z.Alev Alatlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
z.Alev Alatlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Şubat 2008 Cumartesi

MOON” OLAYININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ VE “KÜLTLER”

“MOON” OLAYININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ VE “KÜLTLER”
11 Nisan 2002
Alev Alatlı

[ZAMAN]





Merkezi Londra’da olan “Kült Enformasyon Merkezi” (Cult Information Center, CIC) kült‘ü, “yakın bir tarihte, karizmatik bir liderin önderliğinde ortaya çıkan, militan dini/ideolojik örgütlenme” olarak tanımlar. Diğer bir anlatımla, “tarikat olma yolunda ama henüz yeterince itibar kazanmamış, taraftar toplayamamış bir oluşum.”


Bir örgütlenmenin kült sayılması için beş kritere uyması gereği öneriliyor:

1) örgütün üyelerini psikolojik baskı uygulayarak devşiriyor ve kendisine bağlı tutuyor olması,

2)cemaatin seçkinci totaliter bir yapısı olması,

3)liderinin kerâmeti kendinden menkûl, dogmatik, mesihi, sorgulanamaz ve karizmatik olması birisi olması,

4) amaçların araçları caiz kıldığı inancıyla para toplamada ya da üye devşirmede her yolu mübâh sayıyor olmaları,

5)örgüt fonlarının liderde toplanması ve üyelerin bu fonlardan yararlanamıyor olmaları.


CIC kriterlerine uygun ilk kült örneklerine 1990’ların sonralarında rastlıyoruz. Bunların en iyi bilinenlerinden birisi, Jonestown’da, dokuzyüz onüç müridini siyanürlü portakal suyu ile intihara sevkeden vaiz Jim Jones’un kültü. Bir diğeri, San Diego, California’daki “Cennet’in Kapısı kültü.” Bu kültün otuzdokuz üyesi de topluca intihar etmişlerdi. Daha sonra Waco, Texas’daki Cennet’in Elçiliği Kilisesi vaizi John Joe Gray’in “Branch Davidians” kültü. Bu üçüncüsü devasa bir cephaneliği de olan büyük bir çiftliğe kapanmışlar, elektrik dahil, tüm ihtiyaçlarını kendileri karşılıyorlardı. Devlet’ten bütünüyle bağımsızdılar, hiçbir müdahale kabul etmiyorlardı. Vaiz Gray’in bir polis memuruyla takışması sonucu çıkan olaylarda, Birleşik Devletler Savunma Bakanlığı, Hazine Bakanlığı ve FBI’ya bağlı özel timlere üç hafta direnmişler, sonunda kadın, erkek ve çocuklardan oluşan seksen kişi yanarak ölmüşlerdi.


Batılı örneklerinde rastlanılan kült mensuplarının temel özellikleri, hali vakti yerinde ailelerden, iyi eğitimli, zeki ve idealist kişiler olmaları. CIC, kült’lerin bu nitelikteki insanları ortalama üç-dört gün içinde devşirdiklerini saptamış durumda. Öte yandan, kültten ayrılmak girmekten daha güç. Ayrılmayı başaranlarda ‘Enformasyon Hastalığı’ denilen bir illete rastlanıyor. Enformasyon Hastalığı’nın belirtileri, hayaller, vehimler, uykusuzluk, unutkanlık, suçluluk duygusu, örgüt korkusu, duygusal patlamalar, kadınlarda adet bozuklukları, her iki cinste de cinsel sorunlar ve tedavi süresi belirsiz.


Kültler, “Zihin Kontrolu” diye bilinen yöntemi kullanıyorlar. Zihin kontrolunun silâhları, arkadaş baskısı, sevgi/aşk gösterisi, eski değerlerin reddi, akıl karıştırıcı söylemler, metafiziksel iletişim, kişinin mahremiyetinin ortadan kaldırılması, zaman kavramının yitimi, utanç duygularının yitimi, katı kurallar, aşağılanma, uykusuz bırakılma, ilişkilerin yön değiştirmesi, zikir, günah çıkartma, parasal yükümlülükler, suçlanma, tecrit, emir/komuta zinciri, gıda rejimi değişikliği, oyunlar, soru sorma yasağı, suçluluk duygularının kamçılanması, korku, giyim kuralları/üniforma ve hipnoz. Geçmiş kişiliğinden böylece ‘kopan’ kült taliplisi her türlü telkine açık hale geliyor.


