harekete gelir. Güneş, ona derhal can bağışlar.
Cenine güneş doğmadıkça, güneşin nuru, ona vurmadıkça öbür yıldızların tesiriyle canlanmaz. Onlar, ancak suretine hizmet ederler.
Cenin, ana rahminde güzel yüzlü güneşle bu alâkayı hangi yoldan kazandı?
Bizim duygumuzdan gizli olan bir yoldan gökyüzündeki güneşe nice yollar var.

3780. Bir yol var; yakut, o yolla güneşten gıdalanır…Bir yol var; o yolla ve güneşin tesiriyle yakut olur.
Bir yol var, güneş o yola lâli kızıllaştırır. Bir yol var, o yolla nala kıvılcım saçma hassasını verir.
Bir yol var, güneş o yolda meyveleri oldurur… Bir yol var, o yolla korkaklara yürek verir.
Ey kandı aydınlanmış, padişahla ve padişahın koluyla ^şina olmuş doğan, açık söyle!
Ey padişahın ankayı bile avlayan doğanı, ey askerle değil, bizzat ve tek başına ordular kıran,

3785. Sen, tek başına bir ümmetsin, fakat yüzbinlerce er sayılırsın. Ey bu kulu, himmet doğanına av eden!
Kahır zamanında bu merhamet neden? Ejderhayı elden bırakmak kimin yolu?”
Emîr-ül Müminîn Ali –Kerremallahu Vechehu- nun, cevap vermesi ve o sırada kılıcı elinden atmasının sebebi ne olduğunu söylemesi
Ali dedi ki: “Ben kılıcı Tanrı için vuruyorum. Tanrı kuluyum ten memuru değil!
Tanrı aslanıyım heva heves aslanı değil... İşim, dinime şahittir.

3790. Ben “Attığın zaman sen atmadın, Tanrı attı” sırrına mazharım. Ben kılıç gibiyim, vuran o güneştir.
Ben; pılımı pırtımı yoldan kaldırdım; Tanrıdan gayrısını yok bildim.
Bir gölgeyim sahibim güneş... Ona hacibim hicap değil.
Kılıç gibi vuslat incileriyle doluyum; savaşta diriltirim, öldürmem.
Kılıcımın gevherini kan örtmez. Rüzgâr nasıl olur da bulutumu yerinden teprendirebilir?
Saman çöpü değil; hilim, sabır ve adalet dağıyım. Kasırga dağı kımıldatabilir mi?

3795. Bir rüzgârla yerinden kımıldanıp kopan bir çöpten ibarettir. Çünkü muhalif esen nice rüzgârlar var!
Hışım, şehvet ve hırs rüzgârı, namaz ehli olmayan kişiyi silip süpürür.
Ben dağım; varlığım, onun binasıdır. Hattâ saman çöpüne benzesem bile rüzgârım, onun rüzgârıdır.
Benim hareketim, ancak onun rüzgarıyladır. Askerimin başbuğu, ancak tek Tanrının aşkıdır.
Hiddet, padişahlara bile padişahlık eder, fakat bize köledir. Ben hiddete gem vurmuş, üstüne binmişimdir.

3800. Hilim kılıcım, kızgınlığımın boynunu vurmuştur. Tanrı hışmıysa bence rahmettir.
Tavanım, damım yıkıldı ama nura gark oldum. Toprak atası ( Ebu Turab) oldumsa da bahçe kesildim.
Savaşırken içime bir vesvese, bir benlik geldi; kılıcı gizlemeyi münasip gördüm.
Bu suretle “Sevgisi Tanrı içindir” denmesini diledim; ancak Tanrı için birisine düşmanlık etmeli.
Cömertliğimin Tanrı yolunda olmasını, varımı yine Tanrı için sakınmamı istedim.

3805. Benim sakınmam da ancak Tanrı içindir. Vermem de... Tamamı ile Tanrınınım, başkasının değil.
Tanrı için ne yapıyorsam bu yapışım, taklit değildir; hayale kapılarak, şüpheye düşerek de değil. Yaptığımı, işlediğimi, ancak görerek
yapıyor, görerek işliyorum.
Hüküm çıkarmadan arayıp taramadan kurtuldum. Elimle Tanrı eteğine yapıştım.
Uçarsam uçtuğum yeri görmekteyim, dönersem döndüğüm yeri.
Bir yük taşıyorsam nereye götüreceğimi biliyorum. Ben ayım, önümde güneş, kılavuzuyum.

