Gelenek ve Dil üzerine yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gelenek ve Dil üzerine yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ağustos 2010 Salı

? Duanın değil anadile, dile bile ihtiyacı yoktur!

Dücane Cündioğlu
dcundioglu@yenisafak.com.tr03 Temmuz 2010 Cumartesi


Duanın değil anadile, dile bile ihtiyacı yoktur!
İnançlı insan, inandığı için dua etmez, bilâkis dua ettiği/edebildiği için inanır. Dahası, dua ettikçe inanır.

Ne kadar dua ederse/edebilirse o kadar inanır.

Pascal ne güzel söylemiş:

— "Agenouillez-vous, priez et vous croirez!"

Yani:

— "Diz çökün, dua edin; inanacaksınız!"

Önce secdeye kapanmayı bilmeli insan; aczini... güçsüzlüğünü... muhtaç olduğunu... yardıma değil, yaşama ihtiyaç duyduğunu... yaşamaya... ve bir gün ölmeye...

Aczini idrak, güçsüzlüğünü itiraf edebilmeli.

İnsan kendinden saklanmamalı.

***

Düşünerek inanmaz insan. Aslâ, ama aslâ bir düşünme eyleminin sonunda inancı bulmayı beceremez. Bilâkis düşünemediğinde, düşünmek kâr etmediğinde inanır. Eylediğinde yani. Eylemin içinde... yaşamın ve yaşamanın tam da içindeyken...

Belki acı çekerken, belki eğlenirken... ama her hâlukârda istemini/duasını eylemiyle gerçekleştirirken...

İnancın kökenini boşuboşuna serebral korteksin kıvrımlarında aramamalı bu yüzden! İnanç, varlığının kokusunu ancak gönül-yaşam diyalektiğinde duyurur yoksunlarına.

Anacaddelerde değil, bir arasokakta, kimbilir belki bir çıkmazsokakta...

Birdenbire engel(ler) kalkar, yol açılır, ve yürür gidersin. İnanca doğru değil, inancınla birlikte gidersin. İnanmayı, yani güvenmeyi öğrenmiş olarak gidersin.

Yapman gereken oturup düşünmek değil, yürümektir.

Yeter ki yürü, inanırsın.

Dua et, seslen, istersen sövüp say, hem de bütün öfkenle, duyar O, ve cevap verir.

İnan!

***

— "İslamiyet dahil hiçbir dine yakınlık duymadım, ama her dinin bir kültür olarak ritüelleri her zaman hoşuma gitti, her zaman takip etmek, hatta bir parçası olmak istedim." (Akşam, 28 Haziran 2010)

Oray Eğin'in bu açıklaması ne kadar düşündürücü değil mi?

Ve bir o kadar da dürüst ve samimi.

Bu açıklama, bizlere, insanın en güçlü, en derin çelişkilerinden birini gözden geçirme imkânını veriyor.

Yani inançla yaşam arasında gidip gelen bilinç sarkacının o kontrol edilmesi güç salınımını...

— "Ezan Türkçe olsaydı ve ibadete Türkçe çağrılsaydık, belki inanmamıza katkısı olmazdı ama en azından bu topraklarda bir kesimin dine bu kadar yabancı, düşman, mesafeli hatta reddeden olmasının da önü kesilirdi diye düşünmeden edemiyorum.

Açıkçası, ana dilde duayı çağdaşlık olarak da yorumluyorum ben.

İlk defa bir cenaze beni etkiledi. Ve bunda Türkçe'nin rolü büyüktü."

Meselenin siyasî cihetiyle ilgilenmiyorum. Doğrusu çağdaşlık söylemi üzerinden güncellenmiş vatandaş hâline gelmeyi de istemiyorum. Bu nedenle konunun klişelerle tartışılabilecek taraflarını ihmal edip üstüne basa basa şu kelimelerin altını çizmek istiyorum:

— ... belki inanmamıza katkısı olmazdı ama...

Sayın Eğin yanılıyorlar. Türkçe (veya Arapça) dua ve ibadetin inanmalarına katkısının olmayacağı sanısı kesinlikle doğru değildir.

İnançlı insan, inandığı için dua etmez, bilâkis dua ettiği/edebildiği için inanır. Dahası, dua ettikçe inanır. Ne kadar dua ederse/edebilirse o kadar inanır.

