Tarih Dersleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih Dersleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Kasım 2008 Pazar

Gürcistan

Gürcistan


Gürcistan ülkemizin kuzey doğusunda küçük bir ülke, fakat çok önemli. Son zamanlarda büyük devletler arasında aşağı yukarı siyasi soğukluğun bir nevi soğuk harbin odak noktası haline geldi. Türklerin tarihiyle çok yakından ilgili. o kadar yakından ki bazı Türk kabilelerini hazarları göz önüne alırsak 8. asır ama Selçuklu tarihinden başlarsak 10.asırdan beri Gürcistan Türk tarihiyle iç içe. o kadar ki gürcü dilini gürcü kaynaklarını tetkik etmeden sıhhatli bir Türkiye tarihinin yazmanın imkanı yok.

Niçin öyle söylüyorum, çünkü bu ülke 5. asırdan beri kendi yazısını yani dilini kağıda dökebileceği, dini ve laik edebiyatı olan ve aynı zamanda da Hıristiyanlık aleminin Habeşistan ve Ermenistan'la birlikte en eski devletlerinden biri. Daha da ilginci 8.asırdan beri halkının bir kısmının İslamlaşması bugünün Kafkasya'sını daha karışık ama kültür ve milli bakımdan son derece yeknesak bir ülke haline getiriyor. Kim ne derse desin hem kuzey hem güney Kafkasya'nın çok ilginç kültürel noktası. Sadece Kafkas milletlerinin değil civarda ki bir çok ulusların bile tarihinde önemli yeri olan bir ülke. Milattan önce 6000'den itibaren Kabataş veya paleolitik devri dediğimiz kalıntıları var. Ama Kolhit bölgesi Gürcistan'ın tarih öncesi kalıntılarının bulunduğu yer ve bu dönemde yine eski yunan kaynaklarına geçmiş. Kolki diye bahsettikleri yunan coğrafyalarının bildiğimiz Gürcüler. Gürcüce çok ayrı bir dil grubu. Kafkasya'da ne bugünkü komşuları Osetler gibi İndo-Avrupa ne de bugünkü yan komşusu Abhazyalılar gibi Çerkezya dil grubuna benzemeyen apayrı bir dil. Aşağı yukarı 5 sesli harf ve 28 sessiz harfle yazılıyor. Bazı Kafkas dillerinin başkalarının öğrenme şansı yok. Ama gürcüce öğle değil. Bu yüzden de edebiyatı yabancıların ilgisini çekmiş ve o canlı hayat 19.yüzyıldan beri Rusya edebiyatını da çok etkilemiş.

Büyük şair Lermentov eğer Gürcistan ve Kafkasya olmasa olmazdı. Çok genç yaşta düello da giden bu şairin dizilerinde ve hikayelerinde Kafkasya ve bilhassa Gürcistan ebedileşmiştir. Aynı şey Puşkin için söylemek mümkündür. Aynı şey büyük yazar Tolstoy'un gezi notları için söylemek mümkündür. Şurasını unutmayalım Gürcistan bütün büyük milletlerin edebiyatında ve tarihinde adı geçen bir ulus. Bu Kafkas büyük dağların güneyinde yer alan bizim maveray Kafkas dediğimiz güney Kafkasya'nın bir parçası. İklimi son derece ilginç. Mutedil ılıman bir Akdeniz ikliminden Karadeniz'de bulunmasına rağmen kara iklimine kadar gidiyor. Sıra sıra dağlar o ülkeyi bölmüş. Batıda, doğuda ve ortasında Kaheti, Kartvelli ve İmareti dediğimiz bölgelere o ülkenin ortasında geçen Kür nehrinin kollarının ayırdığı bölgeler. Burada gürcü dillinin muhtelif lehçeleri de var. Mesela megrilli dediğimiz lehçe bizim Kuzeydoğu Anadolu'muzda konuşulan Lazlar dediğimiz grubun konuştuğu dille hemen hemen aynı. Mesheti dediğimiz grubun konuştuğu lehçeye gene doğuda rastlamak mümkün. Bu bir yakınlık doğuruyor, hiç şüphesiz ki ve Acaristan bölgesinde Müslüman gürcüler Mesketya da kısmen öğleleri, fakat unutmayalım ki Gürcistan Ortodoks aleminin çok önemli parçası. Yani doğu kilisesinin çok önemli bir parçası. Bu dine çok laik yaklaşılıyor.

Gürcistan esasta laik bir ülke, fakat din etrafında çok ilginç kültürel bir yapı gelişmiş. Gürcistan'ı bütün ananeleriyle bütün yaşam tarzıyla oluşturan onun Müslümanlık ve Hıristiyanlıktan önceki hayatı. Ve o kadar ki 18. ve 19.asırdaki modernleşme döneminde de bu eski kültür devam etmiş. 10.cu asra kadar Gürcistan muhtelif kabilelerin muhtelif boyların hakimiyeti altında. Onu ilk defa birleştirenler Bagratlı sülalesi. Bagratik hanedanı hem Ermenistan hem Gürcistan'da hükmetmiştir. Fakat asıl önemlisi büyük Kral David'in torunu olan Tamar. Kraliçe Tamar Gürcistan'ın Hıristiyanlığını tamamlayan bir hükümdar. Gürcü edebiyatını ve idare sistemini kuran biri. Onun zamanında Gürcistan Karadeniz kıyılarından hatta bizim Doğu Karadeniz'den Kars'ı da içeren ta Şekiye ve Hazar denizine uzanan Kafkasya'nın en büyük devletiydi. Parlak bir dönemdi. Ticaret yollarının üzerindeydi. Gürcüce yazılı edebiyatının en parlak zamanını yaşıyordu. Yani klasik devrini. O ne demektir sonraki dönemlerde bu dil zaman zaman kullanılmasa hatta yabancı hakimiyeti dolayısıyla okul programlarında çıkarılsa dahi, her zaman için insanların öğreneceği, beyinlerinde ve zihinlerinde yaşatacağı bir edebiyatın yaratılması demek. İşte Kraliçe Tamar'ın zamanında Şota Rustaveli gibi büyük bir şair var. Dizileri Gürcüce bilmeyenleri bile etkiliyor. Başka milletlerin dilinde Şota Rustaveli terennüm edenler var. Onun son derece stratejik ve filozofik yaklaşımı arkasında çok kültürel bir mirasın yattığını gösteriyor. Doğrudur Gürcistan demek sadece Gürcistan değildir. İran ülkesinden etkilenmiştir, Helen dünyasından etkilenmiştir ve muhakkak Ortaçağın Gürcüleri başka milletlerin edebiyatlarını da tanıyıp çeviriyorlardı. Özellikle İslamiyet'in ilk devirlerinden itibaren Gürcistan'da Müslüman hakimiyeti de görülür.Koyu bir hakimiyet değildir. Ama burada artık Müslümanlar oturur ve toplumu etkilemeye başlamışlardır. Buna rağmen eski yapıda direnmektedir. Direniş daha sonraki dönemlerde Hıristiyanlıkta kendi ifadesini bulmuştur. Türkler Anadolu'ya girdikleri zaman, Selçukiler Bagrati hanedanıyla Kraliçe Tamar'dan evvel çok mücadele ettiler. Fakat Kafkasya ve Gürcistan'a girmeleri çok zor oldu. Kraliçe Tamar'dan sonra bu hakimiyet yayılır gibi oldu ve Gürcistan, İran ile Türkler arasındaki savaşlar ikisinin rekabeti arasında kaldı. O yüzdendir ki Çaldıran savaşında yani 1514'ten sonra Yavuz Sultan Selim İran Safevilerini İran'a püskürttükten sonra Gürcistan'da Osmanlı hakimiyeti artmıştı. O kadar ki üç sancak halinde Osmanlılar Gürcistan'ı 150 sene kadar yönettiler. Bu 150 senede ne oldu? Bir kere hiç şüphesiz ki Osmanlı idaresinin gereği buradaki Musevilik ki bu Musevilik bazı gürcü devletlerin bu dini seçmelerinden ileri gelmiştir. Çünkü Museviliğin esasta misyoner faaliyetleri olmamasına rağmen 7. ve 8. asırlarda Hazarlar arasında olduğu gibi Kıpçaklar arasında Gürcistan'da da böyle bir misyoner faaliyet yürüttüğü bazı tüccarların anlaşılmaktadır. Hıristiyanlık yaşamıştır ve tabii ki Müslümanlık. Esas olarak Osmanlı idaresinde adı geçen bir takım gürcü paşaların sadarete kadar yükselenlerin çok becerikli komutanların devlet ve hatta ilim hayatına nüfuz eden gürcülerin bu dönemin ürünü olduğu açıktır. Ama 17. asırdan itibaren Kafkasya gene kendi dünyasına dönmüştür. Parçalanmış devletçikler hiç şüphesiz ki bu toplumun ve bu ülkenin bir zaafıydı. Ama şaşıracak şey aynı zamanda da bir kudretiydi. gürcüler her zaman için kendi dillerini savunmayı ve korumayı bildiler.

Nitekim 19yüzyılda bu ülke bir Rönesans yaşadı. Çok ilginç bir şekilde Avrupa edebiyatının büyük eserleri süratle Gürcüceye çevrildi. Mesela Shakspeare'in Kafkasya'daki ilk ve hatta dinlendiği zaman en güzel tercümesi Gürcistan'da yapıldı. O kadarla kalmadı felsefeye kadar giden bir merak vardı. Fransız edebiyatına yaklaşan bir merak vardı. Ve Gürcistan çok erkenden Roma Katolik kültürüyle, Germen kültürüyle tanışmış oldu. Dahası 1795'de Georgievsky Antlaşması Rusya Çar Pavel'in zamanında Gürcistan'ı otonom bir bağlı devlet haline getirdi. Ve bundan sonraki 70 yıl içinde de yavaş yavaş Gürcistan'ın kendi hiyerarşisini yerel hükümdarlarını ortadan kaldırdı. Ve Rusya Gürcistan bir mahalli idare kurdu. Bu yerel idare veya mahalli idare doğrudan doğruya Guberniya dediğimiz vilayet idaresinde Gürcistan Kafkasya'nın merkezi olmuştu ve zamanla Azerbaycan bugünkü Ermenistan ve bizim doğumuzda Kars vilayetimiz 1878'de ilhak edilince Tiflis'in merkez olduğu dünyaya bağlanmıştır. Tiflis Rusya'nın subayları, memurları ve aristokratları için en canlı bir merkezdi. İran'ın, Türklerin, Ermenilerin bir araya geldiği bu dünya Rusların hakim olmaktan çok hayran oldukları bir merkezdi. İşte genel vali Vorontsov'un zamanında Tiflis'teki Saray bugün Rustavila adını taşıyan ana bulvarının etrafındaki binalar . Henüz burada üniversite kurulmamasına rağmen, ki o üniversite ancak birinci cihan harbi müstakil Gürcistan tarafından teşkil edilecektir. Canlı kültürel hayat 19uncu yüzyılın başında Rusya'nın ünlü dram yazarı Gribayedov burada bulunduğu zaman Prens Chavchavadze'nin kızıyla evlenmiştir.Gürcüler Kafkasya'da yaşamayı Batıya en yakın olanı Fransız kültürünü en iyi taşıyan bir toplumdu. Ve bu yüzden de Rus hakimiyetinin idareciliğini hayranlığını çekiyorlardı. Tiflis bir kültürel merkez haline gelmişti. İlk Türk tiyatrosu diyebileceğimiz bir yerde Mirza Fethali Ahundzade'nin yazdığı eserler bu şehirde kaleme alınmıştır. Çünkü Ahundov tercüme bürosu şefi Baron Rose'nin yardımcısıydı Tiflis'te ki vilayet idaresinde. İlk Farsça gazete burada dünyaya gözlerini açmıştır. Ermenilerin kültürel faaliyetleri burada gitmektedir. Tabiî ki gürcülüğün ana kültürü burada sürüp gide gelmektedir. Hiç şüphesiz ki 12.asırdan beri başlayan bu sıcak çatışmalar 19cu yüzyılda Kafkasya'nın bu merkezini bir medeni ilişkiler ve giderek Çarlığa karşı bir siyasi direniş ortamı haline getirmektedir.


Sakartvielo aslında gürcülerin kendi ülkelerine verdikleri isim bu ve ülkenin tıpkı İspanyolların merkez lehçesinin Kastilya olması gibi bunlarında merkez lehçesi Kartvili dediğimiz orta Gürcistan dili fakat Gürcistan tarihi boyunca Türkler ve İranlılarla muhabere etmekten zaman zaman iç içe yaşamaktan dolayı çok önemli ölçüde kendi dil grubuyla alakası olmayan birisi İndo-Avrupa dillerinin başı sayılan Farsçadan öbürü finougrik? Türk dilleri dediğimiz grubun çok önemli bir grubu sayılan Türkçeden bir takım kelimeler almış. Ve bunları bu Türkizimleri ve bu Farsisizmleri hiç bir komplekse kapılmadan kullanan yaşatan bir dil. Çünkü bütün çevre dillere göre kendisini iyi koruyan dünyaya açılan, Ortaçağlarda bu dediklerimizden, yeni çağlardan Avrupa dillerinden ve Rus dilinden esinlenen ama aynı zamanda da onları etkileyen bir Kafkasyalı şairin söylediği gibi "Bizim ülkemizi fetheden Rus ordusu değildir, Puşkin Rusya'sıdır" demişlerdi. Rusya'nın şiiri ve müziği Kafkasya'da kendisine en yakın bir partner, karşı taraf buldu. Ve bütün o milletlerin şiiri günlük adetleri ve ananeleri onları etkiledi. Kafkasın sofra adetleri, Kafkasya'nın giyimi, Kafkasın mimarisi kendisini Tiflis'de, Bakü'de, Azerbaycan'ın kuzeyinde, Kafkas dağlarının başladığı Şeki'de hissettirdi. Bugün bile bu kültür devam edip gidebilmektedir.

Çok ilginç bir şey Sovyetler Birliği yıkıldıktan ve Batı'ya açıldıktan sonra Kafkasya'daki milletlerin itibar ettikleri ilk dil Rusca'dan sonra İngilizce değil Fransızcaydı. Fransa'dan Bakü'de, Gence'de, Şeki'de, Tiflis ve Kutais'de liseler açması istendi. Tabii ki çağdaş Fransa bu gibi talepleri karşılayacak dolduracak 19.yüzyılda dinamizmini sürdürecek bir ülke olmaktan çok uzaktır. Onun için bu talebi karşılayamadı. Ama unutmayalım bu dünya Batı'yı da Doğu'yu da çoktan iki asırdır bünyesinde bir araya getirebilmiştir. 1917 ihtilalinden sonra Brest Litovsk Antlaşmasıyla bu dünyanın içindeki bazı parçalar Osmanlı İmparatorluğuna dolayısıyla yeni Türkiye'ye terk edildi. İlk anda kurulan Gürcistan, İngilizler hatta o bölgede işgalde işgalci durumda olan Almanlara yakınlık duydu. Fakat neticede Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan bir arada Trans Kafkasya Cumhuriyetini bir araya getirdiler. Bu çok uzun ömürlü olmadı. ve belki Kafkasya'nın bugünkü konumunda bile böyle bir birliğin bir daha bir araya gelmesi mümkün değil. Yaşaması da mümkün olmaz, ama çok açıktır ki maveray Kafkas çok çabuk dejenere edildi ve Sovyet hakimiyeti devrinde bu bölgenin haritası yeniden çizildi.

Gariptir birbirleriyle din ve dil alakası olmayan kavimler iç içe geçirildiler. Bunu yapan milliyetler komiseri Josif Stalin'di. Stalin siyasi bakımdan birliği meydana getiren 15 ana cumhuriyet ve o cumhuriyette bu 1936 anayasasıdır. Bağlı mesela Gürcistan bir Sovyet Cumhuriyeti, Ermenistan ve Azerbaycan öyle, bunlara bağlı muhtar cumhuriyetler ve otonom bölgeleri gerçekten bir şeytani amaçları bazıların dediği gibi böl ve yönet ilkesince veya bilgisizlikten mi yaptığı tartışılır. Miras Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra bile problemler yaratmaya devam etmektedir. Abhazya Kuzeybatıda Gürcistan'ın Abhazca konuşan din bakımından ikili ve dil bakımından bu grupla alakası olmayan bir bölgedir. Osetya'da İndo-Avrupa dili konuşan kuzeyi ve güneyi, kuzeyi başka yere bağlı, güneyi buraya bağlı bir başka bölgedir. Bunların bir arada nasıl yaşadıkları bellidir. Totaliter tek parti yönetiminde bu devam edebilir. Alttan alttan mücadeleler olarak, mesela Kafkasya'da çok ilginç bir şeydir. İkinci Cihan savaşından sonra Ermenistan ve Azerbaycan'ın nüfusunda sessiz ve gizli bir mübadele meydana gelmiştir. Azerbaycanlılar kendi ülkelerinde ki Azeri nüfusun oranını düşürmüşlerdir. Muhtemelen onları Gürcistan ve Ermenistan'a göçünü kolaylaştırdı. Bakü şehri büyüdükçe içindeki Türk olmayan Azerbaycanlı olmayan oran azaldı. Ermenistan'ın çok kalabalık Azerbaycanlı nüfusu ise dramatik bir düşüş gösterdi. Bunlar hepsi sessizce ve bir takım kendine has mekanizmalarla gerçekleştirildi. Aynı şekilde Gürcistan bir nüfus kaybına uğramıştır. ama bu en azıdır. açık söylemek gerekirse çok yakın zamanlara kadar bu kozmopolit nüfus miktarını koruyan bir ülkedir. Gürcistan'ın anlayışı budur. şehrin içini gezdiğiniz zaman kendisine Tiflis'e Kafkasların Paris'i dediğinizi anlarsınız. Evvela muhtelif diller konuşulduğunu duyarsınız. Ondan sonra bu bölgede ki en iyi teatral ve müzikal faaliyetlerin Azerbaycan'la birlikte burada olduğunu görürüsünüz. Ve nihayet şehrin kuzeyinde ki dağda elinde kılıçlı Gürcistan ana heykeli. İnsanların en zor zamanında bile ne kadar bağımsızlıklarına ve ulusal kimliklerine sahip olduklarının bir göstergesidir. Ne var ki uzun İmparatorluk hakimiyeti arkasından yaşanan Sovyet devri mirasını ve bu mirasın etkilerini gösteriyor. Son olaylarda Gürcistan otonom parçasıyla açık bir krize girdi ve bu kriz bütün büyük devletleri etkiledi. Bu etkinin sonuçları ne olacak. Herhalde önemli oranda gürcü mülteci barındıran Türkiye ki Çar işgali zamanında 1800'lerden itibaren çok sıkıntı çeken müslüman gürcüler türkiye'ye göç etmişler ve bir de etnik grup olarak bazı bölgelerde varlar. Bu grubumuza rağmen nasıl bir politika güdeceğiz. Unutmayalım Kafkasya'da yaşayan her halkın aşağı yukarı yüzde elli miktari Türkiye'de dir. Yani bizim vatandaşlarımız bizim insanlarımız dedelerinin, büyük dedelerinin vatanına ve kültürüne bağlılık duymaktadırlar. Hassas bir politika izlemek zorundayız ve bu hassas politikaları takip ederken hiç şüphesiz büyük devletlerden en uzak ve en mesafeli bir şekilde durmamız gerekmektedir. Son Kafkas krizi bunu göstermektedir. Hiç şüphesiz ki Kafkasya Türkiye'nin arka bahçesi değildir.Kafkasya Türkiye'nin gönül bağları ve sorumlulukları olan bir parçasıdır. Bütün o milletler tarihlerinde önemli bir Osmanlı safhası geçirmişlerdir. Bugünkü oluşumlarının, kültürlerinin, dini yapılamalarının hatta kentte ki gruplaşmalarının en önemli yapıcı faktörlerden birisi bu iki asırlık Osmanlı hakimiyetidir. Kuzey de kumuk şamhallığı otonom fakat Osmanlı'dan çok etkilenen bir yapıyla Dağıstan bölgesini güney de Gürcistan'ın yapısı ve yine bir asır süren Azerbaycan'da ki hakimiyet, Ermenistan'da ki hakimiyet bu gibi yapılanmaları ortaya çıkarmıştır. Kafkasya'nın tarihi oluşumu ve bugünkü iştimai siyasi yapısından Türkiye bir ölçüde tarih olarak sorumludur, uzak duramayız. Bu ülkenin 19.yüzyılda Türkiye'ye Osmanlı İmparatorluğuna yönelik iç göçleri dolayısıyla, ulusumuzun en önemli değerleri ve çağdaş kültürümüzü oluşturan en önemli unsurların atalar ve dedeler yoluyla Kafkasya'dır. Bunu da göz önüne almak zorundayız. göz önünde tutmak zorunda olduğumuz bu iki unsur bizi batıda ki ve kuzeyde ki devletlerin çatışma nedenlerine, politik eylemlerine karşı son derece muhafazakar ve mesafeli olmaya zorlamaktadır. Tarihi boyunca bütün Ortadoğu dilleri etkisini taşıyan, milattan önce 65'de roma imparatorluğunda nüfuz alanına girer. Ondan sonra Bizans'la çatışan, ondan sonra ilk halifeler devrinde beri İslam dünyasıyla iç içe giren çatışan ve bir arada oturan, İran Türk Osmanlı harpleri sırasında, Selçuklu Osmanlı harplerindeki çatışmalardan dolayı gene bu dünyayla muhtelif bağlar kuran, sadece sınırdaş, sadece komşu değil ama kültürel paylaşım içine giren dünyanın en önemli parçasıdır Gürcistan. Bunu unutmamamız gerekiyor ve bu memlekette ki bazı atılımları, bazı eğri doğru yönelimleri çok dostça çok kardeşçe etkilememiz yan almamız kaçınılmazdır.