İyi tanınan bir örnek, Amerika Birleşik Devletlerindeki “Trevnoc” kültü. Bu kült, devşirdiği genç kızların saçlarını kazıtıyor, özel üniformalar giydiriyor, isimlerini yabancı/Anglo-Sakson olmayan isimlerle değiştiriyor, üyelerinden mallarını dağıtmalarını, sert hasırlarda yatmalarını, vb. istiyor. Trevnoc üyelerinin aileleri ile görüşmeleri yasak. Kızlar belirli bir yaştan sonra sembolik olarak kültün ölmüş kurucusu ile evleniyorlar.


CIC’nin “Zihin Kontrolü”nü başarıyla uyguladığını saptadığını söylediği kültlerin sayısı İngiltere’de beşyüz, Amerika’da, ikibin beşyüzün üstünde ve üye sayıları çok daha büyük. Örneğin, “Scientologistler’in sekiz milyon üyesi olduğu hesaplanıyor. Üç bin kiliseleri, yüz yirmi ülkede misyoner irtibat ofisleri var.


Batı dünyasının en büyük kültlerinden birisi olan Scientologistler, 1954 Şubat’ında, Los Angeles’de, 1911 Tilden, Nebraska doğumlu, Lafayette Ronald Hubbard ve onsekiz havarisi tarafından kuruluyor. Hubbard, ikiyüzden fazla bilim-kurgu, gerilim, polisiye, macera romanı ve bir de o kadar da makalesi olan bir yazar. “Dianetics” ve “Scientology” araştırmalarının temelini 1938’de kaleme aldığı “Excalibur” başlıklı makalesi, teşkil ediyor. “Excalibur,” efsanevi Britanya Kralı, Yuvarlak Masa şövalyelerinin başı King Arthur’un kayadan çekip çıkarttığı güç sembolü bir kılıcın adı. Bizim kültürümüzdeki, örneğin, “zülfikâr” olarak düşünülebilir.


Scientologistler, “Zihin Kontrolu”nu “Auditor” dedikleri “Denetçi”ler aracılığı ile uyguluyorlar. Denetçiler, külte katılmak isteyenlere kişiye-özel istişare programları hazırlıyorlar. İstişarenin amacı, taliplinin hayatını gözden geçirmesi, kendisiyle yüzleşme yeteneği kazanması. Üye adayı, böylece hayatına damgasını vurmuş olan enigmaların/olayların etkisinden kurtuluyor ve “Clear” yani “Berrak” oluyor. ‘Berraklık’ mertebesine erişen talibin bir sonraki aşaması müridlik. Buradan “OT” dedikleri mertebeye geçiliyor. “OT” bedenini ve zihnini terkedebilen “Thetan,” yani ruh.


Thetan, “bakmadan görebiliyor, işitmeden duyabiliyor,” vs. Bu çerçevede, Scientology’de kitaplı dinlerin İsa dahil tüm peygamberleri ve Buda gibi diğer büyük dini liderler, “Berraklık” mertebesinin biraz üstüne çıkmış insanlar olarak kabul görüyorlar. Allah’ın varlığına inandıklarını ifade ediyorlar, ancak sıfatlarını belirtmiyorlar. Cennet, cehennem yok. Re-enkarnasyon, var. “Berraklık” mertebesine ulaşan kişinin doğum-ölüm silsilesinden kurtulacağı telkin ediliyor.
Denetçi’nin uyguladığı program, ayrıntılı ve ödünsüz. Seanslarda “Elektro-psikometre” denilen bir özel bir aygıt kullanılıyor. “Elektro-psikometre”nin patenti Volny Mathieson isimli bir kült üyesi tarafından 1966 yılında alınmış. “Aygıt,” denetçiler tarafından üyelerin “ruhsal sıkıntı merkezlerini saptamak için kullanıyor.”


Kültlerin bu denli yaygınlaşmalarının nedeni 1950’lerden itibaren Batılı halkların Hıristiyanlık’a yabancılaşıyor, hatta düşmanca tavır almaya başlamaları ile açıklanıyor. “New Age Hareketi,” ya da “NAM” denilen dönüşüm, Hinduizm, Budizm, Taoizm ve “Occultism”in* maddeci Batı kültürüne uyarlanmasından oluşan çok yönlü bir dini/felsefi sentez.