O duanın hangi dilde olduğu ise —duanın özü bakımından— hiç ama hiç önemli değildir.

Niçin?

Çünkü dua ve ibadet aklın değil, hislerin faaliyette olduğu zemindir. Dua ve ibadet logos'a (akla) değil, pathos'a (hisse) ihtiyaç duyar. Tutkuya. Acıya. Zevke.

Logos'un fiili değil, pathos'un infialidir dua! Bu nedenledir ki insan dua ve ibadet sırasında, hem de bir çırpıda, suje mevkiinden obje mevkiine geçer; fail iken münfail olur. Eylemi kendisini dönüştürür. Bir bakar ki inanıyor. Aklı isyan ederken, gönlü boyun eğiyor.

Duanın değil anadile, dile bile ihtiyacı yoktur.

Ağlayan, çağıran bağıran, salya sümük zırlayan bir sarhoşun, bir mecnunun dua etmek için dile mi ihtiyacı vardır?

Bazen nârâ, bazen çığlık!

İçten. Sessizce. Bazen gözyaşlarıyla. Belki nefretle, belki aşkla.

Belki dua, belki beddua.

Hepsi bu kadar!

***

Ne tuhaf değil mi, inanmak kolay sanılır. İnanmak, yani güvenmek... Oysa dünyanın en zor işidir inanmak. Nitekim "İnanmak için bir kolumu verirdim" der Cemil Meriç.

Zavallı Kafka, ne kadar da uğraşmıştır inanmak için.

Tolstoy'un veya Dostoyevski'nin o tumturaklı, o sert beyanlarına aldanmayın, sırf inanmak için yazılarında o denli radikal, o denli sekterdirler. Okurlarına sundukları onca delil, inandıklarını değil, inanmayı istediklerini gösterir sadece.

İnanan insan, tedirgin olmanın değerini iyi bilir. Bilir ki tedirginliğine, huzursuzluğuna borçludur inancını.

Mümin olmak emin olmaktır sanılır. Değildir. Mümin olmak, emin olmayı istemek demektir. Hem de iki anlamıyla: başkaları nezdinde emin olmak, ve başkalarından emin olmak...

***

İste ey talib, istersen, olursun!

Dua et, edersen, inanırsın!

İnan ey talib, inanırsan, seversin!

11 Nisan 2009 Cumartesi

EDEBİYATIN SINIRBOYU POZİSYONU

EDEBİYATIN SINIRBOYU POZİSYONU

.....

Ebedi sanat eseri ile diğer metinler arasındaki farklılık hiç de temel bir farklılı değildir. Şiirin dili ile nesrin dili ve yine poetik nesir ile "bilimsel" dil arasında bir farklılık olduğu doğrudur. Bu farklılıklar aynı zamanda ebedi form açısından da değerlendirilebilir. Fakat muhtelif "diller" arasındaki temel farklılık açık şekilde başka bir yerde, bunların her birinin hakikat /doğruluk idiaları arasındaki farklılıkta yatar. Bütün yazılı eserler, dilin içeriklerini anlamlı hale hetrien şey durumunda derin komüniteye/cemaate sahiptirler. Buna göre, bir tarihçi tarafından diyelim, anlaşıldıklarında, bu anlama, sanat olarak tecrübe edilen metinlerin anlaşılmasından pek de farklı değildir. Ve edebiyat kavramının yalnızca edebi sanat eserlerini değil, aynı zamanda yazıya geçirilen herşeyi içine alması tesadüfi bir şey değildir.