http://www.ntvmsnbc.com/ntv/metinler/Tarih_Dersleri/eylul_2008/17.asp

19 Ekim 2008 Pazar

Eski Eserler

Eski Eserler


-İlber Ortaylı: 1717 yılında bugünkü Doğu Almanya'nın , Almanya'nın Doğusunda Saksonya Eyaletinin küçük bir kentinde bir sanatçı zanaatkarın çocuğu doğdu. Anası dokumacıydı. Fakir bir aile sayılırdı. Sağlıksız olarak dünyaya gelen bu çocuk kısa süren ömründe çok önemli bir dalın İlkçağ Sanat Tarihinin öncüsü sayılacak verimli çalışmalar ve eserler bıraktı. Bahsettiğimiz kimse JOHANN JOACHİM WİNCKELMANN dır. WİNCKELMANN Klasik Çağ yani Yunan Roma Çağı dediğimiz zaman akla gelen isimdir. Fakir ve imkansız hayatına rağmen Dresden(?) de okuduğu lisede Yunanca ve Latinceyi mükemmel öğrendi. Sıkıntılı bir köy öğretmenliğinden sonra Saksonya elektörünün (?) Dresden 'e çok yakın büyük dükalık kütüphanesinde kütüphaneci olma şansını elde etti. İşte onun asıl yetiştiği ve sadece Yunan Roma Sanatı'nı değil o zamanlar henüz çok iyi tanınmayan toprak altında yattığı için büyük eserlerini tanımadığımız ve daha doğrusu dilleriyle de henüz bir ilinti kuramadığımız için yunan Roma'nın dışında şüphesiz onun öncülüğü olan Mısır Fenike ve Mezopotamya sınırının ve kısmen Suriye’deki buluntularının üzerinde tetkiklerde bulundu.

Bunların üzerinde Winckelmann'ın geniş bir dil bilgisi olmadığı çok açıktı. Zaten henüz toprak altındaki beşer tarihin bu büyük medeniyetlerinin kendilerini anlatma şansı yoktu. İnsanlar ne çivi yazısını ne hiyeroglifi okuyordu.

Mısır'ın Winckelmann ölümünden 50 sene sonra ....... tarafından keşfedilmiştir. Mezopotamya, Asur, Hitit, Kalde ve Fenike gibi uygarlıklar için bu süre daha da uzundur. Fenike yazıtlarını Gramer'ini o kültürün açılışını iki kişiye borçluyuz. Birisi Fransızların ünlü Renand'ı. Zamanın Osmanlılarının İslam medeniyeti hakkındaki yorum dolayısıyla pek benimsemedikleri ama hiç şüphesiz ki büyük bir oryantalist olan eskisi ve yenisiyle Ernest Renan'dır. İkincisi bırakının Avrupalıları bizim bile çok dikkate almadığımız bir isim. Yaptığı arkeolojik kazılarla bu medeniyeti 19.asrın dünyasına tanıtan Osman Hamdi Bey.

İşte o andan itibaren Türkiye Eski Çağ araştırmalarını önemli bir üyesidir. Ve Allah'a Şükür bütün güçlüklere, küçümsemelere bütün imkansızlıklara rağmen Türkiye bu mirasını götürebilmektedir. Bunun götürülmesi için de çalışmamız lazım.

Winckelmann Yunan Roma Arkeolojisi üzerinde o zaman daha henüz kazıların başlamadığı zaman da mevcutları inceleyerek mukayeseli bir metotla ki o metodu da büyük ölçüde kendisi geliştirmiştir. Bunları eski medeniyetlere yani Fenike ve Mısır'la bağlantısını ortaya koymuştur. Kısa ve sağlıksız ömründe İtalya'nın dışında daha fazla geziler yapamadığı için bu büyük adamın değerlendirmelerinden mahrumuz.

Roma'ya 38 yaşında gidebildi. Orada da yaptığı bugün bugün Vatikan Devleti’nin Kültür Bakanlığı diyebileceğimiz ....... Palacio Del .... da bir kütüphane memurluğuydu. Ve o sayede tetkiklerini buluntular üzerindeki araştırmalarını tamamlayabildi.

18.yy gerçekten bir aydınlanma çağı mıdır? Tarih, coğrafya ve bilhassa eski eserler alanındaki çalışmalara bakarsak evet. Diğer bölümleri tartışmak istemiyoruz. Karls Nibur (?) bir Danimarkalıdır. Hiç şüphesiz ki Almanca dilinde yazmaktadır. Uzuz şark seyahatleri Türkiye, Suriye ve bilhassa İran'ı da içeren uzun tetkik gezilerinde Şiraz civarındaki Persopolis'e adım atan ve daha henüz çivi yazısı bulunmadığı halde çok dikkatli kayıt ve kopyalarıyla bazen güneşin altında saatlerce kopya ettiği yazıtlarla aslında o uygarlığa yani Hindu Avrupa dili olan eski Farsça yoluyla (..?...zamanındaki) çivi yazısına arkeolojiyi yanaştırmıştır.
05.50: Eski eserler bilgisi üzerinde 18.yyda çok fazla duracak değiliz.Ama şunu bilelim; İnsanlığın tarih düşüncesinin henüz emekleme çağıdır. İlkçağ milletleri ve medeniyetleri Avrupa insanlığı ve hatta Orta Şark için bir muammadır. Efsaneler gerçekleri örtmektedir. Zeki bir seyyahımız vardır, Evliya Çelebi. Mısır'da kalmıştır, keskin gözleriyle orayı incelemiştir. Ve Girit'te çok uzun kalmıştır. Belki bugün yeryüzünde öremeyeceğimiz birtakım eserleri görmüştür. Muhakkak görmüştür.bunlarla mukayese yapmıştır. Ve Giritlilerin Ecine ? kavmine mensup olduklarını eski Giritlilerin ...dan Afrika'dan göç ettiklerini ileri sürmüştür. Onun seyahatnamesindeki bu dahiyane cümleler yapılan kazılar ve araştırmalar ile gün günden aydınlığa kavuşmaktadır. Ama hiç şüphesiz 18.yy gözlemleri artık evvel ki asırlar gibi değildir. Beşeriyet eski çağlara eğilim herhalde Vilkenman’la başlamış değildi. Vaka Vilkenman 1757'de çıkan ünlü eseri Gesih'te de ....... Eski çağ sanat tarihi gibi devir açan monumental abidevi eserinde bambaşka bir yöntem modern bir yöntemle bu konuya yanaşmaktadır ama unutmayın Helenizm devrinde yunanlılar yani onlara artık Yunanlılar diyemiyoruz Mısırlılar ve Orta Şark milletleri mısır'da İskenderiye'de ilk defa bir Müze'yi Pinoketekt denen revaklar altındaki müzeyi kurmuşlardı.

Aslında eski eserleri toplamak onları okumak Mezopotamya kültürüne ait bir şeydir. Asuriler v Akatlar Sami bir dil konuşmalarına rağmen Asyai bir dil olan yani Aglutine ekler köklere dayanan bambaşka bir dil olan Sümercedeki tabletleri kopya edip saklarlardı. Gılgamış Tufan efsanelerini oradan biliyorlardı. Bu hatta bizim bugünkü sınırlarımız dahilinde Urfa'da Sultan Tepe'de kazı yerinde bulunmuştur bu metinler . Hiç şüphesiz ki Rönesans gerçek anlamda bir eski eser toplayıcılığıdır.bu her zaman çok sistematik değildir. Rönesanssın insanı tabii ki eski Şark dilleri Egyptoloji ile ilgisi olmasa da Yunan Roma kültürüne dil dolayısıyla yakınlaştığı için bu alanda daha bilgili bir koleksiyonculuk yapabilmekteydi. Ve bu anlamda Hıristiyanlığın merkezi yani Vatikan, saraylar ilk müzeler sayılabilir. Şunu da açıkça söylemek lazım bu koleksiyonlar halka daha büyük ölçüde açıktı. British Museum'dan ve Louvre'dan evvel Vatikan'ın böyle bir fonksiyonu yerine getirdiğini belirtmek gerekir. Aynı zamanda ünlü kütüphanelerdi Kütüphanelerde eski resim ve yazma kitap toplamak bu dönemlere has bir alışkanlıktır. Ve unutmayalım Osmanlı İmparatorluğu'nun merkezi yani önce Bursa ve bilahare İstanbul bu faaliyetin bir parçasıdır. İçinde bulunduğumuz şu küçük bina bile hepinizin bildiği gibi Topkapı Saray'ndaki 3. Ahmet'in özel kütüphanesidir. Bu sıcak ve estetik dolu ortamda padişah hiç şüphe yok ki kendinden 2,3,4 asır evvel yazılmış hatları kitapları resimleri gözden geçiriyordu. Bugün Süleymaniye kütüphanesi bütün şarktan Hintten İran'dan Arabistan'dan getirilen bu gibi yazmalarla doludur. Ve bunların içinde sadece Arapça Farsça Türkçe Çaratayca dediğimiz şivedeki Türkçe değil Ermenice, yunanca Latince ve hatta Kanuni Sultan Süleyman'ın Budin'den getirdiği Macarca kitaplar dahi vardır.

Rönesans yarı sistematik yarı sistemsiz bir toplama dönemidir. Eski Mısır'ın yüzeydeki hazineleri İtalyan Rönesans sanatını etkilemiştir. Sistematik stilistik araştırmalarla daha çok açığa çıkıyor. Ama itiraf etmek gerekir Dünya'yı toplayan zamanları mekanları birleştiren senyörlerin içinde sadece Floransa'nın büyük dükası, İtalya'nın Urbino'daki .....dak, veya hepimizin bildiği gibi Mantua Sarayındaki hanedanı değil papalık vardır. Sadece Papalık mı vardır? İstanbul'da Padişah'ın kendisi vardır. 2. Mehmet yani bizim İstanbul'un Fatihi Yunanca ve İtalyanca bilirdi. Eski eserlere düşkündü. Onun zamanında bizim bugün Fatih köşkü dediğimiz Topkapı'nın Hazinesi olarak kullandığımız yerde Yunan-Roma heykelleri buna mümasil mozaikler ve eserler vardı. Rönesanssın önemli ustalarını Bellini başta , bildiğimiz ve bilmediklerimize portreler, resimler yaptırdı.

Bunların çoğu maalesef Halefi 2. Bayezıd zamanında elden çıkarılmış muhtemelen sattırılmıştır ki kendi portesini bugün oldukça yıpranmış, değiştirilerek sadece yüzü değiştirilerek restore edilmiş bir şekilde Britanya'da Londra'da National Galery'de buluyoruz. Hiç şüphesiz Rönesans sadece İtalya değil bütün Akdeniz'e yayılan bir zevk bir dönemdir. Çünkü insanlar eski eserlere meraklıdır. Ama bunların sistemasyonu sistematik incelemesi 18. asra aittir. Ve Türkiye’de de 19.asırda müzeler kurulmaya başlamıştır.

1847'de Tophane müşiri olan Fethi Ahmet Paşa yani bizdeki yazarlardan Sermet Muhtar Alus'un dedesi ilk müzeyi Topkapı Avlusu'ndaki birinci Avludaki Aya İrini kilisesinde yaptı. Burası çadır silahların saklandığı bir depoydu. Onu bir müze haline çevirdi.

1840'lardan beri Osmanlı idaresi her yerden eski eser topluyor. Hatta vilayet ve sancak merkezlerini mali müzeler teşkiline idarelerini bildiriyordu. Mesela bir örnek 47 tarihli Gazze'den yani bugünkü Filistin Askala mevkiinde bulunan bir lahti İstanbul'a celp etmek için onun resmi çizdirilmişti. Bilgi ediniliyor. Mesela Adana'dan mal müdürü Ata Bey tespit edilip bulunan sikkeleri toplattırıyor. Demek ki eski eserlerin kıymetini bilmemek gibi bir şey yok. Diplomatik gerekçelerle bunların hediyesi var. Baron Pro.... Austen Avusturya Sefiri Kırım savaşı sırasındaki diplomatik faaliyeti takdir edilmiştir Babıali tarafından ona bazı sikkeler hediye edilmiştir. Mesela Grand Dük Konstantin Rusya'dan geldiği zaman Çanakkale'de istediği bir lahit kendisine hediye edilmiştir. Veya 3. Selim zamanında İngiliz Sefirine İstanbul'da Çemberlitaş avlusunda bulunan yine böyle bir Yunanca kitabe hediye edilmiştir ama şunu da söylemek gerekir 19.yyda bu gibi hediyelere rağmen bir yandan da eski eser toplattırılır.

Ve hepimizin bildiği gibi 1872'de Ahmet Vefik Paşa Muarif Nazırıyken ünlü Dr. Detier 'i bu müzenin başlına getirir ve ilk katalogumuzu hazırlatır. 1860'larda bugünkü Çinili Köşk bizim ilk müzemizdir. Ve yeni bir Suphi Paşa Nizamnamesi 36 maddelik 'Eski Eserler Nizamnamesi' çıkmaktadır. Bu biraz gariptir. Buluntuların 3'te 1 esasıyla devlet-şahıs arasında paylaştırılacağını hatta kazıyı yapan yabancıysa da bu hükme dahil olacağını görüyoruz ki sonradan Osman Hamdi Bey bugüne örnek olan 'Asara.... ' Nizamnamesi ile bu hükümleri değiştirmiştir.

Osmanlı kazı yapmaktadır. Osman Hamdi Bey gibi, Aziz Bey gibi onun yetiştirdiği kimseler İmparatorluğun 4 bir tarafında kazılar yapıyorlar mesela Lübnan'da Saida ve Sidon'da bulunan eski lahitler ün kazanıyor. Ve zaten o lahitler imparatorluğun mimarlarından mimar Valory tarafından 'Ağlayan Kadınlar Lahti' örnek alınarak bugünkü müze binası Topkapı Sarayı'nın Saray-ı Amiri'nin Alanında yapılıyor Gülhane'ye bakan kısımda.Bu kadar büyük bir faaliyet arasında çok ilginçtir eski eserlerle klasik çağla kazılarla ilgimiz ne kadardı?Şunu söylemek gerekir 1900'le teşkil edilen Darülfünun Osmani yani İstanbul'daki Üniversite'de şüphesiz Tarih, Edebiyat Felsefe okutulduğu halde arkeoloji diye bir şey yoktu.

Peki hiç mi arkeoloji eğitimi yoktu. Vardı. Asar Atika müzesinde asistanlar bugunkü arkeoloji seminerleri gibi bir benzer programla yetiştirilmekteydi. Ve kazılara gönderilmekte yahut asistan olarak istihdam edilmekteydi. Daha ilginç bir şey var, Arkeolji müzesinin hala bugün bile çok zengin sayılan bir asker olan Mareşallipe kadar çıkan Osmanlı İmparatorluğu'nun en genç sadrazamlarından Ahmet Cevat Paşa'nın hediyesidir. Fransızca ve İtalyanca üzerine zamanın en zengin sistematik arkeoloji kitaplarını toplamış ve müzeye hediye etmiştir.

Hiç şüphe yok ki Akdeniz ülkeleri içerisinde en zengin mirasa sahip olan Türkiye ve Mısır ve ardından İran ve Suriye kaçakçıların hedefidir. İtalya gibi zengin çok eskiden organize olmuş ve eski eserlerini koruduğu farz edilen bir ülke bile kaçakçıların hışmından kurtulamıyor.

Kaçak eserler kaçak ticaret o ülkenin de canını yakıyor. Belki bu konuda kitlesel ulusal bir uyanıklık içinde olan İsrail istisnadır. Ve bu gibi kaçak faaliyete ticarete en az konu olanıdır. Bunun bilgisizlikle pek ilgisi yoktur. Klasik çağ tarihi malzemeye ilgi duyanlar bütün toplumlarda azınlığı meydana getirirler. Ama bunları koruyabilmek ayrı bir şeydir. Osmanlı idaresi geçen asırdan itibaren en azından bu eserleri tanımakta Bergama, Efes gibi yerler hakkında rehberler kaleme almaktadır. Salnamelere bakarsanız vilayet yıllıklarına bunlar için güzel yazılar ve rehberler yazıldığını da görürsünüz. Ama imkan başka bir şeydir, unutmayalım kaçakçılık bugün de bizim ülkemizde büyük problem yaratmaktadır.