“Occultism,” ‘ruhların dünyasına ve Kâinat’ın sırlarına dair batıni bilgileri temel alan teoriler, uygulamalar ve ritüeller’ olarak tarif ediliyor. Büyücülük, ispritizma, falcılık, ruh çağırma gibi Mukaddes Kitap’ın kesin olarak yasakladığı yöntemler kullanılıyor. ‘New Age’ tanımlaması da astrolojiden alınma: dünyanın ve Kâinat’ın ‘aklı’ temsil eden Balık Burcu çağından, maneviyatı, mutluluğu ve ahengi temsil eden Kova Burcu çağına evrilmek üzere olduğu iddia ediliyor. New Age Hareketi’nin kökenleri Eski Ahit, Tekvin: Sure 3, Ayet, 1-5. İnsanın şeytana uyup elmayı yediği için günahkâr olduğuna/doğduğuna inanmıyorlar. “İnsan özü itibariyle ilâhi ve mükemmeldir. Allah’a uzaklığı kendi özündeki sonsuz potansiyeli tanıyamamasından,” deniyor. “Oysa, Kâinat’ın sırlarının bilgisi ile aydınlanan insan ‘Allah gibi’ olabilir.”


Günümüzün Batı dünyasında NAM, tıp, psikoloji, sosyoloji, ekoloji, bilim, sanat, eğitim, medya, eğlence, spor ve hatta yönetimde yüzlerce grup tarafından değişik şekillerde temsil ediliyor. “Christian Science” ve “Unity” mezheplerinde olduğu gibi açık, “Büyücülük” uygulamasında olduğu gibi nisbeten gizli olabiliyor. Transandantal Meditasyon, holistik tıp, holistik eğitim sıfatları altında akademik çevrelerde görülebiliyor. Kitleleri etkileyen taraftarlarının arasında Carlos Castanada, Beatles ve Shirley Maclaine en önemlilerinden. Maclaine’in, Hazreti İsa’nın suskun olduğu yıllarda Hindistan’a gittiği, oradaki “üstatlar”dan New Age doktrinlerini öğrendiği şeklindeki iddiası büyük taraftar topluyor.
Günümüz Batı dünyası halklarının yüzde otuz altısının astrolojinin “bilimsel” olduğuna, yüzde yirmibeşinin reenkarnasyona inandığını düşünürsek, “New Age”in yaygınlığı hakkında bir tahminde bulunabiliriz.
Kült Enformasyon Merkezi, NAM’ın saklı işaretleri olduğu konusunda da uyarıyor. “Astroloji, nefes, siyah-beyaz büyü, bio-enerji, Brahman, Budizm, şakralar, Çi, İsa-Bilinçliliği, Christian Science, Church Universal and Triumphant, kristaller, Druidizm, Doğu Mistisizmi, ESP, est, uzaylılar, Forum, ateşte yürüme, Gaia, Gnostikler, Hare Krişna, yüksek bilinç, Hinduizm, insan potansiyeli hareketi, Kaballa, karma, Magick, Zihin Bilim, Kızılderili maneviyatçılığı, ölüm tecrübesi, neo-putperestlik, nirvana, parapsikoloji, prana, psi, medyum, refleksoloji, reiki, reenkarnasyon, Dinsel Bilim, şamanizm, Silva Zihin Kontrolu, ispiritizma, Tai Çi, Taoizm, tarot kartları, Teosofi, tedavi teması, Transandental Meditasyon, transpersonal psikoloji, UFO’lar, Unity School of Christianity, Büyücülük, yin-yang, Yoga ve Zen” bu işaretlerden sayılıyor.


Tahmin edilebileceği gibi, Vatikan, kültlere karşı mücadele yürütüyor. Kardinal Joseph H. Retinger, bu mücadelenin etkin isimlerinden birisi. “’Hakikat’in bireysel ve göreceli olduğu telkin edilen New Age taliplerine, bireyler olarak yaklaşıyoruz,” diye anlatıyor. “Dönüşüm ve asimilasyon sürecinde olan kült üyelerini tanımaya çalışıyoruz. Dini arkaplanları nedir? Hayatlarında onları NAM’a iten ne gibi hadiseler var? Hangi kitaplardan, insanlardan, fikirlerden, deneyimlerden etkilenmişler? Bu sorulara verdikleri cevapların biz Hıristiyanların New Ager’lara yol göstermelerine yardımcı olacağını umuyoruz. Epistemolojiyi öne çıkarıyoruz. Göreceliğin akıl dışı olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. İnançlarındaki fiili ve tarihi yanlışlıkları, Hıristiyan dünya görüşünü reddetmek suretiyle içine düştükleri tutarsızlıkları gösteriyoruz. Gerçek Allah, İsa ve Kitap ile kendi inançları arasındaki farkı net olarak ortaya koymaya çalışıyoruz ki, meselelerin üstünü örtemesinler ve bir Hıristiyan olmakla bir New Ager olmak arasındaki farkı kesin olarak görsünler, seçimlerini kâfirlikten yana yaptıklarının ayırdına varsınlar. İncil’in reenkarnasyonu reddettiğini bilsinler. Dirilme ile reenkarnasyonun arasındaki farkı anlasınlar. Allah’ın onların iddia ettikleri gibi kişisel olmayan bir güçten ibaret olması durumunda sevginin ve merhametin anlamsızlaştığını idrak etsinler. Sürekli duanın ruhun kurtuluşu için şart olduğunu bilsinler. İnsanların Allah’ın mağfireti ile salâha ereceğini bilsinler.” (sürecek)