Her nasıl olursa olsun, edebiyatın sanat ile bilimin buluştukları yerde ikamet etmesi de tesadüfi değildir. Metnin varlık modu eşsiz ve mukayese edilemez bir şeye sahiptir. O anlamaya özel bir tercüme problemi sunar. Hiçbir şey yazılı söz kadar yabancı ve dolayısyla anlaşılması zor değilidir. Yabancı bir dilin karşı karşıya kalan konuşucularınınyaşadığı zorluk bile bu anlaşma zorluğu ile mukayese edilebilir değildir; çünkü mimik ve jestin dili ile sesin dili daima konuşma sırasında kısmen anlaşılabilir. Yazı ve onun parçası durumundaki şey - edebiyet - çok yabancı bir aracıya/ortama sokulan zihnin (geist) saf izi değildir, fakat aynı şekilde hiçbir şey anlayan zihne (geist) bu ölçüde muhtaç da değildir. Yazının şifresinin çözülerek yorumlanması sırasında bir mucize gerçekleşir: Yabancı ve ölü bir şeyin total şimdiye ve bilinmişliğe dönüşümü. Bu, geçmişten bize ulaşan başka hiçbir şeye benzemez. Geçmiş hayat bakiyesi - geçmişten kalan binalar,aletler, mezar içi kalıntıları - zamanın onları sağa sola savrulan fırtınalarıyla harap durum-dadır; oysa yazılı gelenek bir kez şifresi çözülerek okundu mu, sanki bugüne aitmişçesine bizmle konuşacak ölçüdesaf zihindir (geist). Okuma yazılı şeyi anlama kapasitenin gizli bir sanata, hatta bizi kurtaran ve bağlayan büyüye benzemesinin sebebi budur. Onunla zaman ve mekan aşılmış izlenimi doğurur. Yazıya intikal eden şeyi okuyabilen insanlar geçmişe tanıklık ederek onu saf şimdiye dönüştürürler.

....