Şark eserlerinin durumu hazindir. Bazen bir caminin mihrabı 4-5 parça halinde muhtelif yerlere dağılmaktadır. Bunların hepsi müzelere düşse yine iyi meşhur şahsi koleksiyonlarda ve müzelerde bunları bulur. Çoğu tanınmayan insanların bahçelerinde yatmaktadır. O kadar ki orta sınıf mensubu insanlar bile arabalarıyla geçtikleri yerlerde mezar taşlarını yüklenip götürmekten hiçbir tereddüt ve utanma duymazlar bu hiç şüphesiz ki Şark tarihinin de malzemelerini karanlık hale getirmektedir.

Eski Mısır Eski Yunanistan'a göre çok yağmalanır. Suriye Anadolu'daki eserlere göre çok yağmalanır. Bunun önünü almazsak beşeriyetin müşterek tarihini yazmak son derece güçleşecektir. Bu ilgisiz ortamda 1930'lar Türkiye'sinde fakir sayılabilecek , kırsal Türkiye'de eski eserlere kazılara duyulan ilgi şayan -ı hayrettir. Avrupa'nın kustuğu, reddettiği ülkeden kovduğu Yahudi ya da sosyalist asıllı Laman eski çağcılar Volfram ?, Landberg, Pereteburg ? gibi Türkiye tarafından himaye dilip alınması ve yeni kurulan İstanbul Edebiyat Fakültesi'nin arkeoloji ,astroloji bölümlerinde ve bir yıldız müessesi olan o zamanki Dil,Tarih'in 36'dan itibaren eğitiminde bunlara yer verilmesi çok büyük bir aşamadır.

Bir doğu ülkesi, imparatorlukta başlayan ama eksik başlayan arkeoloji macera ve merakını ilmi metotlara dökmekte ve insanlarını yetiştirmektedir.

Hatta Avrupa'ya bursla gönderilenlerin arasında sadece, hekim , mühendis ,ziraatçı değil astrolog ve bizantiolog adayları da vardır. Bu öğrencilerin bazıları kendilerine verilen bu imkanı iyi değerlendirmişlerdir ki Sedat Alp bir Hititologumuz rahmetli Ekrem Akurgal gibi bir arkeologumuz aralarından çıkabilmiş ve yeni seli iyi yetiştirebilmişlerdir.
23.00: Kim ne derse desin noksanlarımıza ve imkansızlıklarımıza rağmen biz dünyaya bütün zamanları ve mekanlarıyla hükmetmeye kalkıyoruz. Eksiklerimiz var burnumuzun dibinde ve bize yakın zamanlardaki Bizans'ı hala ilmi olarak tetkik edemiyoruz. Bunu yapmamız lazım, bunun gibi örnekler ve eksikler de var ama Türkiye eski eserlere karşı başka türlü yaklaşabilen ilmi metotlarla gelen ve hatta yer yer öncülüğü olan bir ülkedir.

Harf Devrimi

Harf Devrimi

-İlber Ortaylı: Türkiye 1928 Kasım’ında harf devrimi yaptı bu çok önemli bir olaydır kültürel devrimdir çünkü hepimizin bildiği gibi dil insanoğlunun en önemli üretim ve anlaşma aracıdır ve dilin işaretlerle ifade edilmesi yazıdır yazı medeniyeti yansıtan bir enstrüman bir alet araç olmaktan ötede bir üretim aracıdır kayıt sistemidir çünkü şunu unutmayalım ne zaman ki insanlar toplumlar tüketeceklerinin üstünde bir üretime kavuşmaya başladıkları vakit yani depolama işlerine girdikleri vakit ve dolayısıyla mübadele ve mal doz aşımına başladıkları vakit kayıt kaçınılmaz olmuştur ve aslında birçok kişinin düşündüğünün aksine yazı dediğimiz olay uygar kültürel bir kayıttan çok doğrudan doğruya mal varlığımızın depoladığımız ürünün ve ürün dolaşımının takibine yarayan bir araçtır çünkü eski çağlarda kültür dediğimiz olay yani şiir dini metinler dualar birtakım meseller zaten sözlü olarak ezber yoluyla nakil ediliyordu ve dillerin kullanımında da bunların ezberine yönelik bir üslup vardı bu çok açık bir şeydir çok yakın çağlara kadar okuma yazma bilmemek cehalet sayılmazdı bazı şeyleri bilmek şartıyla mesela Hindistan Babil imparatorluğunun 17. Asırdaki en önemli hükümdarı hümayun okuma yazma bilmiyordu ama çağın entelektüeliydi.onun hafızasındaki şiir onun hafızasındaki tarih onun hafızasındaki coğrafi bilgi çok az insanda bulunuyordu eski roma metinlerine baktığınız zaman bunların ezbere çok müsait olduğunu görüyorsunuz bunların metin tutmak çok zordu M.Ö 4000 de Mezopotamya havzasında arkeolojik kazı katmanları dolayısıyla uruk 4 dediğimiz yani üstteki katmanlardan şehrin adının uruk olduğu belli ama 4. Katmanda bulunan yazılar dikdoğrafik yazıdır okunamıyor çivi yazısı gibi değil bugün için okunamıyor fakat bunların fazla ürünü getirip mabetlerde depolayanların rahipler tarafından tutulan kayıtları olduğu anlaşılıyor bu çok önemlidir Nil havzasındaki hiyeroglifte buna yöneliktir çünkü Nil aslında vergilendirme sistemi bakımından Nil’deki ziraat depolama sistemi bakımından da çok mükemmel bir kayıt sistemi gerektiriyordu.hiç şüphesiz ki yazı tarih demektir.bu görüş bugüne kadar da değişmemiştir.yazı öncesi tarihi malzeme çok iyi değerlendiriliyor. Hatta bazen bu malzemeyle yani bundan çanak çömlekle birtakım metal unsurlarla bunların coğrafi mukayesesi yoluyla o bölgenin tarihini yapmak yazılı metinlerden daha çok imkan veriyor kolaylık sağlıyor.buna rağmen yazı tarih demektir çünkü yazıyla temas kuruyoruz.yazısını okuyamadığımız kavimlerin tarihlerini biliyor muyuz elbet okunamayan birtakım yazıtlara rağmen komşu devletlerdeki komşu kültürlerdeki yazılı kayıtlarla bunu öğrenmişizdir en başta Avrupa böyledir yani Avrupa’nın yazısı yokken büyük Romalılar oraya girdiler ve Julyus Sezar’ın . debelyogaiukus...................... gal savaşlarından başlayarak orada mükemmel Latince Romalıların kayıtlarıyla bölgenin tarihini öğreniyoruz kendileri bir şey anlatmadıkları halde. Mesela mısırın hiyerografilerini okumadan çok uzun yıllar evvel bazı fragmanlarla yani o devirdeki mısırlıların yunanca yazdıkları tarihlerle mesela Maneto kişilerin getirdiği parçalarla bölge hakkında bir bilgimiz vardı ama ne zaman ki Şampolyon hiyeroglifi çözdü bu mısırlılarla yüz göz olduk sayılır temasa geldik ve o zaman mısırı tanımaya başladık tarih bu şekilde yazıya dayanır bu en önemli unsurdur yazı tarih demektir yazıdan evvel ki bölüme tarih öncesi diyoruz . Yazı aslında tarih boyunca 2 kanaldan yürümüş birincisi resim yazıları bizim uzak Asya’da bildiklerimiz bu bizim alfabe mantığımıza uymuyor. Bu diyagramlara dayanıyor. Bunu öğrenmek te bize zor geliyor onun için fakat yakın doğuda Akdeniz havzasındaki yazı ne olursa olsun aynı kökten geliyor. Çünkü bunlar seslere dayanan fonotik yapılı alfabelerdir. Mesela Arap alfabesi bir yerde Sami dillerin bir bölümüdür. Buna kim dahildir bugünkü yaşayan dillerde Arapça Arap alfabesi tabii hiç samillerle alakası olmayan İranlılar. Ve öbür tarafta İbranlar yani bugünkü İsrail'in dünyada ki Yahudilerin kullandığı alfabe, dillerin ifade etmek için. Öbür tarafta yine bu şubede ki Fenike yazısından çıkan türeyen önce yunan alfabesi ve Latin alfabesi, yaygın olarak Latin alfabesi kullanılıyor. Çünkü tamamıyla fonetik bir alfabedir. En mükemmel tekniktir. Bütün meselede budur. Tarih boyunca yazı değiştiren kavimler vardır. Bu çok anlamlıdır. Yani mesela eski İranlılara baktığınız zaman çivi yazısıyla ortaya çıkmışlar. Sonra arada Arapcaya yakın bir alfabe kullanmışlar. Ondan sonra Arap alfabesine geçmişler. Bunların içindeki bir şube yani Tacikistan halkı hatta Kril alfabesine geçmiş. Resmen o ülke Kril alfabesini kullandığı halde, resmen halk artık eski farsça metinleri okumak için avdet ediyor, Arap harfleriyle kendi edebiyatlarını okumaya yani bir yerde İran ve Afganistan halkıyla kendileriyle aynı dili kullanan halkla bir beraberliğin içine girmek üzere. Türklerde tarihte birkaç kere alfabe değiştirmişlerdir. Bunu coğrafi zaruretlerle yerine getirmişlerdir. Siyasi hakimiyet alanlarını gereği olarak yerine getirmişlerdir. Ve en sonuncusu ve önemlisi Uygur alfabesi dediğimiz aslında Soklara eski Esrangelosa bir alfabedir. Bunu ne gariptir ki Moğol İmparatorluğunda kançılar veya kitabet hizmetlerinde kullanılmıştır bu Uygurcayla. Fakat gerekse İslam medeniyetine o çevreye girişimiz İran üzerinden olduğu için biz Arap harflerini İranlılar üzerinde aldık. Ve bu aldığımız Arap alfabesi Arabistan'da gördüğümüz tip de değil, çünkü 3 tane harf ilavedir buna. Ç, P ve J. Gene Kefin kullanılışı da çok farklıdır. Bunların Türkçeye uyarlanması maalesef ne Arap harflerindeki nede Farsçada ki Arap harflerinin kullanımı kadar çok kesinlik arz eden pekinlik olan yüzde yüz doğruya yakın bir imla vermez. Aslında yaşayan dillerin hiç birinin ifade tarzı sesi yüzde yüz ifade edilmez alfabeyle buna büyük Batı dilleri de dahildir. Ama buna rağmen bir çoğu çok yakındır artık. Bu keyfiyet Arap harfini kullanan Araplarda, Farslarda da bizimkine göre daha pekinlikli daha yakındır ses tarzına ama Türkçe için bu uzun zamanlar söylenemezdi. Bu nedenledir ki Türkçede Arap harflerinin kullanımı bilhassa 18. ve 19. asırlarda bir problem haline gelmeye başlamıştır ve 20. yüzyılda da bildiğimiz harf devrimin nedeni olmuştur. Çok garip bir şey harf devrimini Türkiye yapmış değildir ilk başta. Bizden evvel kardeş bir cumhuriyet hem de Rusya'dan bağımsız olduğu bir zaman da Azerbaycan Cumhuriyeti yapmıştır. Ve ondan sonra bir düze Rusya'dan çıkan Türki cumhuriyetlerde de mesela Krım'da mesela Kazan'da Latin harfleri getirilmiştir hayata. Buralarda Kril alfabesinin hayata geçirilmesi 1930'lar da, Stalinist dönemde, daha çok bir Ruslaştırma eğilimi, Sovyetsizimi ve sosyalsizimi Rus diliyle Rus kültürüyle aynileştirme döneminde tatbik edilmiştir. Ve itiraf edeyim ki bu tip bir Kril alfabesinin böyle bir yazıdaki Ruslaştırma denemesinin tek kurbanı Türkler değildir. Daha hazin örnekler vardır demin söylediğimiz gibi Tacikler, farsça konuşan edebiyatları çok gelişmiş olan yazılı edebiyatları çok eski olan bir millet bunlardan biridir. İkinci harpten sonra Sovyetlere ilhak edilen Moldova Cumhuriyeti burada da Latine geçilmişti tekrardan Krile geçirdi. Buna karşı Ermeniler ve gürcüler gibi iki alfabenin çok eski olduğu literatürleri çok eski olduğu doğru bir yaklaşım istisna olarak elde tutulmuştur.Gene Baltık Cumhuriyetlerinde de Latin harfleri bırakılmıştır. Burada ilginç olan bir şey vardır Romen halkı 19. asra kadar bizim bildiğimiz Latin dili hem de Latinceye en yakın olan gruptan bir Latin dili olan Romenceyi Kril harfleriyle yazıyorlardı. İlk defa müstakil Romanya kurulduktan sonradır ki bunun değiştirildiğini yani Latin harflerinin tatbik edildiğini görüyoruz. Ve demin söylediğim gibi o bölgenin Moldava kısmı bir Sovyet cumhuriyetine dönüştürüldüğü zaman ikinci harpten sonra tekrardan Kril harflerine dönülmüştü aynı dil için. Gene çok ilginç bir biçimde bir İndo Avrupa dili olan uzak şubeden bir İndi Avrupa dili olan Arnavutça Arap harfleriyle yazılmıştır.

Gene çok ilginç bir biçimde bir Hindu Avrupa dili olan uzak şubeden bir dili olan Arnavutça Arap harfleri ile yazılmıştır. Bunun Latince ile yazılması doğrudan doğruya bizim dilimizin tarihçiliğimizin ve tefekkürümüzün çok parlak simalarından sayılan bir Arnavut aristokratı olan Şemseddin bey Şemsettin Sami Fıraşeri'nin önerdiği Latin alfabesi üzerine olmuştur yani 19. asırdan itibaren söz konusudur. Şurası bir gerçektir Latince mi? Arap harfleri mi? Doğu dünyasında çok büyük bir kavga konusuydu bu. 19. yy'ın ortasında Tanzimat reformlarının en iddialı ve hızlı döneminde Azerbaycan'ın ünlü düşünürlerinden daha doğrusu sanat ve kültür adamlarından Mirzafetali Ahundof veya Ahuntzade ki kendisi Kafkasya'nın idare merkezi olan Tiflis'te vilayet merkezinde tercüme bürosunda başkan yardımcısıydı Baron Rose'nin yanında. Tabi o devrin münevver Azerbaycanlıları kendi dillerini Türkçeyi iyi bildikleri gibi İstanbul Türkçesini de çok iyi anlıyorlar Rusça biliyor tabi Farsça Arapçası biliyor bilhassa farsça yazı yazacak kadar geliştirmişlerdir ve Fransızca ve Almanca gibi batının önde gelen dillerinden bir veya ikisini bilirlerdi. Mirzafetali Ahuntzade Türkçe için Latin alfabesini önerdi ve böyle bir şemayı bizim o günlerde teşkil edilen encümeni danişe getirdi. Zannetmeyin ki kendisini zındık diye kovaladılar. Ali paşa Fuat paşa Mustafa Reşit paşa hatta medreseden gelen Cevdet Paşa gibi o tarihte daha o kadar yüksek rütbede değildi ama o grubun içindeydi bunu ilginç bir proje olarak gördüler katiyen Mirzafetali Ahuntzade'yi tahkir etmediler açıktan reddetmediler hatta bir mecidiye nişanı kendisine lütfedildi ve geri döndü şimdi bakınız ortam çok değişiktir. Çok zarih olmayan bazı kayıtlara nazaran 2. Abdulhamidin bile Latin harflerini Türkçe için makul gördüğü görülüyor. Tabi bunu gerçekleştirmenin bir kaos yaratacağını bir çatışma yaratacağını gördüğü için geri kalmıştır. Aslında Türkçe Latin harfleri ile yazılmadı mı yazıldı. Bu tip yabancı dil lügatleri vardır mesela Yakobnac Naci Harşabani diye bir Macarın Türkçe kollogyal Türkçe dediği konuşulan Türkçe üzerine yazdığı bir Türkçe öğretme kılavuzu vardır. Latince Türkçe ve Macarca olmazı lazım oradaki Türkçenin yazılışı . Hiç şüphesiz ki 19. asırda Türkçeyi Latin harfleri ile en azından lügatlerde ve gramer kitaplarında kullanıyorlardı. Bu çok olgun bir imla değildi Fransız imlasına yakındı. Daha da ilginci bu asırda bir de Karamanliga dediğimiz İncil sadece İncil değil ilmi mecmua edebiyat kitapları bile var bilhassa Evangelidos Misalidis gibi bir karamanlı yani Türk Hıristiyan Rum dediğimiz ama Türkmen Hıristiyan Ortodoks bir münevverin yazdığı bir roman var Bunlar Yunan harfleri ile Türkçe yazıyorlar çok zor bir imla aynı şekilde ermeni harfleri ile yazılan bir Türkçe var bunun aksi de söz konusudur mesela sakız adasının Egina adasının ve iyon adaları dediğimiz Adriyatik'teki bazı adaların Kefalonya da ahalisi Katolik olduğu için Rum olmalarına rağmen İstanbul'da da böyle Helen Katolik bir grup vardı bunlar Latin harfleri kullandılar Buna sakız adasında mesela Frangokyotika deniyor Kiyos Sakız adasının Frenkçesi Latin harfleri ile yazıyorlar bu tabi zaman içinde kaybolup gitmiştir ama böyle bir gerçek vardır Hristiyan Yunanlılar içinde el camia dediğimiz Arap harfleri ile yunanca yazma adeti vardı Yorgodedes Türkologlardan bunu inceliyor Bosna Hersek’de bildiğimiz Sırp Hırvatça geniş ölçüde Arap harfleri ile yazılıyordu o yüzden Bosnalıların konuştuğu dilin o kaynaktan uzaklaşmasına yardım etti. Ve tabi Arnavutça öyle yazılıyordu bunlar bilinen özelliklerdendir.19 yy'a gelindiği zaman hiç şüphesiz ki Türkiye çok önemli bir bürokratik devrim geçirdi Tanzimat idaresi demek idarenin insanların toplumun hayatına aktif müdahalesi demektir Okul açıyordu devlet sağlık işleri ile ilgileniyordu vergilerin daha düzenli bir biçimde toplanması söz konusuydu askerlik ordu meselesi kayıt kuyutu gerektiriyordu ve nüfus hareketlerinin takip edilmesi başlamıştı şimdi bu keyfiyet karşısında memur kadroları büyüdü okuma yazma yani kitleyle temas kurulması gazete çıkarılması ki 2. Mahmut biliyorsunuz takvim-i mekayı çıkartmıştı ve Mısır’da da Hidivlik İadresi Mehmet Ali Paşa aynı şeyi tekrarlamıştı hatta onlar öncüydü bile. Matbaanın geliştiğini görüyoruz. Bu durumda sadece okumak konumunda olanlar idare edilenler değildi idare edenlerinde daha kolay daha standart bir imanla ile yazmaları gerekiyordu. Bu bize has bir keyfiyet değildir 18 yy'ın başında Rusya aynı keyfiyet içinde bürokratik modernleşmesine başladığında büyük Petro Slav Rus alfabesini ıslah etti ve tam 11 harfi çıkarttı lüzumsuz gördüğü aynı şeyin benzerini 1917'en sonra Bolşeviklerde yaptılar Avusturya’da Mariterez imlayı ıslah etti Fransa 17. asırda yapmıştı bunu çok daha erken bir dönemde demek ki bu bir kaçınılmaz dönemeçti ve Türkiye bu yola girdi Şemseddin Sami bey ünlü lügat ve ansiklopedisinde kamusel alam, kamusuturki ve kamusufransevi'de Türk alfabesini Osmanlıca dediğimiz Arap harfli Türkçeyi bir takım harekelerle yazmak bir yana bir takım seslileri ilave etmiştir. Mesela gül harfini "k" ve "l" diye değil eskiden olduğu gibi g ve l araya vav u koyar. Bustanı yazarken mesela dikkat ederler bir takım isimlerde buna dikkat edilir. Aynı şeyi kırımda bütün türk dünyası için İstanbul Türkçesi ile bir gazete çıkaran tercüman gazetesini çıkaran İsmail bey Gaspıralı'da yapmıştır hatta o kadar ki bu tip yeni ilalı Türkçeyi öğretmek için usulü Cedid dediği mektepleri kurmaya başlamış buralarda süratle okuma yazma öğretmiştir ve bunların sayısı 20 yıl içinde ta uzak Asya’daki doğu Türkistan’a kadar beş bine ulaşmıştır bu okulların sayısı bu usül üzeri öğretilirdi Gene Türkiye’de 2. meşrutiyette sattı el husri kurduğu çocuk yuvalarında bu tarz biçimde okuma yazma öğretiyordu ki benim neslimde ilkokula gittiğimiz zaman onun yöntemleri ile tabi Latin harfleri ile kolay okuma yazma öğrenirdik. Bu hiç şüphesiz ki problemi çözmüyordu Nasıl olurda sekiz tane ünlü ile bugün yazılan Türkçe o devirde sadece vav ya elif bir ölçüde güzel h dediğimiz üç buçuk sesli harf ile işi idare edecek. Tabi bu imla karışıklığı değişiklikler getirdi. Kitlenin okuma yazmayı hızlı öğrenmesi için harbin içinde Enver paşa bütün harfleri Arap harflerini bitişmeden yazılacağı bir sistem getirtti Enver’i yazı denir pratik değildi bırakıldı Türk cemiyeti her gazetenin her derginin nerdeyse her nüshasında bu sorunu tartışır hale geldi. Kaldıralım kaldırmayalım yani imla harflerini. Latin harflerini getirelim getirmeyelim. Hayır efendim imlayı ıslah edelim

