Mevlevîlere mahsus vasıflar ve esaslar şunlardır:
1- İnsanlığa hizmet etmek.
2- Başkalarına hüsn-i misâl olmak.
3- Mesnevî okuyarak mutasavvıf olmak.
4- Akl ü hikmet ashabından olmak.
5- Kalbini daima temiz tutmak.
6- Dindar olmak.
7- Hazret-i Mevlânayı Pîr tanımak.
8- Mesnevî ve menâkıbları okumak ve Mevlâna'nın yolundan gitmek.
9- Tanrı, Hz. Muhammed'den sonra Mevlâna'ya inanmak.
Mevlevîliğin bu dokuz esası hemen en mühimlerindendir. Mevlevîliğin terbiyesi hakkında şârih-i Mesnevî Rusûhî Dede'nin Minhâcü'l-fukarâ adlı eseri vardır.
Dedelerin mürşitlerden istifadesi şu esaslarda toplanmaktadır:
1-Mürşidin sûrî ve manevi hizmetinde bulunmak.
2-Sohbetleri kemâl-i ihtimamla dinleyip istifade etmek.
3-Sohbet[ler] müyesser olmazsa, [en azından] şeyhin sohbetinde bulunmak. O da müyesser olmazsa, onların sözleriyle yani eserleriyle meşgul olmak. O da müyesser olmazsa ibadet ve iyilik etmekle meşgul olmak.
4-Gönlünü bütün kötülüklerden temizleyerek ibadetle meşgul olmak.
5-İlim ve irfan yolundan gitmek.
gibi esaslar olup, bir de güzel sanatlardan birini elde ederek, sanat sahibi olmak lazımdır. Bütün Mevlevîler bu esaslara riayet ederek terbiyeli ve çelebi insanlar olmuşlardır. Mevlevî dedelerinden birisi kabahat işlerse Kazancı Dede çelik ile onu döver; daha büyük kabahat işlerse paşmağını çevirir19 ve der ki: "Erenler sana seyyah var!.."20 Dede de eline teberini ve keşkülünü alır, seyahate çıkar. Bu, Dergâh'tan kovulmak cezasıdır. Dedelere para dağıtmaya da 'niyaz' adı verilmektedir.21 Şeyhlik alanlar, dedelere para dağıtırlardı.
Konya Mevlâna Dergâhı'ndan başka Osmanlı İmparatorluğu'nun birçok yerlerinde mevlevîhaneler açılmıştı. İstanbul'da beş mevlevîhane vardı. Galata Mevlevîhanesi, Yüksek Kaldırım'da idi. Bahâriye Mevlevîhanesi Eyüp'te idi. Bir de Üsküdar Mevlevîhanesi ile Kasımpaşa Mevlevîhanesi vardı; bunların en büyüğü de Yenikapı Mevlevîhanesi [idi]. Bu da surların haricinde Merkez Efendi Camii civarında idi. Burada yatan meşhur Mevlevîler şunlardır: Sadrazam Bayram Paşa konağında mukîm iken Sabûhî Dede zamân-ı meşîhatinde 1052 [1638] tarihinde vefat edip konaktan getirilerek Dergâh'a defnedilen Ebubekir Çelebi bin eş-şeyh Ferruh Çelebi; bundan başka Abdülahad Çelebizâde Veled Çelebi, Alaeddin Çelebi, Hacı Zeynelâbidin Çelebi, Ebubekir Çelebi bin İshak Çelebi, Necib Çelebi ki pederim[dir], yatmaktadır.
İstanbul Mevlevîhanelerinden sonra Afyon, Bursa, Eskişehir, İzmir, Gelibolu, Manisa, Sivas, Kayseri, Kastamonu, Medine-i Münevvere, Halep, Şam, Mısır, Selânik, Manas¬tır Mevlevîhaneleri de mevcuttu.22 Bunların hepsinin evkâfı olup, onun varidatı ile geçinirlerdi. Selçukîler zamanından Osmanlı İmparatorluğu'nun inhitatına kadar Mevlevîlik tarikati mevcuttu.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti Ankara'da kurulduktan sonra Vekiller Heyeti 2 Eylül 1925 tarihinde 'tekkelerin, zaviyelerin kapatılmasına' karar verince, hükümetin bu kararını duyduğum zaman şu şiiri yazmıştım:
Hak ehli olunca içimizden mefkûd
Cahiller edince arş-ı irşada suûd
Beyhûde figân etmeyelim lâyıktır
Dergehlerimiz boş idi oldu mesdûd23
Konya Mevlâna Dergâhı lağvedilip Şark'ın en büyük âlim ve şairi olan Mevlâna Celâleddin-i Rûmî Türbesi kapatılmayarak Dergâh, Konya Müzesi hâline konuldu.24 Bu sırada Dergâh'ta 35 dede vardı. Tarikatçi [sertarîk] Âdil Çelebi, Aşçı Dede [sertabbâh] Nizameddin Çelebi olup son Çelebi Abdülhalim Çelebi idi.25 Dedelerin bir kısmı köylerine, bir kısmı da Halep e gittiler. Yalnız Ankaralı Mehmet Dede müzede memur kaldı. Bundan böyle Mevlevîlik tarihin malı olmuştur.
Tekke’den Meclis’e – Sıra Dışı Bir Çelebi’nin Anıları – Yayına Hazırlayan: Yakup Şafak – Yusuf Öz – İstanbul 2009 – s.130-147
Mevlevilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mevlevilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2 Mart 2015 Pazartesi
4 Temmuz 2012 Çarşamba
Mevlevî Hoşgörüsü: Nerede ve Ne Zaman?
Makaalâtta Tebrizli Şemsin insanı tanrılaştırabilecek her türlü kavrama; tasavvufun, vahdet-i vücut'un radikalleştirilmesine, hulûl düşüncesine; insanlaşmayı, olgunlaşmayı hedeflemeyen çokbilmişliklere; ayrımcılıklara, düşüncesizliklere, çarpıtmalara bırakın hoşgörü göstermeyi tahammül dahi etmediğini görüyoruz. Derhal karşı çıkar, konunun üzerine gider. Hüküm vermekten, haklıyken ağır yargıda bulunmaktan çekinmez. Tartışma konusunun dışındaki alanlarda ise eleştirdiklerinin haklarını verir, istedikleri yola gitmelerini hakları olarak görür.
Ayrım noktalarını net koyar, her düşünceyi aynı potada eritmez, tasavvufun hakikatle eleştirilmekten bağımsızlaşıp uçmasına izin vermez. Kopup gideni yargıladıktan sonra, ayrım noktalarını vurgulayarak biraradalığın, dostluğun, insanca ilişkilerin devam etmesine özen gösterir.
Burada dikkati çekmek istediğim bir nokta var. Eleştirisinde nettir. Hakikatî bile bile çiğnediğini gördüğü ululanan, büyüklenen kişileri takipçilerinin yanında ayak altına aldığı da olmuştur, örtbas etmeyelim. Ancak ikna olmayanı susturma gibi bir yolu seçmez, ikna ettiğini de, kendisini de her sorundan kurtulmuş görmez. Tartışmanın içerisinde, eleştiriyi ayrıntılı ve ciddi argümanlarla göğüsleyerek, eleştirerek, fikirleri değişik alanlarında takip edip analiz ederek öğretir, düşüncesini canlı tutar.
O dönem ilginçtir. Entellektüel (temellendirici, tartışmaya açık) duruşlar ile düşünceyi işine geldiği gibi götürüyor görünen duruşlar yanyanadır. Aklı başında insanları çıldırtan fikirlerle bunları düzeltip derslerini verenlere ders verecek kadar derin ve temelli fikirler bazan aynı kişilerce geliştirilmektedir.
Tebrizli Şems insanların haklarını vermeye gayret eder. Başkaları için selâm sabah kesmeyi gerektirecek ayrımlar onun için konunun hakikatine sadakatten, hakikatliliğe davetten ibarettir. İnsana, emeğe, düşünceye saygısızlık değildir.
O dönemde ortak nokta insanların hakikatle kendilerini düzeltmeyi reddetmemeleridir. Birisi yanlışlarını gösterdiğinde kabul ederler ve belki de daha sonra bildiklerini okumaya devam ederler. Hakikat iddiasında bulunanı yalncı çıkarmazlar. Genellikle.
Tartışmalarda bir otorite kabul edildiğini kendisi gibi düşünen, düşünmeyen insanların Tebrizli Şemsin tasarımları, önerileri, geleceğe yönelttiği tanımlamalarına kendi projelerinde bildiklerini okusalar da, çatmadıklarını gözlemliyoruz.
Tebrizli Şems ve Mevlânânın Gazalî ile ortak yanları o dönemde ulaşılmış bir konsensusa da işaret ediyor. Bu konsensusun bir diğer ayağının oluşturulmasında Hacı Bektaş-ı Velî'nin insiyatif üslendiğini, yetmiş kişiden oluşan bir meclisin toplandığını Evliya Çelebiden öğreniyoruz. Ev sahibi Koyun Baba'dır. Toplantının sonuçlarını yedi yüz derviş her bir yöne iletir, rivâyetlere göre.
Şemsin rolünün bir konsensusta ifadesini bulan, bulacak düşünceler, temeller sunmaktan ibaret olduğunu düşünmüyoruz. Gelecek bin sene şekillendirilmektedir. Tartışma ortakları bir yasaktan, merkezî otoriteden korkuyla değil büyük bir uzlaşmanın şartlarının oluşmasının sonucu olarak, özlemini duyarak Tebrizli Şems'e dikkat etmekte, kendilerini ve duruşlarını izah etmek için gayret göstermektedirler.
Açık bir diskur söz konusudur, tehdit, korku, baskı söz konusu değildir. Tartışmaya açıklık kendisini her alanda sarsıntıya açma anlamına da gelmez. Temel hassasiyetler üzerinde uzlaşılmıştır, dikkat gösterilmiştir, en azından karşı durulmamıştır.
Zamanla uzlaşma konuları sislenmiş, temellendirici tartışmaların hakikat iddiaslarını buluşturan diskuru kaybedilmiştir. Şemsin itiraz ve farklılıkla birarada yaşama ve tartışarak ayrımlar getirme, uyanık tutma, sohbet veya konuşma diyalektiğinde temel ayrımlar üzerine farkındalıkları aralıksız açık tutma tavrı geçerliliğini yitirmemiştir.
Tebrizli Şemsin yeni bir bin yılın temellendirilmesinde emekleri büyüktür. Ekzantrik bir seyyah değildir! Moğol istilalarıyla Cumhuriyet arasındaki dönemi belirleyen tavrın, duruşun, projenin temellendiricilerindendir.
...
Mevlânanın "avam" konusundaki tavrını hatırlayalım. Çalışanları, meslek sahiplerini, halktan insanları faziletli insanlar olarak görmeyen, avam ilan eden anlayış karşısında sinirlendiğini, bu düşüncelerin sahiplerine hakaret ettiğini Eflâkiden okuyoruz. Menkıbelerde abartma olabileceği düşünülebilir. Ancak, hem sözlü gelenek hem de eserleri bu tavrını destekliyor. Gazalî ile beraber iktidar sahiplerine eleştirel, mazlumları sahiplenici bir tavrı var.
Hayat kadınlarını, mahkûmları, itilmiş kakılmışları selamlayışları, her çiğliği mesele etmeyişi, eleştiriye açık oluşu her daim öfkesiz ve diplomatik kılmıyor Mevlânâyı. Bir adı zaten Celâl'dir, celâl'liğinin hakkını vermeye de çalışmıştır.
...
Affedebilmek, insanların farklarını, yanlışlarının olabileceğini, hayatların ve fikirlerin ömür/ömürler boyu şekilleneceklerini kabul etmek ile topluma öneriler, toplumun geleceğine öneriler olarak fikirlerin, yargıların, hakikat iddialarının arkasında duruş arasında bir çelişki, zıtlık yok.
...
"Katılmıyorum, bunu kasd etmedim, buradan bu çıkarılamaz" gibi iddialar her daim tartışma gerekmese de tartışmaya açık duruşun ifadesidir. İnsan, söylediğinin arkasında duruyorsa tartışabilir. Hakikatle kendisini düzeltiş iddiasızlık değildir. İddianın temellerinin sarsılması, daha farklı bir düşüncenin geçerliliğinin söz konusu olması gerekir.
Mevlananın yaşadığı dönemde ona birisi "Düşünce Senin ve Gazalinin yüzünden yok oldu!" dese "yanlışın var!" dermesi daha büyük olasılık. Susması, gülümsemesi, hatta konunun tartışılamayacağı birisi ise "haklısın!" demesi de küçümseme işi olmazdı. Nasreddin Hocanın sen de haklısın hikayesindeki gibi.
Tartışmaya açık durma eşitleme, eşit görme işi. İnsanın canının istemesi, zaman bulması bulmaması işi değil, bir sorumluluk işi.
Geçiştirme tartışmanın hayırlı olmaması ile alâkalı. Karşı tarafın haklılığının ifadesi değil.
"Sen de haklısın!" meselesi uzlaşmazlıktan hikmet çıkarma, perspektif açma işi. tartışmanın kendisi değil.
...
Refi Cevat Ulunay'ın 18 Aralık'ı cüzdan boşaltma olarak görüşe tepkisi çok ağırdı. O o tepkiyi verene kadar konuya aynı zamanda hem gülümsemiş, hem de üzülmüştür birileri. O tepki verilmese, "verilsin!" ya da "niye verilmedi!" demezlerdi. Verilince de "yanlış oldu!" demezler. Haklı olmak, eleştirinin hakkani olması her zaman konuşma tepki verme anlamına gelmez.
İnsan kendisini öldürmeye kalkışmış kişiyi affeder, hatta dost edinir, ancak, öbür dünyanın dili şu dil, bu dil, zaman ve mekan reel olarak mevcut diyene tepki gösterebilir. Birisi adaleti karşılıklılık ve intikam olmadan çıkartma işi, insanın değişmesini isteme, değişecek olanı ezmeme, insanlığı başa kakmama işi; diğeri hakikat üzerine iddia. Hakikat üzerine, insan hakkı hatta bir kedinin, kuşun hakkı üzerine suskun kalmama ayrı bir konu.
...
Günümüzde mevlevî olduğu düşünülenlerin hakikat konusunda yanlışa tavizkar olacaklarını düşünmüyorum, ifadenin kibar bir yolunu aramalarını ise bir kaçış, hakikati satış olarak düşünemiyorum. Her konuda fikir sahibi olmak zorunda değiller. Kendi yanlışları doğruları bir birine karşımış da olabilir bazan. Tasnif derdinde olabilir, herkesi dinleyebilirler. Ancak yanlış bir iddiaya doğru da dememek durumunda hissederler kendilerini ayırt edebildikleri ölçüde. Hakikat için yanlış ifadede bulunmak korkunç bir şey değildir. Yanılabileceğini hesaba kattıktan sonra, insanları ezip geçmedikten, insanların doğrusuna zulüm etmedikten sonra. Eğriye zulüm zaten olmaz. Eğriyi savunan da eğri veya eğri olmaya mahkum görülmez. Bazan susmak, tecrübesizliğin yanlışlarından kaçınmaktır, insanların anlayışına zarar vermekten kaçınıştır. Yeterince tecrübe zaten yoktur, tartışmaya tereddüt de bir çeşit hoşgörüdür bazan.
İnsan, kendi sözü fikri için "öyle değil, böyle değil, şöyle!" deme hakkına sahip değildir sadece. Yanlış hükümden de kaçınma, yanlış anlaşılmaya itirazda bulunma hakkına sahiptir. Yanlış anlaşıldığını vurgulama karşı tarafın anlayış kapasitesi ya da bilgisini küçümseme, hakaret de değildir.
Birisinin "şunu dedin"ini tartışmakla mükellef değildir sözü ifade eden, "onu demedim" demekle başlaması mevzuyu çarpıtma değil, mevzunun hakikatine yöneltmektir. "Yanlış anlama"ları düzeltme bir hak da olsa her daim gerekli değildir. Düzeltme talebi söyleyenin omuzuna yıkılacak sorumluluklarla da alakalıdır. İnsan kast ettiğini söyler, söylediğini kast eder ideal bir iletişim toplumunda, ya da bunu kabul ederek bir birimize itirazda bulunabiliriz. Kastetmediğimi söylüyor durumda olmam, iletişimin mümkün olmasının şartlarını, gereklerini savunmamla, iletişimin temel normatif duruşuna dönmekle alakalıdır.
İnsan ne dediğine karar verme, yani bunu açıklığa kavuştırma hakkına sahiptir dedik. Bu bir yükümlülük de değildir. Bu hakkın kullanılıp kullanılmaması "yanlış "anlaşılanın", yanlış anlaşıldığını düşünenin, düşüncesi tartışılanın hakkıdır. Karşı tarafın da yanlış anlaşılmaya, ifadesinin yanlış anlaşılmasını düzeltmeye hakkı vardır.
Toparlarsak: Tartışma ilk elde ele alınan düşüncenin üzerindeki uzlaşmazlığın anlaşmayla sonuçlanmasını değil, karşılıklı iddiaların ne(ler) olduğu üzerinde uzlaşmayı hedefleyebilir (Gadameri hatırlayarak).
"Hayır!" normatif olarak bağlayıcıdır (Haberması hatırlayarak), gerekçelendirilecektir. "Hayır, çünkü"... Onaylamayla değil, onaylamamakla tartışma kabul edilebilir. İlk elde onaylanacak olan, "evet bunu söylüyorum"dur. Karşı tarafın neyi söylediğinde uzlaşmak, konu üzerinde bir çeşit uzlaşma olsa da (buradan nerede ayrışıldığı ortaya çıkmaz, gerekçeler talep ediliyor olabilir, vb.).
....
Yanlışa, yanlış anlaşılmaya hoşgörü karşı tarafı küçümsemeye dönüştüğünde, karşı tarafın kapasitesini ciddiye almamaya dönüştüğünde sorunlu. Her yanlış anlaşılma sorunlu olmayabilir, nsanlar her konuyu tartışma istemeyebilir, zamanları olmayabilir vb. Buna karar verecek olanlar "yanlış anlaşıldıklarını" düşünenlerdir.
Tersi de geçerli olabilir. Yanlış anlaşıldığını sananın karşı tarafı yanlış anlaması da nadiren gerçekleşen bir durum değildir. Kimin yanlış anlaşıldığı üzerinde bir uzlaşmanın da tartışmanın devamı için zorlanması anlamlı değildir. Uzlaşmazlığı körüklememek, yargıları paranteze almak önerilebilse de her daim mümkün değildir.
...
Tartışma kin, öfke intikam, tahakkm işi değildir. tahakküm derdinin olmadığı yerde açık bir tartışma olur. Tahakküm talebi, ihtiyacı ile tahakküm aynı şeyler değidir. İnsanı, tartışmacıyı hatasız olmaya davet etmek insana haksızlıktır. İnsanlar karşılıklı çabalarla pozisyonlarını eşitler, belirlerler.
Öğrenci öğretmen tartışmasında dahi pozisyon belirlemeleri, eşitlik eşiklerinin şekillenmesi gereklidir. Argümentasyonun (tartışmayı belirlemek için) kesilmemesi gibi.
...
Hoşgörü insanın yanılabilirliğini, gaf yapabilirliğini kabulleniş; hatalardan rant sağlamama, davranışları idealize edilmiş davranışlarla kıyaslamama; kimseyi olup bitmiş görmeme, olgunlukla karşılama halidir.
Olgunluğun ifadesi olarak hoşgörü bir tartışmada da kendisini ifade eder: Yanlış anlaşılmayı düşmenlıkla karşılatmaz, puanlamaz, üstünlük kurma ya da aşağıda kalmama derdi taşımaz. Rakibini düşmanlaştırmaz, rakibiyle kendisini incitmez, rakibi tartışma ortaklığına çeker.
"Hoşgörü" karşı tarafın anlayışına tereddütün ifadesi olduğunda, kendi ifadesinin tartışılamazlığını perdelediğinde "hoşgörüsüzlüğü mü hoşgöreceğiz!" der. Sömürgecilerden hoşgörü değil adalet talep etmek bu yüzden gereklidir!
Ayrım noktalarını net koyar, her düşünceyi aynı potada eritmez, tasavvufun hakikatle eleştirilmekten bağımsızlaşıp uçmasına izin vermez. Kopup gideni yargıladıktan sonra, ayrım noktalarını vurgulayarak biraradalığın, dostluğun, insanca ilişkilerin devam etmesine özen gösterir.
Burada dikkati çekmek istediğim bir nokta var. Eleştirisinde nettir. Hakikatî bile bile çiğnediğini gördüğü ululanan, büyüklenen kişileri takipçilerinin yanında ayak altına aldığı da olmuştur, örtbas etmeyelim. Ancak ikna olmayanı susturma gibi bir yolu seçmez, ikna ettiğini de, kendisini de her sorundan kurtulmuş görmez. Tartışmanın içerisinde, eleştiriyi ayrıntılı ve ciddi argümanlarla göğüsleyerek, eleştirerek, fikirleri değişik alanlarında takip edip analiz ederek öğretir, düşüncesini canlı tutar.
O dönem ilginçtir. Entellektüel (temellendirici, tartışmaya açık) duruşlar ile düşünceyi işine geldiği gibi götürüyor görünen duruşlar yanyanadır. Aklı başında insanları çıldırtan fikirlerle bunları düzeltip derslerini verenlere ders verecek kadar derin ve temelli fikirler bazan aynı kişilerce geliştirilmektedir.
Tebrizli Şems insanların haklarını vermeye gayret eder. Başkaları için selâm sabah kesmeyi gerektirecek ayrımlar onun için konunun hakikatine sadakatten, hakikatliliğe davetten ibarettir. İnsana, emeğe, düşünceye saygısızlık değildir.
O dönemde ortak nokta insanların hakikatle kendilerini düzeltmeyi reddetmemeleridir. Birisi yanlışlarını gösterdiğinde kabul ederler ve belki de daha sonra bildiklerini okumaya devam ederler. Hakikat iddiasında bulunanı yalncı çıkarmazlar. Genellikle.
Tartışmalarda bir otorite kabul edildiğini kendisi gibi düşünen, düşünmeyen insanların Tebrizli Şemsin tasarımları, önerileri, geleceğe yönelttiği tanımlamalarına kendi projelerinde bildiklerini okusalar da, çatmadıklarını gözlemliyoruz.
Tebrizli Şems ve Mevlânânın Gazalî ile ortak yanları o dönemde ulaşılmış bir konsensusa da işaret ediyor. Bu konsensusun bir diğer ayağının oluşturulmasında Hacı Bektaş-ı Velî'nin insiyatif üslendiğini, yetmiş kişiden oluşan bir meclisin toplandığını Evliya Çelebiden öğreniyoruz. Ev sahibi Koyun Baba'dır. Toplantının sonuçlarını yedi yüz derviş her bir yöne iletir, rivâyetlere göre.
Şemsin rolünün bir konsensusta ifadesini bulan, bulacak düşünceler, temeller sunmaktan ibaret olduğunu düşünmüyoruz. Gelecek bin sene şekillendirilmektedir. Tartışma ortakları bir yasaktan, merkezî otoriteden korkuyla değil büyük bir uzlaşmanın şartlarının oluşmasının sonucu olarak, özlemini duyarak Tebrizli Şems'e dikkat etmekte, kendilerini ve duruşlarını izah etmek için gayret göstermektedirler.
Açık bir diskur söz konusudur, tehdit, korku, baskı söz konusu değildir. Tartışmaya açıklık kendisini her alanda sarsıntıya açma anlamına da gelmez. Temel hassasiyetler üzerinde uzlaşılmıştır, dikkat gösterilmiştir, en azından karşı durulmamıştır.
Zamanla uzlaşma konuları sislenmiş, temellendirici tartışmaların hakikat iddiaslarını buluşturan diskuru kaybedilmiştir. Şemsin itiraz ve farklılıkla birarada yaşama ve tartışarak ayrımlar getirme, uyanık tutma, sohbet veya konuşma diyalektiğinde temel ayrımlar üzerine farkındalıkları aralıksız açık tutma tavrı geçerliliğini yitirmemiştir.
Tebrizli Şemsin yeni bir bin yılın temellendirilmesinde emekleri büyüktür. Ekzantrik bir seyyah değildir! Moğol istilalarıyla Cumhuriyet arasındaki dönemi belirleyen tavrın, duruşun, projenin temellendiricilerindendir.
...
Mevlânanın "avam" konusundaki tavrını hatırlayalım. Çalışanları, meslek sahiplerini, halktan insanları faziletli insanlar olarak görmeyen, avam ilan eden anlayış karşısında sinirlendiğini, bu düşüncelerin sahiplerine hakaret ettiğini Eflâkiden okuyoruz. Menkıbelerde abartma olabileceği düşünülebilir. Ancak, hem sözlü gelenek hem de eserleri bu tavrını destekliyor. Gazalî ile beraber iktidar sahiplerine eleştirel, mazlumları sahiplenici bir tavrı var.