Hakikat ve yöntem den- Hans - Georg Gadamer - 229-230

19 Ekim 2008 Pazar

Harf Devrimi

Harf Devrimi

-İlber Ortaylı: Türkiye 1928 Kasım’ında harf devrimi yaptı bu çok önemli bir olaydır kültürel devrimdir çünkü hepimizin bildiği gibi dil insanoğlunun en önemli üretim ve anlaşma aracıdır ve dilin işaretlerle ifade edilmesi yazıdır yazı medeniyeti yansıtan bir enstrüman bir alet araç olmaktan ötede bir üretim aracıdır kayıt sistemidir çünkü şunu unutmayalım ne zaman ki insanlar toplumlar tüketeceklerinin üstünde bir üretime kavuşmaya başladıkları vakit yani depolama işlerine girdikleri vakit ve dolayısıyla mübadele ve mal doz aşımına başladıkları vakit kayıt kaçınılmaz olmuştur ve aslında birçok kişinin düşündüğünün aksine yazı dediğimiz olay uygar kültürel bir kayıttan çok doğrudan doğruya mal varlığımızın depoladığımız ürünün ve ürün dolaşımının takibine yarayan bir araçtır çünkü eski çağlarda kültür dediğimiz olay yani şiir dini metinler dualar birtakım meseller zaten sözlü olarak ezber yoluyla nakil ediliyordu ve dillerin kullanımında da bunların ezberine yönelik bir üslup vardı bu çok açık bir şeydir çok yakın çağlara kadar okuma yazma bilmemek cehalet sayılmazdı bazı şeyleri bilmek şartıyla mesela Hindistan Babil imparatorluğunun 17. Asırdaki en önemli hükümdarı hümayun okuma yazma bilmiyordu ama çağın entelektüeliydi.onun hafızasındaki şiir onun hafızasındaki tarih onun hafızasındaki coğrafi bilgi çok az insanda bulunuyordu eski roma metinlerine baktığınız zaman bunların ezbere çok müsait olduğunu görüyorsunuz bunların metin tutmak çok zordu M.Ö 4000 de Mezopotamya havzasında arkeolojik kazı katmanları dolayısıyla uruk 4 dediğimiz yani üstteki katmanlardan şehrin adının uruk olduğu belli ama 4. Katmanda bulunan yazılar dikdoğrafik yazıdır okunamıyor çivi yazısı gibi değil bugün için okunamıyor fakat bunların fazla ürünü getirip mabetlerde depolayanların rahipler tarafından tutulan kayıtları olduğu anlaşılıyor bu çok önemlidir Nil havzasındaki hiyeroglifte buna yöneliktir çünkü Nil aslında vergilendirme sistemi bakımından Nil’deki ziraat depolama sistemi bakımından da çok mükemmel bir kayıt sistemi gerektiriyordu.hiç şüphesiz ki yazı tarih demektir.bu görüş bugüne kadar da değişmemiştir.yazı öncesi tarihi malzeme çok iyi değerlendiriliyor. Hatta bazen bu malzemeyle yani bundan çanak çömlekle birtakım metal unsurlarla bunların coğrafi mukayesesi yoluyla o bölgenin tarihini yapmak yazılı metinlerden daha çok imkan veriyor kolaylık sağlıyor.buna rağmen yazı tarih demektir çünkü yazıyla temas kuruyoruz.yazısını okuyamadığımız kavimlerin tarihlerini biliyor muyuz elbet okunamayan birtakım yazıtlara rağmen komşu devletlerdeki komşu kültürlerdeki yazılı kayıtlarla bunu öğrenmişizdir en başta Avrupa böyledir yani Avrupa’nın yazısı yokken büyük Romalılar oraya girdiler ve Julyus Sezar’ın . debelyogaiukus...................... gal savaşlarından başlayarak orada mükemmel Latince Romalıların kayıtlarıyla bölgenin tarihini öğreniyoruz kendileri bir şey anlatmadıkları halde. Mesela mısırın hiyerografilerini okumadan çok uzun yıllar evvel bazı fragmanlarla yani o devirdeki mısırlıların yunanca yazdıkları tarihlerle mesela Maneto kişilerin getirdiği parçalarla bölge hakkında bir bilgimiz vardı ama ne zaman ki Şampolyon hiyeroglifi çözdü bu mısırlılarla yüz göz olduk sayılır temasa geldik ve o zaman mısırı tanımaya başladık tarih bu şekilde yazıya dayanır bu en önemli unsurdur yazı tarih demektir yazıdan evvel ki bölüme tarih öncesi diyoruz . Yazı aslında tarih boyunca 2 kanaldan yürümüş birincisi resim yazıları bizim uzak Asya’da bildiklerimiz bu bizim alfabe mantığımıza uymuyor. Bu diyagramlara dayanıyor. Bunu öğrenmek te bize zor geliyor onun için fakat yakın doğuda Akdeniz havzasındaki yazı ne olursa olsun aynı kökten geliyor. Çünkü bunlar seslere dayanan fonotik yapılı alfabelerdir. Mesela Arap alfabesi bir yerde Sami dillerin bir bölümüdür. Buna kim dahildir bugünkü yaşayan dillerde Arapça Arap alfabesi tabii hiç samillerle alakası olmayan İranlılar. Ve öbür tarafta İbranlar