Kaldıralım kaldırmayalım yani Latin harflerini getirelim getirmeyelim, hayır efendim imlayı ıslah edelim. Bu 1928'e kadar devam etti. 19282in önündeki örnek Azerbaycan'dı. Aynı şey İzmir İktisat Kongresinde ileri sürüldüğünde yani bu yazı okuma yazmaya mani, bununla iktisati hayat gelişmezdi dendiğinde Kazım Karabekir Paşa dedi Efendim Azerbaycan bu işi yaptı rezil oldular. Ne kadar rezil olduklarını bilmiyoruz ama imlayı standart olarak tatbik edemedilerdi bazı sorunlar vardı ve o yüzden de 19302larda Azerbaycan alfabe olarak Kril harflerine döndürüldü. Ardından da öbürlerinde aynı şey tatbik edildi. Türkiye'de çok az sayıda insan bu konuda radikal bir harekete karar vermiştir. Ve karşı olanlar daha mutedil davranalım diyenler vardır. Karşı olanlardan biri inkilaf kanunla gerçekleşene kadar ünlü türküloğumuz Türk tarih profesörümüz Fuat Köprülü Hocaydı buna karşılık Avram Galanti Türk Musevi Cemaatinin aydın tarihçisi bu harfler terakkiye mani değildir diyen ve halen okunan bir risali kaleme almıştır. O da demek ki bu cephedeydi ama demek ki bunu isteyenler vardı. Ne tuhaftır Atatürk istiyordu şiddetle, İsmet Paşa aman Yavaş yavaş ikisini de tatbik edelim dedi. Buna karşı Mustafa Kemal Paşa'nın dediği şudur ikisi de tatbik edilirse bu iş yürümez. Nitekim Kasım 28'de ki radikal karara rağmen daha çok üniversiteler de bile talebelerin Arap harfleriyle not tuttuğu hatta o notlara imtihan için tesir ettiklerinde Arap harflerini kullandıklarını yani ben 30'ların sonundaki hukuk fakültesinde tesirlerin Arap harfleriyle olduğunu biliyorum. Gazetelerde yavaş yavaş geçildi başında imla zorlukları vardı. Fakat bunlarda zamanla düzeldi bir standarda doğru geldi. Şunu söylemek gerekir matbaacılıkta ve basın sanayide bir çöküntü hissedildi. Ama 30 bin küsur kitapla başıkla hayatını tamamlayan Arap harfli Türk edebiyatı bugün hiç şüphesiz ki artık milyonlarla başlığa ulaşmıştır. Bunun değiştirilmesi söz konusu değildir. Efendim harfler kalktı değiştirildi eski kültürümüzü takip edemez hale geldik. Doğrusu şudur filolojik hassasiyeti olmayan muhtelif dilleri ve eski metinleri mukayeseli olarak okuma alışkanlığı edinemeyen bir toplumda bu çok geçerli değildir. Geçen asırları Türkleri çok az kişi dışında eski metinleri okuyamamışlardır. Okumamışlardır böyle bir neşriyat yoktur. Eski harflerin muhtelif kullanılışı buna manidir. Buna karşılık şimdi daha iyi okuyanlar vardır. Bir hocamızın Faruk Akün'ün edebiyat fakültesinde bir palegrofi seminarında dediği gibi Artık yeni nesiller için Arap imlasının ve Osmanlıcanın bir handicup bir set teşkil etmediği görülmektedir. Bu meseleyi halletmişlerdir. Demek ki filolojik devrimi yaptığımız takdirde yani bir ölçüde tüm sosyal bilimlerde hukuktaki ilgili öğrencinin bu harfleri öğrendiği takdirde böyle bir sorun olmayacaktır ve esasen Arap harfleri öğrenmek ve okumak çok zor değildir.

2 Ekim 2008 Perşembe

ÇARLIK RUSYASI VE RUS-OSMANLI İLİŞKİSİ

http://msnbc-ntv.com.tr/news/458946.asp

ÇARLIK RUSYASI VE RUS-OSMANLI İLİŞKİSİ - İlber Ortaylı

Neva Nehri’nin kıyısındayız. St.Petersburg’un asıl kurulduğu mekan burada Petropavlovsky Kalesi’dir, fakat şehir hiç şüphesiz ki bu garnizondan inkişaf etmiş değildir. Asıl kıtayla birleştiği temel ada olan Vasilya (Vasilievsky) adasındadır. Nitekim karşımızda “Zimniy Dvorets”, yani Kışlık Saray’ı görüyoruz.

Burası Çariçe Büyük Katerina’nın kendi inziva alanını seçtiği bir bölge; onun için Ermitaj adını almış ve bugün Avrupa’nın hatta dünyanın belki de en zengin müzesi. İçinde eski şark, yeni şark Avrupa sanatı ve bilhassa biz Türkler için çok önemli olan orta asya ve güney Rusya’daki kazılardan çıkan buluntuların hepsi burada.

Sarayı takip ettiğiniz zaman Neva’nın kaynağına doğru, yeşil bina ünlü Rusya mareşali Kutuzov’un sarayı, zaten Petersburg saraylarıyla ünlüdür. Bir yerde Aniçkov denen yapıcı albayın adını taşıyan köprüden kanala girdiğiniz zaman ünlü aile Yusupov ve Aniçko adını taşıyan ana kraliçenin sarayı, şehirde iki tane Şeremetyev, bir tane ünlü Straganov sarayı ve sayısız diğer köşkler ve saraylar yer alıyor. St.Petersburg’da bir bina veya apartman sahibi olmak Rusya’nın yüksek aristokrasisi için bir emir ve nizamname konusuydu.

Her köşesi Rus edebiyatının, Rus tarihinin bir olayına tanık. Vostanye, ayaklanma caddesinde şubat ihtilali meydana gelmiş. Finlandiya İstasyonu’na Lenin gelmiş “Ekim İhtilali” başlamış. Üstünden Smolniy ki, bolşevik karargahı kurulmuş. Şurada hemen kışlık sarayın arkasında Grigoriy Aleksandroviç Potemkin adı verilen Tavridya Sarayı’nda 1905’de Rusya’nın ilk “Duma” denen meclisi toplanmış. Bugün bu bina Bağımsız Devletler Topluluğu’nun eski sovyet devletlerinin birarada bulunmaya çalıştıkları bir merkez durumunda. Hiç şüphesiz Rusya tarihinin ilginç dönemleri var.

Çar Petro, oğlu Aleksey’i kendi reformlarına kendi batılılaşmasına karşı çıktığı ve bu yüzden bazı Avrupa hükümdarlarıyla mektuplaşma ve iş birliğine girdiği için yok etmek zorunda kaldı. işkenceyle hem de ve idam kararını imzalarken, “baban olarak üzülüyorum seni affedebilirim ama imparator, çar olarak, devletin başındaki kişi olarak affedemem” demiş. Kardeş katli, oğul katli bazı hallerde hükümdarlar için kaçınılmaz trajik bir vaka. Rusya tahtını 1613’den beri Romanov’lar ele geçirmiştir ve Petersburg, Romanov hanedanının kurduğu bir başkent sayılır Büyük Petro sayesinde.

Güya Çareviç Aleksey idam edilirken kendi hanedanını lanetlemiştir. O yüzden de Romanovlar hanedanı devam etmiş sayılır. Nitekim Çar Petro’dan sonra karısı ilk katledilen sonra oğullarından biri değil de kardeşi Ivan’ın kızları nihayet son olarak da kendi kızı Yelizabeta Petrovna tahta geçti. Yelizabeta Petrovna’nın çocuğu yoktur, evli değildir. Bunun için ne yaptı, yeğeni Üçüncü Petro’yu aslında “Anhalt-zerbst” Düküydü Almanya’da ve Almanca’dan başka dil bilmezdi. Anhalt-zerbst prenseslerinden ünlü Catherina’yla yani eski Sophie prensesiyle evlendi. Aslında Romanovlar hanedanı burada sona ermiştir, ismen devam etmektedir ve 1917 ihtilaliyle de çok kanlı ve dramatik bir sonuçla bu haneden tarihten çekilmiştir. Bunların üzünde durmak lazım.

Birinci harbin sonunda hanedanlar devrildi ama hepsinin devrilmesi ve trajik sonu aynı değildir. Bazıları hakikaten çok fecidir. O nedenle Petro Paul Kilisesi’nin olduğu yere son çarın ve ailesinin kemikleri bulundu ve yeniden münakaşalı bir törenle gömüldü.

İleride görünen sivri altın kubbe Admiralty binası. Petersburg’un ilk tershanesi ve bahriye nezareti. Sarayın hemen arkasındaki harbiye nezaretinin yanında yer alıyor. Bir bakıma Rus donanmasının tarihi tartışılabilecek bir konudur. Denizlere açılmak Büyük Petro’nun amacıydı. Bunun için Hollanda’da gemicilik bile tahsil etti. Rusya’nın deniz zaferleri arasında Çeşme’de ki donanmamızı yakmak “Yunan Ayaklanması” sırasında, bir de Kırım Harbi’ne sebep olan şey, Sinop’ta donanmamıza bir baskın vererek gene aynı şekilde yakmak olmuştur.

Genellikle batılı devletlerin ölçüsünde bir donanma geliştiremediler. Rusya kara devletiydi. Rus- Japon Harbi’nde de uzak doğu donanması tamamıyla tahrip edildi. Hiç şüphesiz ki bunun etrafında bir tarih gelişmiştir. Büyük Petro’nun reformlarının esası hiç çekilmeden, hiç fazla düşünmeden yabancı kuvvet getirmek. Fransız İhtilali’nin kaçkınları Rusya’ya geliyorlar. Nitekim Duc de Richelieu, yani büyük Kardinal Richelieu’nün ikinci kuşak yeğeni Odessa şehrini gerçekten kuran bir validir.

St. Petersburg’un 62 metre yükseklikteki en büyük katedralini Büyük Petro büyük bir iddiayla yaptırdı. Şunu açıkça söylemek lazım, bu iddia yeni Rusya’nın kuvvetini ortodoksyayı gösteriyordu ama herhangi bir ortodoks kilisesinde olmayan bir istisnai özelliği var ve bu Rus Ortodoks Kilisesi’nde dahi yoktur. Bina dini ikonlar ve heykellerle süslenmez. Fazla İtalyan Rönesans’ının etkileri ve zaten dış mimarların yarattığı bir harikadır.

Bu yenilikçiliği içerisinde Petersburg’da kurduğu ilk kale Peter Paul’dür; çünkü kendi ifadesiylede İsveç savaşlarında yenile yenile yenmeyi öğrenmiştir. Peter Paul Kalesi zamanla Rusya’nın çok acı olaylarına sahne oldu. Burada ölen çarlar gömülürdü. En başta maalesef bir merdiven basamağı altında hıyanetle itham edip idam ettirdiği Aleksey’in de gömüldüğünü görürüsünüz. Bundan başka bu kale 1.Aleksander’in ölümünden sonra kardeşinin tahta geçişi sırasında ayaklanan subayların ve ilerici soyluların katledilmek için hapsedildiği ve uzun yıllarını geçirdikleri zindanın adıdır.

Bazen bu zindan duvarları 2,5 metre ve 5 metreyi bulur ve dekabristler burada uzun yıllarını geçirip Rusya’nın ilk liberal monarşik hareketi yok edilmiştir çünkü hükümet bu olayı da abartmıştır. Millet meydanda, subaylar, “Yaşasın Constitute- anayasa-” diye bağrıyolar. Bunu meydanda toplanan halk, Konstantin’i çarın karısının adı zannediyor ve onlar da bağırmaya başlayınca, hükümet kuvvetleri dehşete kapılıyor.

Tıpkı 1905 Ayaklanması’nın başlangıcını teşkil eden Peter Gapo’nun aslında hükümete bağlı bir papazın kurduğu sarı sendikaların pazar yürüyüşü sırasında “Kanlı Pazar” dediğimiz bir olay. Orada yanlışlıkla büyük bir devrim zannederek binlerce kişininn üzerine iyi niyetli masum kişilerin üzerine açılan ateşle ihtilal kanla başlamıştı.

Tahta çıktığı zaman Rusya büyüktü. Napolyon savaşlarında tarihin, tabiatın ve önemli komutanların yardımıyla Rusya galip olmuş ve Paris’e kadar ilerlemişti. Viyana Kongresi’ni de zaferle kapatmıştı. 1.Aleksander’in ani fakat dedikodulu ölümü ki bu ölüm çarın birdenbire ortadan kaybolup Sibirya’ya çekilmesi, kendi kendini bilinmeyen bir kiliseye kapatmasıyla izah edilir. Kardeşi Konstantin tahta çıktı. Konstantin’in tahta çıkışı ünlü fakat acılı sonuçlar veren bir ayaklanmayla gölgeye düştü ve o Polonya’ya çekildi. Sıra küçük kardeşe gelmişti.

1.Nikola Rusya’nın ünlü zamanında tahta çıktı. Avrupa’da söz sahibiydi ve öldüğü zaman birleşen Avrupa’nın karşısında yenilmişti. Tarihlerde bizden “hasta adam” diye bahsedilen ve bir an evvel bölüşülmesi ve ortadan kaldırılması gereken problemin yok edilmesi gereken mirastan söz eden çardan bahsediyoruz. 1.Nikola, Rusya tarihinde polisi yeniden kurdu. Kırım Savaşı’ndaki bozguna varana kadar demiryolları üzerinde durmadı ama posta ve ara yolları sistemini geliştirdi. Rusya’da üniversitelerin kuruluşuna öncelik etti. Moskova ve Petersburg’dan sonra başka bazı merkezlerde yeni üniversiteler açıldı. Eğitime önem verdi, fakat şiddetli bir polis devleti kurdu. Prens Meternich’le birlikte ve Prusya’nın desteğiyle Avrupa’da uyanan milletlere karşı bastırıcı faaliyetlerde bulundu.

Nitekim çar orduları ayaklanan Polonya ve Macaristan’ı bastırmak için Avusturya Birliği ile işbirliği ettiler. Doğrusu Avusturya koşutlayışı ve diğerlerini bastırabilecek durumda değildi. Orada doğrudan doğruya çarlık orduları işi başardı. Sığınan Polonyalı ve Macar milliyetçiler Osmanlı İmparatorluğu’nda kurtuluşu buldular ve Osmanlı İmparatorluğu, reformalarını yürütecek bir dizi milliyetçi Macar ve Polonyalı elit mensubu kazandı.

Ünlü Konstantin Borjesky yani Mustafa Celaleddin Paşa, ünlü Sefer Paşa Koçielsky, ünlü general Ben- Murat Paşa ve ünlü Tchaikovsky Sadık Rıfat Paşa. Kırım Savaşı çıktığı zaman istenen mültecileri geri vermediler. Hiddetlenen Nikola, tehdit için Amiral Menchikov’u İstanbul’a yolladı. Saygısız, yüksekten atan ve ısrarcı taleplerine cevap bulamadı.Daha doğrusu Osmanlı İmparatorluğu’nu yöneten kuvvetli diplomat eliti müttefiklerini bulmuştu. İngiltere ve Fransa, hatta Piyemonte’yi yanlarına aldılar. Rusya bu sefer Avusturya’yı yanında bulamadı.

Kırım Savaşı, Rusya’nın felaketini getirdi. Herşeyden evvel 1.Nikola’nın böylelikle Kafkasları işgal eden oradaki insanları süren, içte Çernişevsky, Dobroyulof gibi aydınları zulüm altında tutan hatta riyavetlere göre Puşkin’in düelloda ölümünü bir entrika olarak hazırlayan, Dostoyevsky gibi birini sürgüne gönderen, milletlerin üstünde zulüm kuran istibdatın temsilcisi, Kırım Savaşı sonunda yenilmiş ve hayatını da bu üzüntü içinde kaybetmiştir. Yerine 2. Aleksander geçecektir.

2.Aleksander tahta geçtiği zaman doğrusu durumu sarsılmış bir Rusya bulmuştu. Bir, Avrupalıların artık Rusya’nın düşmanı olduğu çok açıktı. Kırım Savaşı’ndan sonraki Paris Antı’yla Rusya, Karadeniz’deki hakimiyetini yine kaybetmişti ve toprak kazanmak bir yana dursun, demiryolu sisteminin ulaşımının çok zayıf olduğu anlaşılmıştı. Şurası bir gerçekti, büyük sarsıntılar geçiren, ordusunu yenilemek zorunda kalan Osmanlı İmparatorluğu’nun karşısında yenilmişti. Memleketin içinde ihtilalci hareketler son derecede hızlanıyordu ve bu yetmezmış gibi artık bu terör örgütlenmeye başlamıştı. Şurası bir gerçektir, çarın hayatına mal olacak bir terör, halkçı hareketler onun üstüne yürümekten çok babasının yaptığı aksine bazı liberal tedbirler almaya yöneldi.