Hayat kadınlarını, mahkûmları, itilmiş kakılmışları selamlayışları, her çiğliği mesele etmeyişi, eleştiriye açık oluşu her daim öfkesiz ve diplomatik kılmıyor Mevlânâyı. Bir adı zaten Celâl'dir, celâl'liğinin hakkını vermeye de çalışmıştır.
...
Affedebilmek, insanların farklarını, yanlışlarının olabileceğini, hayatların ve fikirlerin ömür/ömürler boyu şekilleneceklerini kabul etmek ile topluma öneriler, toplumun geleceğine öneriler olarak fikirlerin, yargıların, hakikat iddialarının arkasında duruş arasında bir çelişki, zıtlık yok.
...
"Katılmıyorum, bunu kasd etmedim, buradan bu çıkarılamaz" gibi iddialar her daim tartışma gerekmese de tartışmaya açık duruşun ifadesidir. İnsan, söylediğinin arkasında duruyorsa tartışabilir. Hakikatle kendisini düzeltiş iddiasızlık değildir. İddianın temellerinin sarsılması, daha farklı bir düşüncenin geçerliliğinin söz konusu olması gerekir.
Mevlananın yaşadığı dönemde ona birisi "Düşünce Senin ve Gazalinin yüzünden yok oldu!" dese "yanlışın var!" dermesi daha büyük olasılık. Susması, gülümsemesi, hatta konunun tartışılamayacağı birisi ise "haklısın!" demesi de küçümseme işi olmazdı. Nasreddin Hocanın sen de haklısın hikayesindeki gibi.
Tartışmaya açık durma eşitleme, eşit görme işi. İnsanın canının istemesi, zaman bulması bulmaması işi değil, bir sorumluluk işi.
Geçiştirme tartışmanın hayırlı olmaması ile alâkalı. Karşı tarafın haklılığının ifadesi değil.
"Sen de haklısın!" meselesi uzlaşmazlıktan hikmet çıkarma, perspektif açma işi. tartışmanın kendisi değil.
...
Refi Cevat Ulunay'ın 18 Aralık'ı cüzdan boşaltma olarak görüşe tepkisi çok ağırdı. O o tepkiyi verene kadar konuya aynı zamanda hem gülümsemiş, hem de üzülmüştür birileri. O tepki verilmese, "verilsin!" ya da "niye verilmedi!" demezlerdi. Verilince de "yanlış oldu!" demezler. Haklı olmak, eleştirinin hakkani olması her zaman konuşma tepki verme anlamına gelmez.
İnsan kendisini öldürmeye kalkışmış kişiyi affeder, hatta dost edinir, ancak, öbür dünyanın dili şu dil, bu dil, zaman ve mekan reel olarak mevcut diyene tepki gösterebilir. Birisi adaleti karşılıklılık ve intikam olmadan çıkartma işi, insanın değişmesini isteme, değişecek olanı ezmeme, insanlığı başa kakmama işi; diğeri hakikat üzerine iddia. Hakikat üzerine, insan hakkı hatta bir kedinin, kuşun hakkı üzerine suskun kalmama ayrı bir konu.
...
Günümüzde mevlevî olduğu düşünülenlerin hakikat konusunda yanlışa tavizkar olacaklarını düşünmüyorum, ifadenin kibar bir yolunu aramalarını ise bir kaçış, hakikati satış olarak düşünemiyorum. Her konuda fikir sahibi olmak zorunda değiller. Kendi yanlışları doğruları bir birine karşımış da olabilir bazan. Tasnif derdinde olabilir, herkesi dinleyebilirler. Ancak yanlış bir iddiaya doğru da dememek durumunda hissederler kendilerini ayırt edebildikleri ölçüde. Hakikat için yanlış ifadede bulunmak korkunç bir şey değildir. Yanılabileceğini hesaba kattıktan sonra, insanları ezip geçmedikten, insanların doğrusuna zulüm etmedikten sonra. Eğriye zulüm zaten olmaz. Eğriyi savunan da eğri veya eğri olmaya mahkum görülmez. Bazan susmak, tecrübesizliğin yanlışlarından kaçınmaktır, insanların anlayışına zarar vermekten kaçınıştır. Yeterince tecrübe zaten yoktur, tartışmaya tereddüt de bir çeşit hoşgörüdür bazan.
İnsan, kendi sözü fikri için "öyle değil, böyle değil, şöyle!" deme hakkına sahip değildir sadece. Yanlış hükümden de kaçınma, yanlış anlaşılmaya itirazda bulunma hakkına sahiptir. Yanlış anlaşıldığını vurgulama karşı tarafın anlayış kapasitesi ya da bilgisini küçümseme, hakaret de değildir.
Birisinin "şunu dedin"ini tartışmakla mükellef değildir sözü ifade eden, "onu demedim" demekle başlaması mevzuyu çarpıtma değil, mevzunun hakikatine yöneltmektir. "Yanlış anlama"ları düzeltme bir hak da olsa her daim gerekli değildir. Düzeltme talebi söyleyenin omuzuna yıkılacak sorumluluklarla da alakalıdır. İnsan kast ettiğini söyler, söylediğini kast eder ideal bir iletişim toplumunda, ya da bunu kabul ederek bir birimize itirazda bulunabiliriz. Kastetmediğimi söylüyor durumda olmam, iletişimin mümkün olmasının şartlarını, gereklerini savunmamla, iletişimin temel normatif duruşuna dönmekle alakalıdır.
İnsan ne dediğine karar verme, yani bunu açıklığa kavuştırma hakkına sahiptir dedik. Bu bir yükümlülük de değildir. Bu hakkın kullanılıp kullanılmaması "yanlış "anlaşılanın", yanlış anlaşıldığını düşünenin, düşüncesi tartışılanın hakkıdır. Karşı tarafın da yanlış anlaşılmaya, ifadesinin yanlış anlaşılmasını düzeltmeye hakkı vardır.
Toparlarsak: Tartışma ilk elde ele alınan düşüncenin üzerindeki uzlaşmazlığın anlaşmayla sonuçlanmasını değil, karşılıklı iddiaların ne(ler) olduğu üzerinde uzlaşmayı hedefleyebilir (Gadameri hatırlayarak).
"Hayır!" normatif olarak bağlayıcıdır (Haberması hatırlayarak), gerekçelendirilecektir. "Hayır, çünkü"... Onaylamayla değil, onaylamamakla tartışma kabul edilebilir. İlk elde onaylanacak olan, "evet bunu söylüyorum"dur. Karşı tarafın neyi söylediğinde uzlaşmak, konu üzerinde bir çeşit uzlaşma olsa da (buradan nerede ayrışıldığı ortaya çıkmaz, gerekçeler talep ediliyor olabilir, vb.).
....
Yanlışa, yanlış anlaşılmaya hoşgörü karşı tarafı küçümsemeye dönüştüğünde, karşı tarafın kapasitesini ciddiye almamaya dönüştüğünde sorunlu. Her yanlış anlaşılma sorunlu olmayabilir, nsanlar her konuyu tartışma istemeyebilir, zamanları olmayabilir vb. Buna karar verecek olanlar "yanlış anlaşıldıklarını" düşünenlerdir.
Tersi de geçerli olabilir. Yanlış anlaşıldığını sananın karşı tarafı yanlış anlaması da nadiren gerçekleşen bir durum değildir. Kimin yanlış anlaşıldığı üzerinde bir uzlaşmanın da tartışmanın devamı için zorlanması anlamlı değildir. Uzlaşmazlığı körüklememek, yargıları paranteze almak önerilebilse de her daim mümkün değildir.
...
Tartışma kin, öfke intikam, tahakkm işi değildir. tahakküm derdinin olmadığı yerde açık bir tartışma olur. Tahakküm talebi, ihtiyacı ile tahakküm aynı şeyler değidir. İnsanı, tartışmacıyı hatasız olmaya davet etmek insana haksızlıktır. İnsanlar karşılıklı çabalarla pozisyonlarını eşitler, belirlerler.
Öğrenci öğretmen tartışmasında dahi pozisyon belirlemeleri, eşitlik eşiklerinin şekillenmesi gereklidir. Argümentasyonun (tartışmayı belirlemek için) kesilmemesi gibi.
...
Hoşgörü insanın yanılabilirliğini, gaf yapabilirliğini kabulleniş; hatalardan rant sağlamama, davranışları idealize edilmiş davranışlarla kıyaslamama; kimseyi olup bitmiş görmeme, olgunlukla karşılama halidir.
Olgunluğun ifadesi olarak hoşgörü bir tartışmada da kendisini ifade eder: Yanlış anlaşılmayı düşmenlıkla karşılatmaz, puanlamaz, üstünlük kurma ya da aşağıda kalmama derdi taşımaz. Rakibini düşmanlaştırmaz, rakibiyle kendisini incitmez, rakibi tartışma ortaklığına çeker.
"Hoşgörü" karşı tarafın anlayışına tereddütün ifadesi olduğunda, kendi ifadesinin tartışılamazlığını perdelediğinde "hoşgörüsüzlüğü mü hoşgöreceğiz!" der. Sömürgecilerden hoşgörü değil adalet talep etmek bu yüzden gereklidir!
4 Mayıs 2011 Çarşamba
Gün içinde fırsat buldukça yazılacak….
(Not: Bursevî Şerhi okunmadan S.Y. yazısından yola çıkarak….)
“Bu eserler, müelliflerinin manevi tecrübeleri olduğundan, bizim onları sözgelimi modern anlatılar gibi ‘okuyup’ anlamamız ve istifade etmemiz hayli güç. ………….Kaldı ki, eserleri ‘müşahade’lerinden ibaret olduğu, hatta binlerce müşanedatından biri olduğu için, filmi gerçekleştirecekleri aşılması güç manialar beklemektedir.”
Alıntısında temel sorun Mesnevi’nin “müşahade”leri anlatan “manevi tecrübe”lerden ibaret görülmesidir.
Burda bir temel sorunla tekrar yüzleşmiş oluyoruz. Tasavvuf bir “manevi tecrübe” aktarımı mı yoksa “insan olmak” üzere, “insan yetiştirmeyi” önceleyen bir meslek mi?
Tasavvufun içinde manevi tecrübe yok mu ya da manevi tecrübe ile insan olgunlaşır itirazlarına verilecek cevap işin pratiğinde ortaya çıkıyor.
Manevî tecrübeyi öne çeken, ona baskın bir rol biçenler uygulamada uzleti, sırları, kendine dönüklüğü bir metod olarak kullanıyorlar. İnsanla fazla muhatap olmayı sevmeyince, ondan bir şey öğrenmekde bir yerde mümkün olmuyor. Bilenler ve bilmeyenler diye bir büyük ayrım çıkarken, asırlar üzerinden damıtılarak bugün taşınan mevlevi zerafetine ise problem çözmek, örnek olmak, bir şeyleri paylaşmak, doğruyu göstermekten ziyade, zor durumlarda nezaketle başından savmak görevi düşüyor.
Bursevî şerhinden verilen alıntılar, şerhin harf semboliğine ne kadar yatkın olduğuna işaret ediyor. Bursevi Şerhi, bu haliyle, hurufiliğe zemin hazırlar bir derinlikte; kabalistik eleştirilerine maruz kalınan geleneğin yazıya geçmiş ilk hali muhtemelen. Ondan evvel var mıydı bilmiyoruz ya da kastı bu değilken bu konuya gereğinden fazla önemi mi verdi onu da bilmiyoruz.
“Mesnevî”yi dikkatli bir okumada harfler üzerinden bir şeyler anlatan satırlara da rastlamak mümkündür. Fakat bu Mesnevinin içinde ne kadardır diye bakıldığında çok fazla değildir. Mesnevinin geri kalanında verdiği mesaja bakmak lazım. Bir çok yerinde okuyana direk olarak verilen mesajların niteliğine bakmalı. “Mesnevî” deki remizler ise hikayelerdeki karakterler üzerinde somut şeyler üzerinedir. Örneğin, padişah bazan insanı temsil eder, bazen yaratıcıyı, bazen şeyhi; gene nefis belli hayvanlar ve onların tabiatları ile temsil edilir. Hatta bir hikayenin içinde, hikaye ilerledikçe, (birinci cilteki “bedevi ve karısı” gibi) bir sembole farklı anlamlar yüklendiği de olur. Mesnevi de kullanılan sembolik dil gündelik hayatın düzenlenmesi üzerine olan hikayelerdir çoğu kez.
(Not: Bursevî Şerhi okunmadan S.Y. yazısından yola çıkarak….)
“Bu eserler, müelliflerinin manevi tecrübeleri olduğundan, bizim onları sözgelimi modern anlatılar gibi ‘okuyup’ anlamamız ve istifade etmemiz hayli güç. ………….Kaldı ki, eserleri ‘müşahade’lerinden ibaret olduğu, hatta binlerce müşanedatından biri olduğu için, filmi gerçekleştirecekleri aşılması güç manialar beklemektedir.”
Alıntısında temel sorun Mesnevi’nin “müşahade”leri anlatan “manevi tecrübe”lerden ibaret görülmesidir.
Burda bir temel sorunla tekrar yüzleşmiş oluyoruz. Tasavvuf bir “manevi tecrübe” aktarımı mı yoksa “insan olmak” üzere, “insan yetiştirmeyi” önceleyen bir meslek mi?
Tasavvufun içinde manevi tecrübe yok mu ya da manevi tecrübe ile insan olgunlaşır itirazlarına verilecek cevap işin pratiğinde ortaya çıkıyor.
Manevî tecrübeyi öne çeken, ona baskın bir rol biçenler uygulamada uzleti, sırları, kendine dönüklüğü bir metod olarak kullanıyorlar. İnsanla fazla muhatap olmayı sevmeyince, ondan bir şey öğrenmekde bir yerde mümkün olmuyor. Bilenler ve bilmeyenler diye bir büyük ayrım çıkarken, asırlar üzerinden damıtılarak bugün taşınan mevlevi zerafetine ise problem çözmek, örnek olmak, bir şeyleri paylaşmak, doğruyu göstermekten ziyade, zor durumlarda nezaketle başından savmak görevi düşüyor.
Bursevî şerhinden verilen alıntılar, şerhin harf semboliğine ne kadar yatkın olduğuna işaret ediyor. Bursevi Şerhi, bu haliyle, hurufiliğe zemin hazırlar bir derinlikte; kabalistik eleştirilerine maruz kalınan geleneğin yazıya geçmiş ilk hali muhtemelen. Ondan evvel var mıydı bilmiyoruz ya da kastı bu değilken bu konuya gereğinden fazla önemi mi verdi onu da bilmiyoruz.
“Mesnevî”yi dikkatli bir okumada harfler üzerinden bir şeyler anlatan satırlara da rastlamak mümkündür. Fakat bu Mesnevinin içinde ne kadardır diye bakıldığında çok fazla değildir. Mesnevinin geri kalanında verdiği mesaja bakmak lazım. Bir çok yerinde okuyana direk olarak verilen mesajların niteliğine bakmalı. “Mesnevî” deki remizler ise hikayelerdeki karakterler üzerinde somut şeyler üzerinedir. Örneğin, padişah bazan insanı temsil eder, bazen yaratıcıyı, bazen şeyhi; gene nefis belli hayvanlar ve onların tabiatları ile temsil edilir. Hatta bir hikayenin içinde, hikaye ilerledikçe, (birinci cilteki “bedevi ve karısı” gibi) bir sembole farklı anlamlar yüklendiği de olur. Mesnevi de kullanılan sembolik dil gündelik hayatın düzenlenmesi üzerine olan hikayelerdir çoğu kez.
16 Şubat 2011 Çarşamba
HAKİKAT MEVZUBAHİS OLDUĞUNDA GERİYE KALAN HER ŞEY TEFERRUATTAN İBARETTİR!
Korkmaya hakkınız olduğunda korkun.
Çekinmeye hakkınız olduğunda çekinin.
Konuşmaya zorlandığınızda becerebiliyorsanız susun.
Ama ağzınızı açarsanız bir kez, hakikatten başka ses çıkmasın sizden.
Korkmak, çekinmek insanîdir.
Ateşle oynadığının farkında olmak, avamı ürkütür, ip cambazını ipten düşürür.
İp cambazı, ateş yutan, çember yırtan aslan bilir ve unutur.
Bilmek sarsar, bilmek ürkütür, bilmek sorumlu kılar. Bildiğini eliyle, gözüyle, nefesiyle bilen bildiğinde ustadır.
Usta okçu nişan almayı unutur. Attan ata atlayan hesap yapmaz, gözünü dört açar
Hesap yapacaksan attan ata atlarken yapman gereken hesabı yap. Yapılmamışı yaparken, ne yapılırsa yapılsın işlemeyeceğini bilenin ve yere çakılana kadar çare arayanın hesabını yap. Yere çakılmaman atın seni misafir etmeye gönüllü olmasından ve hesaplılığı öncelememenden. Düşe kalka büyüdün. Başka çaren kalmadığında, yere çakılırken, aslan ağzını açtığında, havaya fırladığında düşündüğün yapılabilecek bir şey aramaktan ibaret. Dişin de tırnağın da bunu aramakta. Ya düşüşe razı ol, aslanın ağzına kafanı sok, bazan en doğrusu budur, ya da tecrübe altındaki tecrübeden ol.
Gördüğün yapacağın,. Gördüğün düşündüğün. Gördüğün imkanın.
Sen susanlardan değil konuşanlardan olduğunda sana geveze diyecekler belki, ”konuşmam göz gezdirmekten ibaret ”de. Sustuğunda ”susturduk” da diyecekler, ”pısırık” da, ”tenezzül etmiyor” da. Aynı kişiden, aynı kişilerden hepsini birden duyduğunda de ki, biz gördüğümüzde karar vermiş oluruz. Söylediğimizde yapıyor oluruz.
Kaçınamayacağın bir şey var Ey Talip:
Haklıyı haksız, mazlumu zalim, yalanı doğru yapamazsın. Bunlar zıddına da dönüşür, ama, buna sen karar veremezsin. Bir söylediğin bir söyleyeceğini tutmayacak olduğunda dahi olanı söyleyeceksin. Önce kendine, önce talibi olana.
Önce başkalarına söyleyen ya gevezedir gerçekten, ya da kendinden geçmiş bir kişi. Kendisinde saklayacağı bir şey kalmamıştır, söyler. Dağdan, taştan ayırd edemez de söyler. Düşündüğünü herkesin bildiğini göstermek ister de söyler.
Söyleyeceğin şey zaten herkesin bildiği bir şey. Suskunluğu, konuşmuşluğu abartma!
Kapını çalan hakikat ise, kalacak bir yer arıyorsa, bu kalbin kendi yuvası olduğunu bilir de kapını vurur.
Hakikate sırt döndüğünde, hakikatinin hakikatine sırt döneceksin, bundan büyük yitirilecek hiç bir şey yok!
Kapıyı açamaman son şansı kaçırman da değil. Sana uğrayacak olan, çaresiz olsa bacadan girerdi. Sen kararını vere dur, ben kapıma bekçiler koymaktayım. Kapılarımı sökmekteyim. Kapının önünde yatmaktayım. Sen yolundan çıkmışlarla kendini aynı taşa vurma.
Hakikat mevzubahis olduğunda, başka her şey teferruattan ibarettir.
İster sus, ister konuş, ister ustalarını hatırla: Gördüğün ve işittiğin her şey sana emanet.
Üstünü örtmek ya da aydınlığa kavuşturmak hakikatlilik işi.
Gece gibi karanlık ve şefkatli ol örttüğünde.
Pırıl pırıl güneşli bir gün gibi aydınlat karanlıkta kalanı, herkese ait olanı, söylemen için senin kapını çalanı.
Sırrı olan konuşur. Susan konuşur.
Çekinmeye hakkınız olduğunda çekinin.
Konuşmaya zorlandığınızda becerebiliyorsanız susun.
Ama ağzınızı açarsanız bir kez, hakikatten başka ses çıkmasın sizden.
Korkmak, çekinmek insanîdir.
Ateşle oynadığının farkında olmak, avamı ürkütür, ip cambazını ipten düşürür.
İp cambazı, ateş yutan, çember yırtan aslan bilir ve unutur.
Bilmek sarsar, bilmek ürkütür, bilmek sorumlu kılar. Bildiğini eliyle, gözüyle, nefesiyle bilen bildiğinde ustadır.
Usta okçu nişan almayı unutur. Attan ata atlayan hesap yapmaz, gözünü dört açar
Hesap yapacaksan attan ata atlarken yapman gereken hesabı yap. Yapılmamışı yaparken, ne yapılırsa yapılsın işlemeyeceğini bilenin ve yere çakılana kadar çare arayanın hesabını yap. Yere çakılmaman atın seni misafir etmeye gönüllü olmasından ve hesaplılığı öncelememenden. Düşe kalka büyüdün. Başka çaren kalmadığında, yere çakılırken, aslan ağzını açtığında, havaya fırladığında düşündüğün yapılabilecek bir şey aramaktan ibaret. Dişin de tırnağın da bunu aramakta. Ya düşüşe razı ol, aslanın ağzına kafanı sok, bazan en doğrusu budur, ya da tecrübe altındaki tecrübeden ol.
Gördüğün yapacağın,. Gördüğün düşündüğün. Gördüğün imkanın.
Sen susanlardan değil konuşanlardan olduğunda sana geveze diyecekler belki, ”konuşmam göz gezdirmekten ibaret ”de. Sustuğunda ”susturduk” da diyecekler, ”pısırık” da, ”tenezzül etmiyor” da. Aynı kişiden, aynı kişilerden hepsini birden duyduğunda de ki, biz gördüğümüzde karar vermiş oluruz. Söylediğimizde yapıyor oluruz.
Kaçınamayacağın bir şey var Ey Talip:
Haklıyı haksız, mazlumu zalim, yalanı doğru yapamazsın. Bunlar zıddına da dönüşür, ama, buna sen karar veremezsin. Bir söylediğin bir söyleyeceğini tutmayacak olduğunda dahi olanı söyleyeceksin. Önce kendine, önce talibi olana.
Önce başkalarına söyleyen ya gevezedir gerçekten, ya da kendinden geçmiş bir kişi. Kendisinde saklayacağı bir şey kalmamıştır, söyler. Dağdan, taştan ayırd edemez de söyler. Düşündüğünü herkesin bildiğini göstermek ister de söyler.
Söyleyeceğin şey zaten herkesin bildiği bir şey. Suskunluğu, konuşmuşluğu abartma!
Kapını çalan hakikat ise, kalacak bir yer arıyorsa, bu kalbin kendi yuvası olduğunu bilir de kapını vurur.
Hakikate sırt döndüğünde, hakikatinin hakikatine sırt döneceksin, bundan büyük yitirilecek hiç bir şey yok!
Kapıyı açamaman son şansı kaçırman da değil. Sana uğrayacak olan, çaresiz olsa bacadan girerdi. Sen kararını vere dur, ben kapıma bekçiler koymaktayım. Kapılarımı sökmekteyim. Kapının önünde yatmaktayım. Sen yolundan çıkmışlarla kendini aynı taşa vurma.
Hakikat mevzubahis olduğunda, başka her şey teferruattan ibarettir.
İster sus, ister konuş, ister ustalarını hatırla: Gördüğün ve işittiğin her şey sana emanet.
Üstünü örtmek ya da aydınlığa kavuşturmak hakikatlilik işi.
Gece gibi karanlık ve şefkatli ol örttüğünde.
Pırıl pırıl güneşli bir gün gibi aydınlat karanlıkta kalanı, herkese ait olanı, söylemen için senin kapını çalanı.
Sırrı olan konuşur. Susan konuşur.
1 Şubat 2011 Salı
2040. Dogru yol vardır... fakat pusuda gizlidir. Bulmak için durmadan, dinlenmeden delicesine aramak gerek; böyle arayan bulur!
Dagınıklık, pusuda toplulugu arar... sen hemen bu isteyende istenenin yüzünü gör!
Bagdaki cansız mahsulat, köklerinden sürmüs, yetismistir... onlara diriligi vereni anla!
Hiç müjde verecek biri olmasaydı bu zindandakilerin gözleri, hep kapıya dikilir, kalır mıydı?
Irmak olmasaydı yüz binlerce ırmaga batıp ıslanan olur muydu?
2045.Yanını yere koyup yatamıyor, rahatsız oluyorsun... bil ki evde bir yatagın,
3565. Asagı indin de ondan ayrıldın mı Allah, rahmetiyle o agacı degistirir.
Bu asagıya inme, bu tevazu yüzünden Allah gözüne dogru bir görüs kabiliyeti verir.
Dogru görüs kolay ve bedava olsaydı Mustafa Allahdan bu görüsü diler miydi?
Dedi ki: "Yarabbi, yukarıda olsun, asagıda olsun, her cüzü bana oldugu gibi göster!"
Asagıya indikten sonra yine o agaca çık... çünkü artık o agaç, "OL" emriyle degismis yesermistir.
4.cilt Mesnevi
Dagınıklık, pusuda toplulugu arar... sen hemen bu isteyende istenenin yüzünü gör!