yani bugünkü İsrail'in dünyada ki Yahudilerin kullandığı alfabe, dillerin ifade etmek için. Öbür tarafta yine bu şubede ki Fenike yazısından çıkan türeyen önce yunan alfabesi ve Latin alfabesi, yaygın olarak Latin alfabesi kullanılıyor. Çünkü tamamıyla fonetik bir alfabedir. En mükemmel tekniktir. Bütün meselede budur. Tarih boyunca yazı değiştiren kavimler vardır. Bu çok anlamlıdır. Yani mesela eski İranlılara baktığınız zaman çivi yazısıyla ortaya çıkmışlar. Sonra arada Arapcaya yakın bir alfabe kullanmışlar. Ondan sonra Arap alfabesine geçmişler. Bunların içindeki bir şube yani Tacikistan halkı hatta Kril alfabesine geçmiş. Resmen o ülke Kril alfabesini kullandığı halde, resmen halk artık eski farsça metinleri okumak için avdet ediyor, Arap harfleriyle kendi edebiyatlarını okumaya yani bir yerde İran ve Afganistan halkıyla kendileriyle aynı dili kullanan halkla bir beraberliğin içine girmek üzere. Türklerde tarihte birkaç kere alfabe değiştirmişlerdir. Bunu coğrafi zaruretlerle yerine getirmişlerdir. Siyasi hakimiyet alanlarını gereği olarak yerine getirmişlerdir. Ve en sonuncusu ve önemlisi Uygur alfabesi dediğimiz aslında Soklara eski Esrangelosa bir alfabedir. Bunu ne gariptir ki Moğol İmparatorluğunda kançılar veya kitabet hizmetlerinde kullanılmıştır bu Uygurcayla. Fakat gerekse İslam medeniyetine o çevreye girişimiz İran üzerinden olduğu için biz Arap harflerini İranlılar üzerinde aldık. Ve bu aldığımız Arap alfabesi Arabistan'da gördüğümüz tip de değil, çünkü 3 tane harf ilavedir buna. Ç, P ve J. Gene Kefin kullanılışı da çok farklıdır. Bunların Türkçeye uyarlanması maalesef ne Arap harflerindeki nede Farsçada ki Arap harflerinin kullanımı kadar çok kesinlik arz eden pekinlik olan yüzde yüz doğruya yakın bir imla vermez. Aslında yaşayan dillerin hiç birinin ifade tarzı sesi yüzde yüz ifade edilmez alfabeyle buna büyük Batı dilleri de dahildir. Ama buna rağmen bir çoğu çok yakındır artık. Bu keyfiyet Arap harfini kullanan Araplarda, Farslarda da bizimkine göre daha pekinlikli daha yakındır ses tarzına ama Türkçe için bu uzun zamanlar söylenemezdi. Bu nedenledir ki Türkçede Arap harflerinin kullanımı bilhassa 18. ve 19. asırlarda bir problem haline gelmeye başlamıştır ve 20. yüzyılda da bildiğimiz harf devrimin nedeni olmuştur. Çok garip bir şey harf devrimini Türkiye yapmış değildir ilk başta. Bizden evvel kardeş bir cumhuriyet hem de Rusya'dan bağımsız olduğu bir zaman da Azerbaycan Cumhuriyeti yapmıştır. Ve ondan sonra bir düze Rusya'dan çıkan Türki cumhuriyetlerde de mesela Krım'da mesela Kazan'da Latin harfleri getirilmiştir hayata. Buralarda Kril alfabesinin hayata geçirilmesi 1930'lar da, Stalinist dönemde, daha çok bir Ruslaştırma eğilimi, Sovyetsizimi ve sosyalsizimi Rus diliyle Rus kültürüyle aynileştirme döneminde tatbik edilmiştir. Ve itiraf edeyim ki bu tip bir Kril alfabesinin böyle bir yazıdaki Ruslaştırma denemesinin tek kurbanı Türkler değildir. Daha hazin örnekler vardır demin söylediğimiz gibi Tacikler, farsça konuşan edebiyatları çok gelişmiş olan yazılı edebiyatları çok eski olan bir millet bunlardan biridir. İkinci harpten sonra Sovyetlere ilhak edilen Moldova Cumhuriyeti burada da Latine geçilmişti tekrardan Krile geçirdi. Buna karşı Ermeniler ve gürcüler gibi iki alfabenin çok eski olduğu literatürleri çok eski olduğu doğru bir yaklaşım istisna olarak elde tutulmuştur.Gene Baltık Cumhuriyetlerinde de Latin harfleri bırakılmıştır. Burada ilginç olan bir şey vardır Romen halkı 19. asra kadar bizim bildiğimiz Latin dili hem de Latinceye en yakın olan gruptan bir Latin dili olan Romenceyi Kril harfleriyle yazıyorlardı. İlk defa müstakil Romanya kurulduktan sonradır ki bunun değiştirildiğini yani Latin harflerinin tatbik edildiğini görüyoruz. Ve demin söylediğim gibi o bölgenin Moldava kısmı bir Sovyet cumhuriyetine dönüştürüldüğü zaman ikinci harpten sonra tekrardan Kril harflerine dönülmüştü aynı dil için. Gene çok ilginç bir biçimde bir İndo Avrupa dili olan uzak şubeden bir İndi Avrupa dili olan Arnavutça Arap harfleriyle yazılmıştır.