3810. Halka bundan fazla söylemeye imkân yok; denizin ırmağa sığması mümkün değildir.
Akılların alacağı kadar aşağı mertebeden söylemekteyim. Bu, ayıp değil, Peygamberin işidir.
Garezden hürüm ben; hür olan kişinin şahadetini duy. Kul, köle olanların şahadetleri iki arpa tanesine bil değmez!
Şeriatte dâva ve hükümde kulum şahitliğinin kıymeti yoktur.
Senin aleyhinde binlerce köle şahadet etse şeriat onların şahadetlerini bir saman çöpüne bile almaz.

3815. Şehvete kul olan, Tanrı indinde köleden, esir olmuş kullardan beterdir.
Çünkü köle bir sözle sahibinin kulluğundan çıkar,hür olur. Şehvete kul olansa tatlı dirilir, acı ölür.
Şehvet kulu, Tanrı’nın rahmeti, hususi bir lûtuf ve nimeti olmadıkça kulluktan kurtulamaz.
Öyle bir kuyuya düşmüştür ki bu kuyu, onun kendi suçudur. Ona cebir değildir, cevir de değil!
Kendisini kendisi, öyle bir kuyuya atmıştır ki ben o kuyunun dibine varacak ip bulamıyorum.

3820. Artık yeter... Eğer bu sözü uzatırsam ciğer ne oluyor? Mermer bile kan kesilir.
Bu ciğerlerin kan olmaması katılıktan, şaşkınlıktan, dünya ile uğraşmadan ve talihsizliktendir.
Bir gün kan kesilir ama bu kan kesilmesinin o gün faydası yok. Kan kesilme işe yararken kan kesil!
Mademki kulların kölelerin, şahadeti makbul değildir, tam adalet sahibi, o kişiye derler ki gulyabani kölesi olmasın.
Kur’an’da peygambere “Biz seni şahit olarak gönderdik” denmiştir. Çünkü o, varlıktan hür oğlu hürdür.

3825. Ben, mademki hürüm; hiddet beni nasıl bağlar, kendisine nasıl kul eder? Burada Tanrı sıfatlarından başka sıfat yoktur, beri gel!
Beri gel ki Tanrı’nın ihsanı seni azat etsin. Çünkü onun rahmeti gazabından üstün ve arıktır.
Beri gel ki şimdi tehlikeden kurtuldun, kaçtın kimya seni cevher haline soktu.
Küfürden ve dikenliğinden kurtuldun, artık Tanrı bahçesinde bir gül gibi açıl!
Ey ulu kişi, sen bensin, ben de senim. Sen Ali’ydin, Ali’yi nasıl öldürürüm?

3830. Öyle bir suç işledin ki her türlü ibadetten iyi bir anda gökleri bir baştan bir başa aştın.
O adamın işlediği suç ne kutlu suç! Gül yaprakları dikenden bitmez mi?
Ömer'in Peygambere kastedişi suçu, onu ta kabul kapısına kadar çekip götürmedi mi?
Firavun; büyücüleri, büyüleri yüzünden çağırmadı mı?
Onlara da bu yüzden ikbal yardım etmedi mi, bu yüzden devlete erişmediler mi?
Onların büyüsü, onların inkârı olmasaydı inatçı Firavun, onları huzuruna alır mıydı?

3835. Onlar da asâyı ve mucizeleri nereden göreceklerdi? Ey isyan eden kavim! Suç, ibadet oldu.
Tanrı ümitsizliğin boynunu vurmuştur. Çünkü günah ve suç ibadet olmuştur.
Çünkü Tanrı, şeytanların rahmine suçları ibadete, sevaba tebdil eder.
Bundan dolayı Şeytan, taşlanır; hasedinden çatlar, iki parça olur.
Şeytan bir günah meydana getirmek ve onunla bizi bir kuyuya düşürmek ister.

3840. “ O günahın ibadet olduğunu gördü mü?” işte o an, Şeytan’a yomsuz bir andır.
Beri gel; ben, sana kapı açtım; sen benim yüzüme tükürdün, bense sana armağan sundum.
Cefa edene bile böyle muamelede bulunur, aleyhime ayak atanların ayağına bile bu çeşit baş korsam,
Vefa edene ne bağışlarım? Anla! Cennetlerde ebedî mülkler ihsan ederim