Bagdaki cansız mahsulat, köklerinden sürmüs, yetismistir... onlara diriligi vereni anla!
Hiç müjde verecek biri olmasaydı bu zindandakilerin gözleri, hep kapıya dikilir, kalır mıydı?
Irmak olmasaydı yüz binlerce ırmaga batıp ıslanan olur muydu?
2045.Yanını yere koyup yatamıyor, rahatsız oluyorsun... bil ki evde bir yatagın,
3565. Asagı indin de ondan ayrıldın mı Allah, rahmetiyle o agacı degistirir.
Bu asagıya inme, bu tevazu yüzünden Allah gözüne dogru bir görüs kabiliyeti verir.
Dogru görüs kolay ve bedava olsaydı Mustafa Allahdan bu görüsü diler miydi?
Dedi ki: "Yarabbi, yukarıda olsun, asagıda olsun, her cüzü bana oldugu gibi göster!"
Asagıya indikten sonra yine o agaca çık... çünkü artık o agaç, "OL" emriyle degismis yesermistir.
4.cilt Mesnevi
8 Ocak 2011 Cumartesi
MEVLÂNÂ’NIN FİKRİ HAYATI
http://akademik.semazen.net/article_detail.php?id=215
Abdülbaki GÖLPINARLI
Mevlânâ’ya göre dünya kötü değildir; hattâ para-pul, çoluk-çocuk, dünya değildir; dünya, Tanrıdan, gerçek varlıktan gaflet etmektir.
13 Şubat 2008 ...
Mevlânâ Celâleddin, Hind-İran, Roma-Bizans kaynaklarından gelen, yer yer, eski dinlerin, hattâ yerli halkın inanç ve gelenekleriyle beslenen, sonucu “Hükemâ” denen İslâm filozofları tarafından İslâmîleştirilen, inançlarıyla, nazariyeleriyle, terimleriyle kalıplaşan ve hayalî bir idealizm olan Vahdet-i Vücudcu (Varlık Birliği) tasavvufu, insancı ve moralist bir tarza sokan büyük bir mütefekkirdir. O, idealist bir sistemin verdiği vicdanî huzurla bu birlik âleminde kendinden geçmez, ferdiyetini terk eder, insanlara yayılır. Ona göre; bütün aykırılıklar, ayrılıklar, gidiş yollarındadır. Onun inancı, insanı yoklum âlemine çeken, hayallere daldıran bir inanç olmaktan ziyade amelî bir Varlık Birliği inancıdır. Sınırsız bir müsamahayla insanlığı hâkim eden, iyiliği ve hayrı gözeten bir birliktir.
Mevlânâ"ya göre dünya kötü değildir; hattâ para-pul, çoluk-çocuk, dünya değildir; dünya, Tanrıdan, gerçek varlıktan gaflet etmektir. Bir kabın içinde su yoksa denizin ortasında bile olsa batmaz, fakat içinde su olursa batar-gider. Bunun gibi insanın içinde dünya hırsı olmadıkça insan dünya nîmetlerine gark olsa ona hiçbir zarar gelmez, içinde hırs olan batar.
Yunan felsefesini iyiden iyiye bilen Mevlânâ, Heraklit gibi âlemi, hiç durmadan olup biten bir oluş âlemi görür. Onca her an bütün kâinat, yeniden yaratılmada, o an, gene bütün parça-buçuğuyla yokluğa gitmektedir. Kâinat âdeta akan bir nehirdir. Biz hep o nehri görürüz, fakat nehir bütün katreleriyle akıp gitmekte, giden bir daha geri dönmemekte, gelen de hep yeniden-yeniye gelmektedir. Her olay, her şey çeşitli sebeplerin sonucudur, her sonuç da bir başka olaya, bir başka şeye sebeptir. Böylece âlem, her an yenilenmektedir. İnsan da baba beline, ana rahmine düşmeden önce, âlemin zerrelerindeydi, canlılar, bitkiler ve cansızlar âlemindeydi. O, âleme gelmeden önce unsurlardaydı, yâni topraktaydı, sudaydı, ateşteydi, yeldeydi. Ondan önce göklerde, daha önceyse Mutlak Varlık"ın zatî iktizâsı olan ilgisindeydi. İnsan öldükten sonra da maddesi, gene âleme yayılmakta, bu suretle de âlem, âdem olmakta, âdem âlem olup durmaktadır.
Bütün dinlerin, bütün mezheplerin üstüne çıkmış olan, fakat zâhiren Hanefî Mezhebine ve tasavvufa bağlı bulunan Mevlânâ"nın cebir ve ihtiyar hususundaki inancı da tam moralist bir inançtır. O, âdeta mezhepte olduğu kadar tasavvufta da bir müçtehittir. Ona göre; cüz"î iradeyi inkâr edip yapılan işlerin, kulun irade ve ihtiyariyle olduğunu kabul eden, Tanrı bilgisinin kulu, bir işi yapmaya cebretmediğini söyleyen Mu"tezile haksızdır. Fakat kulun idare ve ihtiyarını kabul etmeyen Cebrîler de haklı değildir. Bir ok atsak biz yayız, atan Tanrıdır. Fakat feryâdımız nasıl aczimize delâlet ediyorsa utanmamız ve nâdim olmamız da ihtiyârımıza delâlet eder. Gerçek ve Mutlak Varlığa ulaşmayan, benliğinden, bencilliğinden, geçmeyen kişinin, yaptığı işleri Tanrıya isnad etmesi yalancılıktır. Bu çeşit insan, mademki henüz Mutlak Varlık"ta yok olmamıştır; iyiye, hayra çalışması, edebe riayet etmesi, hayrı Tanrıdan bilip kötülüğü kendisine vermesi gerektir. Benliğinden, benciliğinden kurtulan, Mutlak Varlık"a ulaşan kişiye gelince o, cebirden de bahsedebilir, ihtiyardan da; çünkü onun varlığı, nasıl Tanrı varlığıysa ihtiyârı da Tanrı ihtiyârıdır. Görülüyor ki bu, tamamıyla mezhep içinde bir içtihattır. Zâten Mevlânâ, kıyâsı kabul etmemekle, sarhoşun karı boşamasının doğru olmadığını söylemekle de Hanefî Mezhebinde bir müçtehit olduğunu izhâr etmiştir.
Mevlânâ, insan zaafını bildiği için insandan yüz yüze iyilik istemez; niyetinin iyi ve güzel olmasına bakar. O, sebzenin bile saplarıyla tartıldığını bilir. Her şeyin hayra ve olgunluğa doğru gittiğine inandığı gibi, kötülüğün de olgunluğun ve iyiliğin noksanı olduğunu bilir. Yumuşaklığın, yüzlerce ordudan daha kuvvetli olduğunu söylemekle beraber, sorumluluğa da gerçekten taraftardır.
Mevlânâ"ya göre terbiyenin temeli, önce kendini terbiye etmektir. Mevlânâ"nın en ziyade tenkidine uğrayanlar, halkın bilgisizliğini, aczini istismar edenlerdir. Bu yüzden medreseyi tenkid ettiği kadar tekkeleri de, şeyhleri de kınar. Herkesin bir işle meşgul olmasını, elinin emeğiyle geçinmesini, at gibi hür yürümesini, leş gibi halkın omzuna yük olmasını tavsiye eden Mevlânâ"ya göre Tanrıya dayanmak da ancak çalışmak hususundaki dayanaktır.
İnsanı, yaratılışın önü ve sonu görmek, gayesi ve neticesi saymak, tusavvufun temel inançlarındandır. Hattâ bu inanç yüzünden bütün kâinatı kendinde gören, kendini âlemin merkezi bilen, Peygamberle boy ölçüşmeye kalkışan sûfîler çoktur. Mevlânâ"ya göreyse bu inanç bir bencilik halinde değil, içli, derin bir sevgi halinde belirir; o, bütün insanlığa, bütün canlılara, bütün dünyaya yayılmıştır. O, her dini, her inancı, o inançta riya yoksa hoş görür. Olgun kişinin bütün bağlardan, bütün nisbî ve izafî şeylerden mutlak olduğuna inanır. İrade ve ihtiyâr inancında olduğu gibi bu inançta da benlikten, bencilikten geçmiş olmayı şart koşar. Zamanının Ahmed"i olduğunu... belirtir, “Canım bedenimde oldukça seçilmiş Ahmed"e kulum” der, “Benden bundan başka bir söz nakleden olursa ondan da bîzârım, o sözden de bîzârım” diye Muhammed"e bağlılığını bildirerek olağanüstü temkinini belirtir.
Hâsılı Mevlânâ"nın tasavvufu, yalnız mistik ve idealist bir tasavvuf değildir. Sınırlı varlıktan, benlikten, bencilikten tamamıyla sıyrılmak, halka, topluma yayılmak suretiyle tecelli eden ve sosyal hayatta sınırsız bir sevgi, insanî bir görüş ve mutlak bir birlik halinde; moral sahadaysa herkesin bir olgun kişiye uymak suretiyle umumî olarak hayra, iyiye, güzele doğru bir gidiş, insanî bir terbiye halinde tezahür eden ve böylece de realist ve amelî bir karaktere sahip olan bir tasavvuftur.
Mevlânâ, insanın olgunlaşması için aşka, cezbeye, aşkı ve cezbeyi beslemek için de raksa ve müziğe ilâhî bir önem vermiş, âdeta dinde bir reform yapmıştır. Mevlânâ"dan önceki sûfilerde, hattâ Yunan filozoflarında, iptidaî dinlerde bile raksa ve müziğe önem verilmiştir. Aşk ve cezbe, bütün Melâmet erbâbınca sülûkun, yâni olgunluk yolculuğunun, mânevî yolculuğun bir temelidir. Fakat Mevlânâ"nın bunlara verdiği önem büsbütün başkadır. Olgun insana karşı duyulan sınırsız aşk, bütün benliği, benciliği yıkan tek şeydir. Müzikse insanların dillerini birleştiren, ruhlarını yıkayan, onları ayıplardan, kirlerden arıtan ilâhî bir aşk ifadesidir; aşk çağlayanıdır. Zaten kendisi de, oğlu da, torunu da rebap çalmadadır...
Tarih Coğrafya Dünyası Mevlânâ Özel Sayısı, 15 Aralık 1959, Sayı: 12, Cild: 2, s. 406-409
Abdülbaki GÖLPINARLI
Mevlânâ’ya göre dünya kötü değildir; hattâ para-pul, çoluk-çocuk, dünya değildir; dünya, Tanrıdan, gerçek varlıktan gaflet etmektir.
13 Şubat 2008 ...
Mevlânâ Celâleddin, Hind-İran, Roma-Bizans kaynaklarından gelen, yer yer, eski dinlerin, hattâ yerli halkın inanç ve gelenekleriyle beslenen, sonucu “Hükemâ” denen İslâm filozofları tarafından İslâmîleştirilen, inançlarıyla, nazariyeleriyle, terimleriyle kalıplaşan ve hayalî bir idealizm olan Vahdet-i Vücudcu (Varlık Birliği) tasavvufu, insancı ve moralist bir tarza sokan büyük bir mütefekkirdir. O, idealist bir sistemin verdiği vicdanî huzurla bu birlik âleminde kendinden geçmez, ferdiyetini terk eder, insanlara yayılır. Ona göre; bütün aykırılıklar, ayrılıklar, gidiş yollarındadır. Onun inancı, insanı yoklum âlemine çeken, hayallere daldıran bir inanç olmaktan ziyade amelî bir Varlık Birliği inancıdır. Sınırsız bir müsamahayla insanlığı hâkim eden, iyiliği ve hayrı gözeten bir birliktir.
Mevlânâ"ya göre dünya kötü değildir; hattâ para-pul, çoluk-çocuk, dünya değildir; dünya, Tanrıdan, gerçek varlıktan gaflet etmektir. Bir kabın içinde su yoksa denizin ortasında bile olsa batmaz, fakat içinde su olursa batar-gider. Bunun gibi insanın içinde dünya hırsı olmadıkça insan dünya nîmetlerine gark olsa ona hiçbir zarar gelmez, içinde hırs olan batar.
Yunan felsefesini iyiden iyiye bilen Mevlânâ, Heraklit gibi âlemi, hiç durmadan olup biten bir oluş âlemi görür. Onca her an bütün kâinat, yeniden yaratılmada, o an, gene bütün parça-buçuğuyla yokluğa gitmektedir. Kâinat âdeta akan bir nehirdir. Biz hep o nehri görürüz, fakat nehir bütün katreleriyle akıp gitmekte, giden bir daha geri dönmemekte, gelen de hep yeniden-yeniye gelmektedir. Her olay, her şey çeşitli sebeplerin sonucudur, her sonuç da bir başka olaya, bir başka şeye sebeptir. Böylece âlem, her an yenilenmektedir. İnsan da baba beline, ana rahmine düşmeden önce, âlemin zerrelerindeydi, canlılar, bitkiler ve cansızlar âlemindeydi. O, âleme gelmeden önce unsurlardaydı, yâni topraktaydı, sudaydı, ateşteydi, yeldeydi. Ondan önce göklerde, daha önceyse Mutlak Varlık"ın zatî iktizâsı olan ilgisindeydi. İnsan öldükten sonra da maddesi, gene âleme yayılmakta, bu suretle de âlem, âdem olmakta, âdem âlem olup durmaktadır.
Bütün dinlerin, bütün mezheplerin üstüne çıkmış olan, fakat zâhiren Hanefî Mezhebine ve tasavvufa bağlı bulunan Mevlânâ"nın cebir ve ihtiyar hususundaki inancı da tam moralist bir inançtır. O, âdeta mezhepte olduğu kadar tasavvufta da bir müçtehittir. Ona göre; cüz"î iradeyi inkâr edip yapılan işlerin, kulun irade ve ihtiyariyle olduğunu kabul eden, Tanrı bilgisinin kulu, bir işi yapmaya cebretmediğini söyleyen Mu"tezile haksızdır. Fakat kulun idare ve ihtiyarını kabul etmeyen Cebrîler de haklı değildir. Bir ok atsak biz yayız, atan Tanrıdır. Fakat feryâdımız nasıl aczimize delâlet ediyorsa utanmamız ve nâdim olmamız da ihtiyârımıza delâlet eder. Gerçek ve Mutlak Varlığa ulaşmayan, benliğinden, bencilliğinden, geçmeyen kişinin, yaptığı işleri Tanrıya isnad etmesi yalancılıktır. Bu çeşit insan, mademki henüz Mutlak Varlık"ta yok olmamıştır; iyiye, hayra çalışması, edebe riayet etmesi, hayrı Tanrıdan bilip kötülüğü kendisine vermesi gerektir. Benliğinden, benciliğinden kurtulan, Mutlak Varlık"a ulaşan kişiye gelince o, cebirden de bahsedebilir, ihtiyardan da; çünkü onun varlığı, nasıl Tanrı varlığıysa ihtiyârı da Tanrı ihtiyârıdır. Görülüyor ki bu, tamamıyla mezhep içinde bir içtihattır. Zâten Mevlânâ, kıyâsı kabul etmemekle, sarhoşun karı boşamasının doğru olmadığını söylemekle de Hanefî Mezhebinde bir müçtehit olduğunu izhâr etmiştir.
Mevlânâ, insan zaafını bildiği için insandan yüz yüze iyilik istemez; niyetinin iyi ve güzel olmasına bakar. O, sebzenin bile saplarıyla tartıldığını bilir. Her şeyin hayra ve olgunluğa doğru gittiğine inandığı gibi, kötülüğün de olgunluğun ve iyiliğin noksanı olduğunu bilir. Yumuşaklığın, yüzlerce ordudan daha kuvvetli olduğunu söylemekle beraber, sorumluluğa da gerçekten taraftardır.
Mevlânâ"ya göre terbiyenin temeli, önce kendini terbiye etmektir. Mevlânâ"nın en ziyade tenkidine uğrayanlar, halkın bilgisizliğini, aczini istismar edenlerdir. Bu yüzden medreseyi tenkid ettiği kadar tekkeleri de, şeyhleri de kınar. Herkesin bir işle meşgul olmasını, elinin emeğiyle geçinmesini, at gibi hür yürümesini, leş gibi halkın omzuna yük olmasını tavsiye eden Mevlânâ"ya göre Tanrıya dayanmak da ancak çalışmak hususundaki dayanaktır.
İnsanı, yaratılışın önü ve sonu görmek, gayesi ve neticesi saymak, tusavvufun temel inançlarındandır. Hattâ bu inanç yüzünden bütün kâinatı kendinde gören, kendini âlemin merkezi bilen, Peygamberle boy ölçüşmeye kalkışan sûfîler çoktur. Mevlânâ"ya göreyse bu inanç bir bencilik halinde değil, içli, derin bir sevgi halinde belirir; o, bütün insanlığa, bütün canlılara, bütün dünyaya yayılmıştır. O, her dini, her inancı, o inançta riya yoksa hoş görür. Olgun kişinin bütün bağlardan, bütün nisbî ve izafî şeylerden mutlak olduğuna inanır. İrade ve ihtiyâr inancında olduğu gibi bu inançta da benlikten, bencilikten geçmiş olmayı şart koşar. Zamanının Ahmed"i olduğunu... belirtir, “Canım bedenimde oldukça seçilmiş Ahmed"e kulum” der, “Benden bundan başka bir söz nakleden olursa ondan da bîzârım, o sözden de bîzârım” diye Muhammed"e bağlılığını bildirerek olağanüstü temkinini belirtir.
Hâsılı Mevlânâ"nın tasavvufu, yalnız mistik ve idealist bir tasavvuf değildir. Sınırlı varlıktan, benlikten, bencilikten tamamıyla sıyrılmak, halka, topluma yayılmak suretiyle tecelli eden ve sosyal hayatta sınırsız bir sevgi, insanî bir görüş ve mutlak bir birlik halinde; moral sahadaysa herkesin bir olgun kişiye uymak suretiyle umumî olarak hayra, iyiye, güzele doğru bir gidiş, insanî bir terbiye halinde tezahür eden ve böylece de realist ve amelî bir karaktere sahip olan bir tasavvuftur.
Mevlânâ, insanın olgunlaşması için aşka, cezbeye, aşkı ve cezbeyi beslemek için de raksa ve müziğe ilâhî bir önem vermiş, âdeta dinde bir reform yapmıştır. Mevlânâ"dan önceki sûfilerde, hattâ Yunan filozoflarında, iptidaî dinlerde bile raksa ve müziğe önem verilmiştir. Aşk ve cezbe, bütün Melâmet erbâbınca sülûkun, yâni olgunluk yolculuğunun, mânevî yolculuğun bir temelidir. Fakat Mevlânâ"nın bunlara verdiği önem büsbütün başkadır. Olgun insana karşı duyulan sınırsız aşk, bütün benliği, benciliği yıkan tek şeydir. Müzikse insanların dillerini birleştiren, ruhlarını yıkayan, onları ayıplardan, kirlerden arıtan ilâhî bir aşk ifadesidir; aşk çağlayanıdır. Zaten kendisi de, oğlu da, torunu da rebap çalmadadır...
Tarih Coğrafya Dünyası Mevlânâ Özel Sayısı, 15 Aralık 1959, Sayı: 12, Cild: 2, s. 406-409
15 Aralık 2010 Çarşamba
Mevlevîliği dinler üstü bir felsefe olarak düşünmek yanlış olur diye düşünüyoruz. Merkezine bir method ve gaye olarak aşkı koyan bir bakışın, bir yol olarak dinin dışında olması beklenemez. Burada aşkın gayesi varacağı yer eğer ilahi aşk kabul ediliyorsa Tanrının kendisidir. Mecazi aşk için de benzer bir açıklamaya gidersek onu terbiye edici, kendini tanımayı netice olarak gören bir araç olarak kabul edebiliriz ki bu da bir kazançtır. Her halükarda aşk ister terbiye edici olsun, ister imanı güçlendiren ilahi bir yöne sahip olsun netice din içindir.
İnsanlar bundan bir felsefe olarak da istifade edebilirler, bir zevk alabilirler. Esas gaye bu olmasa da kendileri bunu esas gaye olarak tespit edip aslını bozmaya kalmadıkça, bir fayda elde ediyorlarsa bu kabul edilebilir sanırım.
Hz. Mevlâna' yı anlamak, tam mânası ile anladığını iddia etmek gerçek olmayacak kadar büyük bir cüret olur. Bu büyük cüretin varlığı anlama gayretini engelememelidir. Nasibimiz olduğu kadarını anlayabileceğimizi baştan kabul edip mütevazi bir şekilde yola çıkmak galiba düzgün bir başlangıç olur.
Mevlevîliğin "dinler üstü" olarak kabul edilmesinin pek çok sebebi var kanatimizce. Gölpınarlı Dede'nin pek sık altını çizdiği, hatırlattığı fütüvvet geleneği, ahilik, alperenlik gelenekleriyle olan bağ insanlık, adamlık kavramlarıyla bağını her zaman canlı tutmuştur. Ayrım yapmadan her canlıya saygı duyma, güçsüzü koruma, insan içinde olma, insanla öğrenme ve gelişme; terbiye olma insanlığın ayakta tutulmasını şart koşmuştur. Pazara giden, alışveriş eden, halktan insanlara sofrasını, dergahını açan Mevlevîliğin insanları dinlerine göre ayırması beklenemez herhalde. (Mevlevîlikte en başından beri (istisnai haller dışında o da süreli olmak üzere) halveti bir method olarak kullanmamıştır.) Mevlâna'dan, Mesnevî'den din ayrımı gözetmeksizin herkesin insanlığını öğrenmek adına alabileceği bir şeyler olduğunu düşünüyoruz. Fakat iş Mevlevî olmak, Mevleviyeden olup bu yolda ilerlemek, Mevlevîye adına söz söylemek olduğunda kanaatimizce bu iş Kuran ve Sünnet dairesine riayet ile mükemmele erer. Bu konuda düşüncemiz sadece bizim kanaatimizdir, bizi bağlar.
"Dinler üstü" kabul edilme ya da öyle görülme tanınması, okunması için faydalı olmuştur. Fakat bu aynı zamanda müdahaleye açık hale de getirmiştir. Bu sadece başka dinler için de geçerli değildir. Farklı yollar tarafından da okunması, sevilmesi hep bir kendine göre yorumlamanın yolunu açık tutmuştur. Bugün Mevlevîliğin aslını öğrenmeye çalışanlar için, bu, hep bir sıkıntı olmuş. Asıl ile sonradan eklenen yorumlar nerde başlar, nerde biter tespit etmek büyük bir güçlüktür. Tek tek bütün eserleri inceleyip bir ayıklama yapmak neredeyse imkansız olduğu için kanaatimizce mevlanaî düşüncenin temel kavramlarını tespit edip, okumaları bu kavramlar üzerinden yapmak en doğru ve kolay tavır olacaktır.
İnsanlar bundan bir felsefe olarak da istifade edebilirler, bir zevk alabilirler. Esas gaye bu olmasa da kendileri bunu esas gaye olarak tespit edip aslını bozmaya kalmadıkça, bir fayda elde ediyorlarsa bu kabul edilebilir sanırım.
Hz. Mevlâna' yı anlamak, tam mânası ile anladığını iddia etmek gerçek olmayacak kadar büyük bir cüret olur. Bu büyük cüretin varlığı anlama gayretini engelememelidir. Nasibimiz olduğu kadarını anlayabileceğimizi baştan kabul edip mütevazi bir şekilde yola çıkmak galiba düzgün bir başlangıç olur.
Mevlevîliğin "dinler üstü" olarak kabul edilmesinin pek çok sebebi var kanatimizce. Gölpınarlı Dede'nin pek sık altını çizdiği, hatırlattığı fütüvvet geleneği, ahilik, alperenlik gelenekleriyle olan bağ insanlık, adamlık kavramlarıyla bağını her zaman canlı tutmuştur. Ayrım yapmadan her canlıya saygı duyma, güçsüzü koruma, insan içinde olma, insanla öğrenme ve gelişme; terbiye olma insanlığın ayakta tutulmasını şart koşmuştur. Pazara giden, alışveriş eden, halktan insanlara sofrasını, dergahını açan Mevlevîliğin insanları dinlerine göre ayırması beklenemez herhalde. (Mevlevîlikte en başından beri (istisnai haller dışında o da süreli olmak üzere) halveti bir method olarak kullanmamıştır.) Mevlâna'dan, Mesnevî'den din ayrımı gözetmeksizin herkesin insanlığını öğrenmek adına alabileceği bir şeyler olduğunu düşünüyoruz. Fakat iş Mevlevî olmak, Mevleviyeden olup bu yolda ilerlemek, Mevlevîye adına söz söylemek olduğunda kanaatimizce bu iş Kuran ve Sünnet dairesine riayet ile mükemmele erer. Bu konuda düşüncemiz sadece bizim kanaatimizdir, bizi bağlar.