Anayasa düşündü. Öldürüldüğü gün bile cebinden bir anayasa ve parlemento taslağı çıktığı söylenir. Toprak köleliğini kaldırmayı düşündü. En önemlisi de bütün Rusların yaptığı gibi balkanlarda Türk İmparatorluğu’nun tabası olarak yaşayan Slavları kurtarmayı düşünüyordu. Bundan dolayı 1877’de savaş başladı. Savaşın en önemli nedenlerinden biri Osmanlı İmparatorluğu’nun anayasal monarşiyi ilan ederek meclis toplamaya girişmesi ve Rusya’nın parlementosuz tek Avrupa ülkesi olarak kalmasıydı. Savaş boyunca Bulgaristan’da bulunan Rus zabitlerinden birinin mektubu ünlüdür. “Slav kardeşlerimizi kurtarıyoruz. peki bizim zavallı köylülerimizi kim kurtaracak?”. Bu söz söylendiği zaman güya toprak köleliğinin kaldırılalı 17 yıl olmuştu.

1861’de 2.Aleksander büyük ümitlerle ve tartışmalarla toprak köleliğini kaldırdı. Ancak Rusya ziraati islah edilmemişti. Rusya’da sadece her dört çiftçi ailesinden birinin atı vardır. Toprak insan kuvvetiyle çekiliyordu. Eşlerden biri sabanın başındayken öbürü çekiyordu. Bu düşük ziraatle bu fakirlilikle toprak köleliğinin kaldırılması köylülere zenginlik ve hürriyet getirmedi. Şehirlere yayılmaya başladılar ama sanayi de yürümüyordu. Dolayısıyla çarın bütün iyi niyetleri iyi niyet olarak kaldı. Rusya henüz çok az değişmişti. Korkunç 1881 mayıs suikastinden sonra ki üstüne iki kere bomba atılmıştı arabasının, çar ancak hayatını teslim etti.

Istırablı bir ölümünün ardından tahta geçen 3.aleksander hiç şüphesiz ki çok reaksiyoner, çok muhafazakardı. Birşeyi anlamıştı. Rusya’ya demiryolu lazımdı, sanayi lazımdı, eğitim lazımdı ve pek niyetli görünmese de Rusya’ya ziraat reformaları lazımdı. Bu konuda geri mi kaldılar Baltık’da ve yeni ilhak edilen Kars gibi villayetlerde zirai teknoloji, hayvancılık alanında çok büyük gelişmeler yaşandı ama geniş Orta Rusya bundan mahrumdu. Çar birşeyi daha doğru anlamıştı ki bu insanları ve bu imparatorluğu yürütmek için mutlak surette sulh lazımdı. İkinci birşeye daha takılmıştı. Alman hakimiyetini silmesi lazımdı. Evvela Alman köylülerin vergi imtiyazını kaldırdı, askerlikten muhafiyetini kaldırdı.

O Alman kitlesinin kendisine düşman olmasını sağladı ve bir Ruslaştırma, Slavlaştırma ameliyesi süratle yürümeye başladı. Çok küçük bir zaman içerisinde çarın büyük şeyler başarması belki mümkün değildi ama Türkiye İmparatorluğu’yla da ta Birinci Cihan Harbi’ne kadar gidilecek dostluğa değilse de barışa gidildi. 2.Aleksander öldürüldükten sonra bu kilise onun adına yapıldı ve “kutsanan kan” adı verildi. Hiç şüphesiz ki kurtarıcı çar as ve bildikli diye anılan 2.Aleksander’ın Rusya’da büyük dönüşümler gerçekleştireceği umuluyordu.

Başladıkları yarım kalmıştı ve bu imparatorlukta bir takım ileri geri, sağ sol hareketlerin hızlanmasına neden olmuştu. Onu ölümünden sonra Rusya’da “pagrom” denen yahudi mahallerinin yağması ve yıkılması, sosyasilst hareketlerin partileşmesi, yahudi düşmanlığı ve ilave edelim Rusya’daki Türk halkının da haklarının yenmesi, başkalarının topraklarının gasp edilmesi birbirini izlemeye başladı. Galiba Türk- Rus harbi de beklediği neticelerin gelmediği bir macera olarak kalmıştı.

St.Petersburg bir yerde kanallar şehri. Nitekim bu kanalın üstünde de 19.yy yeni akımıyla orta çağ Rusya’sının geleneğine bağlı bir kilise de inşa edilmiş. 2.Aleksander şerefine inşa edilen Kutsanmış Kan Kilisesi. Kanalın başında büyük ve çok insancıl bir yazar olmasına rağmen diplomat ve elçi olarak çok enteregan bir rolü olduğu İran’da ayaklanan kitlelerce katledilen Gribayedov’un anısına bir anıt da var. Bu kanalın bir tarafında ünlü yazar Gribayedov, diğer tarafında Çar 2.Aleksander adına kilise var. işte kanallarla tanınan Petersburg’da çok önemli iki nokta.

Moika Kanalı... Bu kanalın etrafında çok ünlü magnatların yani Rusya’nın çara yakın hanedanlarının sarayları var. Mesela Yusupovlar. Yusupovlar aslında Kazan Hanlığı’ndan geçme sülalelerden. 1552’de Kazan fethedildikten sonra hristiyanlığa dönenlerden. İhtilal’den sonra Avrupa’ya sığındığı zaman Yusupovlar Ailesi’nin son ferdi hatıratında bunu belirtir. Hatta peygamber sülalesine kadar giden lejandar bir efsane...

Fakat şurası belli ki Altın Ordu’dan geçme ve Rusya tarihinde bizzat Rahmaninov gibi, bizzat Şirinsk Şahmatov gibi -ki bu çok slavyan koyu milliyetçi bir maarif nazırıdır- gibi aileler vardır. Yusupov Sarayı, Arnovo dediğimiz, Yugenstil dediğimiz dönemin harikalarından bir bina. İçindeki tiyatrosu, mobilyaları görmeye değer. Bu kanalın etrafında bunun gibi başka saraylar da vardı ve hatta şu köşede yıkılanlar yerine kültür sarayı yapılanlar... Birini de söylemeliyiz. Yusupov ailesinin çok zengin arazileri vardı. O bununla yetinmedi ve kısa zamanda kendi ailevi nüfuzunu da kullanarak yaptığı işler ve yatırımlarla Rusya’nın en zengin sanayici ailesi haline dönüştü. Belki de tek örnekti. İhitilal olmasa da bir çok eski toprak beylerinin iflas edeceği açıktı, çünkü yaşamlarını ayarlamayı bilmiyorlardı.

Bizzat Tolstoy, Anna Karenina’da bunu çok açıkca tasvir ederdi. Bir diğer unsur da Volga boyundaki bugunkü Tataristan Cumhuriyeti’ndeki Kazanlıların çok aktif siyasi ve işadamı olmalarıydı. Bu iş adamları bazı halde firmalarının şubelerini Amerikalara, Orta Asya’ya yaymışlardı. Hiç şüphesiz ki bu tip gelişmelerle Rusya, harpten önce bir kalkınma gösteriyordu ama girdiği birinci harpte herşey altüst oldu ve komşu Osmanlı İmparatorluğu gibi yeni bir döneme girdi. Bu yeni dönemde Rus halkı da çok ağır faturalar ödemek zorunda kaldı.

22 Haziran 2008 Pazar

Tarih Dersleri’nde Osmanlı’da milliyetçilik

Tarih Dersleri’nde Osmanlı’da milliyetçilik

2. Mahmut tarihimizde herkesin iştirak edemeyeceği işlemleri fiiliyle tanınır. Bunlardan biri çok kanlı bir şekilde ortadan kaldırılan Yeniçeri Ocağı’dır, diğeri büyük bilgin ve tarihçilerin bu sırada öldürülmesidir.


NTV-MSNBC
Güncelleme: 16:39 TSİ 18 Haziran 2008 Çarşamba


İSTANBUL - Adaletli mahlasıyla yani adli olarak tanınan sultan 2. Mahmut, onun tamamlanmamış bir tuğrası yanındayız. 2. Mahmut, adli unvanını taşımasına rağmen tarihimizde herkesin iştirak edemeyeceği işlemleri fiiliyle de tanınır. Bunlardan bir tanesi hiç şüphesiz gerekli olan fakat çok şedit, çok kanlı bir şekilde ortadan kaldırılan Yeniçeri Ocağı’dır. İkincisi bu ocağın lağvı sırasında büyük bir iftira mekanizması işlemiş ve Şanizade gibi çok önemli bilgin ve tarihçiler bile bu furyanın içinde eriyip gitmişlerdir ama hiç şüphesiz o, Osmanlı tarihinin Büyük Petrosu’dur. Hiç acımasız, hiç tereddütsüz yürüttüğü inkılaplarla Türkiye İmparatorluğu’nu yeni bir döneme götürdüğü açıktır.
Haberin devamı

Bir konunun üzerinde duralım. Bu şiddetli yeniçeri düşmanlığı sırasında bazı konularda affedilmeyen hatalar da yapmış mıydı? Mesela, Mehter’i de ortadan kaldırmıştı.Musikiden anlayan bir padişahtı ve bu musikinin bu asra hitap etmeyeceğini söyledi ama 1908’de başka inkılapçılar, ordunun geleneğe ve morale de ihtiyacı olduğunu ileri sürerek Mehter’i yeniden ihya ettiler. Bu 2.Meşrutiye devrine ait bir olaydır. 2.Mahmut, uzun bir yönetim sergiledi o devir için. Parçalanma halindeki bir imparatorlukta merkezi otoriteyi tesis etti ve acımasız bir politikayla bunu gerçekleştirdi. Bazı yönleri üzerindeyse çok az duruyoruz. Bugün İstanbul’da , Anadolu ve Rumeli’deki birçok kiliselerin önünde, eğer zamanın tahribatına ve insanların ihmaline ve antikacıların hırsızlığına maruz kalmadıysa, hemen hemen her kilise önünde bir 2.Mahmut çeşmesi bulunur. Demek ki o, bir imparatorluğun muhtelif dinlerden ve dillerden oluşan bir tebaanın başında olduğunun şuurundadır. Bunun çeştli örneklerini görürüz.

19.yy’a geldiğimiz zaman Osmanlı İmparatorluğu’nun artık eski dünyası yoktu. Bu eski dünyada insanlar dillerine ve dinlerine göre kompartmanlarda yaşarlardı yani bir Rum ortodoksun, bir Ermeni ortodoksun -Gregoryen deniyor- , bir Ermeni katoliğin, bir Süryaninin, bir Yahudinin yükselmesi ve yaşaması kendi cemaatinin, kendi ruhani yahut dini liderlerinin etkisi altında görülürdü. O kompartmanın içinde devlet memuru olurdu,dışişlerini yürüten Fenerli Rumlar gibi, o kompartmanın içinden çıkar sarraflık yapardı. O kompartmanın içinden çıkar, Ermeniler gibi mimar başı olabilir, barutçubaşı olabilir, darphane nazırı emini olabilirdi ama hiçbir zaman birisinin kendi yaşadığı dini kompartman içinde ruhani liderlere, milletin başındakilere itaatsizliği veya ayrı akımları çekmesi hoş karşılanmazdı. Oysa 18.yy’ın dünyasına gelindiği zaman durum değişmeye başladı. Bir kere Osmanlı İmparatorluğu’nu oluşturan bu kompartmanların içinde herkesin dil beraberliği yoktu. Din beraberliğinin yetmez olduğu görüldü. Bulgar milliyetçiliği uyanmaya başladı. Hem de laik unsurlar değil, bizati din adamları tarafından. Aynaroz’daki sayısız manastırın içinde Bulgar keşişlerin yaşadığı Hilander Manastırı’nda Paissij adlı bir keşiş, Slavyen Bulgar tarihini kaleme aldı ve eserine şöyle başlıyordu: Ey Bulgar! Kendi dilini, tarihini bil. Arkasından Sofroniy Vraçansky çıktı. Sofroniy Vraçansky’nin söyledikleri biryana, 19.asırda eğitimi dolayısıyla kendisini Helen sayan Aprilov diye bir tüccar, Odessa ve Ukrayna’daki iş hayatı boyunca tanıdığı Benelin gibi bir tarihçi sayesinde Slavlık bilincine ulaştı ve döndüğü vakit Bulgaristan’da milli okulları açmaya başladı.

Kısa zamanda Bulgar maarifi, içtimai hayata öğretmenlerin yanında, muallimlerin yanında, mullime hanımı da getirdi. Bulgaristan’ın milli uyanışı da böylelikle arttı. Bu, ileride Türk unsurun, ittihatçıların da hayranlığını çekecek bir gelişmeydi aslında. Tabii ki, Slavlık üzerindeki bilinç bazılarının zannettiği gibi öyle Fransız İhtilali’nin etkisiyle değildir. İmparatorluğun içindeki unsurlar bazen aynı dini kompartmana, ruhani liderlere sahip olsalar da etnik yapıları dolayısıyla çatışmaya girerler. Sırplar, Sırbistan, ortodoks dünyanın içindeki bu çatışmanın ilk alevlendiği yerdir.

Sokullu Mehmet Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük sadrazamı ve hiç şüphe yok ki Müslüman Türk kültürünü benimsemiş bir devlet adamı ve asker, en uzun süreli sadrazam bir Sırp ruhban ailesinden geliyordu. Sadareti sırasında kardeşini yeni kurduğu Sırp Pec Patrikliği’nin başına geçirdi. Bu ruhani bir gayret değildir. Bir yerde Rum-Ortodoks kilisesinin parçalanmasıyla ilgili bir ameliyedir. Tabii kendisinden sonra bu patriklik çok yaşamadı ama Sırpların da Helen unsurlarla birarada bulunmayacağı anlaşılmıştır. Nitekim, Sırp ayaklanmasından ve kimi özerklikten, otonomiden sonra, Sırbistan kilisesi ayrı bir patriklik olarak ortaya çıktı. Bunu belki Fener, çok uzun zaman tanımamakta ısrar etti ama bir vaka ki artık otosefal bir sırp kilisesi vardı. Sırp milliyetçiliği, kilisede Yunanca duaya ve okulda Yunanca eğitime tahammül edemezdi. Bu Karadzic gibi önemli bir maarif uzmanı, bir öğretmen: “Düşündüğünüz gibi yazınız” sloganıyla halk dilini, halk Sırpçasını hayata geçirdi. O kadar da değil, Rusya ile olan yakın ilişkiler Sırpların diline aynı zamanda yeni Rusça kelimelerin de kazandırılmasına neden olmuştur.

Şurası bir gerçektir; Osmanlı İmparatorluğu’nda Fener dediğimiz, Fener’deki Rum-Ortodoks Patrikhanesi’nin nüfuzunu tehdit eden bir unsur vardır. Bizzat Moskova’daki Rusya Patrikliği. 15.asırda Rus başpiskoposları patrik ünvanını aldılar ve Rusya bundan sonra Balkan Slavları ve Balkan kiliseleri üzerinde çok önemli bir etkide bulunmaya başladı: Dil ve eğitim. Bu gittikçe gelişen bir Balkan milliyetçiliğini yaratacaktır. Peki bu milliyetçiliğin tek müsebbibi dili yakın,dini bir olan Ruslar mıdır?

Şaşılacak başka yönler de vardır. Dininin bunlarla bir alakası yok, dilinin de yok çünkü Roma Katolik Kilisesi’nin sürükleyici gücü var. Bahsettiğimiz Avusturya. Avusturya’nın üniversiteleri, Viyana gibi metropoller ve hatta Macaristan kısmındaki Peşte gibi Erdel gibi yerlerdeki şehirler Slav milletinin, Slav milletlerin kültürel gelişmelerinin merkezi haline geldiler. Sadece Slavların mı, bizzat Osmanlı İmparatorluğu’nda, Haçlı Seferlerinden beri var olan ve çoğunluğu teşkil eden Gregoryen Ortodoks Ermenilerle çatışma içinde olan Roma’ya tabii ayrı bir kilise kuran katolikler için de bu söz konusudur. Katolik Ermenilerin içinden Mihitar adlı bir rahibin kurduğu Mihitarist tarikatı mensupları, Ermeni kültürünü enternasyonalize ettiler. Önce Venedik’te, sonra Viyana’da, giderek Avrupa’daki mühim merkezlerde seminer, kütüphane ve matbaalar kurdular. Matbaalarda sadece Ermenice incil, Ermenice eserler basılıyor değildi. Hatta ve hatta Arapça ve tabi ki Türkçe eserler de basılıyordu. Bir yerde Türk alfabesini ilk defa hayata geçirenler de bunlar olmuştur. Yaptıkları sadece Roma papasının doğrultusundaki dini yorumlar, Katolisizm değildi. Doğrudan doğruya Ermeni milli tarihini, Ermeni dilini, Ermeni uyanışını temsil ettiler. Demek ki kilise, ortodokslar arasında olduğu gibi katolik tebaa arasında da rolünü oynamaya başlamıştı. Bu iş en geç kimler tarafından takip edildi?

Tabii ki Türkler ve imparatorluğun Yahudileri. Araplar dahi yine aynı kanalla, Lübnan’daki Maruniler ve Filistin ve Lübnan’daki Melkit dediğimiz katolik inançtaki Araplar tarafından batıyla bağlarını kurmuşlardır. Matbaalar dışarıdaydı. Gelen sadece incil ve dua kitapları dini yorumlara hasmetinden değildir. Pekala Arap tarihiyle, Arap medeniyetiyle ilgili eserler de çıkıyordu. Arabistan’ın hristiyanları, menşeileri, dilleri ve medeniyetleri bakımından Müslüman kardeşleriyle derin bir çatışma içinde değillerdi. Arap tarihinin ne olduğunu, İslam devrindeki Arap fütühatını, İslamiyet’in Arapça yorumunu yapanlar Georgi Zeydan, Butrus gibi önemli hristiyan münevverlerdir. Bunlar yeni bir ekol kurmuşlardır. Beyrut, İskenderiye ve Filistin gibi merkezlerde ortaya çıkmışlardır. 19.yy’da Paris menşeili “Alliance Israel” okulları gelene kadar ve tabi imparatorluk facia ile Rumeli’deki topraklarını kaybedene kadar Türk münevverlerin içinde ne hristiyan Arap tarihçi ne Georgi Zeydan bulunmaz. Ancak ondan sonradır ki, Türklüğün tarihi, Türk edebiyatı, Türk coğrafyası üzerinde yarı ciddi, yarı polemik dolu eserler ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu son derece önemli bir gelişmedir. Bunun üzerinde durmalıyız.