Gene çok ilginç bir biçimde bir Hindu Avrupa dili olan uzak şubeden bir dili olan Arnavutça Arap harfleri ile yazılmıştır. Bunun Latince ile yazılması doğrudan doğruya bizim dilimizin tarihçiliğimizin ve tefekkürümüzün çok parlak simalarından sayılan bir Arnavut aristokratı olan Şemseddin bey Şemsettin Sami Fıraşeri'nin önerdiği Latin alfabesi üzerine olmuştur yani 19. asırdan itibaren söz konusudur. Şurası bir gerçektir Latince mi? Arap harfleri mi? Doğu dünyasında çok büyük bir kavga konusuydu bu. 19. yy'ın ortasında Tanzimat reformlarının en iddialı ve hızlı döneminde Azerbaycan'ın ünlü düşünürlerinden daha doğrusu sanat ve kültür adamlarından Mirzafetali Ahundof veya Ahuntzade ki kendisi Kafkasya'nın idare merkezi olan Tiflis'te vilayet merkezinde tercüme bürosunda başkan yardımcısıydı Baron Rose'nin yanında. Tabi o devrin münevver Azerbaycanlıları kendi dillerini Türkçeyi iyi bildikleri gibi İstanbul Türkçesini de çok iyi anlıyorlar Rusça biliyor tabi Farsça Arapçası biliyor bilhassa farsça yazı yazacak kadar geliştirmişlerdir ve Fransızca ve Almanca gibi batının önde gelen dillerinden bir veya ikisini bilirlerdi. Mirzafetali Ahuntzade Türkçe için Latin alfabesini önerdi ve böyle bir şemayı bizim o günlerde teşkil edilen encümeni danişe getirdi. Zannetmeyin ki kendisini zındık diye kovaladılar. Ali paşa Fuat paşa Mustafa Reşit paşa hatta medreseden gelen Cevdet Paşa gibi o tarihte daha o kadar yüksek rütbede değildi ama o grubun içindeydi bunu ilginç bir proje olarak gördüler katiyen Mirzafetali Ahuntzade'yi tahkir etmediler açıktan reddetmediler hatta bir mecidiye nişanı kendisine lütfedildi ve geri döndü şimdi bakınız ortam çok değişiktir. Çok zarih olmayan bazı kayıtlara nazaran 2. Abdulhamidin bile Latin harflerini Türkçe için makul gördüğü görülüyor. Tabi bunu gerçekleştirmenin bir kaos yaratacağını bir çatışma yaratacağını gördüğü için geri kalmıştır. Aslında Türkçe Latin harfleri ile yazılmadı mı yazıldı. Bu tip yabancı dil lügatleri vardır mesela Yakobnac Naci Harşabani diye bir Macarın Türkçe kollogyal Türkçe dediği konuşulan Türkçe üzerine yazdığı bir Türkçe öğretme kılavuzu vardır. Latince Türkçe ve Macarca olmazı lazım oradaki Türkçenin yazılışı . Hiç şüphesiz ki 19. asırda Türkçeyi Latin harfleri ile en azından lügatlerde ve gramer kitaplarında kullanıyorlardı. Bu çok olgun bir imla değildi Fransız imlasına yakındı. Daha da ilginci bu asırda bir de Karamanliga dediğimiz İncil sadece İncil değil ilmi mecmua edebiyat kitapları bile var bilhassa Evangelidos Misalidis gibi bir karamanlı yani Türk Hıristiyan Rum dediğimiz ama Türkmen Hıristiyan Ortodoks bir münevverin yazdığı bir roman var Bunlar Yunan harfleri ile Türkçe yazıyorlar çok zor bir imla aynı şekilde ermeni harfleri ile yazılan bir Türkçe var bunun aksi de söz konusudur mesela sakız adasının Egina adasının ve iyon adaları dediğimiz Adriyatik'teki bazı adaların Kefalonya da ahalisi Katolik olduğu için Rum olmalarına rağmen İstanbul'da da böyle Helen Katolik bir grup vardı bunlar Latin harfleri kullandılar Buna sakız adasında mesela Frangokyotika deniyor Kiyos Sakız adasının Frenkçesi Latin harfleri ile yazıyorlar bu tabi zaman içinde kaybolup gitmiştir ama böyle bir gerçek vardır Hristiyan Yunanlılar içinde el camia dediğimiz Arap