10 Şubat 2008 Pazar

Batı dünyasında neler oluyor?

1800'lü yıllarda "Tanrı'nın ölümü" ile sarsılan Batı dünyası, 1900'lerde "İnsanoğlunun Çöküşü"ne şahit olur. Siyaset dinden ayrışır; dinî inanç, "özel tercih" meselesine dönüşür; merkezine insanlığı alan laik siyaset felsefesi, Tanrı'yı temel alan ilâhiyat siyasetinin yerine geçer.



Ancak, laik siyaset felsefesinin de bir inanca ihtiyacı vardır; bu inanç, insanoğlunun akla uygun hareket edebileceği, ahlâk sahibi olabilmek için uzak bir tanrının direktiflerine ihtiyacı olmadığı inancıdır. Gelin görün ki, yirminci yüzyıl, iki büyük dünya savaşı, atom bombası, soykırımlar, ekonomik krizler, diktatörlükler vb. felâketlerle insanoğlunun ferasetine duyulan inancı da sarsmayı başarır. Harvard Üniversitesi'nin sosyoloji fakültesinin Rus asıllı kurucusu Pitirim Sorokin, (1) çağın ruhunu şu cümlelerle özetler: "Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra olan bitenin beni şaşkına çevirdiğini itiraf etmekten utanmıyorum. Beklediğim, barışın tekâmülüydü, savaşın değil. Toplumun barış içinde yeniden şekillenmesiydi, kanlı ihtilâller değil. Hümanizmaydı, kitle katliamları değil. Arıtılmış demokrasilerdi, keyfi diktatorya değil. Bilimin ilerlemesiydi, propagandanın ve gerçeğin yerine geçen otoriter sloganlar değil. Her cephede ilerlemeydi, barbarlığa geri dönüş değil!" (2) Aynı yıllarda yazan (1947) şair W.H. Auden'in(3) demesiyle, onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyılların "gün-ışığı dünyası," yirminci yüzyılda "gece-karanlığı dünyasına" dönüşmüş, "Endişe Çağı"na (Age of Anxiety) girilmiştir.

Ülkemiz entelijensiyasının gündeminde hemen hiç yer almayan "Endişe Çağı," Batı insanının ruhsal yalnızlık çektiği, olayların kontrolundan çıktığını hissettiği ruh hali olarak tanımlanır. Ondokuzuncu yüzyılda kendisini "yeryüzünün sahibi" olarak gören, (1880 itibariyle dünyanın %85'inin sömürgeleştirilmiş olduğunu hatırlayalım) bilimsel ilerlemelerle müftehir, hali vakti yerinde ben-merkezci Avrupalısı gitmiş, onun yerini kendi dışında oluşan olayların etkisiyle savrulduğunu hisseden, geleceğin nasıl şekilleneceğini kestiremeyen, olayları yönlendirememekten korkan bireyler almıştır. Benzeri endişeler, milletler ve medeniyetler söz konusu olduğunda da geçerlidir. Toplumlara yollarını kaybettikleri, siyasi ve ekonomik geleceklerinin kendi ellerinden çıktığı, başka birilerine tabi oldukları şeklindeki duygu yerleşirken, Batı medeniyetinin inişe geçtiğini hatta öldüğünü iddia eden tezler belirir. Önce Hıristiyan, sonra da sosyalizme revaç vermek suretiyle burjuva ahlâkını tepen Avrupa insanının başvurabileceği bir değerler sistemi kalmamış gibidir. George Orwell, C. Virgil Gheorghiu, Arthur Koestler (4) gibi Batı zihniyetinde derin izler bırakan yazar ve düşünürler, medeniyetlerinin "25. saat"ine girdiği" şeklindeki gözlemlerini dillendirmeye başlarlar. 25. saat dedikleri, "insanoğlunun kurtarılamayacak" noktaya geldiği saattir.