"Dinler üstü" kabul edilme ya da öyle görülme tanınması, okunması için faydalı olmuştur. Fakat bu aynı zamanda müdahaleye açık hale de getirmiştir. Bu sadece başka dinler için de geçerli değildir. Farklı yollar tarafından da okunması, sevilmesi hep bir kendine göre yorumlamanın yolunu açık tutmuştur. Bugün Mevlevîliğin aslını öğrenmeye çalışanlar için, bu, hep bir sıkıntı olmuş. Asıl ile sonradan eklenen yorumlar nerde başlar, nerde biter tespit etmek büyük bir güçlüktür. Tek tek bütün eserleri inceleyip bir ayıklama yapmak neredeyse imkansız olduğu için kanaatimizce mevlanaî düşüncenin temel kavramlarını tespit edip, okumaları bu kavramlar üzerinden yapmak en doğru ve kolay tavır olacaktır.
15 Kasım 2010 Pazartesi
Divan-ı kebirden
842. Biz dünyaya, güneş gibi, herkese can vermeye gelmişiz.
Fe'ilâtün, Mefâ'ilün,Fe'ilât
(c. IV, 1762)
• Biz dünyaya güneş gibi, herkese can vermeye ve böylece herkese yararlı bir işte bulunmaya gelmişiz.
• Kalpleri kırılmış, gamlara düşmüş kişilere dost olalım. Onların gamlarını paylaşalım. Hor görülenleri, toprağa düşenleri, ayak altında ezilenleri gül bahçesi haline getirelim. Biz, dünyaya bunun için gelmişiz.
• Biz altın gibi bir kaç kişinin öz malı değiliz. Biz deniz gibiyiz, maden gibiyiz, bir herkesin malıyız.
• Şu âlemin bedenine, canın ne olduğunu gösterelim. Gaflet içinde kalan, Hakk'ın san'atını, yaratma gücünü göremeyen gözleri aydınlatalım. Biz dünyaya bunun için gelmişiz.
• Biz, yeryüzü gibi yağma yurdu değiliz. Gökyüzü gibi eminiz, hoşuz.
• Kendine gel, sus; biz bunlardan da üstünüz. Biz, söze, dile sığmayız. Bizde paha biçilmez bir hazine gizlenmiştir.
Divan-ı Kebir den Seçmeler – Şefik Can – Cilt 2
Fe'ilâtün, Mefâ'ilün,Fe'ilât
(c. IV, 1762)
• Biz dünyaya güneş gibi, herkese can vermeye ve böylece herkese yararlı bir işte bulunmaya gelmişiz.
• Kalpleri kırılmış, gamlara düşmüş kişilere dost olalım. Onların gamlarını paylaşalım. Hor görülenleri, toprağa düşenleri, ayak altında ezilenleri gül bahçesi haline getirelim. Biz, dünyaya bunun için gelmişiz.
• Biz altın gibi bir kaç kişinin öz malı değiliz. Biz deniz gibiyiz, maden gibiyiz, bir herkesin malıyız.
• Şu âlemin bedenine, canın ne olduğunu gösterelim. Gaflet içinde kalan, Hakk'ın san'atını, yaratma gücünü göremeyen gözleri aydınlatalım. Biz dünyaya bunun için gelmişiz.
• Biz, yeryüzü gibi yağma yurdu değiliz. Gökyüzü gibi eminiz, hoşuz.
• Kendine gel, sus; biz bunlardan da üstünüz. Biz, söze, dile sığmayız. Bizde paha biçilmez bir hazine gizlenmiştir.
Divan-ı Kebir den Seçmeler – Şefik Can – Cilt 2
31 Ekim 2010 Pazar
Şems-i Tebrizi Hz.lerinden
TEBRİZLİ ŞEMSEDDİN VE MEVLÂNÂ
...
Zaten ona göre Müslümanlık, teslimdir, yâni halkı kendisinden emin etmek ve Tanrıya mutî olmaktır. O, Muhammed'in "Elinden, dilenden, Müslümanların emin olduğu kişi Müslümandır" hadîsini pek geniş bir manâda anlıyordu. "Bu gece ben, geleceğim diye söz verdiğim o Hiristiyana gidiyorum dedim. Dediler ki : Biz Müslümanız oysa kâfir, sen bize gel. Ben , o çocuk Müslümandır, çünkü teslim olmuştur. Halk ondan emindir, Tanrıya mutîdir o. Sizse teslim olmamışsınız. Müslümanlık teslim olmaktır dedim" (Fâtih. 13. a ) sözleri, bunu apaçık belirtmektedir.
...
Mevlânâ Celâleddin - Hayatı, Eserleri, Felsefesi - A.Gölpınarlı sh.59
...
Zaten ona göre Müslümanlık, teslimdir, yâni halkı kendisinden emin etmek ve Tanrıya mutî olmaktır. O, Muhammed'in "Elinden, dilenden, Müslümanların emin olduğu kişi Müslümandır" hadîsini pek geniş bir manâda anlıyordu. "Bu gece ben, geleceğim diye söz verdiğim o Hiristiyana gidiyorum dedim. Dediler ki : Biz Müslümanız oysa kâfir, sen bize gel. Ben , o çocuk Müslümandır, çünkü teslim olmuştur. Halk ondan emindir, Tanrıya mutîdir o. Sizse teslim olmamışsınız. Müslümanlık teslim olmaktır dedim" (Fâtih. 13. a ) sözleri, bunu apaçık belirtmektedir.
...
Mevlânâ Celâleddin - Hayatı, Eserleri, Felsefesi - A.Gölpınarlı sh.59
7 Ağustos 2010 Cumartesi
H. Nur Artıran ile Ropörtaj - "Çok iyi bir göz doktoruna beyin ameliyatı yaptırmazlar. Elbette âşıklar medresesininde bir kuralı var. ”
http://www.semazen.net/roportaj_detay.php?id=77
23 Temmuz 2010
Mevlevilik konusunda yapılan akademik çalışmaları yeterli buluyor musunuz? Bu anlamda AŞK’IN SULTANLARI sempozyumu Mevleviliği tanıma anlamında nasıl bir görevi olacak?
Bendeniz akademik olarak, Hz.Mevlânâ, Mesnevî ve benzeri konularda çok ciddi çalışma ve araştırmaların yapıldığına inanıyorum. Gerek ülkemizde gerek yurt dışında konuya duyarlı bir çok üniversite ve akademisyenler olduğu gibi, gerçektende çok büyük bir gayret ve özveriyle bu konuda hizmet verenler de çoğunlukta. Bunları ve hizmetlerini görmezlikten gelmek haksızlık olur. Tasavvûfî olarak üzerine en çok çalışma ve araştırma yapılan Hz.Mevlânâ ve Mevleviliktir. Samimiyetle hizmet eden herkese gönülden şükran borçluyuz. Fakat; Mevlevîlik Hây’dan gelip, Hû’ya giden Hakk âşıklarının yoludur. Bu söz halk arasında beyhûde bir ömür sürmek gibi anlaşılsa da işin gerçeği başka. Aşıklar sulatanı Hz.Mevlânâ bir beytinde şöyle der:
AŞK söze sığmaz
AŞK Kelama gelmez
AŞK istemekle anlaşılmaz
Aşk öyle bir denizdir ki dibi görünmez
Denizin katreleri damlaları sayılmaz
Yedi deniz bir araya gelse
Aşk’a katre bile olmaz
Şu bir gerçeki; yedi deniz bir araya gelse katre bile olamadığı Aşk’ı ve âşıkları ne kadar söylerseniz söyleyin , ne kadar anlatırsanız anlatın, isterse yüzlerce cilt kitap yazın gene de, aşk’ı ve âşıkları anlatmaya kelimeler, sözler, kifâyetsiz olur. Bu tür ciddi ve güvenilir araştırmalar, Hz.Mevlânâ’nın dolayısıyla da Mevlevîliğin dışını şeklini suretini anlatan merkez işâretler gibidir. Gerçek mânası ise, öze sâdık bir şekilde Cenâb-ı Allah’a sadakat ve teslimiyet içersinde yol yürümekle elde edilir. Hz.Mevlânâ: “Aşk eğer sadece sözle ifade edilen kitap ilmi olsaydı o ilim ile, hâl ilmi arasında ne fark olurdu ? der. Yedi denizin katre bile olamayacağı aşk’ı ve aşk’a sultan olanları, ne zaman, ne mekan, ne söze, ne kelama sığdırmak, ne de kemaliyle idrâk edip anlamak çok kolay olmasa da, yinede onları gönüllerimizde taşımak, acizâne de olsa çeşitli vesilelerle anmaya çalışmak, “Kişi sevdiği ile beraberdir” hâdis-i şerifini yaşamaya vesile olacaktır. O nedenle bu sempozyum vesilesiyle, tüm yaşamlarını aşk-ı ilâhiye adayan son dönem İstanbul Mevlevîlerinin bir kez daha ehil dillerce anılması, dolayısıyla da gerçek mânada anlaşılması yegâne arzularımızdan biridir.
Mevlevilik Cumhuriyet tarihiyle birlikte nasıl bir yapı ve dönüşüm geçirdi? Bu yolda yürümek isteyenlere ne tavsiye edersiniz?
Efendim bir çok yerde dile getirmeye çalıştığımız gibi, bir kez daha arz etmek isteriz ki; Mevlevîlik İslâmiyeti en nâif, en zârif bir şekilde yaşama biçimidir. Mevlevîliği İslâmiyetin dışında farklı bir şey gibi algılamak kişinin kendi eksiğidir. Bu çerçeveden bakılacak olursa: Gerçek imân sahipleri çeşitli zâhiri değişimler neticesinde mânevî erozyona uğramazlar. Cumhuriyetimizin gelişi, Cenâb-ı Hakk’ın âyetlerini, Efendimizin sünnetlerini değiştirmeyeceğine göre, dolayısıyla; Mevlevîlikte de hiçbir köklü mânâ değişimine yol açmaz. Eskiden Mevlevîhânelerde yapılan maddi mânevi tüm eğitimler günümüzde de farklı şekillerde devam ediyor. Belki isim ve şekil değiştirdi hepsi o kadar.. Nâçizâne arz etmek istediğim, şekiller suretler değişebilir, fakat öz her zaman aslını muhafaza eder bundan kimsenin şüphesi olmasın. Bildiğiniz üzere puta tapmanın yegane belirtisi de şekle surete takılıp kalmaktır. Maksat şekilden suretten kurtulup, şekilden suretten münezzeh olana ulaşmaktır.
Mevleviliğin edebiyatımıza ve musikimize çok ciddi katkılarının olduğu inkar edilemez, bunu nasıl değerlendirmeliyiz ? Bu katkı günümüzde de devam ediyor mu? Ayrıca kültürel hayatımızda tasavvuf geleneği ve Mevlevilik nasıl bir yerde duruyor size göre?
Efendim en basit bir şekliyle; Tasavvuf ham işlenmemiş olanı işlemek, en sert metaı bile ilmek, ilmek çiçek, çiçek dokumaktır.Malûm edebiyat kök olarak edebten gelir. Mevlevîlik de baştan başa edebtir. Edebi olmayanın imânıda olmaz diyen bir ulu sultanın yolunda yürümektir..İlmek ilmek, çiçek çiçek, dokunan cümle güzelliği en ulvî bir şekilde yaşamak ve yaşatabilmektir. Mûsikî ise Elestüb-ü Rabbiküm hitâbını hâlâ bu âlemde duyabilmektir. O nedenle, Mevlevîler için mûsikî bir başka duyuş, bir başka hissediştir. Burada baş kulağının sözü bile yoktur. Tasavvuf mûsikîsini en iyi derecede yansıtan, mûsikî rûhun gıdasıdır sözünü yaşanır bir hâle getiren Mevlevîlerdir. Ancak gönül kulağı açık olanlar, gönle hitâp eden sesleri sezebilir, duyabilir, bunları da çeşitli ahenk ve ritimlerde ehline sunabilir. Bu söz ille de Mevlevîlerin gönül kulağı açık mânâsına gelmemeli, fakat herkeste kabul eder ki; Tasavvûfî mûsikînin pîrânı Mevlevîlerdir. Bunun sırrı hikmeti de Mesnevî’deki çeşitli beyitlerde dile gelmiştir.
Belki günümüzde, Itriler, İsmail Dede, Zekâi Dede, Abdülbâki Nasır Dede, Rauf Yekta Bey, Ahmed Avni Konuk gibi hemen ilk aklımıza gelen bu isimler gibi mûsikîye can veren bestekârlarımız, müzisyenlerimiz kalmadı gibi görünse de, Mevlevîlik var oldukça, aynı zihniyet, aynı aşk-u muhabbet yeri geldikçe, edebiyat, sanat, mûsikî ve daha bir çok konular da maddi mânevi ülkemizin kültür ve gelişimine öncülük edecek, hem dışımızı, hem içimizi süsleyecektir.
Günümüzde tasavvûf geleneği ve Mevlevilik nasıl bir yerde duruyor sorunuza gelince:
Hz.Mevlânâ ve Mesnevî olmazsa her halde tasavvûf dünyası bu kadar câzip ve etkileyici olmazdı. Sizlere de aşikâr olduğu gibi, günümüzde Mesnevî dolayısıyla da Mevlevîlik nâ-mütenâhi olan eşsiz bir yerde duruyor. Hz.Mevlânâ, sekiz yüz yıl sonra bile ilâhi nûruyla tüm dünyayı aydınlatmaya devam ediyor.” Birileri istemese de Allah nûrunu tamamlayacaktır” âyeti gereğince dünya durdukça da bu böyle sürüp gidecektir.. Bunu başka türlü düşünmek beyhûde bir anlayış olur. Bu sözün tasdiki Mesnevî’nin ilk ön sözünde kayıtlıdır.
Sonuç itibariyle Hakk âşıklarını Mevlevîlik temsil ediyorsa, her şeyin bir başı sonu vardır ama, Hakk âşıklarına son yoktur. Onlar ezelden ebede her zaman bâki olup bu fâni dünyayı ebedi müzeyyen kılacaktır.
Mevlevilik son yıllarda ibadet ve dini pratiklerden soyutlanmış, modern bir İslam yorumu gibi algılanıyor. Neden böyle bir algı var sizce?
Efendim, Mevlevîliği İslâmiyetin dışında veya modernize edilmiş bir din anlayışı olarak kabul etmek, az evvelde arz edildiği gibi bu sadece kişinin kendi eksiği, şahsi görüş ve düşüncesidir. Elbette bunu kabul etmek mümkün değil. Akl-ı selim olan herkes bunun böyle olmadığını bilir. Mevlevîlik Hakk âşıklarının yoludur diye tekrar edip duruyoruz. Bu yolun tarifini de bir kaç cümle ile en güzel bir şekilde yine Hz.Mevlânâ dile getirmiştir: “ Aşk kelimesindeki harflerin mânası nedir biliyor musun ? Ayın harfi ibâdet ve kulluk eden. Şın harfi şükür eden. Kaf harfi ise kanâat eden demektir” Görüldüğü üzere; AŞK’ın daha ilk harfi ibâdet ve kulluğu temsil ediyor. Böylesi bir durumda hem Hakk âşık’ı olduğunu iddia edeceksin, hem de mânevî sorumlulukları heybenin arka gözüne atacaksın olur mu böyle bir şey ? Aşıklığın şiârı ibâdet ile muhabbeti birleştirmektir. Gerisi kişinin kendi kendini kandırmasından başka bir şey değildir. Tek başına ibâdet veya muhabbetle yol yürümeye çalışmak tek kanatla uçmaya benzer. Gerçek Hakk âşıkları tüm bu eksikliklerden âzâdedir. Hz.Mevlânâ bir Mesnevî beytinde: “İşin aslı cezbedir aşktır. Fakat aziz dostum, ibâdeti, çalışmayı gayreti bırakıp cezbeyi de oturduğun yerde bekleme. Cezbe kendi kendine gelmez. Gelmesi için bir gayret bir emek gerekir” Der.
Hz.Mevlânâ eline kağırt kalem almadan vezinli kafiyeli yaklaşık yetmiş bin ilâhi beyit söylemiştir. Bu yetmiş bin beyit bir cümlede özetlenecek olsa: Ben Kur’an-ın kulu kölesi Hz.Muhammedin bastığı yerin toprağıyım” beyti ortaya çıkar.
Bu çerçeveden bakılacak olursa: Ben Mevlevîyim diyen herkes gerçekten Kur’an-ın kulu kölesi Hz.Muhammedin bastığı yerin toprağımıdır ? Elbette bu soruya hiç düşünmeden hayır diyeceğim. Tıpkı her müslümanım diyen kişinin efendimizin ahlakıyla ahlaklanmadığı, onun yolunda izinde olmadığı gibi.
Fakat biz Müslümanlar her ne kadarda efendimizin yüksek ahlâk güzelliğini kendi hayatımıza yansıtmakta âciz, yetersiz, gâfil, câhilde olsak, bu durum Efendimize ve onun tebliğ ettiği ilâhi yola bir nakıslık getirmez. Güneş balçıkla sıvanmaz.
Günümüzde Mevlevîlik dünyevî bir trend, kâr kazanç haline geldi. Ben Mevlevîyim demek moda oldu. Fakat ben Mevlevîyim demekle de Mevlevî olunmaz. Maddi, mânevî, soyu sopu aşikâr, başka mezhep, meşrep ve tarike bağlı olanlar bile Mevlevîlik iddiasında bulunuyor. Eyvallah elbette Mevlevîlik kimsenin tekelinde değil, bu bir Hakk yoludur isteyen herkes o yolda yürür ve yürümelidir. Fakat, Armut elmayım diye ortaya çıkarsa bilmeyenler için bir karışıklık söz konusu. Her ikisi de çok hoş tatlı bir meyve ama, tadı, kokusu, çekirdeği, çiçeği, ağacı yaprağı hepsini bir bir hesaplayacak olsak aralarında söze sayıya gelmez farklılıklar var. Semâdan inen yağmur tanecikleri aynı temizlik ve güzellikte yer yüzüne iner. Fakat düştüğü yere göre zehir veya inci olur.
Tasavvuf ve Mevlevilik üzerine çok fazla yayın yapılır oldu. Siz bu yayınları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Efendim ne yazıktır ki; bu yayınlar içersinde az evvel sözünü ettiğimiz gibi tümüyle maddi kâr ve çıkar amaçlı içeriği çarpıtılmış eserler çoğunlukta.. O nedenle okuyucunun çok dikkatli olması, tümüyle ticari maksatla yazılmış eserlere itibar etmemesi gerekir. Efendimiz mümin uyanık olur diye buyurmuştur. Bu sözün muhatapları olan bizler ne zaman uyanık olacağız ?
Doksan altı yıllık bereketli ve feyzli ömrünü, Hz.Mevlânâ ve Mesneviye adayan Şefik Can dedemiz; Tüm yaşamı boyunca Hz.Mevlânâ’nın en doğru bir şekilde anlaşılması için gayret göstermiş; gönülden bir yakarışla her zaman şöyle demiştir: “Hz.Mevlânâ’yı sağdan soldan değil, bizatihi kendisinden öğrenin. O eserlerinde gizlidir”
Ya kendimiz, Hz.Mevlânâ’nın eserlerini temiz bir gönülle okuyup anlamaya çalışacağız, yada mânevî kimliği belli, güvenilir hüsn-ü zân sahibi hâl ehli birinin eserlerini tercih etmek mecburiyetindeyiz.
Bildiğiniz üzere günümüzde bir çok yerde çeşitli kişiler Mesnevî okuyor ve kendi anladıklarını da halka anlatıyor. Böylesi bir durumda Mesnevî, dolayısıyla da Mevlevilik doğru bir şekilde anlaşılabiliyor mu?
Efendim, Mesnevî’yi dolayısıyla da Hakk âşıklarını en derûni ve doğru bir şekilde anlayıp ifade edebilmek için de hâl ehli olmak lâzım. Hz. Mevlânâ ilk on sekiz beyitte boş yere: "Sîne hâğem şerha şerha ez firâk, Tâ bi gûyem şerh-i derd-i iştiyâk." dememiştir.
Yâni beni anlayabilmesi için, tıpkı ben gibi sinesi aşk ateşiyle delik deşik bir âşık isterim. Belki yüzlerce beyitte âşık değilsen âşıkların hallerinden bahsetme sus.. Çünkü senin nefesin son bahar rüzgarı gibi soğuk ve serttir, ağaçları sararır soldurur. Yâni insanlara zarar verir diye buyurmuştur.. Fakat bu feryadın mahiyetine kaç kişi vakıf olur. Doktorluk diploması olan herkes kalp ameliyatı yapmaya kalksa işin sonunu siz düşünün artık. Zâhirde bile her uzvun ayrı bir doktoru, ayrı bir uzmanı var. Bu nasıl olur da mânâ âleminde olmaz. Çok iyi bir göz doktoruna beyin ameliyatı yaptırmazlar, kişinin yerini ve haddini bilmesi gerekir. Eğer böyle olmasa Mevlevîlik içersinde MESNEVÎHÂN’lık diye bir kurum olmazdı. Mesnevîhân Mesevî okuyan demektir. Fakat bu zâhiri bir okuyuş değildir. Öyle olsa Kur’an okumak sünnet, fakat dinlemek farz olmazdı. Mesnevî dinle diye başlamazdı. OKU emri sadece ehline mahsustur. Buda ancak ilâhi bir emirle olur. Kişi kendi kendine oku emri veremez. Kur-an Oku emriyle başlamıştır. Mesnevî dinle. Bu iki farklı kavram arasında birbirini tamamlayan çok güçlü bir bağ var. Arabça bilmekle Kur-an, Farsça bilmekle de Mesnevî anlaşılmaz. O nedenle ki Hz.Mevlânâ bir beytinde: Büyük imamlardan Ebu Hanife hazretleri aşktan bahsetmedi. Şafiî hazretleride aşk’ı açıklamadı, hiçbir mezhep imamı aşk hakkında bir rivâyette bulunmadı. Çünkü din ilmindeki bu câizdir, şu câzi değildir münakaşasının bir sonu vardır. Fakat Hakk âşıklarının ilmine bir son yoktur der. Başı sonu olmayan sonsuz bir engin deryaya ayak ucunu değdiren kendini dalgıç zannederse elbette bazı şeyler de yeterli doğru bir şekilde anlaşılmaya bilir. Bunu da kabul etmek gerekir.
Peki tüm bu olumsuz gibi görünen ve Mevlevîliğin yeterince doğru bir şekilde anlaşılmasına engel olan davranışlar karşısında ne yapmalı ?
Efendim Hz.Mevlânâ her konuda olduğu gibi bu konuda da bizlere yol gösterip, rehberlik etmiştir. “ Karanlık karanlığını artırdığı zaman nûrda nûrunu artırmalı” der. Yapılacak tek şey gerçek nûr sahiplerinin nûrlarını artırması, yâni daha fazla bu konuda emek ve gayret sarf etmesidir. Yoksa bu durum sen ben, doğru yanlış, olur olmaz, tartışmalarıyla hallolacak bir şey değildir. Hakk âşıkları hâmûştur. Onların olduğu yerde lakırdıya yer yoktur. Söz değil hâl vardır. Edeb ve tevazûdan bahsedenler bu sözleri kendilerine sermâye değil de hâl edebilirse sorun çok daha kısa zamanda çözülecektir.
Son dönem İstanbul Mevlevileri konulu sempozyumun hangi vesileyle gündeme geldi ve bu toplantının en önemli özelliği nedir, hangi konular ve isimler konu edilecek bu toplantıda?
Efendim, Aşk’ın Sultanları Son dönem İstanbul Mevlevîleri konulu bir çalışama yapmak bendenizin çok önemli arzularından biriydi.Hz. Mevlânâ’dan günümüze kadar uzanan ve Mevlevî geleneğinde çok önemli bir makam teşkil eden Mesnevîhânlığın, yüzyılımızdaki icâzetli en son temsilcisi ve Ser-târik’i olan Şefik Can Dedemizin vuslatının beşinci yılı vesilesiyle bu niyetimiz Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla da gerçekleşmiş oldu.
Sempozyumun en önemli özelliğine gelince: Hakk ve Hakikatı, ilâhi aşk-u muhabbeti yansıtan her söz, her kelime, her eylem çok önemli ve özeldir. Fakat; “Aşkın Sultanları Son Dönem İstanbul Mevlevîleri” Sempozyumuyla, özellikle İstanbul Mevlevîhânelerinde yetişmiş veya Mevlevî kültürüyle hem-hâl olmuş, politik, ilmî, dinî, tasavvufî görüşleriyle, yaşam biçimleri ve bâkî nitelikteki eserleriyle gelecek nesillere farklı ufuklar açan Türk-İslâm Tasavvûfu’nun örnek şahsiyetlerinden bazı Mevlevî büyüklerimizin genç nesillere tanıtılması vefâ ve şükran duygularıyla yâd edilmesi en büyük amaçlarımızdan biridir. Geçmişimize ve mânevî değerlerimize karşı duyarlı ve bilinçli olmadan, geleceğimize güvenli ve sağlıklı adımlar atmanın mümkün olmadığını buyuran Hz. Mevlânâ’nın, ilâhî aşk yoluna maddî mânevî çok büyük hizmetler vermiş âbide şahsiyetlerden bazılarını, farklı yönleriyle günümüz gençlerine tanıtmak ve bu sâyede mâzimizle geleceğimiz arasında sağlam, güvenilir, kalıcı bir köprü kurmaya çalışmak, hem ülkemiz hem de geleceğimiz adına çok önemli hizmetlerden biri olacağına inanıyoruz.