harfleri ile yunanca yazma adeti vardı Yorgodedes Türkologlardan bunu inceliyor Bosna Hersek’de bildiğimiz Sırp Hırvatça geniş ölçüde Arap harfleri ile yazılıyordu o yüzden Bosnalıların konuştuğu dilin o kaynaktan uzaklaşmasına yardım etti. Ve tabi Arnavutça öyle yazılıyordu bunlar bilinen özelliklerdendir.19 yy'a gelindiği zaman hiç şüphesiz ki Türkiye çok önemli bir bürokratik devrim geçirdi Tanzimat idaresi demek idarenin insanların toplumun hayatına aktif müdahalesi demektir Okul açıyordu devlet sağlık işleri ile ilgileniyordu vergilerin daha düzenli bir biçimde toplanması söz konusuydu askerlik ordu meselesi kayıt kuyutu gerektiriyordu ve nüfus hareketlerinin takip edilmesi başlamıştı şimdi bu keyfiyet karşısında memur kadroları büyüdü okuma yazma yani kitleyle temas kurulması gazete çıkarılması ki 2. Mahmut biliyorsunuz takvim-i mekayı çıkartmıştı ve Mısır’da da Hidivlik İadresi Mehmet Ali Paşa aynı şeyi tekrarlamıştı hatta onlar öncüydü bile. Matbaanın geliştiğini görüyoruz. Bu durumda sadece okumak konumunda olanlar idare edilenler değildi idare edenlerinde daha kolay daha standart bir imanla ile yazmaları gerekiyordu. Bu bize has bir keyfiyet değildir 18 yy'ın başında Rusya aynı keyfiyet içinde bürokratik modernleşmesine başladığında büyük Petro Slav Rus alfabesini ıslah etti ve tam 11 harfi çıkarttı lüzumsuz gördüğü aynı şeyin benzerini 1917'en sonra Bolşeviklerde yaptılar Avusturya’da Mariterez imlayı ıslah etti Fransa 17. asırda yapmıştı bunu çok daha erken bir dönemde demek ki bu bir kaçınılmaz dönemeçti ve Türkiye bu yola girdi Şemseddin Sami bey ünlü lügat ve ansiklopedisinde kamusel alam, kamusuturki ve kamusufransevi'de Türk alfabesini Osmanlıca dediğimiz Arap harfli Türkçeyi bir takım harekelerle yazmak bir yana bir takım seslileri ilave etmiştir. Mesela gül harfini "k" ve "l" diye değil eskiden olduğu gibi g ve l araya vav u koyar. Bustanı yazarken mesela dikkat ederler bir takım isimlerde buna dikkat edilir. Aynı şeyi kırımda bütün türk dünyası için İstanbul Türkçesi ile bir gazete çıkaran tercüman gazetesini çıkaran İsmail bey Gaspıralı'da yapmıştır hatta o kadar ki bu tip yeni ilalı Türkçeyi öğretmek için usulü Cedid dediği mektepleri kurmaya başlamış buralarda süratle okuma yazma öğretmiştir ve bunların sayısı 20 yıl içinde ta uzak Asya’daki doğu Türkistan’a kadar beş bine ulaşmıştır bu okulların sayısı bu usül üzeri öğretilirdi Gene Türkiye’de 2. meşrutiyette sattı el husri kurduğu çocuk yuvalarında bu tarz biçimde okuma yazma öğretiyordu ki benim neslimde ilkokula gittiğimiz zaman onun yöntemleri ile tabi Latin harfleri ile kolay okuma yazma öğrenirdik. Bu hiç şüphesiz ki problemi çözmüyordu Nasıl olurda sekiz tane ünlü ile bugün yazılan Türkçe o devirde sadece vav ya elif bir ölçüde güzel h dediğimiz üç buçuk sesli harf ile işi idare edecek. Tabi bu imla karışıklığı değişiklikler getirdi. Kitlenin okuma yazmayı hızlı öğrenmesi için harbin içinde Enver paşa bütün harfleri Arap harflerini bitişmeden yazılacağı bir sistem getirtti Enver’i yazı denir pratik değildi bırakıldı Türk cemiyeti her gazetenin her derginin nerdeyse her nüshasında bu sorunu tartışır hale geldi. Kaldıralım kaldırmayalım yani imla harflerini. Latin harflerini getirelim getirmeyelim. Hayır efendim imlayı ıslah edelim