Berlin duvarının yıkılışı, sadece Sovyet despotizminin reddini değil, toplum-mühendisliğinden soğumayı da temsil etmektedir. İnsanlığın dünyayı iyileştirmek yolunda yaptığı her müdahale, işlerin daha kötüye gitmesiyle sonuçlanmış gibidir. Doğaya hakim olmak girişiminin küresel ısınma ve türlerin yok oluşuna neden olduğu saptanmıştır. Topluma hakim olmak iştiyakı, soykırım felâketlerini, toplama kamplarını, gulagları getirmiştir. Bütün bu olumsuzluklar, Batı entelijensiyasında "insanoğlundan korkulması gerektiği" şeklinde bir eğilimin yerleşmesiyle sonuçlanır. Gelinen nokta, "özgüven kaybından müzdarip gibiyiz; insanlığın ve diğer varlıkların dünyasını zenginleştirecek, ahlâki anlamı olan hayatlar kurma yeteneğimizi yitirmiş gibi duruyoruz" noktasıdır.

Gelişmelerden siyaset de nasibini alır. Geçen iki yüzyıl boyunca tarafların birbirlerine kastetmeleriyle sonuçlanan ideolojik farklılaşmaların sınırları silinmeye, kaybolmaya yüz tutar. Toplumsal yaşamın nasıl sürdürülmesi gerektiğine dair farklı ideolojilerin, dünya görüşlerinin çarpıştığı bir arena olmaktan çıkan siyaset, varolan sistemi kimin daha iyi yönetebileceğine ilişkin tartışmalarla kısıtlanır. Öte yandan, iktidar ve muhalefet uçlarının yakınlaşmasıyla daralan siyasi arenanın bireylerin kendilerini ve toplumsal birlikteliklerini tanımlamaları için birtakım başka aidiyetler aramalarına da yol açtığı görülür. Ülkemizden bir örnek vermek gerekirse, bir zamanlar, meselâ, MHP'li olmak, bireyin sosyal, ekonomik, dinî vb. tercihleri itibariyle kendisini tanımlaması için yeterli olabilirken, günümüz siyasi partilerinin ideolojik duruşları itibariyle yakınlaşmış olmaları, kişinin kendisini ifade edebilmesi için diğer başka aidiyetler de aramasına neden olacaktır. Siyasi partilerin çatıları altından böylece uzaklaşan aidiyet kökenli dayanışma, kültür, inanç, etnisite gibi diğer başka birleştirici unsurlara yönelir; siyaset ve ideolojiler yerlerini "kimlik siyaseti" olarak tanımlanan oluşuma bırakırlar.

Bireyin kim olduğunu kültür belirliyor

1960'larda ortaya çıkan "kimlik siyaseti" tanımının temel kabulü, toplulukların belirleyici niteliklerinin, dahil oldukları ekonomik sınıflar değil, kültürleri olduğu şeklindedir. Şöyle ki, örneğin, bir Türk sanayicisi, son tahlilde, kendisini bir Japon ya da Belçikalı sanayici ile değil, işçi sınıfından dahi olsalar, kendi kültüründen, geçmişini ve deneyimini paylaştığı birileriyle tanımlayacak, öncelikle onlarla dayanışacaktır. "Modernite"nin yarattığı sınıflandırmalarının reddi olarak değerlendirilen '60 sonrası Üçüncü Dünya özgürlük hareketleri, insan hakları örgütleri, feminist gruplar, gay hakları kampanyaları, vb. çıkışlar, sahici kimliklerin başkaldırısı olarak değerlendirilir. Nitekim, geçen kırk küsur yıl zarfında, marjinal gruplaşmaların başlattıkları hareketler büyümüş, günümüzde çok-kültürlülük olarak olumlanan anlayışı yaygınlaştırmıştır. Günümüz Batı dünyasında sıkça rastlanan bir argüman, ekonomik alanda revaç verilen liberalizm eğer "bireye eşit saygı anlamına geliyorsa, farklı kültüre sahip insanların yaşam biçimlerine ve dünya görüşlerine de saygılı olmak gerekir" şeklindedir. Böylece, başta dini inançlar olmak üzere, kültürel tercihlere, beğenilere ve yaşam biçimlerine saygı duyulacak ve farklılıkların kamusal alanda tanınmaları, haklarının teslim edilmesi sağlanacaktır.