Sempozyuma konu olan isimler ise:
Yenikapı Mevlevîhânesi Şeyhlerinden Osman Selâhaddin Dede (1820-1887)
Yenikapı Mevlevîhânesi Şeyhlerinden Mehmed Celâleddin Dede ( ö.1908 )
Bahâriye Mevlevîhânesi Şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede (1853-1911)
Yenikapı Mevlevîhânesi son Şeyhi Abdülbâki Dede (Baykara) (1883-1935)
Mesnevi Şârihi Amed Avni Konuk ( 1868-1938 )
Üsküdar Mevlevîhânesi son Şeyhi Ahmed Remzi Akyürek (1872-1944)
Hz.Mevlâna torunu, Postnişîn ve ilk Meclis II. Başkanı Abdülhalim Çelebi (1874-1945)
Beşiktaş Mevlevîhânesi Şeyhi ve Galata Mevlevîhânesi son şeyhi Ahmed Celâleddin Baykara (1853-1946 )
Rüfai Tarikatı Mürşitlerinden olup aynı zamanda Mesnevi’nin birinci cildini şerh etmiş. Kenan Rifai ( 1867-1950 )
Yenikapı Mevlevihânesi Mesnevihânlarından Tahirü-l Mevlevi ( Tahir Olgun ) ( 1877-1951)
Hz. Mevlâna torunu, Mevlâna Dergâhı son Postnişîni ve eski milletvekili Veled Çelebi İzbudak (1867-1953)
Hz. Mevlâna’ya olan derûni büyük aşkıyla gündeme gelen son yüzyılımızın çok önemli Mevlevi şahsiyetlerinden Yaman Dede ( 1887-1962 )
Kasımpaşa ve Bahâriye Mevlevîhânesi Mesnevîhânlarından Şeyh Midhat Bahârî Beytur (1879-1971)
Mevlâna ve Mevlevîlik Araştırmacısı Abdülbâki Gölpınarlı (1900-1982)
Mesnevinin Nahifi tercümesiyle ismi bütünleşen Hz. Mevlâna torunu Prof Dr.Amil Çelebioğlu ( 1934-1990 )
Postnişin Selman Tüzün
Hz. Mevlâna’nın 21. kuşak torunu Dr, Celâleddin Bâkır Çelebi (1926-1996)
Sertarik, Mesnevîhân, Öğretmen Albay Şefik Can (1910-2005)
Tüm bu ulu şahsiyetlerin dışında, yine son yüz yılımızda İstanbul’da Mevlevî kültürüyle yetişmiş edibler, şâirler, mûsikîşinaslarda ehil diller vasıtasıyla sese söze dökülecek, gönüllerimizi aydınlatacak inşallah.
Siz de sempozyumda Mesnevihan Şefik Can hakkında bir tebliğ sunacaksınız. Son dönem İstanbul Mevlevileri içinde Şefik Can nasıl bir kimliğe ve kişiliğe sahip, nasıl hizmetlerde bulunmuştur?
Efendim az evvelde arz ettiğimiz üzere, Şefik Can dedemiz, Hz. Mevlânâ’dan günümüze kadar uzanan ve Mevlevî geleneğinde çok önemli bir makam teşkil eden Mesnevîhânlığın, yüzyılımızdaki icâzetli en son temsilcisi ve Ser-târik’idir.
Onu tanıma lütfûna eren herkeste kabul eder ki; Tevâzu’un, hoş görünün, alçak gönüllülüğün, mütevâzılığın günümüzdeki en önemli temsilcilerinden biri, insana ve düşünceye saygının sembolü, gerçek bir Hakk âşıkıydı.Doksan altı yıllık yaşamında aldığı her nefesi, Hakka, hakikat’a, Hz.Mevlânâ’ya ve bu yolda hizmete adayarak geçirmişti. O nedenle de “HİÇ” kelimesinin ete kemiğe bürünmüş mânâsıydı.En büyük özelliği, Hz.Mevlânâ’yı dilinde söz olarak değil, canında hâl olarak yaşamasıydı. Bu âlemde çok hoş bir sâda bırakarak bâki âleme göçmeden önce Hakk âşıklarına çok önemli mânevî mirâslar bıraktı.Bunlardan en önemlilerinden biri Açıklamalı Mesnevî tercümesidir. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki, günümüzde en çok satılan dolayısıyla da okunan Mesnevî-i şerif Şefik Can dedemizin hazırladığı eserdir. Buradaki en önemli sır: Böylesine önemli bir eserin sadece ilmî bir çeviri olmayışı, her satırına, her cümlesine doksan yıllık engin bir aşk-u muhabbetin katılmasıdır. Mesnevî-i şerifte yok olmanın karşılığıdır.
Röportajı yapan: Gülcan Tezcan
Gerçek Hayat Dergisi 2010 Mayıs sayısı
23 Temmuz 2010
Mevlevilik konusunda yapılan akademik çalışmaları yeterli buluyor musunuz? Bu anlamda AŞK’IN SULTANLARI sempozyumu Mevleviliği tanıma anlamında nasıl bir görevi olacak?
Bendeniz akademik olarak, Hz.Mevlânâ, Mesnevî ve benzeri konularda çok ciddi çalışma ve araştırmaların yapıldığına inanıyorum. Gerek ülkemizde gerek yurt dışında konuya duyarlı bir çok üniversite ve akademisyenler olduğu gibi, gerçektende çok büyük bir gayret ve özveriyle bu konuda hizmet verenler de çoğunlukta. Bunları ve hizmetlerini görmezlikten gelmek haksızlık olur. Tasavvûfî olarak üzerine en çok çalışma ve araştırma yapılan Hz.Mevlânâ ve Mevleviliktir. Samimiyetle hizmet eden herkese gönülden şükran borçluyuz. Fakat; Mevlevîlik Hây’dan gelip, Hû’ya giden Hakk âşıklarının yoludur. Bu söz halk arasında beyhûde bir ömür sürmek gibi anlaşılsa da işin gerçeği başka. Aşıklar sulatanı Hz.Mevlânâ bir beytinde şöyle der:
AŞK söze sığmaz
AŞK Kelama gelmez
AŞK istemekle anlaşılmaz
Aşk öyle bir denizdir ki dibi görünmez
Denizin katreleri damlaları sayılmaz
Yedi deniz bir araya gelse
Aşk’a katre bile olmaz
Şu bir gerçeki; yedi deniz bir araya gelse katre bile olamadığı Aşk’ı ve âşıkları ne kadar söylerseniz söyleyin , ne kadar anlatırsanız anlatın, isterse yüzlerce cilt kitap yazın gene de, aşk’ı ve âşıkları anlatmaya kelimeler, sözler, kifâyetsiz olur. Bu tür ciddi ve güvenilir araştırmalar, Hz.Mevlânâ’nın dolayısıyla da Mevlevîliğin dışını şeklini suretini anlatan merkez işâretler gibidir. Gerçek mânası ise, öze sâdık bir şekilde Cenâb-ı Allah’a sadakat ve teslimiyet içersinde yol yürümekle elde edilir. Hz.Mevlânâ: “Aşk eğer sadece sözle ifade edilen kitap ilmi olsaydı o ilim ile, hâl ilmi arasında ne fark olurdu ? der. Yedi denizin katre bile olamayacağı aşk’ı ve aşk’a sultan olanları, ne zaman, ne mekan, ne söze, ne kelama sığdırmak, ne de kemaliyle idrâk edip anlamak çok kolay olmasa da, yinede onları gönüllerimizde taşımak, acizâne de olsa çeşitli vesilelerle anmaya çalışmak, “Kişi sevdiği ile beraberdir” hâdis-i şerifini yaşamaya vesile olacaktır. O nedenle bu sempozyum vesilesiyle, tüm yaşamlarını aşk-ı ilâhiye adayan son dönem İstanbul Mevlevîlerinin bir kez daha ehil dillerce anılması, dolayısıyla da gerçek mânada anlaşılması yegâne arzularımızdan biridir.
Mevlevilik Cumhuriyet tarihiyle birlikte nasıl bir yapı ve dönüşüm geçirdi? Bu yolda yürümek isteyenlere ne tavsiye edersiniz?
Efendim bir çok yerde dile getirmeye çalıştığımız gibi, bir kez daha arz etmek isteriz ki; Mevlevîlik İslâmiyeti en nâif, en zârif bir şekilde yaşama biçimidir. Mevlevîliği İslâmiyetin dışında farklı bir şey gibi algılamak kişinin kendi eksiğidir. Bu çerçeveden bakılacak olursa: Gerçek imân sahipleri çeşitli zâhiri değişimler neticesinde mânevî erozyona uğramazlar. Cumhuriyetimizin gelişi, Cenâb-ı Hakk’ın âyetlerini, Efendimizin sünnetlerini değiştirmeyeceğine göre, dolayısıyla; Mevlevîlikte de hiçbir köklü mânâ değişimine yol açmaz. Eskiden Mevlevîhânelerde yapılan maddi mânevi tüm eğitimler günümüzde de farklı şekillerde devam ediyor. Belki isim ve şekil değiştirdi hepsi o kadar.. Nâçizâne arz etmek istediğim, şekiller suretler değişebilir, fakat öz her zaman aslını muhafaza eder bundan kimsenin şüphesi olmasın. Bildiğiniz üzere puta tapmanın yegane belirtisi de şekle surete takılıp kalmaktır. Maksat şekilden suretten kurtulup, şekilden suretten münezzeh olana ulaşmaktır.
Mevleviliğin edebiyatımıza ve musikimize çok ciddi katkılarının olduğu inkar edilemez, bunu nasıl değerlendirmeliyiz ? Bu katkı günümüzde de devam ediyor mu? Ayrıca kültürel hayatımızda tasavvuf geleneği ve Mevlevilik nasıl bir yerde duruyor size göre?
Efendim en basit bir şekliyle; Tasavvuf ham işlenmemiş olanı işlemek, en sert metaı bile ilmek, ilmek çiçek, çiçek dokumaktır.Malûm edebiyat kök olarak edebten gelir. Mevlevîlik de baştan başa edebtir. Edebi olmayanın imânıda olmaz diyen bir ulu sultanın yolunda yürümektir..İlmek ilmek, çiçek çiçek, dokunan cümle güzelliği en ulvî bir şekilde yaşamak ve yaşatabilmektir. Mûsikî ise Elestüb-ü Rabbiküm hitâbını hâlâ bu âlemde duyabilmektir. O nedenle, Mevlevîler için mûsikî bir başka duyuş, bir başka hissediştir. Burada baş kulağının sözü bile yoktur. Tasavvuf mûsikîsini en iyi derecede yansıtan, mûsikî rûhun gıdasıdır sözünü yaşanır bir hâle getiren Mevlevîlerdir. Ancak gönül kulağı açık olanlar, gönle hitâp eden sesleri sezebilir, duyabilir, bunları da çeşitli ahenk ve ritimlerde ehline sunabilir. Bu söz ille de Mevlevîlerin gönül kulağı açık mânâsına gelmemeli, fakat herkeste kabul eder ki; Tasavvûfî mûsikînin pîrânı Mevlevîlerdir. Bunun sırrı hikmeti de Mesnevî’deki çeşitli beyitlerde dile gelmiştir.
Belki günümüzde, Itriler, İsmail Dede, Zekâi Dede, Abdülbâki Nasır Dede, Rauf Yekta Bey, Ahmed Avni Konuk gibi hemen ilk aklımıza gelen bu isimler gibi mûsikîye can veren bestekârlarımız, müzisyenlerimiz kalmadı gibi görünse de, Mevlevîlik var oldukça, aynı zihniyet, aynı aşk-u muhabbet yeri geldikçe, edebiyat, sanat, mûsikî ve daha bir çok konular da maddi mânevi ülkemizin kültür ve gelişimine öncülük edecek, hem dışımızı, hem içimizi süsleyecektir.
Günümüzde tasavvûf geleneği ve Mevlevilik nasıl bir yerde duruyor sorunuza gelince:
Hz.Mevlânâ ve Mesnevî olmazsa her halde tasavvûf dünyası bu kadar câzip ve etkileyici olmazdı. Sizlere de aşikâr olduğu gibi, günümüzde Mesnevî dolayısıyla da Mevlevîlik nâ-mütenâhi olan eşsiz bir yerde duruyor. Hz.Mevlânâ, sekiz yüz yıl sonra bile ilâhi nûruyla tüm dünyayı aydınlatmaya devam ediyor.” Birileri istemese de Allah nûrunu tamamlayacaktır” âyeti gereğince dünya durdukça da bu böyle sürüp gidecektir.. Bunu başka türlü düşünmek beyhûde bir anlayış olur. Bu sözün tasdiki Mesnevî’nin ilk ön sözünde kayıtlıdır.
Sonuç itibariyle Hakk âşıklarını Mevlevîlik temsil ediyorsa, her şeyin bir başı sonu vardır ama, Hakk âşıklarına son yoktur. Onlar ezelden ebede her zaman bâki olup bu fâni dünyayı ebedi müzeyyen kılacaktır.
Mevlevilik son yıllarda ibadet ve dini pratiklerden soyutlanmış, modern bir İslam yorumu gibi algılanıyor. Neden böyle bir algı var sizce?
Efendim, Mevlevîliği İslâmiyetin dışında veya modernize edilmiş bir din anlayışı olarak kabul etmek, az evvelde arz edildiği gibi bu sadece kişinin kendi eksiği, şahsi görüş ve düşüncesidir. Elbette bunu kabul etmek mümkün değil. Akl-ı selim olan herkes bunun böyle olmadığını bilir. Mevlevîlik Hakk âşıklarının yoludur diye tekrar edip duruyoruz. Bu yolun tarifini de bir kaç cümle ile en güzel bir şekilde yine Hz.Mevlânâ dile getirmiştir: “ Aşk kelimesindeki harflerin mânası nedir biliyor musun ? Ayın harfi ibâdet ve kulluk eden. Şın harfi şükür eden. Kaf harfi ise kanâat eden demektir” Görüldüğü üzere; AŞK’ın daha ilk harfi ibâdet ve kulluğu temsil ediyor. Böylesi bir durumda hem Hakk âşık’ı olduğunu iddia edeceksin, hem de mânevî sorumlulukları heybenin arka gözüne atacaksın olur mu böyle bir şey ? Aşıklığın şiârı ibâdet ile muhabbeti birleştirmektir. Gerisi kişinin kendi kendini kandırmasından başka bir şey değildir. Tek başına ibâdet veya muhabbetle yol yürümeye çalışmak tek kanatla uçmaya benzer. Gerçek Hakk âşıkları tüm bu eksikliklerden âzâdedir. Hz.Mevlânâ bir Mesnevî beytinde: “İşin aslı cezbedir aşktır. Fakat aziz dostum, ibâdeti, çalışmayı gayreti bırakıp cezbeyi de oturduğun yerde bekleme. Cezbe kendi kendine gelmez. Gelmesi için bir gayret bir emek gerekir” Der.
Hz.Mevlânâ eline kağırt kalem almadan vezinli kafiyeli yaklaşık yetmiş bin ilâhi beyit söylemiştir. Bu yetmiş bin beyit bir cümlede özetlenecek olsa: Ben Kur’an-ın kulu kölesi Hz.Muhammedin bastığı yerin toprağıyım” beyti ortaya çıkar.
Bu çerçeveden bakılacak olursa: Ben Mevlevîyim diyen herkes gerçekten Kur’an-ın kulu kölesi Hz.Muhammedin bastığı yerin toprağımıdır ? Elbette bu soruya hiç düşünmeden hayır diyeceğim. Tıpkı her müslümanım diyen kişinin efendimizin ahlakıyla ahlaklanmadığı, onun yolunda izinde olmadığı gibi.
Fakat biz Müslümanlar her ne kadarda efendimizin yüksek ahlâk güzelliğini kendi hayatımıza yansıtmakta âciz, yetersiz, gâfil, câhilde olsak, bu durum Efendimize ve onun tebliğ ettiği ilâhi yola bir nakıslık getirmez. Güneş balçıkla sıvanmaz.
Günümüzde Mevlevîlik dünyevî bir trend, kâr kazanç haline geldi. Ben Mevlevîyim demek moda oldu. Fakat ben Mevlevîyim demekle de Mevlevî olunmaz. Maddi, mânevî, soyu sopu aşikâr, başka mezhep, meşrep ve tarike bağlı olanlar bile Mevlevîlik iddiasında bulunuyor. Eyvallah elbette Mevlevîlik kimsenin tekelinde değil, bu bir Hakk yoludur isteyen herkes o yolda yürür ve yürümelidir. Fakat, Armut elmayım diye ortaya çıkarsa bilmeyenler için bir karışıklık söz konusu. Her ikisi de çok hoş tatlı bir meyve ama, tadı, kokusu, çekirdeği, çiçeği, ağacı yaprağı hepsini bir bir hesaplayacak olsak aralarında söze sayıya gelmez farklılıklar var. Semâdan inen yağmur tanecikleri aynı temizlik ve güzellikte yer yüzüne iner. Fakat düştüğü yere göre zehir veya inci olur.
Tasavvuf ve Mevlevilik üzerine çok fazla yayın yapılır oldu. Siz bu yayınları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Efendim ne yazıktır ki; bu yayınlar içersinde az evvel sözünü ettiğimiz gibi tümüyle maddi kâr ve çıkar amaçlı içeriği çarpıtılmış eserler çoğunlukta.. O nedenle okuyucunun çok dikkatli olması, tümüyle ticari maksatla yazılmış eserlere itibar etmemesi gerekir. Efendimiz mümin uyanık olur diye buyurmuştur. Bu sözün muhatapları olan bizler ne zaman uyanık olacağız ?
Doksan altı yıllık bereketli ve feyzli ömrünü, Hz.Mevlânâ ve Mesneviye adayan Şefik Can dedemiz; Tüm yaşamı boyunca Hz.Mevlânâ’nın en doğru bir şekilde anlaşılması için gayret göstermiş; gönülden bir yakarışla her zaman şöyle demiştir: “Hz.Mevlânâ’yı sağdan soldan değil, bizatihi kendisinden öğrenin. O eserlerinde gizlidir”
Ya kendimiz, Hz.Mevlânâ’nın eserlerini temiz bir gönülle okuyup anlamaya çalışacağız, yada mânevî kimliği belli, güvenilir hüsn-ü zân sahibi hâl ehli birinin eserlerini tercih etmek mecburiyetindeyiz.
Bildiğiniz üzere günümüzde bir çok yerde çeşitli kişiler Mesnevî okuyor ve kendi anladıklarını da halka anlatıyor. Böylesi bir durumda Mesnevî, dolayısıyla da Mevlevilik doğru bir şekilde anlaşılabiliyor mu?
Efendim, Mesnevî’yi dolayısıyla da Hakk âşıklarını en derûni ve doğru bir şekilde anlayıp ifade edebilmek için de hâl ehli olmak lâzım. Hz. Mevlânâ ilk on sekiz beyitte boş yere: "Sîne hâğem şerha şerha ez firâk, Tâ bi gûyem şerh-i derd-i iştiyâk." dememiştir.
Yâni beni anlayabilmesi için, tıpkı ben gibi sinesi aşk ateşiyle delik deşik bir âşık isterim. Belki yüzlerce beyitte âşık değilsen âşıkların hallerinden bahsetme sus.. Çünkü senin nefesin son bahar rüzgarı gibi soğuk ve serttir, ağaçları sararır soldurur. Yâni insanlara zarar verir diye buyurmuştur.. Fakat bu feryadın mahiyetine kaç kişi vakıf olur. Doktorluk diploması olan herkes kalp ameliyatı yapmaya kalksa işin sonunu siz düşünün artık. Zâhirde bile her uzvun ayrı bir doktoru, ayrı bir uzmanı var. Bu nasıl olur da mânâ âleminde olmaz. Çok iyi bir göz doktoruna beyin ameliyatı yaptırmazlar, kişinin yerini ve haddini bilmesi gerekir. Eğer böyle olmasa Mevlevîlik içersinde MESNEVÎHÂN’lık diye bir kurum olmazdı. Mesnevîhân Mesevî okuyan demektir. Fakat bu zâhiri bir okuyuş değildir. Öyle olsa Kur’an okumak sünnet, fakat dinlemek farz olmazdı. Mesnevî dinle diye başlamazdı. OKU emri sadece ehline mahsustur. Buda ancak ilâhi bir emirle olur. Kişi kendi kendine oku emri veremez. Kur-an Oku emriyle başlamıştır. Mesnevî dinle. Bu iki farklı kavram arasında birbirini tamamlayan çok güçlü bir bağ var. Arabça bilmekle Kur-an, Farsça bilmekle de Mesnevî anlaşılmaz. O nedenle ki Hz.Mevlânâ bir beytinde: Büyük imamlardan Ebu Hanife hazretleri aşktan bahsetmedi. Şafiî hazretleride aşk’ı açıklamadı, hiçbir mezhep imamı aşk hakkında bir rivâyette bulunmadı. Çünkü din ilmindeki bu câizdir, şu câzi değildir münakaşasının bir sonu vardır. Fakat Hakk âşıklarının ilmine bir son yoktur der. Başı sonu olmayan sonsuz bir engin deryaya ayak ucunu değdiren kendini dalgıç zannederse elbette bazı şeyler de yeterli doğru bir şekilde anlaşılmaya bilir. Bunu da kabul etmek gerekir.
Peki tüm bu olumsuz gibi görünen ve Mevlevîliğin yeterince doğru bir şekilde anlaşılmasına engel olan davranışlar karşısında ne yapmalı ?
Efendim Hz.Mevlânâ her konuda olduğu gibi bu konuda da bizlere yol gösterip, rehberlik etmiştir. “ Karanlık karanlığını artırdığı zaman nûrda nûrunu artırmalı” der. Yapılacak tek şey gerçek nûr sahiplerinin nûrlarını artırması, yâni daha fazla bu konuda emek ve gayret sarf etmesidir. Yoksa bu durum sen ben, doğru yanlış, olur olmaz, tartışmalarıyla hallolacak bir şey değildir. Hakk âşıkları hâmûştur. Onların olduğu yerde lakırdıya yer yoktur. Söz değil hâl vardır. Edeb ve tevazûdan bahsedenler bu sözleri kendilerine sermâye değil de hâl edebilirse sorun çok daha kısa zamanda çözülecektir.
Son dönem İstanbul Mevlevileri konulu sempozyumun hangi vesileyle gündeme geldi ve bu toplantının en önemli özelliği nedir, hangi konular ve isimler konu edilecek bu toplantıda?
Efendim, Aşk’ın Sultanları Son dönem İstanbul Mevlevîleri konulu bir çalışama yapmak bendenizin çok önemli arzularından biriydi.Hz. Mevlânâ’dan günümüze kadar uzanan ve Mevlevî geleneğinde çok önemli bir makam teşkil eden Mesnevîhânlığın, yüzyılımızdaki icâzetli en son temsilcisi ve Ser-târik’i olan Şefik Can Dedemizin vuslatının beşinci yılı vesilesiyle bu niyetimiz Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla da gerçekleşmiş oldu.
Sempozyumun en önemli özelliğine gelince: Hakk ve Hakikatı, ilâhi aşk-u muhabbeti yansıtan her söz, her kelime, her eylem çok önemli ve özeldir. Fakat; “Aşkın Sultanları Son Dönem İstanbul Mevlevîleri” Sempozyumuyla, özellikle İstanbul Mevlevîhânelerinde yetişmiş veya Mevlevî kültürüyle hem-hâl olmuş, politik, ilmî, dinî, tasavvufî görüşleriyle, yaşam biçimleri ve bâkî nitelikteki eserleriyle gelecek nesillere farklı ufuklar açan Türk-İslâm Tasavvûfu’nun örnek şahsiyetlerinden bazı Mevlevî büyüklerimizin genç nesillere tanıtılması vefâ ve şükran duygularıyla yâd edilmesi en büyük amaçlarımızdan biridir. Geçmişimize ve mânevî değerlerimize karşı duyarlı ve bilinçli olmadan, geleceğimize güvenli ve sağlıklı adımlar atmanın mümkün olmadığını buyuran Hz. Mevlânâ’nın, ilâhî aşk yoluna maddî mânevî çok büyük hizmetler vermiş âbide şahsiyetlerden bazılarını, farklı yönleriyle günümüz gençlerine tanıtmak ve bu sâyede mâzimizle geleceğimiz arasında sağlam, güvenilir, kalıcı bir köprü kurmaya çalışmak, hem ülkemiz hem de geleceğimiz adına çok önemli hizmetlerden biri olacağına inanıyoruz.