Şüphesiz ki bir imparatorluğu yöneten ana unsurun milliyetçi parçalanmanın başını çekmesi beklenemez. O sadece, o devleti,o coğrafyayı muhafaza etmekle yükümlüdür. Bu nedenledir ki, Türk dilinin ve Türk tarihinin yeşerdiği coğrafyada bu işi yapacak olanlar daha çok Çarlık Rusyası’nın hükmüne geçmiş 16.yy’dan beri Volga boyundaki ve Kırım’daki ve 19.asırdan itibaren de Orta Asya’daki ve Kafkas’da, Azerbaycan’daki gibi münevverlerdir. O nedenledir ki 2.Meşrutiyet yıllarında bir düşünce, bir his halinde mevcut olan Türk ulusçuluğu teşilatlanmaya başlamıştır. Türk teşkilatlanması ve hatta muhassır örgütlenme bakımından çok çarpıcı örnekler vardır. Birkaç yıl içinde Türk Ocakları, Tuna boyundan Çin sınırlarına kadar her yere yayılmıştır. Yine 1880’lerde Bahçesaray’da bir okul olarak başlayan, yani Arap harfleriyle imlayı düzelterek hızlı okumayı öğretmeye başlayan Usul-i Cedid mektepleri İsmail Gaspıralı’nın 20 yıl içinde beş bine ulaşan bir sayıyla Tuna mansabından Çin sınırlarına kadar yayılmıştır. En çok okunan gazete “Tercüman” dır. Bizim tarihçiliğimizin yeterince dikkat sarfetmediği bu olaylar, zamanın Rus matbuatında ve siyasi idari çevrelerinde çok etki uyandırmıştır. Mesela herkesin bildiği gibi İstanbul’daki sefir Zinovyev, jöntürklerin siyasi saldırganlığıyla Gaspıralı okullarının yarattığı maarif reformu ki maarif reformu Rusya Türkleri ve müslümanları arasında Rus halkı arasından daha başarılı olarak yayılmıştı. Belki münevverlerimizin, ediplerimizin miktarı Ruslarınki oranında değildi ama okuma yazma oranı daha yüksekti, ürkütmekteydi. Bir panturanist, bir panislam gelişmeden daimi surette çekinilmekteydi.

İsrail’in kurulmasına kadar giden siyonist modern milliyetçi akımlar ise Osmanlı İmparatorluğu’nun içinden değil daha çok Avrupa Rusyası’ndan, Polonya’dan kaynaklanmıştır. Yahudilerin orada yaşadığı zor şartlar dolayısıyla Filistin topraklarına göç başlamış, bilhassa Theodore Herzl’in “Yahudi Devleti” adlı eserinden ve Fransa’daki antisemit Yahudi düşmanı aksiyon hareketinden sonra bu akım ve düşünce güçlenmiştir. Öyle ki 2.Abdülhamid döneminden itibaren Filistin topraklarında artık siyonist amaçlı yerleşmeler başlamaktadır. Bunların üzerinde de hassasiyetle durmak gerekir.

///

Şurası bir gerçek, Yunanlılık 14. yüzyıldan itibaren Türk hakimiyetindedir. İstanbul’un fethinden önce Mora Yarımadası daha önceden kuzey Yunanistan çoktan Türk hakimiyeti altındaydı ve tabii Anadolu’nun batı kesimleri. Bilhassa İstanbul’un fethinden sonra Yunanlı kolonilerin yani Helen unsurun, Osmanlı Devleti’yle ve devlet yapısıyla içiçe geçişi, Rum Ortodoks Patrikliğin imparatorlukta diğer ortodoks milletler üzerinde hakimiyet kurması daha doğrusu bu hakimiyetin onlara verilmesi dolayısıyla bir refah ve idarede katılmadan dolayı bir üstünlük göze çarpar. Çok kısa zamanda İtalya’da Cenova, Liurna giderek Roma ve bilhassa Venedik gibi yerlerde helen, Rum-ortodoks kolonilerin ortaya çıkması Girit’teki Venedik hakimiyeti, Kıbrıs’taki Venedik hakimiyeti dolayısıyla bu bölgelere kadar İtalya’nın taşınması, Osmanlı hakimiyeti döneminde Paris, Londra, Amsterdam ve Viyana gibi yerlerde Helen kolonilerin kiliselerini ve okullarını kurması, onların rönesans dünyasıyla yakın ilişkisini sağladı. Bilhassa Roma’da paplık nezdinde Bessarion gibi entellektüel bir Rum-Ortodoks adamının katolisisizme dönüşü ve kardinal tayin edilmesiyle bu bağlantılar kuvvetlenmiştir.

Yunanlılık Osmanlı İmparatoluğu’nda daha başlangıçtan Yunan milliyetçiliğini taşıyan bir unsurdur. Bu belki aydınlanmada Avrupa’nın yaptığı şekilde çok rafine ve çok şaşalı bir şekilde değilse de her zaman için Yunan milliyetçiliğinin imparatorluktaki ilk yeşeren ve modernleşen etnik milliyetçöilik olduğunu kabul etmek gerekir. Keza Slavlar üzerinde de Rusya’dan önce İtalyan rönesansının etkisi olmuştur. Machiavelli’nin Il Principe, Prens adlı eserindeki İtalyan irredantist motivasyonunun bilhassa İtalya’yla çok yakın ilişkisi olan di Browning gibi, Adriyatik sahillerindeki Hırvat şehirleri gibi bölgelerde etki yaptığı açıktır. Katolik Slavları, bu bölgenin Hırvatlar, İtalyan dünyasına, felsefesine, siyasetine çok yakındılar. Ve buralardan çıkan Yunar Kriyaniç gibi bir filozof, politika olarak Osmanlı Slavları’nın Polonya’nın önderliğinde bir irredantizme, bir kurtuluş hareketine gitmesini önermiştir. ve giderek bu fikirler Rusya’ya yönelmiştir. Büyük Petro’nun babasına sunulan lahiyada, Rusya’nın modernleşmesi, batılılaşması tavsiye ediliyor. Ancak bu sayade Rusya kuvvetlenecek ve Slavlar’ın hürriyete kavuşmalarında öncülük yapabilecektir. Hiç şüphesiz ki Osmanlı İmparatorluğu’nun bir imparatorluk olması, yani tabanın dini işlerini rahatça yürütebilmesi hatta bunun teşvik edilmesi, kendi okullarında ve kendi dilinde eğitim yapabilmesini teşvik etmesi, teşvik etmese bile göz yumması, bu işi kolaylaştırmıştır. Ne var ki Slav milletlerinin bu önündeki bu milli uyanışta bilhassa maarif hizmetindeki en önemli engel Türkler, Türk idaresi, Bab-ı Ali değildi. Onların dini işlerine, mali işlerine, maarif işlerine bakmakla yükümlü olan Rum-Ortodoks Patrikhanesi’ydi. Demin sözünü ettiğimiz Aprilov öncülüğünde gelişen Bulgar maarifi, bir yerde kilisede Bulgarca ibadeti bile sağlayamamakla mükellefti. Evet, ücra Bulgar köylerinde cahil papazların, Helen unsurun uğramadığı kiliselerde Bulgarca halen din diliydi.

Bulgar milli hareketi, kiliselerine özerklik istediği zaman en başta buna karşı çıkan sırf Fener değildi. Fener’i korumayı bir iş edinen, politika olarak takip eden, Rusya da onların tarafını tuttu. Ne var ki, gururu incinen ve ümitsizliğe kapılan, Ortodoks Bulgarlar, bu sefer Katolik Kilisesi’ne meylettiler. Roma, doğu katolikleri için ayrı bir statü tanıyordu, uniyat adı altında öyle ki, kilise dili resmi dil olacaktı Ermeni katoliklerde, Süryani katoliklerde, Kopt katoliklerde, Ukrayna Katolik Kilisesi’nde ve şimdi de Bulgarlar’da ve Makedonlar’da olduğu gibi. Hatta ruhanileri de yerel rahipler ve halk seçecek halkın temsilcileri, Katolik Kilisesi Roma da bunu tastik edecekti. Bu tatbik edilmiştir. Bulgar katolik Kilisesi de ortaya çıktıktan ve taraftar çekmeye başladıktan sonra - 1860’lar - Rusya hatasını anlamış, Fener’e karşı Bulgar kilisesinin özerkliğini desteklemiştir ve Rus-Türk savaşından evvel, Bulgar otonom kilisesi hayata geçmiştir. Hiç şüphesiz ki Bulgar maarifi, Bulgar Kilisesi’nin birarada yürüyüşü, yayın hayatının genişliği bunu gösterir. Bu bir imparatorlukta olur.

İlk Bulgar gazetesi süreli yayın organı nerede çıkmıştır? Ne bugünkü Bulgaristan’da ne de Avrupa’da, İzmir’de. İzmir’deki bir Bulgar tacir olan Fotinov, Lyuboslovie adlı sırf haber değil edebiyat, tarih ve ideolojiden söz eden gazetesini hayata çıkarmıştır. Arkadan Kristos Tapçlişte’nin ikinci bir gazeteyi çıkardığını biliyoruz. Osmanlı Devleti’nde Arap milliyetçiliği, daha çok Araplık etrafında cereyan etmiştir. Ve müslümanlığı Arap tarihine bağlayarak kendini ifade etmiştir. İster hristiyan Butrus EI-Bustani veya müslüman Abdurrahman Kavakibi gibi mütefekkirler olsun, isterse diğerleri. Araplık müslümanlığı bile milli motifleri içinde yorumlamaya başlamıştır, bilhassa hristiyan araplar, fakat üzerinde durdukları ne bir siyasi ayaklanmadır, ne de bir bağımsızlık hareketidir. Hilafetin Türkler’de değil Kureyş mensubu Araplar’da olmasını ileri sürmektedirler. Bilhassa bu son durum 2. Abdülhamit Devri Osmanlı idaresini son derece kızdırmıştır. O kadar ki padişahın emirleriyle maverdenin ahkamı saltanı adlı eseri veya hilafetin encamından bahseden modern Arapların kitaplarının toplatılıp hamam külhanında yaktırıldığı malumdur.

Pekala hakimiyetin korunması bakımından makul görülen bu hareketi 2.Meşrutiyet’ten sonra, 31 Mart Vakası’ndan sonra Abdülhamid’in hallinde onun aleyhinde bir delil olarak kullanılır. Fetva makamında ve makamı tarafından ileri sürüldüğü ve hal vakası tahttan indirlişin temellendirildiği bilinir.

Osmanlı İmparatorluğu’nda siyonizm farklı bir yönde gelişmiştir. Theodor Herzl başkanlığındaki siyonistler yani modern milliyetçiler ilk başta sadece kültürel bir otonomi ve giderek bölgesel bir idari otonomi peşinde koşmuşlardır. Hatta bunun için Osmanlı Devleti’ne tamamıyla sadakat, mali zorlukları halletme ve borçları önleme teklifiyle padişaha çıkmışlardır. Hiç şüphesiz ki bu otonomi, özerklik talebi de reddedilmiştir ama gelen siyonistlerin de bir kısmı yerleşme izni alamasa da yerleşme de başlamıştır. İlk önce bugünkü Hayfa civarında yani o zaman Beyrut vilayetine tabi olan bölgelerde satın alınan çiftliklerde koloniler kurulmaya başlamıştır ve bu kolonilerde etrafa verilen hizmetle sulhçu bir yerleşme imkanı aranmıştır. Şunun üzerinde açıkça durmalıyız, bu başka bir gelişmeye öncülük edebilir miydi?

Birinci Cihan Harbi ki, bu tip yerleşmelerde İngilizlerle işbirliğine sebep olmuş ve İngiltere’nin bölgedeki ilerlemesiyle de bir Yahudi devletinin kurulması Lord Balfour’un deklerasyonuyla ortaya çıkmıştır. Hiç şüphesiz ki Filistin’de Yahudiliğin ve siyonizmin yerleşmesi doğrudan doğruya ikinci harp öncesi ve sırasındaki Nazi Holocaustuyla ilgilidir. Zaruri göç ve yerleşmeyle o bölgede bir nüfus artışı ve kuvvetlenme göz önünde bulunmuştur.

Kala kala Arnavutluk kaldı. Arnavut milliyetçiliği var ama o milliyetçiliğin aynı zamanda Türk milliyetçisi olduğunu görürsünüz. Şemseddin Sami gibi mütefekkir ve alim bir Arnavut Fraşeri hanedanından eserlerinde Arnavut milliyetçiliği kadar Türk milliyetçiliği yatar. Arnavutlara ilk tiyatro eserlerini ve Türklere ilk romanı, Arnavutlara ilk grameri Türklere bir imla ıslahatı ve Arnavutlara da Latin harflerini o getirmiştir. Hiçbir zaman imparatorluğun parçalanması Arnavutluk’un istiklali şöyle dursun bu imparatorluğun kuvvetli olmasını istemiştir ve bunu da garip bir şekilde Türk milliyetçiliğiyle yapmıştır.

Milliyetçilik Osmanlı düzeninin yıkılması demektir ve o düzenin bir daha tesisi mümkün değildir. Bahsettiğimiz millet sistemi, dini kompartmana dayalı millet sistemi de etnik aidiyetin kuvvetlenmesiyle ön planda Balkanlarda fire vermiştir ve bu kaçınılmazdır çünkü Osmanlılık klasik bir imparatorluk yapısının yeniçağlarda Avrupa topraklarında yaşaması demektir. Bunu büyük bir başarıyla birkaç asır yürütmüşse de kaçınılmaz akibet gelmiştir.

7 Haziran 2008 Cumartesi

Tarih Dersleri’nde “Milletler Tarihi”

Tarih Dersleri’nde “Milletler Tarihi”

Osmanlı İmparatorluğu’nda tarihte hiç görülmemiş ölçüde bazı dinler bir aradaydı. İşin ilginç yanı, 18. asra kadar bu farklılıklar bir sorun teşkil etmezken bu asırdan sonra yeni dünyada en önemli sorun etnik ayrılıkların ortaya çıkması oldu.


NTV-MSNBC
Güncelleme: 17:40 TSİ 04 Haziran 2008 Çarşamba


İSTANBUL - Osmanlı İmparatorluğu tebaasının dini ve lisani renkliliği açısından hiç şüphesiz ki tarihteki Büyük Roma’dan sonra en ilginç olanı. Eski Roma pagan bir imparatorluktu ve hayatının belli bir safhasına kadar bu imparatorlukta tek tanrılı yani semavi dinler mensubu, tarih icabı sadece Filistin’deki yahudilerdi. Yahudilerle diğer çoktanrılı dinlerin , en başta Romalılar’ın kendilerinin birarada olmaları ve bulunmaları hiç şüphesiz ki belirli sorunları getirmiştir. Bizzat Hristiyanlığın çıkışı ve Hazreti İsa’nın çarmıha gerilmesi olayları sırasındaki çatışma noktaları da bunu göstermektedir.
Haberin devamı


Bizim asıl üzerinde önemle duracağımız konu şudur: Aradaki Hristiyan Roma yahut yanlış bir deyimle Bizans denen camianın çekilmesinden sonra Osmanlılık, Balkanlar’da Tuna boyundan Mezopotamya denen bölgede yani bugünkü Irak’ta, Fırat kıyılarına, Kafkasya’dan hatta Ukrayna Kırım’dan güneydeki Somaliya, Etiyopya’ya kadar bir kere üç semavi dinin , üç büyük dinin hemen hemen bütün mezheplerini, varyantlarını da bulundurmuştur.

Bu, müslüman bir imparatorluktur. Müslüman imparatorlukta da birçoklarının yarı bilir, yarı bilmez tekrarladıkları bir durum söz konusudur. Efendim, bu müslmanlığın sünni ve hanefi yorumudur. Doğru değildir. Biraz sonra üzerinde duracağız. Onun dışında asıl en önemli unsur hristiyanlık dediğimiz bu semavi üç üniversal dinin bütün kiliselerinin, yani bütün yorumlarının birarada bulunmasıdır. Hele 19. asırda protestanlığın ortaya çıkması milletlerarası diplomasi ve çatışma alanlarının bu mezhebin rengiyle ortalığa kendini tanıtması daha başka sorunları ortaya çıkarmıştır.

Hiç şüphesiz ki Osmanlı İmparatorluğu tarihte hiç görülmemiş ölçüde birtakım dinlerin, cemaatların bir arada bulunmasıdır. Daha da ilginci belki 18. asırda hatta 19.asırda değil, 18. asrın ortalarına kadar dil farklılıklarının bir sorun teşkil etmemesine rağmen bu asırdan sonra yeni dünyada asıl en önemli sorun dile ve dil farkına dayanan etnik ayrılıkların ortaya çıkmasıdır. İşte o zaman bilinen kiliseler ve inanç grupları arasında da çatışmalar çıkmakta ve imparatorluğun hazin sonunu hazırlayan dramatik gelişmelerle bu tarih sayfası kapanmaktadır diyoruz.

Kapandı mı acaba? Hayır. Zamanımızdaki olaylar gösteriyor ki Osmanlılık bazı safahatta dönemini çok daha rasyonel bir kuruluşla götürebilmiştir. Bugün en azından Ortadoğu coğrafyasına baktığımız zaman, bunu görmemek mümkün değildir.

Şimdi dilenirse, büyük dinlerin ortaya çıkışında ve bunların bu imparatorluktaki devamındaki bazı esasları ele alalım. Bir kere Roma İmparatorluğu’nda hristiyanlık tabi ki gayri resmi, tabi ki muhalif, “clandestin” denen adeta bir yeraltı teşkilatlanması şeklinde gelişmiştir. Zaman zaman Roma imparatorlarının ve idaresinin bu dini harekete ihtiyatlı da olsa toleranslı veya umursamaz bakışı, zaman zaman oldukça düşman bakışlar dolayısıyla hayatı çok zor götüren ama imparatorluğu da zorlyan geniş bir inanç grubudur bu. Filistin’de çıkan Mesih bazılarının zannettiği gibi yahudilikte çıkan ve o dinin yasalarını, yaşayış biçimini denetleyen, yorumlayan bir hareket olarak kalmamıştır. Hz. İsa’dan sonra onun havarileri ve hayatta kendisini görmeyen Tarsuslu haham St-Paul, - Shaul ‘dur adı - yeni yorumuyla Mesih ve bu inanç üniversaldir. Bütün milletlere gelmiştir ve göklerin melekutunu , yani öbür dünyanın hakimiyetini bu günahkar dünyaya göstermektedir. O zaman kilisenin teşkilatlanması söz konusudur. Çok açıktır, bu teşkilatlanma başladığı zaman yani kilise doğrudan doğruya, işte eyaletlerde piskoposlar onların altında papazlar, bu gizlilikte veya açıklıkta bu şekilde devam etmiştir.