Önceki yazımda açıkladığım "Büyük Kopuş" böylece yeni bir nikâh tazeleme ile sonuçlanırken, Batılı düşünürler, bu nikâhın, dinlerin yükselmeleri veya baskın çıkmalarından değil, kültürlerin doğasını ve önemini teslim eden seküler argümanların sonuçları olduğunda ısrarlıdırlar; bu bağlamda, yükselenin "iman" olmayıp, bireysel "kimlik" arayışı olduğu vurgulanır. Dinî inançlar, toplumların kültürel belleklerinin ayrılmaz parçaları hüviyetleriyle saygı görmelidirler; kaldı ki, dinî inançlar, kültürlerin dışa dönük ifadeleri olmanın ötesinde toplumsal değerlerinin de anahtarlarıdırlar.

"Ben kuşağı" dedikleri bir kavram var: "me generation." Bu kavram, ister "radikal İslam olsun, ister karizmatik Hıristiyanlık," deniyor, geleneksel dinlere dönüşü değil, tersine geleneksel dinlerden kopuşu anlatır çünkü, "ben kuşağı" dine takva için değil, "kimlik ve aidiyet" saikleriyle dönmektedir. Bu çerçevede, günümüzde din odaklı tartışmaların dinlerin muhtevalarına ilişkin konularda olmayıp, örneğin, "Bir Hıristiyan lisesinde Yahudi öğrenci olmak ne demektir?" ya da "İslam nasıl yaşanmalıdır?" şeklinde, bireyin kimliğini tanımlamasına hizmeti öne çıkardığına dikkat çekiliyor. "Kimlik yapılanmasının" harekete geçirdiği dönüşümün, Müslüman, Hıristiyan ya da Hindu, tüm dinlerde gözlemlendiği, din merkezli hareketlerin ortak noktalarının mensubu oldukları dinlerin ortak noktalarından çok daha fazla olduğu ifade ediliyor. Eylemcilerin küreselleşme-karşıtlığı, çevrecilik gibi özde dünyevi/seküler konularda da dayanışma içine girebildikleri düşünüldüğünde, Batı cenahında yükselenin "iman değil, kimlik arayışlarının dinî kanadı" olarak mütalâa edilmesi gerektiği şeklinde bir görüş ortaya çıkıyor. Bir örnekle açıklamak gerekirse, bu, Hazreti İsa'nın Allah'ın oğlu olduğuna iman etmemekle birlikte, Hıristiyan kimliğine diğer başka saiklerle sahip çıkmak gerektiğini düşünenlerin birlikteliği olarak tezahür ediyor.

Neticeyi kelâm, siyasi, kültürel ve ulusal aidiyetlerin aşınması; geleneksel iletişim biçimlerinin, fetva mercilerinin ve ahlâk ilkelerinin zayıflamasıyla doğru oranda yükselen toplumsal atomizasyon, özellikle de Avrupa göçmenleri, Afrikalı Amerikalılar, mutaassıp beyazlar gibi egemen liberal/laik kültürün seslerini kıstığı insanların dört başı mamur kimliklere ve ahlâki duruşlara duydukları özlemi artırıyor. Bu insanlar, özlemlerine bireysel kimliklerine sarılmak ve dünya ile doğrudan ve birebir ilişkiler geliştirerek kavuşmaya çalışıyorlar. Batı dünyasında neler olup bittiğini anlamak için Prof. Kenan Malik'in şu yorumuna kulak vermekte yarar var: "Kör olduğumu sanmıyorum, umarım deli de değilimdir ama 'Tanrı'nın ölümü' ne kadar doğru idiyse, 'dine dönüş'ün de o kadar doğru olduğunu düşünüyorum. Bence, Tanrı, ne o zamanlar/19.yüzyılda/ ölüydü, ne de şimdi canlı. Değişen bir şey varsa, o da dinin anlamı. Bugün dinin kucaklanıyor olmasının ne Tanrı, ne de dinbilimle ilgisi var; olan biten, 'kimlik' denilen o fevkâlâde dünyevi sorunun tezahüründen ibaret."

(1) Pitirim Aleksandroviç Sorokin, 1889-1968 (2) New York, 1941 (3) İngiliz asıllı Amerikalı, 1907-1973 (4) George Orwell'in asıl adı, Eric Arthur Blair, 1903-1950, İngiliz gazeteci ve yazar; Constantin Virgil Gheorghiu, 1916-1992, Romanya doğumlu Fransız yazar; Arthur Koestler, 1905-1983, Macar asıllı İngiliz yazar

ALEV ALATLI
03 Şubat 2008, Pazar