Sempozyuma konu olan isimler ise:
Yenikapı Mevlevîhânesi Şeyhlerinden Osman Selâhaddin Dede (1820-1887)
Yenikapı Mevlevîhânesi Şeyhlerinden Mehmed Celâleddin Dede ( ö.1908 )
Bahâriye Mevlevîhânesi Şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede (1853-1911)
Yenikapı Mevlevîhânesi son Şeyhi Abdülbâki Dede (Baykara) (1883-1935)
Mesnevi Şârihi Amed Avni Konuk ( 1868-1938 )
Üsküdar Mevlevîhânesi son Şeyhi Ahmed Remzi Akyürek (1872-1944)
Hz.Mevlâna torunu, Postnişîn ve ilk Meclis II. Başkanı Abdülhalim Çelebi (1874-1945)
Beşiktaş Mevlevîhânesi Şeyhi ve Galata Mevlevîhânesi son şeyhi Ahmed Celâleddin Baykara (1853-1946 )
Rüfai Tarikatı Mürşitlerinden olup aynı zamanda Mesnevi’nin birinci cildini şerh etmiş. Kenan Rifai ( 1867-1950 )
Yenikapı Mevlevihânesi Mesnevihânlarından Tahirü-l Mevlevi ( Tahir Olgun ) ( 1877-1951)
Hz. Mevlâna torunu, Mevlâna Dergâhı son Postnişîni ve eski milletvekili Veled Çelebi İzbudak (1867-1953)
Hz. Mevlâna’ya olan derûni büyük aşkıyla gündeme gelen son yüzyılımızın çok önemli Mevlevi şahsiyetlerinden Yaman Dede ( 1887-1962 )
Kasımpaşa ve Bahâriye Mevlevîhânesi Mesnevîhânlarından Şeyh Midhat Bahârî Beytur (1879-1971)
Mevlâna ve Mevlevîlik Araştırmacısı Abdülbâki Gölpınarlı (1900-1982)
Mesnevinin Nahifi tercümesiyle ismi bütünleşen Hz. Mevlâna torunu Prof Dr.Amil Çelebioğlu ( 1934-1990 )
Postnişin Selman Tüzün
Hz. Mevlâna’nın 21. kuşak torunu Dr, Celâleddin Bâkır Çelebi (1926-1996)
Sertarik, Mesnevîhân, Öğretmen Albay Şefik Can (1910-2005)
Tüm bu ulu şahsiyetlerin dışında, yine son yüz yılımızda İstanbul’da Mevlevî kültürüyle yetişmiş edibler, şâirler, mûsikîşinaslarda ehil diller vasıtasıyla sese söze dökülecek, gönüllerimizi aydınlatacak inşallah.
Siz de sempozyumda Mesnevihan Şefik Can hakkında bir tebliğ sunacaksınız. Son dönem İstanbul Mevlevileri içinde Şefik Can nasıl bir kimliğe ve kişiliğe sahip, nasıl hizmetlerde bulunmuştur?
Efendim az evvelde arz ettiğimiz üzere, Şefik Can dedemiz, Hz. Mevlânâ’dan günümüze kadar uzanan ve Mevlevî geleneğinde çok önemli bir makam teşkil eden Mesnevîhânlığın, yüzyılımızdaki icâzetli en son temsilcisi ve Ser-târik’idir.
Onu tanıma lütfûna eren herkeste kabul eder ki; Tevâzu’un, hoş görünün, alçak gönüllülüğün, mütevâzılığın günümüzdeki en önemli temsilcilerinden biri, insana ve düşünceye saygının sembolü, gerçek bir Hakk âşıkıydı.Doksan altı yıllık yaşamında aldığı her nefesi, Hakka, hakikat’a, Hz.Mevlânâ’ya ve bu yolda hizmete adayarak geçirmişti. O nedenle de “HİÇ” kelimesinin ete kemiğe bürünmüş mânâsıydı.En büyük özelliği, Hz.Mevlânâ’yı dilinde söz olarak değil, canında hâl olarak yaşamasıydı. Bu âlemde çok hoş bir sâda bırakarak bâki âleme göçmeden önce Hakk âşıklarına çok önemli mânevî mirâslar bıraktı.Bunlardan en önemlilerinden biri Açıklamalı Mesnevî tercümesidir. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki, günümüzde en çok satılan dolayısıyla da okunan Mesnevî-i şerif Şefik Can dedemizin hazırladığı eserdir. Buradaki en önemli sır: Böylesine önemli bir eserin sadece ilmî bir çeviri olmayışı, her satırına, her cümlesine doksan yıllık engin bir aşk-u muhabbetin katılmasıdır. Mesnevî-i şerifte yok olmanın karşılığıdır.
Röportajı yapan: Gülcan Tezcan
Gerçek Hayat Dergisi 2010 Mayıs sayısı
15 Haziran 2010 Salı
748. Ben şaşılacak acayip bir cihanım,
bir avuç toprakta gizlenmişim.
Müstef'ilün, Fe'ûlün, Müstef'ilün, Fe'ûlün
(c.IV, 1693)
• Ben tertemiz olarak aşk yoluna düşmüşüm. Bu yolda gizlenmeden yürümekteyim. Ben kimseye kin gütmem, garaz tohumu ekmem. Yokluk bile bana sığınır, bana dayanır. Benim gözüm toktur. Ben hiç bir zaman tama'ın sırtını kaşımam.
• Ne halkın dedikodusu ile rahatsız oluyorum, ne de kimseden korkum var. Ben hür bir kuşum, kafes azığına ihtiyacam yok.
• Ben yağmurlar yağdıran bir bulutum. İnciler saçan bir göğüm. Yeryüzünde susuzlara âb-ı hayat sunmadayım.
• O ağaç, Hz. Mûsâ'ya uzaktan ateş gibi göründü ama o ateş gönüllere hoş gelen bir nûrdu, ben de uzaktan ateş görünürüm ama ateş değilim, ben de nûrum.
• Rüzgârla ağacın dalı titrer, oynar ama gövdesi hiç titremez durur. Benim de görünüşte kararım yok. Hâdiseler karşısında ben de ağaç gibi titriyorum ama, rûh âleminde karar etmişim. Korkmam, titremem.
• Ben şaşılacak, acayip bir cihanım. Bir avuç toprakta gizlenmişim. Her gece gönlüm gündüz gibi aydınlıktır. Her sonbaharın içinde ilkbaharlar bulunmaktadır.
• Ben tamamıyla yok olup kendimden geçtiğim zaman kendime gelirim, kendimi bulurum. Bedenimin aslı olan dört unsur ile beş duygudan kurtulunca tam adam olurum.
• İnsan haksız yere kendisinde bir ihtiyar olduğu, cüz'î iradesi bulunduğu dâvâsına girişir. Aslında Hakk'ın ihtiyarındaki yücelik, benim ihtiyarımı elimden almış, beni ihtiyarsız bırakmıştır.
Divan-ı Kebir den Seçmeler – Şefik Can – Cilt 2
bir avuç toprakta gizlenmişim.
Müstef'ilün, Fe'ûlün, Müstef'ilün, Fe'ûlün
(c.IV, 1693)
• Ben tertemiz olarak aşk yoluna düşmüşüm. Bu yolda gizlenmeden yürümekteyim. Ben kimseye kin gütmem, garaz tohumu ekmem. Yokluk bile bana sığınır, bana dayanır. Benim gözüm toktur. Ben hiç bir zaman tama'ın sırtını kaşımam.
• Ne halkın dedikodusu ile rahatsız oluyorum, ne de kimseden korkum var. Ben hür bir kuşum, kafes azığına ihtiyacam yok.
• Ben yağmurlar yağdıran bir bulutum. İnciler saçan bir göğüm. Yeryüzünde susuzlara âb-ı hayat sunmadayım.
• O ağaç, Hz. Mûsâ'ya uzaktan ateş gibi göründü ama o ateş gönüllere hoş gelen bir nûrdu, ben de uzaktan ateş görünürüm ama ateş değilim, ben de nûrum.
• Rüzgârla ağacın dalı titrer, oynar ama gövdesi hiç titremez durur. Benim de görünüşte kararım yok. Hâdiseler karşısında ben de ağaç gibi titriyorum ama, rûh âleminde karar etmişim. Korkmam, titremem.
• Ben şaşılacak, acayip bir cihanım. Bir avuç toprakta gizlenmişim. Her gece gönlüm gündüz gibi aydınlıktır. Her sonbaharın içinde ilkbaharlar bulunmaktadır.
• Ben tamamıyla yok olup kendimden geçtiğim zaman kendime gelirim, kendimi bulurum. Bedenimin aslı olan dört unsur ile beş duygudan kurtulunca tam adam olurum.
• İnsan haksız yere kendisinde bir ihtiyar olduğu, cüz'î iradesi bulunduğu dâvâsına girişir. Aslında Hakk'ın ihtiyarındaki yücelik, benim ihtiyarımı elimden almış, beni ihtiyarsız bırakmıştır.
Divan-ı Kebir den Seçmeler – Şefik Can – Cilt 2
25 Mayıs 2010 Salı
525. İnciye yol yoksa hemencecik buğdayı al. O tarafa yol yoksa bu tarafa at sür.
Zâhir,eğri büğrü uçsa bile sen zâhirine bak. Zâhir, nihayet insanı bâtına götürür.
Her insanın evveli suretten ibarettir. Ondan sonra can gelir ki can, mânevi güzellik, ahlâk güzelliğidir.
Her meyvenin evveli suretten başka nedir ki? Ondan sonra lezzet gelir ki lezzet, meyvenin mânasıdır.
-----------
4740. Akşam gelip de kadehimi çaldı mı, ona daha benim akşamım gelmedi, kadehimi ver derim!
Şarap içmeye alışmış olan, şaraba doyamaz. Arap, onun için şaraba müdam adını taktı,
Hakikat şarabını aşk, kaynatır coşturur. Doğru sözlü, doğru özlü âşıka gizlice saiklik eden aşktır.
Allah inayetiyle aşka ulaşmayı dilersem şarap, can suyudur, sürahi de beden!
Hidayet şarabı çoğaldı, arttı mı şaraptaki kuvvet, sürahiyi kırar.
Zâhir,eğri büğrü uçsa bile sen zâhirine bak. Zâhir, nihayet insanı bâtına götürür.
Her insanın evveli suretten ibarettir. Ondan sonra can gelir ki can, mânevi güzellik, ahlâk güzelliğidir.
Her meyvenin evveli suretten başka nedir ki? Ondan sonra lezzet gelir ki lezzet, meyvenin mânasıdır.
-----------
4740. Akşam gelip de kadehimi çaldı mı, ona daha benim akşamım gelmedi, kadehimi ver derim!
Şarap içmeye alışmış olan, şaraba doyamaz. Arap, onun için şaraba müdam adını taktı,
Hakikat şarabını aşk, kaynatır coşturur. Doğru sözlü, doğru özlü âşıka gizlice saiklik eden aşktır.
Allah inayetiyle aşka ulaşmayı dilersem şarap, can suyudur, sürahi de beden!
Hidayet şarabı çoğaldı, arttı mı şaraptaki kuvvet, sürahiyi kırar.
III. cilt
4070. Sihir, bazen sanatla samanı dağ gösterir…bazen dağı saman!
Gözbağcılıkla çirkinleri güzelleştirir, güzelleri, çirkin bir şekle sokar.
Sihrin hali budur; afsunlar, üfürür, her an hakikatleri başka bir şekle çevirir.
Bir an gelir, insanı eşek gösterir… bir an gelir eşeği şaşılacak bir adam şekline bürür!
İşte senin içinde böyle bir sihirbaz gizlidir. Vesveselerde daimî bir sihir kudreti vardır!
Gözbağcılıkla çirkinleri güzelleştirir, güzelleri, çirkin bir şekle sokar.
Sihrin hali budur; afsunlar, üfürür, her an hakikatleri başka bir şekle çevirir.
Bir an gelir, insanı eşek gösterir… bir an gelir eşeği şaşılacak bir adam şekline bürür!
İşte senin içinde böyle bir sihirbaz gizlidir. Vesveselerde daimî bir sihir kudreti vardır!
22 Mayıs 2010 Cumartesi
4020. Herzevekillerin herzelerini, manasız sözlerini saçma gururlarını az dinle, bu çeşit adamlarla savaş safına
girme.
Allah, bunlar hakkında “ Onlar size uyunca sayınızı çoğaltmazlar, ancak aranıza nifak sokar, hile ve fesadı
çoğaltırlar” dedi.
Er olmayan kaypak arkadaşlara uyma, çevir onların yaprağını!
Çünkü onlar sizinle yoldaş olurlarsa gaziler de saman gibi içsiz bir hale düşerler.
Size uymuş görünür, sizinle beraber safa girerler ama sonra kaçarlar, safı da bozar perişan ederler.
Bu çeşit adamdansa… münafıklardan pek kalabalık kişinin size uymadansa azlık asker daha iyi.
4025. Az, fakat adamakıllı olmuş güzel badem, acımış, kötü fakat çok bademden iyidir elbette.
Suret bakımından acı da birdir, tatlı da… fakat hakikatte bunlar birbirine zıtdır, ikidir.
Kâfir, o âlemin varlığından şüphe eder, dirileceğini ummaz. Bu yüzden gönlünde korku vardır.
Yola düşüp gider ama bir konak bile bilmez. Gönlü kör olan adam, korka korka adım atar.
Yolcu, yol bilmezse nasıl gider? Tereddütlerle, gönlü kanlarla dolu olarak!
4030. Birisi “ Hay adam hay… yol, burası değil ki!” dese korkusundan hemen oracıkta duruverir.
Fakat gönlüyle hakikati duyan, yolu bilen kişinin kulağına hiç öyle hay huylar girer mi?
Şu halde bu deve yüreklilerle yoldaş olma. Çünkü onlar, darlık ve korku zamanında kayboluverirler.
Onlar, lâf da Bâbil sihrine maliktirler, her şeyi yapar, çatarlar ama iş dara geldi mi kaçar, seni yapayalnız
bırakıverirler!
Kendine gel ve züppelerden savaş umma. Tavus kuşlarından av avlama hünerini bekleme!
4035. Tabiat tavus kuşuna benzer, sana vesveseler verir, saçma sapan söylenir durur; nihayet seni yerinden yurdundan eder Cilt3
girme.
Allah, bunlar hakkında “ Onlar size uyunca sayınızı çoğaltmazlar, ancak aranıza nifak sokar, hile ve fesadı
çoğaltırlar” dedi.
Er olmayan kaypak arkadaşlara uyma, çevir onların yaprağını!
Çünkü onlar sizinle yoldaş olurlarsa gaziler de saman gibi içsiz bir hale düşerler.
Size uymuş görünür, sizinle beraber safa girerler ama sonra kaçarlar, safı da bozar perişan ederler.
Bu çeşit adamdansa… münafıklardan pek kalabalık kişinin size uymadansa azlık asker daha iyi.
4025. Az, fakat adamakıllı olmuş güzel badem, acımış, kötü fakat çok bademden iyidir elbette.
Suret bakımından acı da birdir, tatlı da… fakat hakikatte bunlar birbirine zıtdır, ikidir.
Kâfir, o âlemin varlığından şüphe eder, dirileceğini ummaz. Bu yüzden gönlünde korku vardır.
Yola düşüp gider ama bir konak bile bilmez. Gönlü kör olan adam, korka korka adım atar.
Yolcu, yol bilmezse nasıl gider? Tereddütlerle, gönlü kanlarla dolu olarak!
4030. Birisi “ Hay adam hay… yol, burası değil ki!” dese korkusundan hemen oracıkta duruverir.
Fakat gönlüyle hakikati duyan, yolu bilen kişinin kulağına hiç öyle hay huylar girer mi?
Şu halde bu deve yüreklilerle yoldaş olma. Çünkü onlar, darlık ve korku zamanında kayboluverirler.
Onlar, lâf da Bâbil sihrine maliktirler, her şeyi yapar, çatarlar ama iş dara geldi mi kaçar, seni yapayalnız
bırakıverirler!
Kendine gel ve züppelerden savaş umma. Tavus kuşlarından av avlama hünerini bekleme!
4035. Tabiat tavus kuşuna benzer, sana vesveseler verir, saçma sapan söylenir durur; nihayet seni yerinden yurdundan eder Cilt3
20 Nisan 2010 Salı
" Bir de şunu söyliyelim:
Erenlerin aralarında meşrep, daha doğrusu anlayış ve rûhî hâlet bakımından ayrılıklar, aykırılıklar vardır; hattâ bu ayrılık ve aykırılıklar, birbirlerini kınamaya bile varır. Tasavvufu, Vahdet anlayışını aynı sananlar, aldanırlar. Mevlânâ,
şerîattan zerre kadar ayrılmayan bir erendir; onun vahdet anlayışı, her şeyde Allâh’ın kudretini, hikmetini, sun’unu, lûtfunu… görmek, bu görüşe, aşk, cezbe ve sohbet yoluyla ulaşmak esaslarına dayanır. İbni Arabî Muhyiddin (636 H. 1340) ve onun yolunu tutanlar, onun fikirlerini yayan oğulluğu Sadreddin, bilgiye, hattâ ilerde olacak şeyleri bile kavramak, harflerden, sayılardan hükümler çıkarmak iddiâsını tazammun eden garib bilgilere, aklın alamayacağı, naklin kabûl edemiyeceği yorumlara önem vermişlerdir. Bu yüzden Ekberiyye mümessilleriyle Mevlânâ'nın arası, biraz da şeker - renktir. Meselâ ilk zamanlarda, rivâyete göre Sadreddin, Mevlânâ'yı pek tutmaz (Manâkıb'ul - Ârifin; Tahsin Yazıcı'nın tashih ve hâşiyeleriyle; T. T. K. mat. Ankara, c. I, 1959. s. 305 -306). Mevlânâ'nın da Sadreddin'e karşı pek teveccühü yoktur. (aynı, s. 417-418). Hattâ onu, kendi adamlarının gerçekliğine nispetle mukallid sayar (aynı, s. 471)- "Fîhi mâ-fîh" te de, bir sohbetinde, Sadreddin'in adamlarının inançlarını şiddetle kınar (Tercememiz; İst. Remzi K, 1959. s. 106- 107. Mevlânâ Celâleddin'e de bk. III. b. s. 232-236).
Hâsılı bu takrize hiçbir yönden inanmamıza imkân yoktur."
14. Baskı İnkilap Kitabevi – Mesnevî Tercemesi ve Şerhi I-II - sh. xxxvıı-xxxvııı sunuş bölümü
Erenlerin aralarında meşrep, daha doğrusu anlayış ve rûhî hâlet bakımından ayrılıklar, aykırılıklar vardır; hattâ bu ayrılık ve aykırılıklar, birbirlerini kınamaya bile varır. Tasavvufu, Vahdet anlayışını aynı sananlar, aldanırlar. Mevlânâ,
şerîattan zerre kadar ayrılmayan bir erendir; onun vahdet anlayışı, her şeyde Allâh’ın kudretini, hikmetini, sun’unu, lûtfunu… görmek, bu görüşe, aşk, cezbe ve sohbet yoluyla ulaşmak esaslarına dayanır. İbni Arabî Muhyiddin (636 H. 1340) ve onun yolunu tutanlar, onun fikirlerini yayan oğulluğu Sadreddin, bilgiye, hattâ ilerde olacak şeyleri bile kavramak, harflerden, sayılardan hükümler çıkarmak iddiâsını tazammun eden garib bilgilere, aklın alamayacağı, naklin kabûl edemiyeceği yorumlara önem vermişlerdir. Bu yüzden Ekberiyye mümessilleriyle Mevlânâ'nın arası, biraz da şeker - renktir. Meselâ ilk zamanlarda, rivâyete göre Sadreddin, Mevlânâ'yı pek tutmaz (Manâkıb'ul - Ârifin; Tahsin Yazıcı'nın tashih ve hâşiyeleriyle; T. T. K. mat. Ankara, c. I, 1959. s. 305 -306). Mevlânâ'nın da Sadreddin'e karşı pek teveccühü yoktur. (aynı, s. 417-418). Hattâ onu, kendi adamlarının gerçekliğine nispetle mukallid sayar (aynı, s. 471)- "Fîhi mâ-fîh" te de, bir sohbetinde, Sadreddin'in adamlarının inançlarını şiddetle kınar (Tercememiz; İst. Remzi K, 1959. s. 106- 107. Mevlânâ Celâleddin'e de bk. III. b. s. 232-236).
Hâsılı bu takrize hiçbir yönden inanmamıza imkân yoktur."
14. Baskı İnkilap Kitabevi – Mesnevî Tercemesi ve Şerhi I-II - sh. xxxvıı-xxxvııı sunuş bölümü
8 Nisan 2010 Perşembe
Mesnevî Şerif'ten
Bir kocakarı çirkin suratındaki kılları yolar,
yüzünü boyar,kızıllaştırırdı ama bir türlü
olamazdı
Doksan yaşında bir kocakarı vardı. Yüzü bumburuşuktu, rengi safran gibi sarıydı.
Yanağı, sofra altısının baş tarafları gibi kat kattı. Fakat erkek aşkından vazgeçmemişti.
Dişleri dökülmüş, saçları süt gibi ağarmıştı.
Boyu yay gibi bükülmüş, her duygusu değişmişti.
1225. Böyle olduğu halde koca isteği ve şehvet hırsı hâlâ yerindeydi. Erkek avlamaya aşkı vardı da tuzağı paramparça olmuştu.
Vakitsiz öten bir horoza, yolsuz, yolcusuz bir yola benziyordu. Kızgın ateşe konmuş boş bir tencereydi sanki.
Meydana âşıktı, fakat ne atı vardı, ne ayağı. Düdük çalmaya sevdalıydı, fakat ne dudağı vardı ne zurnası!
İhtiyarlıkta Allahm, kâfire bile hırs vermesin. Bu hırsı Allah kime verdiyse ne kötüdür o kul!
Köpek kocaldı, dişleri döküldü mü adamlara salamaz, ancak pisliğe, gübreye salar.
1230. Öyle olduğu halde şu altmış yaşındaki köpeklere bak ki her an köpek dişleri biraz daha keskinleşmede.
İhtiyar köpeğin, derisinden tüyler dökülür; fakat şu ipekler giymiş kart köpeklere bak bir kere de!
Bu köpeklerin aşkı da alt yanlarıyla paraya, hırsları da. Kocaldıkça da bu aşkları artıyor, hele bak şu köpek soylarına!
Böyle ömür cehennem sermayesi. Gazap kasaplarına salhane.
Ömrün uzun olsun dediler mi hoşlanır, güler de ağzı açık kalır.
1235. Böyle bir bedduayı dua sanır. Gözünü açmaz, kafasını bir türlü kaldırmaz.
Kıl ucu kadar ahret ahvalini görseydi, böyle diyene “Senin ömrün uzun olsun” derdi.
Bir yoksulun Geylân’lı birisine “Allah seni
selâmetle evine barkına kavuştursun” diye
dua etmesi
Ekmeğe tapan, bir erkek bir yoksul, bir zembilli dilenci, bir gün Geylân’lı zengin birisinden
Ekmek alınca dedi ki: Yarabbi sen bu kulunu hoşlukla, selâmetle evine barkına kavuştur.
Geylân’lı kızıp a çirkin herif dedi, eğer ev bark, benim gördüğüm ev barksa oraya Allah, seni kavuştursun!
1240. Aşağılık kişiler, her söz söyleyeni hor hakir bir hale getirirler. Sözü yüceyse, değerliyse bile o sözün kaderini düşürürler.
Çünkü söz, dinleyene göre söylenir; terzi kaftanı adamın boyuna göre biçer.
Mademki meclisteki dinleyenler aşağılık kişiler, aşağılık söz söylemeden başka çare yok.
Bu sözü rehine koy da yine o kocakarının hikâyesine başla.
Bir insan kocaldı da bu yolda er olmadı mı adını kocakarı takıver!
1245. Ne sermayesi var, ne değeri, ne de bir sermaye kabul edecek kabiliyeti.
Ne hoş ve güzel bir şey verir, ne alır. Ne manâsı var ne anlama liyakati.
Ne dili var ne kulağı, ne aklı var; ne gözü. Ne kendinde, ne kendinden geçmiş, ne de düşünceye sahip.
Ne niyazı var, ne nazlanacak güzelliği. Soğan gibi kat kat ve her katıda kokmuş!
Ne bir yol varmış, ne yola gidecek ayağı kalmış. O kahpenin ne bir yanıklığı var, ne bir ah ve feryadı.
Bir yoksul,evin birinden ne istediyse “yok”
cevabını aldı.
1250. Evin birine bir yoksul geldi. Kuru ekmek, yahut taze nane istedi.
Ev sahibi, burada ekmek ne arar? Burası ekmekçi dükkânı mı, aptal mısın sen dedi.
Dilenci bâri biraz yağ ver deyince dedi ki: Burası kasap dükkânı değil ki.
A ev sahibi, birazcık un ver bari deyince de, yine ev sahibi, burasını değirmen mi sandın dedi.
Dilenci her şeyden vazgeçtik, bir çanak su olsun ver dedi. Ev sahibi cevap verdi: Burası ırmak, yahut çeşme değil.