St-Paul’ün kurduğu ilk kiliseler olan Antakya, Efes, İskenderiye vs. ki İstanbul bunların içinde yoktur ve buralardan gelişen cemaatlerla bu yapılanma artmaktadır. Daha da ilginci, St- Paul yeni dinini ve düşünceleri yaydığı zaman şehirlerde mevcut yahudi cemaatinin ibadet yerlerini, yani sinagogları kullanmıştır çünkü her yetişkin yahudinin hele St.Paul gibi çok etkileyici çok güzel konuşan bir hahamın, oradaki kürsülerde cemaata vaaz verme, yorum getirme hakkı vardır. Yavaş yavaş sinagogdan dışarı çıkmıştır. Her zaman çok dostça karşılanmadığı bellidir. Nitekim kilisenin asıl iki kurucusu St.Petrus, St.Pierre ve St.Paul idam edilmişlerdir. Bu zaman içerisinde hristiyanlığın çeşitli yorumları ortaya çıkmıştır. Bir tanesi İskenderiyeli rahip Arius’tur. Ona göre İsa’nın uluhiyetinden çok bir mesih rolü önemlidir. Ve Ariusçuluk ilk zamanlarda daha çok, şaşılacak bir şey, şehirli olamayan kitlelerin arasında tutulmuştur. İlk konsül, büyük bir yetki çatışmasının, büyük bir yorum çatışmasının sonunda ortaya çıkmıştır. Ne derecede Hristiyan olduğunu bilmediğimiz ama hristiyanlığa sempatiyle bakan, koruyucu rol oynayan İstanbul şehrinin gerçek kurucusu Büyük Konstantin, İznik şehrinde bu sorunları çözmek için bir konsil toplamıştır. Hristiyanlığın ve kilisenin hayatını tayin eden asıl konsil de budur. Burada bir kere sayısız incillerden bazıları ref edilmiştir. Sadece dört tanesi kabul edilmiştir. Hristiyan inancını, Hz İsa’yı ve hayatını ve söylediklerini nakleden kitaplardan dördü: Lukas, Marcus, Matta, Yuhanna. Bunların anlattıkları birbirlerini tamamlıyor ve Hristiyan inancının ve vahyin, tanrının dediklerinin, İsa’nın söylediklerinin, doğru yorumu olarak gösteriliyor.

Bunların üstüne onu görmeyen fakat onu tanıyan, onunla aynı fikirde birleştiğini kabul eden ve ileri süren St.Paul’ün Efes, Galatya, Selanik, Antakya, vs yerlerdeki misyonu, ordaki halka yazdığı mektuplar, yani hitabeti ve esasları da İncil’in arkasına konuyor. Dahası, hristiyanlığı yaymak için ıstırap çektiği ileri sürülen kişilerin mektupları yer alıyor. İşte bu İncil ve dini kilise hiyerarşisi orada kabul ediliyor. Daha mühim bir şey var. Bir karar değil, bir tahkir, bir lanetlemedir Yahudi dini ve o inanış Hz. İsa’yı çarmıha germiştir. Bu konsilden sonra hiç şüphesiz ki ortalık durulmamıştır. 425’te Efes’te bir konsil daha toplanmıştır. Bu konsilde İstanubul patriği Nasturius’un yorumlarına, Hz. İsa yorumlarına karşı İskenderiye, Antakya ve Ermenistan takımının yorumu söz konusudur. Aradaki büyük çatışma dolayısıyla tarihte monofisizm denen, yani bugünkü Mısır Kopt Kilisesi’nin, Süryani Kilisesi’nin ve Ermeni Kilisesi’nin esasını teşkil eden ayrılma ortaya çıkacaktır. Henüz erken. Burada, Efes Konsili’nden sonra 451’deki Kadıköy Konsili’ni beklemek gerekir. Orada işte bu ayrılık artık kesinleşmiştir Bizans’ın resmi kilisesiyle arasında ayrılmayla ortaya bugün bildiğimiz Ortodoks Kilisesi, Ermenistan kilisesi, Kopt kilisesi ve Süryani Kadim kilisesi çıkmıştır. Osmanlılık da 5.asrın ortasındaki bu mirası devralmaktadır.

Diğer bir ayrılık hiç şüphesiz ki, 10 ve 11. asırlarda yeşeren ama 1050’de kesinlikle birbirinden kopan İstanbul ve Roma arasındadır. Hristiyan alemi Justinianus’tan beri özellikle bu memleketin hristiyanları, Roma’daki papayı birinci sayar. Bu bir ihtiram, bir idare, bir öncülüktür. Roma’daki papaya bir uluhiyet vermek onların zihniyetinde yoktur. Roma bu iddiayı benimsedi ve İncil’in tercümesinde ve deyişlerdeki bazı yorum farklarına gittiği ölçüde bir kavga dövüştür. Filiocve , yani baba ve oğulu, tanrıyı ve İsa’yı bir hamurun , bir mayanın, bir cevherin içine koyan görüşle, Bizans’ın bunları ayıran görüşü, bir ilahiyat çatışmasına dönüşmüştür. Ama o asırdaki karşılıklı afaroz yetmez. 1204’te İstanbul, Avrupa’dan gelen Haçlı sürülerince yağmalandığı, halkın can mal ve ırzı ihlal edildiği, katledildiği dönemden itibaren Batı ve Doğu kiliseleri birbirinden nefret eder hale gelmiştir.

İşte Osmanlılık bu iki dünyayı da bulmuştur. Doğrusu İtalya’daki papanın etrafındaki geniş katolik alemiyle yeni girdiğimiz vatandaki ortodoks dünyanın arasındaki çatışmadan Osmanlı İmparatorluğu hem yararlanacak hem yeni bir teşkilatkanmanın tohumlarını temellerini atacaktır. Diğeri hiç şüphesiz ki Hristiyan dünyanın devamlı olarak tahkir ettiği suçladığı ve benimseyemediği yahudi alemidir.

Yahudilik bu topraklarda ne kadar vardı? Miladın ilk asırlarından itibaren Milet tiyatrosuna gidersiniz, abonmanla satılan sıralardan birinin üstünde Simeon Judeon der, Sartagi dersiniz kazılarda bir yahudi sinagogu ortaya çıkar. Antakya’nın bir yahudi cemaati vardır. Kapadokya’nın vardır. Bitinya’nın, Bursa havalisinin vardır. İskenderiye’de zaten yahudilik bu şehir kurulduğundan beri vardır. Demek ki Akdeniz dünyasında hatta Roma’ya, hatta yeni kurulan koloniler, Marsilya gibi kentlere kadar yahudilik çoktan yaygındı. Roma İmparatorluğu’nda denilebilir ki coğrafi bakımdan en yaygın din yahudilikti. Bu hayatına nasıl devam etti ve Osmanlılık bu dinle, yani tek tanrılı dinlerin inancı, inanç kaynağı olan bu anlayışla, bu cemaatla nasıl aynileşti bunun üzerinde durmak gerekir.

///////

Tarihi bir vakadır. Tiberius’un zamanında Kudüs’teki mabet yakıldı ve şehrin yahudi nüfusu özellikle Bar Kohba Ayaklanması’ndan sonra sürüldü. Masada’da Filistinliler, kendilerini kahramanca müdafaa ettiler. Bu olaydan sonra Filistin ülkesindeki geniş yahudi grupları Roma İmparatorluğu’nun her tarafına yayılmak durumunda kaldı. Bu coğrafya açıkça konuşmak lazımdır bugünkü Türkiye’yi, hemen Suriye, Filistin’in bütün bölgelerini, Mısır’ı, Kuzey Afrika’yı ve ortaçağlarda Endülüs’ü İspanya’yı kapsadı. İtalya’da zaten bir yahudi grubu vardı. Şurası tartışılan bir konu. Ortaçağ boyunca Alpler’in ve İspanya’daki Pireneler’in kuzeyine geçen ve coğrafya itibarıyla Aşkenaz dediğimiz Doğu Avrupa Yahudileri nasıl oluyor da Roma İmparatorluğu’nun ve yahudilerin anayurdundaki nüfusun dokuz misli fazla olabiliyor. Bunun cevabını vermek çok zordur. Tarihi demografik meselerle bunu bilemeyiz. Yalnız şurası bir gerçektir. Osmanlılık, Bizans’tan tevaris ettiği cemaatiyle yaşamaya baştan alışmıştır. O kadar ki, Fatih Sultan Mehmet gibi büyük bir hükümdarın tarihini yazan üç kaynak, birisi Tursun Bey, ikincisi Kritovulos Rum Ortodoks, üçüncüsü de Kapsali’dir. Kapsali’nin yazdığı eser yerli yahudi nüfusun artık Osmanlı cemiyeti ve idaresine karşı duydukları yakınlık ve bütünleşmenin de bir ifadesidir. Ama 15. asırda Endülüs’ün tamamiyle hristiyanlaştırılmasından ve giderek engizisyonun kurulmasıyla yahudiler dalga dalga Kuzey Afrika üzerinden, İtalya’dan oralarda da tutunamayarak Osmanlı İmparatorluğu’na sığındılar. Mesela 15. asrın sonunda İstanbul’da birdenbire 53 adet Kahal, çoğulu kahalim, yani cemaatlar çıktı. Her sinagog ve etrafındaki mahalli halkına kahal tabir edilir.Hiç şüphesiz ki 16.asır boyunca bu cemiyet Avrupa’nın iktisadi mali sanatlarını, matbaayı, hekimliği Türkiye’ye getirmiştir.

Dolayısıyla, İstanbul’un dışında o vakte kadar iki kere Venedik’ten alınan , 2. Murat’tan evvel tamamen Osmanlı’da kalan Selanik şehri de kesif surette yahudi göçüne sahne oldu. Rumeli’nin Kastorya, Selanik ve Florina ve Bosna’da ve Arnavutluk’taki birtakım şehirlerde yahudi gruplar ortaya çıktı. Osmanlı İmpartorluğu’nun hristiyanlardan sonra en kalabalık grubu yahudilerdir. Klasikten beri imparatorlukta oturan yani bugünkü Güneydoğu Anadolu’daki şehirlerde oturan ve Aramca konuşan, zaten Mezopotamya bölgesinde, Irak’taki şehirlerde oturan ve Aramca konuşan, ve nihayet Yahudilerin anayurdu olan Filistin’de bilhassa Sfat ve Kudüs’te oturan vardır. Bunların içinde hatta çok gariptir ki semitik, yani yahudi asıllı oldukları, İsrailoğulları’ndan oldukları halde Karay Mezhebi’ni seçenler de görülür. İmparatorlukta bir de Kırım ve Kıpçak bölgesinde Türk asıllı olarak Karay mezhebine geçen şamanizmden yahudiliğin Karay Mezhebi’ne geçen, veya gene Kırımçaklar gibi Türk asıllı olduğu halde Tevrat, Talmud , yani bildiğimiz Ortodoks Yahudilik’i seçen gruplar vardı. Bunların hepsi Osmanlı İmparatorluğu’nda hristiyan dünyaya bir denge olarak düşünülmüştür.

Fatih, İstanbul’u aldığı zaman şehre bir de önemli ölçüde Ermeni nüfusun göç etmesini teşvik etti. İstanbul haraptı ve boştu. Bu sanatkar milletin, birtakım dallarda temayüz etmiş bu grubun başkente yerleşmesi şarttı. Görülmemiş bir şey daha yaptı. Ermeni kilisesinin Ermeni milletinin ruhani merkezi Eçmiyazin, yani Erivan civarındaki Eçmiyazin ve Van’daki yani Ahtamar ve Sis dediğimiz Çukurova Katolikosluğu olmasına rağmen ve tabi Kudüs ‘te bir patriklikleri bulunmasına rağmen , İstanbul’da bir patriklik ihtas etti. Başına Bursa metropoliti Hovakim’i getirdi. Yıl 1461. Ermeniler ruhani reislerinin Eçmiyazin’de olduğunu söylediler. Bu, idareyi çok ilgilendirmiyordu. Ermeni milletinin mali, idari işlerine, eğitim sorunlarına, hukuk işlerine İstanbul Patrikhanesi bakacaktı. Herkes oradaki , millet başına, yeni tayin edilen Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermeni Patriği’ne tabi olacaktı. Eçmiyazin’deki ruhani otorite bile idari ve mali işler bakımdan ona tabiydi. Bu büyük bir değişiklikti. Ve Osmanlı Ermeniliği’nin bilhassa Batı Ermeniliği’nin kültürel bakımdan da tarihi yolunda kandine özgü bir inkişafını sağlamış oldu.

Görülüyor ki Osmanlı imparatorluğu’nda sayısı hayli kalabalık hristiyan grupların yanında Mezopotamya Bölgesi’nde sünni hukuk doktrinin farklı yorumları olan Şafilik’e, Kuzey Afrika’da Hambelilik’e ve esas itibarıyla Sünni yorumun esası olan Hanefilik’e mensup müslümanlar vardır. Mesela Diyarbakır’da, mesela Musul’da, mesela diğer Arap eyaletinde Şafi Müftüsü’nü görmek bazı yerlerde mümkündü. Müslümanlar mahkemeye gittikleri zaman kendi davalarının bu mezhebin yani Ebu Hambel, imam Şafi, İmam Hambeli ve Ebu Hanife veya İmam Maliki’nin içtihatlarına göre bakılmasını ileri sürerlerdi. Bu, onların hakkıydı. Mısır’da bu dört mezhep de birarada bulunduğu için Osmanlı’nın tayin ettiği kadı adeta başkadı rolünü oynuyordu. Böyle bir imparatorluka , protokoldaki üstünlük Bizans’tan kalma bir alışkanlık olarak İstanbul’daki Rum Ortodoks Patriği’ne verilmiştir. Bizzat Floransa ve Ferrara Konsilleri’nde hristiyanlığın iki büyük dalını katoliklik ve ortodoksluğu birleştirmek isteyen çabalara ve orada şampiyonluğu götüren ortodoks metropolit Bessarion’a karşı bayrak kaldıran eski patrik Gennadius Skolarius, ki Bizans’ın son senelerinde işten atılmış fakat halk ona eskisinden daha fazla saygı göstermekteydi, Fatih tarafından son derece onurlandırılmış. Protokolde padişah kimseyle yemek yememesine rağmen patrikle birlikte davet edilmiş ve yemek yemiştir. Kendisine verilen hediyeler ve veziranın gösterdiği ihtiramla Bizans devrinde bile görmediği bir statüye kavuşmuştur. 19. yy da Tanzimat Devri’ne kadar rum patriği ve kendisine bağlı eyaletlerdeki metropolitler gayrimüslimlerin arasındaki protokolda birinci derece gelirlerdi. Bu 15. asırdan kalmadır. Rum ortodoks patriği ki Roma Ortodoks Patriği demektir. Sadece dini değil, idari, mali ve eğitim işlerine de bakardı. Fatih bir Roma Kaiseri’ydi. Kaiser-i Rum ünvanını taşırdı. İleride İtalya’yı fethedebilseydi hiç şüphe yok ki katolik gene ayrı bir statüyle ayrı olarak tutup kendine tabi kılacaktı. İmparatorluğun Rum ortodoks anlayıştaki bütün tebasını kendisine tabi tutmuştur yani kendisi dediğimiz burada Rum Ortodoks Patriği’dir.

16. yy’ ın sonunda da muhtemelen Fatih Çarşamba’da bulunduğu yerden patrikhane bugünkü Aya Yorgi kilisesine Fener semtine inmiştir. Rum patriği bütün ortodokslar üzerindeydi hatta Arnavut ve Arap ortodokslar bile ona tabiydi. Ne var ki bu kiliseyle doğan ihtilaf yüzünden de yavaş yavaş bilhassa Araplar Melkit dediğimiz katolik kilisesine doğru yönleneceklerdir. 19.yy’da kuvvetlenen bütün milliyetçilik dolayısıyla Balkan milletlerinin hemen tümü Rum ortodoks kilisesinden ayrılma, Bulgarların yaptığı gibi bir katolik kilisesi kurma veya autosefal diyebileceğimiz kendi başına buyruk özerk kiliselerini teşkil edecektir. Daha evvel hristiyanlığın ilk zamanlarında sadece Kıbrıs ve Sina kiliseleri müstakilken 16.yy’da, 15. yy’ın sonlarında bir de Moskova Kilisesi’nden ayrı bir patrik ortaya çıkmıştır. Fakat 19.yy’da en başta yeni kurulan Yunanistan’ın milli kilisesi, Sırp kilisesi , ardından büyük kavgalarla Bulgar Etharnası ve Romen Patrikhanesi kendi başına buyruk kiliseler olarak Fener’den ayrılacaktır. Ulusalcılığın yükselmesi, Osmanlı imparatorluğunun modernleşmesi asıl Rum Ortodoks Kilisesi’ne darbeyi indirmiştir. Millet sisteminde gayrimüslim unsurlar nasıl yaşıyordu, hakları neydi, yaşayış düzeni neydi bunu başka bir programa bırakacağız.

30 Mayıs 2008 Cuma

Tarih Dersleri’nde Osmanlı’da fikir özgürlükleri

Tarih Dersleri’nde Osmanlı’da fikir özgürlükleri

http://www.ntvmsnbc.com/news/448065.asp

İlber Ortaylı ‘dan Tarih Dersleri programının bu haftaki konusu Osmanlı’dan Günümüze Fikir Özgürlükleri. İlber Ortaylı’nın konuğuysa İttihat ve Terakki ve Osmanlı’da fikir özgürlüğü üzerine çalışmalarıyla tanınan Erol Şadi Erdinç.



İSTANBUL - Ortaylı bu hafta Osmanlı İmparatorluğu’nun özellikle son yüzyılında önem kazanan insan hakları, fikir özgürlüğü, baskı grupları ve bunların çevresinde gelişen olayları ele alacak. Programda Ortaylı’ya özellikle İttihat ve Terakki Partisi ile ilgili yaptığı çalışmalarla tanınan Erol Şadi Erdinç eşlik edecek.
Haberin devamı


PROGRAMIN TAM METNİ
İLBER ORTAYLI: Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılı hürriyet fikri, insan hakları, hürriyetin teşkilatlanması, farmantalizm, baskı gruplarının ortaya çıkması gibi alışılmadık olaylarla geçmiştir.

Batı cemiyetinden bunların farkı, o vakte kadar bir dinler ve diller haritası olan kozmopolit bir son Roma İmparatorluğu’nun ve müslümanların hakim olduğu bir büyük imparatorluğun hayatında bir etnik mücadeleyle birarada yürümesidir.

Burada iki tane çağdaş tarihçinin tezlerine değinmek zorundayız. Profesör Ercüment Kuran, o vakte kadar hakim olan şeriatı garra, yani müslüman toplumunun ve ona bağlı gayrimüslimlerin fert ve toplum olarak yaşayabilmeleri için hük ahkamına uymak zorunda kaldığımız şeriata tanrının vahyine dayanan kurallara karşı artık bazı münevverlerin hukuk-u tabiyyeden, insan haklarından bahsettiğine işaret etmesidir.

Bunların başında Viyana Sefirliği’nde bulunan 19.yy’ın belki de en talihsiz münevverlerinden olan Sadık Rıfat Paşa gelir. O imparatorlukta artık tabii hukukun ve buna bağlı insan haklarının varlığından söz eder. Diğeri Bernard Lewis... İngiltere Parlamento Binası’nı ziyaret eden bir doğulu aydının “bunlar kanunlarını burda yapıyormuş” diye küçümser ifadeyle söz etmesinden bahseder.

Oysa ki bir müddet sonra aynı parlamento ve batıdaki siyasi partiler, sendikalar ve kanun yapma yolları doğulu münevverleri çok fazla işgal etmeye başlamıştır.

Onun etrafında doğan hareketler kavgalar, örgütlenmeler sadece bizim değil İran’ın da son asrını kaplar. Bunlar nedir?

Bugünkü toplantımızda bunlara bir nebze değineceğiz.

EROL ŞADİ ERDİNÇ: Osmanlı İmparatorluğu’nun galiba en önemli dönemi son dönemi oluyor. 2.Mahmut, biraz daha geçelim Abdülmecit.