1255. Hâsılı ekmekten kepeğe kadar ne istediyse ev sahibi kendisiyle alay etti, acıklandı, yok dedi.
Yoksul içeri girip eteklerini kaldırdı evin içinde aptes bozmaya niyetlendi.
Ev sahibi; hey çirkin herif ne yapıyorsun, deyince dedi ki: Böyle yıkık yere bâri aptes bozayım da ferahlayayım.
Burada yaşamanın madem ki imkânı yok, böyle eve ancak aptes bozulur.
Padişah kolunda beslenmedin, avlanmayı bellemedin; zaten doğan değilsin ki av tutasın.
1260. Tavus kuşu da değilsin ki yüzlerce nakışlarla bezenesin de gözleri neşelendiresin.
Dudu değilsin ki sana şeker versinler, tatlı sözlerini dinlesinler.
Bülbül değilsin, âşıkçasına ağlayıp inleyesin, çayırlıkta, çimenlikte yahut lâle bahçelerinde güzel güzel çileyesin.
Hüthüt değilsin ki çavuşluk edesin. Leylek değilsin ki yücelerde yurt tutasın.
Ne iştesin sen? Seni ne diye satın alsınlar? Ne kuşusun sen? Seni ne diye yesinler?
1265. Bu değer bilmezlerin dükkânından vazgeç, yücel “Allah satın alır” ihsanının dükkânına gel!
Köhneliğinden kimsenin almadığı o kumaşı o kerem sahibi alır.
Onun yanında hiçbir kalp red edilmez; çünkü alış verişten kâr beklemez ki.
Kocakarının hikâyesi
O bunak sokağa bir gelin gibi çıkmak istedi; o azgın karı, kaşlarını yoldu.
Yanağını, yüzünü, ağzını güzelleştirip süslenmek için aynanın önüne oturdu.
1270.Yüzüne neşeyle birkaç kere allık sürdü; fakat pörsümüş suratını bir türlü boya tutmadı.
Kuran’ın aşır başlarındaki tezhipleri kesti, pis mundar suratına yapıştırdı.
Bu suretle yüzünün buruşuklarını örtmek, güzeller halkasına yüzük taşı olmak istiyordu.
O tezhipli yerleri yapıştırdıkça yapıştırıyor, fakat çarşafını giydi mi hepsi yere düşüyordu.
Yine onları alıp tükürüklüyor, yüzüne yapıştırıyor,
1275. Fakat yine çarşafına büründü mü hepsi, yere dökülüyordu.
Bir hayli çalıştı, çabaladı. Nihayet şeytana yüzlerce lânet dedi.
Bu sözü der demez İblis göründü de dedi ki: A kademsiz kadit olmuş, kurumuş, kokmuş kahpe!
Ben bütün ömrümde bunu düşünmediğim gibi senden başka da bu işi yapan kahpe görmedim.
Kötülükte acayip bir tohum ektin, âlemde musaf bırakmadın.
1280. Sen şeytan ordusunda yüz tane şeytan ordususun. A pis kocakarı, bırak beni!
Yüzün elma gibi kızarsın diye kitap bilgisinden nice aşirler çaldın.
Satmak ve onlarla kendine şeref ve mevki satın almak için Allah erlerinin nice sözlerini aşırdın.
Fakat eğreti renk senin yüzünü kızartmadı. Hurma ağacına bağlanan dal, hurma vazifesini görmedi.
Sonunda ölüm çarşafı gelip seni bürüdü mü bütün bu ziynetler, yanağından düştü.
1285. O göç zamanının “Hadi... kalk, kalk” sesi geldi mi bütün dedikodular yok olur gider.
Sükût âlemi gelir çatar. Bari sen, o gelmeden sus. Vay o kişiye ki ölümle ünsiyeti yoktur!
6. Cild
yüzünü boyar,kızıllaştırırdı ama bir türlü
olamazdı
Doksan yaşında bir kocakarı vardı. Yüzü bumburuşuktu, rengi safran gibi sarıydı.
Yanağı, sofra altısının baş tarafları gibi kat kattı. Fakat erkek aşkından vazgeçmemişti.
Dişleri dökülmüş, saçları süt gibi ağarmıştı.
Boyu yay gibi bükülmüş, her duygusu değişmişti.
1225. Böyle olduğu halde koca isteği ve şehvet hırsı hâlâ yerindeydi. Erkek avlamaya aşkı vardı da tuzağı paramparça olmuştu.
Vakitsiz öten bir horoza, yolsuz, yolcusuz bir yola benziyordu. Kızgın ateşe konmuş boş bir tencereydi sanki.
Meydana âşıktı, fakat ne atı vardı, ne ayağı. Düdük çalmaya sevdalıydı, fakat ne dudağı vardı ne zurnası!
İhtiyarlıkta Allahm, kâfire bile hırs vermesin. Bu hırsı Allah kime verdiyse ne kötüdür o kul!
Köpek kocaldı, dişleri döküldü mü adamlara salamaz, ancak pisliğe, gübreye salar.
1230. Öyle olduğu halde şu altmış yaşındaki köpeklere bak ki her an köpek dişleri biraz daha keskinleşmede.
İhtiyar köpeğin, derisinden tüyler dökülür; fakat şu ipekler giymiş kart köpeklere bak bir kere de!
Bu köpeklerin aşkı da alt yanlarıyla paraya, hırsları da. Kocaldıkça da bu aşkları artıyor, hele bak şu köpek soylarına!
Böyle ömür cehennem sermayesi. Gazap kasaplarına salhane.
Ömrün uzun olsun dediler mi hoşlanır, güler de ağzı açık kalır.
1235. Böyle bir bedduayı dua sanır. Gözünü açmaz, kafasını bir türlü kaldırmaz.
Kıl ucu kadar ahret ahvalini görseydi, böyle diyene “Senin ömrün uzun olsun” derdi.
Bir yoksulun Geylân’lı birisine “Allah seni
selâmetle evine barkına kavuştursun” diye
dua etmesi
Ekmeğe tapan, bir erkek bir yoksul, bir zembilli dilenci, bir gün Geylân’lı zengin birisinden
Ekmek alınca dedi ki: Yarabbi sen bu kulunu hoşlukla, selâmetle evine barkına kavuştur.
Geylân’lı kızıp a çirkin herif dedi, eğer ev bark, benim gördüğüm ev barksa oraya Allah, seni kavuştursun!
1240. Aşağılık kişiler, her söz söyleyeni hor hakir bir hale getirirler. Sözü yüceyse, değerliyse bile o sözün kaderini düşürürler.
Çünkü söz, dinleyene göre söylenir; terzi kaftanı adamın boyuna göre biçer.
Mademki meclisteki dinleyenler aşağılık kişiler, aşağılık söz söylemeden başka çare yok.
Bu sözü rehine koy da yine o kocakarının hikâyesine başla.
Bir insan kocaldı da bu yolda er olmadı mı adını kocakarı takıver!
1245. Ne sermayesi var, ne değeri, ne de bir sermaye kabul edecek kabiliyeti.
Ne hoş ve güzel bir şey verir, ne alır. Ne manâsı var ne anlama liyakati.
Ne dili var ne kulağı, ne aklı var; ne gözü. Ne kendinde, ne kendinden geçmiş, ne de düşünceye sahip.
Ne niyazı var, ne nazlanacak güzelliği. Soğan gibi kat kat ve her katıda kokmuş!
Ne bir yol varmış, ne yola gidecek ayağı kalmış. O kahpenin ne bir yanıklığı var, ne bir ah ve feryadı.
Bir yoksul,evin birinden ne istediyse “yok”
cevabını aldı.
1250. Evin birine bir yoksul geldi. Kuru ekmek, yahut taze nane istedi.
Ev sahibi, burada ekmek ne arar? Burası ekmekçi dükkânı mı, aptal mısın sen dedi.
Dilenci bâri biraz yağ ver deyince dedi ki: Burası kasap dükkânı değil ki.
A ev sahibi, birazcık un ver bari deyince de, yine ev sahibi, burasını değirmen mi sandın dedi.
Dilenci her şeyden vazgeçtik, bir çanak su olsun ver dedi. Ev sahibi cevap verdi: Burası ırmak, yahut çeşme değil.
1255. Hâsılı ekmekten kepeğe kadar ne istediyse ev sahibi kendisiyle alay etti, acıklandı, yok dedi.
Yoksul içeri girip eteklerini kaldırdı evin içinde aptes bozmaya niyetlendi.
Ev sahibi; hey çirkin herif ne yapıyorsun, deyince dedi ki: Böyle yıkık yere bâri aptes bozayım da ferahlayayım.
Burada yaşamanın madem ki imkânı yok, böyle eve ancak aptes bozulur.
Padişah kolunda beslenmedin, avlanmayı bellemedin; zaten doğan değilsin ki av tutasın.
1260. Tavus kuşu da değilsin ki yüzlerce nakışlarla bezenesin de gözleri neşelendiresin.
Dudu değilsin ki sana şeker versinler, tatlı sözlerini dinlesinler.
Bülbül değilsin, âşıkçasına ağlayıp inleyesin, çayırlıkta, çimenlikte yahut lâle bahçelerinde güzel güzel çileyesin.
Hüthüt değilsin ki çavuşluk edesin. Leylek değilsin ki yücelerde yurt tutasın.
Ne iştesin sen? Seni ne diye satın alsınlar? Ne kuşusun sen? Seni ne diye yesinler?
1265. Bu değer bilmezlerin dükkânından vazgeç, yücel “Allah satın alır” ihsanının dükkânına gel!
Köhneliğinden kimsenin almadığı o kumaşı o kerem sahibi alır.
Onun yanında hiçbir kalp red edilmez; çünkü alış verişten kâr beklemez ki.
Kocakarının hikâyesi
O bunak sokağa bir gelin gibi çıkmak istedi; o azgın karı, kaşlarını yoldu.
Yanağını, yüzünü, ağzını güzelleştirip süslenmek için aynanın önüne oturdu.
1270.Yüzüne neşeyle birkaç kere allık sürdü; fakat pörsümüş suratını bir türlü boya tutmadı.
Kuran’ın aşır başlarındaki tezhipleri kesti, pis mundar suratına yapıştırdı.
Bu suretle yüzünün buruşuklarını örtmek, güzeller halkasına yüzük taşı olmak istiyordu.
O tezhipli yerleri yapıştırdıkça yapıştırıyor, fakat çarşafını giydi mi hepsi yere düşüyordu.
Yine onları alıp tükürüklüyor, yüzüne yapıştırıyor,
1275. Fakat yine çarşafına büründü mü hepsi, yere dökülüyordu.
Bir hayli çalıştı, çabaladı. Nihayet şeytana yüzlerce lânet dedi.
Bu sözü der demez İblis göründü de dedi ki: A kademsiz kadit olmuş, kurumuş, kokmuş kahpe!
Ben bütün ömrümde bunu düşünmediğim gibi senden başka da bu işi yapan kahpe görmedim.
Kötülükte acayip bir tohum ektin, âlemde musaf bırakmadın.
1280. Sen şeytan ordusunda yüz tane şeytan ordususun. A pis kocakarı, bırak beni!
Yüzün elma gibi kızarsın diye kitap bilgisinden nice aşirler çaldın.
Satmak ve onlarla kendine şeref ve mevki satın almak için Allah erlerinin nice sözlerini aşırdın.
Fakat eğreti renk senin yüzünü kızartmadı. Hurma ağacına bağlanan dal, hurma vazifesini görmedi.
Sonunda ölüm çarşafı gelip seni bürüdü mü bütün bu ziynetler, yanağından düştü.
1285. O göç zamanının “Hadi... kalk, kalk” sesi geldi mi bütün dedikodular yok olur gider.
Sükût âlemi gelir çatar. Bari sen, o gelmeden sus. Vay o kişiye ki ölümle ünsiyeti yoktur!
6. Cild
8 Şubat 2010 Pazartesi
651. Ey gönül! Sen aynada kendini eğri görürsen,....
651. Ey gönül! Sen aynada kendini eğri görürsen,
bu eğrilik sendendir, aynadan değil.
Mefâ'îlün, Mefâ'îlün, Mefâ'îlün, Mefâ'îlün
(c. 111, 1337)
• Ey yüzünü ekşitmiş sevgili! İşine karışmamam, "Neden yüzünü ekşittin?" dememem için, sanki yüzünün etrafına; "Sirke ne güzel katıktır!" diye yazan dost!
• Yüzünün asıklığını, ekşiliğini, dolayısıyla başına gelenlerden şikâyetini bırakır da; kinden, hırstan bir iki adım uzaklaşır da hilme, yumuşaklığa, başa gelenlere razı olmaya doğru yaklaşırsan, bal gibi olursun, kendinle beraber nice kişileri de tatlılaştırırsın. Fakat sen çok tenbelsin, kemale doğru yürüyemiyorsun.
• Aslında ben hatâ ettim, yanlış gördüm, yanlış söyledim. Zaten ben her zaman yanlış işler yaparım. Ben senin gerçek yüzünü görebilseydim, gözüm böyle şaşı kalır mıydı?
• Ey gönül! Sen aynada kendini eğri görürsen, bu eğrilik sendendir. Eğri alan sensin, ayna eğri değil! Ayna her şeyi doğru gösterir. Önce sen kendini doğrult!
"Mevlâna bir Mesnevî beytinde şöyle buyurur
"Seni görünce kendimi gördüm. Aferin beni bana gösteren aynaya!" (Mesnevî, c. VI, nr. 1085). Başkaları bizim için ayna gibi olunca, başkalarında gördüğümüz kusur, kendi kusurumuzdur. O kusur onlara ait değildir."
• Adamın biri kuyu başına gitmiş de ayı kuyuda görmüş, ayın kuyuya düştüğünü sanmış. Ay ise gökyüzünden ona seslenmiş; "Acele etme, yanlış görme, ben buradayım." demiş.
• Sen ayı şu kirli, alçak yeryüzünde arama! Yoklukta varlık olmaz. Bir adam Ebucehil karpuzu ekse, seker kamışı biçmez. İnsan ne ekti ise onu biçer.
• Ey benim canım! Hoşluk, güzellik varlığını, benliğini gidermektedir. Sense güzelliğini varlıkta arıyorsun. O burada görünmez. Sen her şeyi elde edebileceğin yerde ara!
Divan-ı Kebir den Seçmeler – Şefik Can – Cild 2
bu eğrilik sendendir, aynadan değil.
Mefâ'îlün, Mefâ'îlün, Mefâ'îlün, Mefâ'îlün
(c. 111, 1337)
• Ey yüzünü ekşitmiş sevgili! İşine karışmamam, "Neden yüzünü ekşittin?" dememem için, sanki yüzünün etrafına; "Sirke ne güzel katıktır!" diye yazan dost!
• Yüzünün asıklığını, ekşiliğini, dolayısıyla başına gelenlerden şikâyetini bırakır da; kinden, hırstan bir iki adım uzaklaşır da hilme, yumuşaklığa, başa gelenlere razı olmaya doğru yaklaşırsan, bal gibi olursun, kendinle beraber nice kişileri de tatlılaştırırsın. Fakat sen çok tenbelsin, kemale doğru yürüyemiyorsun.
• Aslında ben hatâ ettim, yanlış gördüm, yanlış söyledim. Zaten ben her zaman yanlış işler yaparım. Ben senin gerçek yüzünü görebilseydim, gözüm böyle şaşı kalır mıydı?
• Ey gönül! Sen aynada kendini eğri görürsen, bu eğrilik sendendir. Eğri alan sensin, ayna eğri değil! Ayna her şeyi doğru gösterir. Önce sen kendini doğrult!
"Mevlâna bir Mesnevî beytinde şöyle buyurur
"Seni görünce kendimi gördüm. Aferin beni bana gösteren aynaya!" (Mesnevî, c. VI, nr. 1085). Başkaları bizim için ayna gibi olunca, başkalarında gördüğümüz kusur, kendi kusurumuzdur. O kusur onlara ait değildir."
• Adamın biri kuyu başına gitmiş de ayı kuyuda görmüş, ayın kuyuya düştüğünü sanmış. Ay ise gökyüzünden ona seslenmiş; "Acele etme, yanlış görme, ben buradayım." demiş.
• Sen ayı şu kirli, alçak yeryüzünde arama! Yoklukta varlık olmaz. Bir adam Ebucehil karpuzu ekse, seker kamışı biçmez. İnsan ne ekti ise onu biçer.
• Ey benim canım! Hoşluk, güzellik varlığını, benliğini gidermektedir. Sense güzelliğini varlıkta arıyorsun. O burada görünmez. Sen her şeyi elde edebileceğin yerde ara!
Divan-ı Kebir den Seçmeler – Şefik Can – Cild 2
11 Ağustos 2009 Salı
Nasıl Semazen Olunur?
http://mesneviyiokumak.blogspot.com/2009/08/nasl-semazen-olunur.html
"Nasıl İnsan Olunur?" diye bir soru sorsam, nasıl cevap verirsiniz?
Cevap çok, ama hiç birisi, tüm gelecekler için bir insan olma tekniği vermez.
İnsan da düşe kalka insan olur. Cevabını alsa da, bulsa da, arasa da, aramasa da.
Oluştan, olgunlaşmadan kopmuş bir semazenlik, gösteri semazenliği olur diye düşünmemizde büyük sakıncalar yok. Ancak, hakikatlilikle yapılmış her şey bizi gerçekliğimizin hakikatine pişirir de, bunu unutmadan.
Önce hayatı, hayatımızı, insanı, insanlığımızı ciddiye almamız, bildiklerimizi ezberden çıkarıp, yanılsamasızlığın yanılabilirliğine taşımamız lazım. Yani, ezberi, tekrarı bırakıp ezberlediğimiz şeylerin hakikatine yönelmemiz lazım. Olmak, oluşmak, birlikte oluş içinde.
"Yeni şey söylemek lazım" eskinin, bilinenin, kuralların, ilkelerin, buyrukların unutulması değil. Durduğumuz yere uygulanması, anlaşılması, hayata geçirilmesi ile alakalı.
Semazen oluş, Oluş'tan koparılırsa, Şems'i, Mevlana'yı yakalayan hakikati yakalama, ya da ona yakalanma arayışı kalmaz.
Anlam'a değil, ikonaya yüzümüzü çevirmiş oluruz.
Soru "bir ayrıntı olarak semazenlik" ise, cevap yaklaşık olarak bu, Efendim.
DANGALAK, PATAVATSIZ, BOŞBOĞAZ ARASINDAKİ FARK
Patavatsız hakikatçidir. Hakikatli nasıl ve nerede söyleyeceğine bakarken, kıvranırken, patavatsız aklına ereni, aklına çarpanı söyleyiverir.
Patavatsız söylenmesi gerekeni de, söylenemeyeceği de söyler. Pişmanlık duyabilir, ama pişmanlıkla pişirdiği bir aş yoktur, sorumluluklarına eşik olan pişmanlıkları yoktur.
Patavatsızın ağzından ya da etrafının suskunluğundan, edebinden kaçırdıkları kötü şeyler olmak zorunda değildir. Bilinmesinde fayda olacak olanı da söyleyeblir, bir başkasının başkasının söylemiş olduğunun papağanı da olabilir.
Patavatsız bir başkasının başına açacağı derdi düşünmez. Patavatsız intikam derdinde de değildir. Diliyle aklı arasındaki mesafe kısadır, boşboğazda olduğu gibi.
Patavatsız boşboğazlık yapabilir. Pat diye söyleyebilir, sözün yakacağını, kavuracağını hesaba katmadan.
Boşboğaz her yerde her zaman muhakeme etmeden tekrarlar, etrafını konuşur, şahit olduğunu ifşa eder. Patavatsız muhakeme edebilir ama konuşmanın yerini, yurdunu, tonunu, sağını solunu bilmez, hesaba katmaz, katamaz.
Boşboğaz sesli düşünüleni, dışavurumu, çok anlamlı jestleri telekulak düzeyinde faş eder. Patavatsız yaraları, bereleri, geçmişi, insanı hesaba katamadan muhakemesini deklare eder. Belagattan haberi yoktur. Belagatin hakikatle olan alakasından.
Patavatsız dangalak değildir. Söylediğinde işiten açısından da hakikat payı vardır. Yerinde söylememektedir. Ya da söyleyip hakikati de kurtarmaktadır. Patavatsız kötü bir insan değildir. Özensizdir. Özensizlik karakterine damga vurmuştur belki biraz. Boşboğaz ahlaki gelişiminde patavatsızın gerisindedir. Kabahatlerin üzerindeki örtüyü açarken hakikat kaygısı yoktur, sadece çenesini tutamaz.
Patavatsız yaralamayabilir, masumiyet sınırında kalabilir, bilgisini dümdüz bir hakikat silsilesinden çıkarabildiğinden irkiltebilir.
Dangalak ne söylese yaralar. Boşboğaz boş konuşur, sıkar, yorar, usandırır. Söylediğinin çoğu ariflerin kulağından kaçar.
Patavatsız konuşacak topluluğu kaçırır, dağıtır bazan. Bazan dobradır, muhatabı kulak verirken eşi dostu söyleyeceğinden kaçar, hem de söyleyeceği dillerinin ucundayken.
Dangalak patavatsızlık yapar. Patavatsız dangalaklık yapmaz, boşboğaz gibi ağzından da kaçırmaz, bir kayıt cihazı gibi aktarmaz.
Dangalak boşboğazlık da yapar. Her boşboğaz dangalak değildir. Ama dangalaklığa temayülleri vardır ama beceremez.
Dangalak kendince bir yargı gücüne sahiptir. Boşboğaz daha kendiliğinden konuşur. Dangalak mantık yürütür. Mantığı ezer geçer. Ezip geçiş zalimlikten, zulüm merakından değildir, ama söyledikleri zalimce bir çiğliktedir.
Patavatsızın mantığı aklı fikri dangalak’a nazaran daha incedir. Patavatsız daha düşüncelidir. Dangalak daha keskindir.
Dangalak patavatsızdan daha bilgili, malumatlı olabilir, ama yargı gücü ve ifade yeteneği daha çiğ, kaba ve düşüncesiz, hesapsız kitapsız bir görüntü verir. Görüntü olarak görünen aslında cehaletin ne olduğunu bilemeyişdendir. Bilginin incelen ve incelten hareketi bir olgunlaşma hareketidir, insanlararasılıkta ilerleme sorunudur.
Malumatlıya, okumuşa ”cahil!” dersin, ben okudum, senden fazla okudum, aslında sen cahilsin der. ”Geçti cahil ömrüm, bir mırada ermedim”i duymamıştır, duyamaz.
Dangalak parçalayıcı, paralayıcı; patavatsız söylediğinin yerini, yurdunu kavrayışsız; boşboğaz tıntın, toplumsal dayanışmayı boşaltıcıdır.
Dangalak hep incitir; patavatsız ”fesüp” dedirtir, gerer, gülümsetir, derinleşmeleri katleder; boşboğaz konuşmayı, koklaşmayı herkes için suç aletine çevirir.
Dangalak da patavatsız gibi belagatten anlamaz. Patavatsız belagatin hakikatle alakasını yakalayamaz, dangalak belagatı ”dil kırma” sanar.
”Nasıl söylediğimiz” bir ufuk kaynaştırması sorunudur. ”Ne söylediğimiz”in diyalogsallığının farkında oluşumuzdandır. Bu farkında oluş, akla getirilmemiş bir öğrenmişlik, kavramışlık, terbiye olsa da bazan.
Dangalak en kaba anlamıyla narsisttir. Patavatsız diğerkâm olabilir. Boşboğaz bazan masum bir ilkeldir!
Konuşulduğunda dangalak’a ayna olmak, patavatsız’a başkalarının insanlığını selamlayarak konuşmasını sağlamak, boşboğaza güzel bir gecenin karanlığı gibi örtücü, sarıp sarmalayıcı bir sağırlık ve dilsizliği kavratmak olgun insanların hizmeti, vazifesi, biteviye mücadelesi. Dur sus, yasak, kısıtlama ile değil, olgunluğun, rahmetin, dayanışmanın sofrasını herkese açık tutmak ile.
Olgun insan, attığı taşın cama inişini de takip etmiş insandır. Sofrasında dangalaklığın, patavatsızlığın, boşboğazlığın da yoğrulması, pişmesi bir yolunu bulup insana ulaşabilmesindendir. İnsanı arayan kendisini arayan, kendisini pekiştirmeye çalışan, ne yapacağını bilmese de her daim, neleri nasıl yapmayacağına dair bir kararlılığı olandır.
Ne yapacağımızın listesinden kısa olsa da ne yapmayacağımızın listesi, yine de altından kalkılamayacak bir listedir.
İnsana bakarsın, zamana yayılacak bir muhabbette karşılıklı yoğrulursun.
Arif, ne tuhaf, herkesten öğrenendir. Kendisinden, kedisinden bile.
(Online yazıldı, düzeltilmedi)
"Nasıl İnsan Olunur?" diye bir soru sorsam, nasıl cevap verirsiniz?
Cevap çok, ama hiç birisi, tüm gelecekler için bir insan olma tekniği vermez.
İnsan da düşe kalka insan olur. Cevabını alsa da, bulsa da, arasa da, aramasa da.
Oluştan, olgunlaşmadan kopmuş bir semazenlik, gösteri semazenliği olur diye düşünmemizde büyük sakıncalar yok. Ancak, hakikatlilikle yapılmış her şey bizi gerçekliğimizin hakikatine pişirir de, bunu unutmadan.
Önce hayatı, hayatımızı, insanı, insanlığımızı ciddiye almamız, bildiklerimizi ezberden çıkarıp, yanılsamasızlığın yanılabilirliğine taşımamız lazım. Yani, ezberi, tekrarı bırakıp ezberlediğimiz şeylerin hakikatine yönelmemiz lazım. Olmak, oluşmak, birlikte oluş içinde.
"Yeni şey söylemek lazım" eskinin, bilinenin, kuralların, ilkelerin, buyrukların unutulması değil. Durduğumuz yere uygulanması, anlaşılması, hayata geçirilmesi ile alakalı.
Semazen oluş, Oluş'tan koparılırsa, Şems'i, Mevlana'yı yakalayan hakikati yakalama, ya da ona yakalanma arayışı kalmaz.
Anlam'a değil, ikonaya yüzümüzü çevirmiş oluruz.
Soru "bir ayrıntı olarak semazenlik" ise, cevap yaklaşık olarak bu, Efendim.
DANGALAK, PATAVATSIZ, BOŞBOĞAZ ARASINDAKİ FARK
Patavatsız hakikatçidir. Hakikatli nasıl ve nerede söyleyeceğine bakarken, kıvranırken, patavatsız aklına ereni, aklına çarpanı söyleyiverir.
Patavatsız söylenmesi gerekeni de, söylenemeyeceği de söyler. Pişmanlık duyabilir, ama pişmanlıkla pişirdiği bir aş yoktur, sorumluluklarına eşik olan pişmanlıkları yoktur.
Patavatsızın ağzından ya da etrafının suskunluğundan, edebinden kaçırdıkları kötü şeyler olmak zorunda değildir. Bilinmesinde fayda olacak olanı da söyleyeblir, bir başkasının başkasının söylemiş olduğunun papağanı da olabilir.
Patavatsız bir başkasının başına açacağı derdi düşünmez. Patavatsız intikam derdinde de değildir. Diliyle aklı arasındaki mesafe kısadır, boşboğazda olduğu gibi.
Patavatsız boşboğazlık yapabilir. Pat diye söyleyebilir, sözün yakacağını, kavuracağını hesaba katmadan.
Boşboğaz her yerde her zaman muhakeme etmeden tekrarlar, etrafını konuşur, şahit olduğunu ifşa eder. Patavatsız muhakeme edebilir ama konuşmanın yerini, yurdunu, tonunu, sağını solunu bilmez, hesaba katmaz, katamaz.
Boşboğaz sesli düşünüleni, dışavurumu, çok anlamlı jestleri telekulak düzeyinde faş eder. Patavatsız yaraları, bereleri, geçmişi, insanı hesaba katamadan muhakemesini deklare eder. Belagattan haberi yoktur. Belagatin hakikatle olan alakasından.
Patavatsız dangalak değildir. Söylediğinde işiten açısından da hakikat payı vardır. Yerinde söylememektedir. Ya da söyleyip hakikati de kurtarmaktadır. Patavatsız kötü bir insan değildir. Özensizdir. Özensizlik karakterine damga vurmuştur belki biraz. Boşboğaz ahlaki gelişiminde patavatsızın gerisindedir. Kabahatlerin üzerindeki örtüyü açarken hakikat kaygısı yoktur, sadece çenesini tutamaz.
Patavatsız yaralamayabilir, masumiyet sınırında kalabilir, bilgisini dümdüz bir hakikat silsilesinden çıkarabildiğinden irkiltebilir.
Dangalak ne söylese yaralar. Boşboğaz boş konuşur, sıkar, yorar, usandırır. Söylediğinin çoğu ariflerin kulağından kaçar.
Patavatsız konuşacak topluluğu kaçırır, dağıtır bazan. Bazan dobradır, muhatabı kulak verirken eşi dostu söyleyeceğinden kaçar, hem de söyleyeceği dillerinin ucundayken.
Dangalak patavatsızlık yapar. Patavatsız dangalaklık yapmaz, boşboğaz gibi ağzından da kaçırmaz, bir kayıt cihazı gibi aktarmaz.
Dangalak boşboğazlık da yapar. Her boşboğaz dangalak değildir. Ama dangalaklığa temayülleri vardır ama beceremez.
Dangalak kendince bir yargı gücüne sahiptir. Boşboğaz daha kendiliğinden konuşur. Dangalak mantık yürütür. Mantığı ezer geçer. Ezip geçiş zalimlikten, zulüm merakından değildir, ama söyledikleri zalimce bir çiğliktedir.
Patavatsızın mantığı aklı fikri dangalak’a nazaran daha incedir. Patavatsız daha düşüncelidir. Dangalak daha keskindir.
Dangalak patavatsızdan daha bilgili, malumatlı olabilir, ama yargı gücü ve ifade yeteneği daha çiğ, kaba ve düşüncesiz, hesapsız kitapsız bir görüntü verir. Görüntü olarak görünen aslında cehaletin ne olduğunu bilemeyişdendir. Bilginin incelen ve incelten hareketi bir olgunlaşma hareketidir, insanlararasılıkta ilerleme sorunudur.
Malumatlıya, okumuşa ”cahil!” dersin, ben okudum, senden fazla okudum, aslında sen cahilsin der. ”Geçti cahil ömrüm, bir mırada ermedim”i duymamıştır, duyamaz.
Dangalak parçalayıcı, paralayıcı; patavatsız söylediğinin yerini, yurdunu kavrayışsız; boşboğaz tıntın, toplumsal dayanışmayı boşaltıcıdır.
Dangalak hep incitir; patavatsız ”fesüp” dedirtir, gerer, gülümsetir, derinleşmeleri katleder; boşboğaz konuşmayı, koklaşmayı herkes için suç aletine çevirir.
Dangalak da patavatsız gibi belagatten anlamaz. Patavatsız belagatin hakikatle alakasını yakalayamaz, dangalak belagatı ”dil kırma” sanar.
”Nasıl söylediğimiz” bir ufuk kaynaştırması sorunudur. ”Ne söylediğimiz”in diyalogsallığının farkında oluşumuzdandır. Bu farkında oluş, akla getirilmemiş bir öğrenmişlik, kavramışlık, terbiye olsa da bazan.
Dangalak en kaba anlamıyla narsisttir. Patavatsız diğerkâm olabilir. Boşboğaz bazan masum bir ilkeldir!
Konuşulduğunda dangalak’a ayna olmak, patavatsız’a başkalarının insanlığını selamlayarak konuşmasını sağlamak, boşboğaza güzel bir gecenin karanlığı gibi örtücü, sarıp sarmalayıcı bir sağırlık ve dilsizliği kavratmak olgun insanların hizmeti, vazifesi, biteviye mücadelesi. Dur sus, yasak, kısıtlama ile değil, olgunluğun, rahmetin, dayanışmanın sofrasını herkese açık tutmak ile.
Olgun insan, attığı taşın cama inişini de takip etmiş insandır. Sofrasında dangalaklığın, patavatsızlığın, boşboğazlığın da yoğrulması, pişmesi bir yolunu bulup insana ulaşabilmesindendir. İnsanı arayan kendisini arayan, kendisini pekiştirmeye çalışan, ne yapacağını bilmese de her daim, neleri nasıl yapmayacağına dair bir kararlılığı olandır.
Ne yapacağımızın listesinden kısa olsa da ne yapmayacağımızın listesi, yine de altından kalkılamayacak bir listedir.
İnsana bakarsın, zamana yayılacak bir muhabbette karşılıklı yoğrulursun.
Arif, ne tuhaf, herkesten öğrenendir. Kendisinden, kedisinden bile.
(Online yazıldı, düzeltilmedi)
28 Nisan 2009 Salı
Divan-ı Kebirden Şeçmeler
390. Peygamberlerden söz ediyor ama,
onda peygamberlerden bir huy var mı; sen ona bak!
Mefulü, Mefa'ilün, Fe'ulün
(c. II, 700)
• O güzel yüzlü hocanın acaba nesi var? O, insanlık vazîfesini, kulluk vazîfesini geregi gibi yapıyor mu? Onun gönül aynası sanıldıgı gibi tozsuz mudur? Temiz midir?
• Onunla konus, onu anlamaya çalıs! Bak bakalım onda ölümsüzlük sarabından nasıl bir koku var! Varsa eger vakit geçirmeden ondan manevî bir koku al!
• Onun gül bahçesinin içine gir, bak bakalım, o bahçede nergislerden lalelerden ne var?
• O, her ne kadar, peygamberlerden söz ediyorsa da, onlann mu'cizelerinden bahsediyorsa da, onda peygamberlerin huyundan bir huy var mı? Sen ona bak, lafına bakma! Söylediklerini yasıyor mu; onu anlamaya çalıs!
• Salavat verip duruyor, tesbih çekiyor ama, onda Hz. Mustafa (s.a.v.)'in safvetinden, rüh ne var?
Divan-ı Kebir den Seçmeler -Şefik Can - Cild I
onda peygamberlerden bir huy var mı; sen ona bak!
Mefulü, Mefa'ilün, Fe'ulün
(c. II, 700)
• O güzel yüzlü hocanın acaba nesi var? O, insanlık vazîfesini, kulluk vazîfesini geregi gibi yapıyor mu? Onun gönül aynası sanıldıgı gibi tozsuz mudur? Temiz midir?
• Onunla konus, onu anlamaya çalıs! Bak bakalım onda ölümsüzlük sarabından nasıl bir koku var! Varsa eger vakit geçirmeden ondan manevî bir koku al!
• Onun gül bahçesinin içine gir, bak bakalım, o bahçede nergislerden lalelerden ne var?
• O, her ne kadar, peygamberlerden söz ediyorsa da, onlann mu'cizelerinden bahsediyorsa da, onda peygamberlerin huyundan bir huy var mı? Sen ona bak, lafına bakma! Söylediklerini yasıyor mu; onu anlamaya çalıs!
• Salavat verip duruyor, tesbih çekiyor ama, onda Hz. Mustafa (s.a.v.)'in safvetinden, rüh ne var?
Divan-ı Kebir den Seçmeler -Şefik Can - Cild I
7 Şubat 2009 Cumartesi
TUZAĞA DÜŞEN KUŞUN ÖĞÜDÜ
Mesnevi Hikâyelerinden Dersler: 27
TUZAĞA DÜŞEN KUŞUN ÖĞÜDÜ
Birisi bir hileyle kuşun birini tuzağa düşürerek yakaladı. Kuş dile gelerek yalvardı:
"Ey ulu kişi sen bir çok öküzler, koyunlar yedin, develer kurban ettin. Bu dünyada onlarla bile doymadın, benimle mi doyacaksın. Eğer beni bırakırsan ben sana üç öğüt vereceğim ki bunlara uyarsan her müşkülün hallolur.
Birincisini elindeyken vereyim eğer beğenirsen beni bırakırsın. O zaman ikincisini şu dama konarken, üçüncüsünü de şu ulu ağaçta söylerim," dedi.
Adam kuşu sıkı sıkıya tutarak:
-Haydi söyle bakalım eğer beğenirsem seni bırakırım.
Kuşcağız ilk öğüdünü söyledi:
-Olmayacak söze kim söylerse söylesin, inanma.
Adam kuşu bıraktı kuş uçarak damın saçağına kondu. İkinci öğüdünü söyledi:
-Geçmiş gitmiş şey, kaçmış fırsat için üzülüp ah vah etme, dedi. Biraz daha geriye çekilerek orada bulunan ulu ağaca kondu:
-Benim karnımda on bir dirhem ağırlığında paha biçilmez bir inci vardı eğer beni elinden kaçırmasaydın o şimdi senin olacaktı, dedi.
Bunu duyan adam ağlayıp inlemeye, saçını başını yolmaya başladı. Bu saçmalık karşısında kuş seslendi:
-Ben sana geçmiş gitmiş fırsat için ah vah edip üzülme demedim mi? Madem fırsatı kaçırdın, neden üzülüp duruyorsun. Ya öğüdümü dinlemedin yahut da sağırsın. Ayrıca sana olmayacak şeye inanma demedim mi? Devam etti:
-Benim bütün ağırlığım üç dirhem, karnımda nasıl on bir dirhem ağırlığında inci bulunabilir!. Bunun üzerine adam kendine geldi:
-Tamam söylediklerini iyice anladım. Haydi şimdi de üçüncü öğüdünü söyle bakalım," dedi. Kuş:
-Allah için o iki öğüdü güzelce tuttun da benden üçüncüsünü mü istiyorsun. Uykuya dalmış bilgisiz kişiye öğüt vermek, çorak toprağa tohum atmak gibidir. Aptallık ve bilgisizlik yırtığı yama tutmaz, diyerek uçup gitti. (Mesnevî, c. IV, beyit: 2245-2265)
AÇIKLAMA
“Üç öğüt” hikâyesi oldukça yaygındır. Demek ki kökü çok eskilere dayanmaktadır.
Hikâyedeki kuşun birinci öğüdü “olmayacak söze inanma” şeklindedir. Dilimizde “Kabul olmayacak duâya âmin denmez” şeklinde bir deyim de vardır. İlk nazarda her iki söz, her ne kadar hepimizin katıldığı ifâdelerse de, biliriz ki, insanoğlu olağan üstü şeylere meraklıdır. Bu merak ve tecessüs makul seviyede kalırsa ne âlâ. Aşırılığa kaçtığı durumda ise; ayağı yere basmayan, hayal dünyasında gezen, irrasyonellikten kurtulamayan bir tip ortaya çıkabilir.
Tabiat kanunları genellikle değişmeksizin süre gelir. İnanmış insana göre bu kanunları koyan ve yürüten Yüce Allah’tır. Bunlara, Allah’ın koyduğu kanun ve nizam demek olan “sünnetullah” da denir.
Buna göre belli sebepler hep belli sonuçları doğurur. Tabiatta belli ölçüde bir determinizm vardır. Ateş yakar, su boğar. İnancımıza göre onlara yakma ve boğma özelliğini veren de Allah’tır. Allah dilerse özel bir sebeple, onların bu vasfını durdurabilir. Gazâlî peygamberlerin gösterdiği mûcizeleri bu anlayışla izah etmektedir. Velîlerin kevnî kerâmetlerini de buna dâhil edebiliriz.
Bize düşen epeyce bir yere kadar sebep-sonuç ilişkisini kabul etmek, sünnetullaha uymaktır. Ama bu arada bunların hepsinin üstünde küllî irâdenin bulunduğunu; onun da “lâ yüs’el ammâ yef’al” (yaptığından dolayı sorgulanamaz) olduğunu hatırdan çıkarmamaktır.
*
Kuşun ikinci öğüdü “geçmişe gam yeme, fırsatı kaçırınca boş yere üzülme” idi. Tasavvuf düşüncesindeki “lâ fâile illallah”, “rızâ” ve “ibnü’l-vakt” gibi kavramlar bu konuya ışık tutar.
Evet fâil-i hakîkî, yâni gerçekte her şeyi yapan yaptıran Allah’tır. Olup bitenden şikâyet etmek, ah vah etmek O’ndan gafil olmak anlamına gelir. Bir isteğimizin gerçekleşmesi için elimizden gelen her şeyi yapmak görevimizdir. Daha ciddî bir görevimiz ise, sonuca râzı olmaktır. Bu sonuç bizim istemediğimiz yönde gelişse de şikâyet etmemek, hattâ hoşnutlukla karşılamaya çalışmak inanmış insanın özelliğidir.
Enes b. Mâlik anlatır: “On yıl Resûlüllah’a hizmet ettim, onun yanında bulundum. Hiçbir gün bana yaptığım bir şey için neden yaptın, yapmadığım bir şey için de niçin yapmadın demedi.” (Tirmizî, birri 19) Ayrıca Peygamberimizin “Olan bir şey için keşke olmasaydı, olmayan bir şey için de keşke olsaydı demediği” ifâde edilir.
Tasavvufta derin anlamlı bir “zaman” anlayışı vardır. Bu konuda “ibnül-vakt” diye ilgi çekici bir kavram doğmuştur. Dikkatli ve bilinçli insan, ibnül-vakt yâni vaktin çocuğu olmalıdır. Bunun anlamı şudur: Olgun insan vaktin çocuğudur, yâni geçmişi veya geleceği değil, sâdece içinde bulunduğu ânı düşünür ve onu en iyi şekilde değerlendirmeye çalışır. Geçen geçmiştir, gelecekten emin olamayız. Tek sermayemiz, şu içinde bulunduğumuz andır. Onu iyi değerlendirirsek ve her ana bu gözle bakarsak, kendiliğinden bütün zamanları dolu geçireceğiz demektir.
Bu, dinamik bir zaman anlayışıdır.”Her nefes son nefes olabilir.” Böyle düşünen kimse aktif, hareketli, gafletten ve tembellikten uzak, yapıcı ve gayretli insan olacaktır.
Geçen geçmiştir ân-ı müstakbelse mübhemdir
Hayâtından nasîbin bir şu geçmek isteyen demdir
Geçmişteki bir takım olumsuzluklar için aşırı şekilde üzülen kimse, bu üzüntü anlarını da boşa geçirmiş olur. Bu demek değildir ki geçmişten ders almayacağız, hatalarımızı tekrarlayıp duracağız. Hayır, kasıt o değildir. Denmek istenen boş yere ah vah edip üzülerek verimsizliğe yol açmaktır.
Prof. Dr. Mehmet DEMİRCİ
http://www.semazen.net/yazar_yazi.php?id=594
TUZAĞA DÜŞEN KUŞUN ÖĞÜDÜ
Birisi bir hileyle kuşun birini tuzağa düşürerek yakaladı. Kuş dile gelerek yalvardı:
"Ey ulu kişi sen bir çok öküzler, koyunlar yedin, develer kurban ettin. Bu dünyada onlarla bile doymadın, benimle mi doyacaksın. Eğer beni bırakırsan ben sana üç öğüt vereceğim ki bunlara uyarsan her müşkülün hallolur.
Birincisini elindeyken vereyim eğer beğenirsen beni bırakırsın. O zaman ikincisini şu dama konarken, üçüncüsünü de şu ulu ağaçta söylerim," dedi.
Adam kuşu sıkı sıkıya tutarak:
-Haydi söyle bakalım eğer beğenirsem seni bırakırım.
Kuşcağız ilk öğüdünü söyledi:
-Olmayacak söze kim söylerse söylesin, inanma.
Adam kuşu bıraktı kuş uçarak damın saçağına kondu. İkinci öğüdünü söyledi:
-Geçmiş gitmiş şey, kaçmış fırsat için üzülüp ah vah etme, dedi. Biraz daha geriye çekilerek orada bulunan ulu ağaca kondu:
-Benim karnımda on bir dirhem ağırlığında paha biçilmez bir inci vardı eğer beni elinden kaçırmasaydın o şimdi senin olacaktı, dedi.
Bunu duyan adam ağlayıp inlemeye, saçını başını yolmaya başladı. Bu saçmalık karşısında kuş seslendi:
-Ben sana geçmiş gitmiş fırsat için ah vah edip üzülme demedim mi? Madem fırsatı kaçırdın, neden üzülüp duruyorsun. Ya öğüdümü dinlemedin yahut da sağırsın. Ayrıca sana olmayacak şeye inanma demedim mi? Devam etti:
-Benim bütün ağırlığım üç dirhem, karnımda nasıl on bir dirhem ağırlığında inci bulunabilir!. Bunun üzerine adam kendine geldi:
-Tamam söylediklerini iyice anladım. Haydi şimdi de üçüncü öğüdünü söyle bakalım," dedi. Kuş:
-Allah için o iki öğüdü güzelce tuttun da benden üçüncüsünü mü istiyorsun. Uykuya dalmış bilgisiz kişiye öğüt vermek, çorak toprağa tohum atmak gibidir. Aptallık ve bilgisizlik yırtığı yama tutmaz, diyerek uçup gitti. (Mesnevî, c. IV, beyit: 2245-2265)
AÇIKLAMA
“Üç öğüt” hikâyesi oldukça yaygındır. Demek ki kökü çok eskilere dayanmaktadır.
Hikâyedeki kuşun birinci öğüdü “olmayacak söze inanma” şeklindedir. Dilimizde “Kabul olmayacak duâya âmin denmez” şeklinde bir deyim de vardır. İlk nazarda her iki söz, her ne kadar hepimizin katıldığı ifâdelerse de, biliriz ki, insanoğlu olağan üstü şeylere meraklıdır. Bu merak ve tecessüs makul seviyede kalırsa ne âlâ. Aşırılığa kaçtığı durumda ise; ayağı yere basmayan, hayal dünyasında gezen, irrasyonellikten kurtulamayan bir tip ortaya çıkabilir.
Tabiat kanunları genellikle değişmeksizin süre gelir. İnanmış insana göre bu kanunları koyan ve yürüten Yüce Allah’tır. Bunlara, Allah’ın koyduğu kanun ve nizam demek olan “sünnetullah” da denir.
Buna göre belli sebepler hep belli sonuçları doğurur. Tabiatta belli ölçüde bir determinizm vardır. Ateş yakar, su boğar. İnancımıza göre onlara yakma ve boğma özelliğini veren de Allah’tır. Allah dilerse özel bir sebeple, onların bu vasfını durdurabilir. Gazâlî peygamberlerin gösterdiği mûcizeleri bu anlayışla izah etmektedir. Velîlerin kevnî kerâmetlerini de buna dâhil edebiliriz.
Bize düşen epeyce bir yere kadar sebep-sonuç ilişkisini kabul etmek, sünnetullaha uymaktır. Ama bu arada bunların hepsinin üstünde küllî irâdenin bulunduğunu; onun da “lâ yüs’el ammâ yef’al” (yaptığından dolayı sorgulanamaz) olduğunu hatırdan çıkarmamaktır.
*
Kuşun ikinci öğüdü “geçmişe gam yeme, fırsatı kaçırınca boş yere üzülme” idi. Tasavvuf düşüncesindeki “lâ fâile illallah”, “rızâ” ve “ibnü’l-vakt” gibi kavramlar bu konuya ışık tutar.
Evet fâil-i hakîkî, yâni gerçekte her şeyi yapan yaptıran Allah’tır. Olup bitenden şikâyet etmek, ah vah etmek O’ndan gafil olmak anlamına gelir. Bir isteğimizin gerçekleşmesi için elimizden gelen her şeyi yapmak görevimizdir. Daha ciddî bir görevimiz ise, sonuca râzı olmaktır. Bu sonuç bizim istemediğimiz yönde gelişse de şikâyet etmemek, hattâ hoşnutlukla karşılamaya çalışmak inanmış insanın özelliğidir.
Enes b. Mâlik anlatır: “On yıl Resûlüllah’a hizmet ettim, onun yanında bulundum. Hiçbir gün bana yaptığım bir şey için neden yaptın, yapmadığım bir şey için de niçin yapmadın demedi.” (Tirmizî, birri 19) Ayrıca Peygamberimizin “Olan bir şey için keşke olmasaydı, olmayan bir şey için de keşke olsaydı demediği” ifâde edilir.
Tasavvufta derin anlamlı bir “zaman” anlayışı vardır. Bu konuda “ibnül-vakt” diye ilgi çekici bir kavram doğmuştur. Dikkatli ve bilinçli insan, ibnül-vakt yâni vaktin çocuğu olmalıdır. Bunun anlamı şudur: Olgun insan vaktin çocuğudur, yâni geçmişi veya geleceği değil, sâdece içinde bulunduğu ânı düşünür ve onu en iyi şekilde değerlendirmeye çalışır. Geçen geçmiştir, gelecekten emin olamayız. Tek sermayemiz, şu içinde bulunduğumuz andır. Onu iyi değerlendirirsek ve her ana bu gözle bakarsak, kendiliğinden bütün zamanları dolu geçireceğiz demektir.
Bu, dinamik bir zaman anlayışıdır.”Her nefes son nefes olabilir.” Böyle düşünen kimse aktif, hareketli, gafletten ve tembellikten uzak, yapıcı ve gayretli insan olacaktır.
Geçen geçmiştir ân-ı müstakbelse mübhemdir
Hayâtından nasîbin bir şu geçmek isteyen demdir
Geçmişteki bir takım olumsuzluklar için aşırı şekilde üzülen kimse, bu üzüntü anlarını da boşa geçirmiş olur. Bu demek değildir ki geçmişten ders almayacağız, hatalarımızı tekrarlayıp duracağız. Hayır, kasıt o değildir. Denmek istenen boş yere ah vah edip üzülerek verimsizliğe yol açmaktır.
Prof. Dr. Mehmet DEMİRCİ
http://www.semazen.net/yazar_yazi.php?id=594
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)