İLBER ORTAYLI: Çok kanlı bir saray suikastler silsilesi. Ne yaptılar, 3.Selim’i katlettiler.

EROL ŞADİ ERDİNÇ: Damdam dama kaçırarak...

İLBER ORTAYLI: O zor kurtuldu ve hanedan ayakta kaldı.1856, Yunan Ayaklanması patlamış, imparatorluğu sarsan ilk milli ayaklanma. Sırp Ayaklanması vardır ama bu ilkidir, beynelminel bir destek görüyor. Orada anlaşılıyor ki artık Osmanlı Ordusu’nun esası olan yeniçeriler işe yaramıyorlar. Disiplin yok. Tek onlar mı işe yaramıyor, belki
bütün bir sistem çöküntü içinde bu açık. Kalelerin yapımı, muhafazası, iaşe ibate sistemi, mali sistem hepsi. Fakat bu bir yerde odaklanır.Bu kanlı 1826 Vakayi Hayriye denen şey. Tabi bunu devletin resmi vakanüvisti sahaflar, Şeyhizade Lütfi Efendi böyle bir kaside halinde adeta anlatıyor. Ne kadar melun bu yeniçeriler ve ne kadar iblis. Başkaları başka şeyler anlatıyor.Adolfus Slade Paşa- bahriye müşaviri- Sokağın ortasında nasıl katlediliyor yakanalan yeniçeri . Yeniçerinin dostu,dostunun dostu. Tüm bektaşi tekkelerine el konmuş ve dedikodu...

EROL ŞADİ ERDİNÇ: Mezar taşları kırılmış.

İLBER ORTAYLI: Takvim-i Vakayi’den, hortluyomuş yeniçeriler, vampir hikayeleri. Bu resmi gazete haberi. Tamamen hepsi hedef ve bu tabi çok önemli bir olay. Hakikaten Bektaşi tekkeleri üst üste. Bunlarla ünsiyeti var diye Şanizade gibi büyük alimlerin ortadan kaldırılması adeta bütün bir vaka gidiyor bir ordu kalktı. Bundan insanlar ne kadar hoşlanırlar.Hayır.Unutma Surikov’un bir tablosu var, Strelitslerin Sabahı diye. Büyük Petro’yu, orada böyle muzaffer, Büyük Petro streviçleri idam ediyor, tüfekçileri yani rusyanın yeniçerileri, bir asır evvel bundan. Onu veriyor tarihçi, Büyük Petro’yu tutuyor ressam, ama bir taraftan o adamları ne kadar mazlum ve son mohikanlar gibi muhteşem bir şekilde resmediyor. Tabi yeniçerilik de aynı şey. Bu dönemde bizim için böyle hürriyetler, hukuku beşer söz konusu değil. Bu ne zaman başlıyor?

EROL ŞADİ ERDİNÇ: Hatta aydınlar ilk defa bir toplumsal mukavelenin peşinde koşmaya başlıyorlar.

İLBER ORTAYLI: Bürokrasi çok önemli.

EROL ŞADİ ERDİNÇ: Kanun-i Esasi, Balıkçı Nizamnamesi kadar ilgilendirmiyor halkı. Ancak aydınlar bir toplumda haklar ve vazifeler...

İLBER ORTAYLI: Koruma hakları, koruyucu bir polis devleti söz konusudur. Kanun ve nizam devleti. Bunlar da söyleniyor.

EROL ŞADİ ERDİNÇ: Devamlı inceledikleri bir sözcük var . Hürriyet.

İLBER ORTAYLI: Hürriyet kelimesi bu eski Arapça’da var mı?

EROL ŞADİ ERDİNÇ: Var.

İLBER ORTAYLI: Ne zaman?

EROL ŞADİ ERDİNÇ: Başıboşluk, azadelik...

İLBER ORTAYLI: Hurra zaten. Acaba hurriyet gibi mi kullanılıyor? İşte o çok önemli. Mesela cumhur lafı var, cumhuriyet lafı var mı?

EROL ŞADİ ERDİNÇ: Cumhuriyet yok

İLBER ORTAYLI: Demek ki bunlar Türklerin icadı. Libertenin karşılığı onu kullanıyor. Tercüme doğrudur. Libertenin karşılığı dediği zaman asude, başıboş, tabii bir hayat anlaşılıyor bundan. Demek ki doğru bir tercümedir Fransızca’dan ama Arapça’da olmayan bir kavram.

EROL ŞADİ ERDİNÇ: Hürriyet, vatan ve tebayı şahanenin hakları.Yeni Osmanlılar’ın başlangıcı da bu oluyor zannediyorum. Namık Kemal, Ziya Paşa...

İLBER ORTAYLI: Ama ne enteresan. Parayı kim veriyor, yeni osmanlı hareketine, hanedanın damadı ve hepsi Paris’teler. eEnteresan bir hayat. Ben Şinasi’yi tetkik etmiştim ve şaşırmıştım bu nasıl sıkılmıyor diye. Kütüphanede oturuyor günün belirli saatlerinde, rıhtımda dolaşıyor dönüyor. Bir adam mülteci olarak Paris’te bulunduğu zaman birtakım ihtilalci gruplarla temasa gelir. Sırf kendi Osmanlı Türkleri ile değil Rus ile mesela. Şinasi ve Gertzen bir yerde buluşacaklar.Hiç böyle bişey yok. Mesela Şinasi, Osmanlı’daki diğer etnilerin orada yaşayanlarıyla temasta olacak. Hiçbiri yok. Bu çok enteresan bir mülteci, Jöntürklük. Zaten hiç Jön Ottoman demediler. Jöntürk ama bu laf geçti . Portekiz’de ayaklananlara “jöntürk” diyorlarmış.

EROL ŞADİ ERDİNÇ: Batının birtakım şeylerine de “jöntürk” adı veriliyor.

İLBER ORTAYLI: Her ayaklananan genç grubun adı “jöntürk”.

EROL ŞADİ ERDİNÇ: Ondan sonra Kanuni Esasi’yi ilan hazırlıkları başlıyor.Mithat Paşa’nın başkanlığında.

İLBER ORTAYLI: Çünkü Mithat Paşa... Çok güzel bir tabiri vardı Tarık Zafer hocanın, “anayasa romantizmi”. Anayasa çıksın da isterse odundan olsun ama işte 113. maddeli. Padişah hiç yargıyı araştırmaya lüzum yok, selameti amme için mahsurlu ve tehlikeli gördüğünü sürer. O zaman niye anayasa yapıyorsun ki kendi koruyamadıktan sonra matbuat kanun dairesinde serbest . O zaman sansür de kanuni bir olay. Bu iş bitti. Yani meclisi de dağıtır zaten toplaması için süre koymamış. O zaman tabi anayasa lağvedilmedi, şalnamelerde duruyor, Meclis-i Ayan da devam ediyor. Bu demek ki ilginç birşey, partiler yok .

EROL ŞADİ ERDİNÇ: Senin bir yazında okumuştum. Abdülhamit, Kanun-i Esasi’nin sınırları içinde, yani aykırı herhangi bir alıntı yok.

İLBER ORTAYLI: Kanuni Esasi, insana böyle bir suistimali cavez verir. Buna rağmen küçümseyemeyiz bu Osmanlı’da kanuni nizam, anayasal nizam fikri ve alışkanlığını getirdi. O parlamentonun toplanış usulu müzakeratı son derece de takdire şağyandır. Çok özgün ve tabi bu arada hayat yeniden başlıyor, yani siyasi hayatta bir kademe söz konusu. Bir de birşeyi unutmayın 1960’ların ortasına kadar olmadı, dış politikayı tartıştı meclis.Yani 2.Meşrutiyet’te var bu ve Cumhuriyet’in uzun yıllarında var. Hatta çok özgür ve muhalefetin çok başta olmasına rağmen iki grupta toplanmış ama Ankara Hükümeti’nde, TBMM’de bile bu kadar renkli değil. Osmanlı Parlamentosu’nun çok önemli bir özelliği var. İkinci bir özellik biliyorsunuz gayri müslim milletlerin orada temsil edilmesi, 1/3 oranla. Bu zaten hristiyan parlamentolarda da yok. Bu kadar yahudi ve müslüman Avusturya’da var mı, yok.

Demek ki biz imparatorluğumuzun hayatını, zihniyetini ve hürriyetlerin durumunun çok özgün olduğunu teslim etmek konumundayız. Burada hürriyet ne? Ferdin hürriyeti kullanıldığı kadar cemiyet yok ortada. Yok siyasi cemiyet, istibdat dediğimiz yasak devirde başlıyor değil mi? Nedir bu? Avrupa değil bunun örneği, balkan komiteleri...

EROL ŞADİ ERDİNÇ: Zaten kuruluş amacı tekrar Kanuni Esasi’ye yürürlük kazandırmak.İttihat-ı Osmani, sonra Ahmet Rıza ile münasebet kuruyorlar. O da Paris’te .

İLBER ORTAYLI: Bütün bunlara rağmen Osmanlı meşrutiyeti, anayasanın tatili, lağvı değil, boyunca çok önemli bir özelliği var. Bu imparatorlukta herşey okunmuş, belirli yerde okunmamış, belirli yerde okunmuş. Türkçe’ye tercüme yok ama Arapça’ya var. Bulgarca’ya herşeye var.

EROL ŞADİ ERDİNÇ: Abdülhamid’i korkutan tek şey, karşısında iki padişah var, halletmiş bir kadronun oluşu. Ne yapsın yani biz de insan olsak benim de davranışım aynı olacaktı, bundan farklı olamayacaktı.

İLBER ORTAYLI: Artık yine orduya siyaset girmiş, militanlık bunları tabii görüyor. Buna karşılık müthiş bir politik tarafı var. Gayrimüslim cemaatlar ve ruhani reisleriyle çok hassas çok dengeli çok ustalıklı bir ilişki için...

EROL ŞADİ ERDİNÇ: Onları korumuş olduğu gibi

İLBER ORTAYLI: Mesela döneminde Ermeni ayaklanmaları var. Ermeni Cemaati’nin önde gelenleriyle fevkalade dengeli gidiyor.Musevilerin altın çağı Osmanlı.

EROL ŞADİ ERDİNÇ: Birşeye aklım ermemiştir.Osmanlı Bankası’nı basan, hatta bir ayaklanma çıkaran o grubun affedilmesi olayı.

İLBER ORTAYLI: Dış baskı.

EROL ŞADİ ERDİNÇ: Kendisine suikast düzenleyen,

İLBER ORTAYLI: O da dış baskı. Dış baskılara karşı şevkat ve tolerans gösterdi. Yoksa devlet reisine suikast tertipleyen bir adama en ağır cezayı verseniz kimse bişey demez.Tabi bu bir aczin de ifadesidir. Artık imparatorluk kendinin imparatorluğu değil. Büyük devletler silsilesinde yer alan Osmanlı malesef o büyüklerin içinde en temkinli belki sözünü en az dinletebilen biri. Bu bir yapı. Kuvvetlenen Türkiye de başka olabilirdi.

EROL ŞADİ ERDİNÇ: İyi ki olmuş çünkü 2. Meşrutiyet, Cumhuriyet’e birtakım müesseseleri kazandırdı.

İLBER ORTAYLI: 2.Meşrutiyet müthiş bir modernleşme süreci ama hürriyetler için aynı şey sözkonusu değil.

1920 meclisi yani son Meclisi Mebusan. Burada her türlü şey tartışılıyor. Kapatılma nedeni de o. Bütün konvansiyonel ihtilal meclislerinde aslında ihtilal önderlerinin borusu öter. Ankara’daki mecliste bir ikinci grup var. İçinde Sovyetler’e yakın olandan fundamentalistlere harkes var. Bu mecliste bunlar konuşuyorlar, muhalefeti etkili yapıyorlar. Bir taraftan harp çıkıyor. Harp sırasında konvansiyonel meclis birlik yapar. Bu ilginç değil mi? Bunu böyle görüyorum.

EROL ŞADİ ERDİNÇ: Herhalde fikri müsamaha ama dış düşmana karşı yek vücut.

İLBER ORTAYLI: O arada demek ki o birliği, iştiraki bölmemek istiyorlar. Büyük bir stratejik başarı. Demek ki demokrasi sırf kitapla değil, akıllı liderlerle olacak birşey.

////

İLBER ORTAYLI: Asıl önemli mesele bu toplumlarda hürriyet hürriyet diyoruz . Mesele herkesin hür olması değil. “Habeas Corpus” İngiltere’de. Bu hürriyet değil, kanuni devler. Prusya’da Polizeistaat denen kanunun sana verdiği koruma hakları. Korunacaksın bu budur. Gereksiz yere zulüm, işkence olamaz çünkü unutma papa 2.Innocent, 13.asırda bir dekre çıkardı. Buna göre işkence engizisyonda meşru bir yoldur. Öyle anılan delil geçerlidir.Roma Hukuku’nda var bu. 17.asır kaldırılıyor habeas corpus ile bu. Vücuduna sahip ol. Hapsedilemezsin, işkence göremezsin, sebepsiz yere sorgunun süresi var gibi. Bu temin edilmiştir. Tanzimat’ta böyle cezlandırılan valiler var. Bu güzel ama hürriyetlerin kullanılması var. Bu nasıl olur? Örgütlerle olur,ikincil gruplarla, partilerle unutmayın; 19. asırda Fransa’da grev yasaktı. İşçinin çalışma, işverenin çalışma hürriyetini yok ediyorsun. Bunlar nasıl gerçekleşecek? Çok önemli bir olay. Osmanlı’da siyasi parti ne? Jöntürk grubu o, Genç Osmanlılar parti değil. Parti ne? İttihat ve Terakki. Ondan evvel bulgarların gizli ihtilal komiteleri falan...

EROL ŞADİ ERDİNÇ: İttihat ve Terakki’nin çeşitli dönemleri var. Tabi 1908’e kadar jöntürklük döneminde yine çeşitli aşamaları var. Ancak 1908’den sonra açığa çıkmış bir parti var. Cemiyetlik dönemi. Şimdi Meclis-i Mebusan’da fırka var ama resmen cemiyete bağlı ve cemiyet kongresinde iki üyeyle temsil ediliyor.

İLBER ORTAYLI: Fırka mühim değil yani hep cemiyet, Osmanlı da, bizimki de diğer unsurlarınki de hep cemiyet. İlk bildiğimiz cemiyet Odessa’da kurulan Firiki Eterya 1821. Bu da bir cemiyet aslında fakat o mesele İttihat ve Terakki’den daha açık. Kayıt defterleri bulunuyor

EROL ŞADİ ERDİNÇ: Malesef o çöküntü döneminde herkes arşivden ne bulursa alıp götürmüş.

İLBER ORTAYLI: Şimdi bu cemiyet nasıl örgütleniyor? Bunun üyeleri hem farmason olabiliyorlar, mason locasına girebiliyorlar. Talat Paşa ....

EROL ŞADİ ERDİNÇ: Onlar Abdülhamid’in hafiyelerinden korunmak için...

İLBER ORTAYLI: Vali Cemal Bardakçı dermiş, serbest konuşabildiğimiz tek yer orası.İkinci hafiye girmeyen yer neresi biliyor musunuz? Padişahın burnunun dibi, mabeyni humayun.

EROL ŞADİ ERDİNÇ: 1908 - 1913’e kadar ,1329 kongresine kadar hep İttihat ve Terakki bir cemiyet ondan sonra fırkalaşıyor ama yine nizamnamenin kapağında İttihat ve Terakki Cemiyeti Nizamnamesi yazıyor.

İLBER ORTAYLI: Öyle fırka olmaz. Girip de üye oluyor musun? Açık cemiyete gider üye olursun. Burada öyle değil, burada seçilecek, teklif edilecek, şimdi bir parti üyesinden ağzı sıkılık falan beklenmez. Çok lazımsa muhtelif yerlere, oraya seçilmezsin ama böyle parti olmaz.

EROL ŞADİ ERDİNÇ: Bir de 1908’e kadar herhangi bir kongre olmadığı için üye seçimi arkadaşlar arasında liyakat esasına dayanıyor.

İLBER ORTAYLI: İttihatçılık; ömür geçer,herşey değişir, ittihatçı üyeliği düşmez.

EROL ŞADİ ERDİNÇ: Zaten Kazım Karabekir Paşa’nın da Milli Mücadele’deki tutumu o. Hem ittihatçı yemini etmiş, hem milli mücadele.

İLBER ORTAYLI: Şimdi ikinci bir parti çıkıyor içinden o fırka. Hürriyet ve İtilaf. Allah versin o fırkayı. Arada çok ilginç birşey bilinmeyen, Kerim Sadi Cerrahoğlu, sonra Mete Tuncay yaptı, sol akımlar sol partiler . Solun fırka teşebbüsleri var 2.Meşrutiyet’ten beri. Bunlar ne kadar fırka? Dar kadrolar.

EROL ŞADİ ERDİNÇ: Çok az ve fonksiyonu olmayan birtakım kuruluşlar.

İLBER ORTAYLI: Mütareke sırasında sol partilerin bazı etkileri var.

EROL ŞADİ ERDİNÇ: Musfata Suphi, öbür tarafta Şefik Hüsnü Bey. Rusya’da kalmış ve komunist sistemin uygulamalarını görmüş ve memleket yararı için bunların faydaları olacağını düşünmüş.

İLBER ORTAYLI: İki türlü sosyalist var. Bir Moskova öğrenimliler bir de spartakistler, Almanlar. Sonra Türkiye Komünist Fırkası’nın ilk zamanları. Komünist arşivler dışında polit büro arşivlerini getirdiler. Polit büroya verilen layihalar dikkate alınmazsa atılır. Terakkiperver Fırka da Cumhuriyetçi Serbest Fırka da ilginç deneyler ve özgürce konuşma şeyini biz bilmiyoruz. Zannediyoruz ki CHP tek parti, tek ses gidiyor Mussoli’nin İtalya Meclisi gibi. Genel kurulda tamam ama sabahleyin orda aynı grup çok farklı olur.Malesef o zabıtları büyük ölçüde yok ettiler.Halk partililerin de kabahati var. Hiçbiri neşredilmedi. Büyük farklar ve özgürce tartışmalar var.Bazı, tabi belirli bir ölçü içinde kimse gidip de orda hilafeti ve saltanatı savunmadı. Bazı parçaları yayınlandı. O tek parti meclisini de ne kadar tek parti gibi görmeli bilmiyorum.

EROL ŞADİ ERDİNÇ: Orada her milletvekilinin fikrini serbestçe söyleme hakkı var.

İLBER ORTAYLI: Hürriyetlerin kuruluşu gelenektir. Kullanışı kite ve toplum tarafından ve bunların kullanılacağı yaşanacağı yerler olan kurumlar ikincil gruplar bugün sivil toplum kuruluşları deniyor. Bu geleneğin bizde nasıl yeşerdiği bizde tartışılacak şeyler

Bu tip demokrasinin yeşerdiği başka kurumlar var . Mahalli idare kurumları, o da zayıf Türkiye’de. Başka türlü o görevler yerine getirilmiş ve onunla da buraya kadar uzanmışız. Hepinize iyi akşamlar diliyoruz.