Kaldıralım kaldırmayalım yani Latin harflerini getirelim getirmeyelim, hayır efendim imlayı ıslah edelim. Bu 1928'e kadar devam etti. 19282in önündeki örnek Azerbaycan'dı. Aynı şey İzmir İktisat Kongresinde ileri sürüldüğünde yani bu yazı okuma yazmaya mani, bununla iktisati hayat gelişmezdi dendiğinde Kazım Karabekir Paşa dedi Efendim Azerbaycan bu işi yaptı rezil oldular. Ne kadar rezil olduklarını bilmiyoruz ama imlayı standart olarak tatbik edemedilerdi bazı sorunlar vardı ve o yüzden de 19302larda Azerbaycan alfabe olarak Kril harflerine döndürüldü. Ardından da öbürlerinde aynı şey tatbik edildi. Türkiye'de çok az sayıda insan bu konuda radikal bir harekete karar vermiştir. Ve karşı olanlar daha mutedil davranalım diyenler vardır. Karşı olanlardan biri inkilaf kanunla gerçekleşene kadar ünlü türküloğumuz Türk tarih profesörümüz Fuat Köprülü Hocaydı buna karşılık Avram Galanti Türk Musevi Cemaatinin aydın tarihçisi bu harfler terakkiye mani değildir diyen ve halen okunan bir risali kaleme almıştır. O da demek ki bu cephedeydi ama demek ki bunu isteyenler vardı. Ne tuhaftır Atatürk istiyordu şiddetle, İsmet Paşa aman Yavaş yavaş ikisini de tatbik edelim dedi. Buna karşı Mustafa Kemal Paşa'nın dediği şudur ikisi de tatbik edilirse bu iş yürümez. Nitekim Kasım 28'de ki radikal karara rağmen daha çok üniversiteler de bile talebelerin Arap harfleriyle not tuttuğu hatta o notlara imtihan için tesir ettiklerinde Arap harflerini kullandıklarını yani ben 30'ların sonundaki hukuk fakültesinde tesirlerin Arap harfleriyle olduğunu biliyorum. Gazetelerde yavaş yavaş geçildi başında imla zorlukları vardı. Fakat bunlarda zamanla düzeldi bir standarda doğru geldi. Şunu söylemek gerekir matbaacılıkta ve basın sanayide bir çöküntü hissedildi. Ama 30 bin küsur kitapla başıkla hayatını tamamlayan Arap harfli Türk edebiyatı bugün hiç şüphesiz ki artık milyonlarla başlığa ulaşmıştır. Bunun değiştirilmesi söz konusu değildir. Efendim harfler kalktı değiştirildi eski kültürümüzü takip edemez hale geldik. Doğrusu şudur filolojik hassasiyeti olmayan muhtelif dilleri ve eski metinleri mukayeseli olarak okuma alışkanlığı edinemeyen bir toplumda bu çok geçerli değildir. Geçen asırları Türkleri çok az kişi dışında eski metinleri okuyamamışlardır. Okumamışlardır böyle bir neşriyat yoktur. Eski harflerin muhtelif kullanılışı buna manidir. Buna karşılık şimdi daha iyi okuyanlar vardır. Bir hocamızın Faruk Akün'ün edebiyat fakültesinde bir palegrofi seminarında dediği gibi Artık yeni nesiller için Arap imlasının ve Osmanlıcanın bir handicup bir set teşkil etmediği görülmektedir. Bu meseleyi halletmişlerdir. Demek ki filolojik devrimi yaptığımız takdirde yani bir ölçüde tüm sosyal bilimlerde hukuktaki ilgili öğrencinin bu harfleri öğrendiği takdirde böyle bir sorun olmayacaktır ve esasen Arap harfleri öğrenmek ve okumak çok zor değildir.

17 Haziran 2008 Salı

Attila İlhandan Şeçmeler




Türkiye ulusal sentezini yapmak zorundadır

Türkiye ne yapıp yapıp kendi ulusal sentezini yapmak zorundadır. Ulusal kültür sentezi yoktur.Osmanlı ve Selçuklu inanılmaz güzellikte bir ümmet kültür sentezi sunmuştur. Gazi, Dil Kurumunu ve Tarih Kurumu'nu bunlar için kurmuştur. Biz burdan Batı kültürü, Batı kültürü deyip duruyoruz, oraya gidince Batı kültürünün olmadığını görüyorsunuz. Fransız kültürü, İngiliz kültürü, Alman kültürü, Amerikan kültürü var. Hepsi birbirinden çok farklıdır. Tek ortak değerleri; Hristiyanlık. Onlar, Batı Hıristiyan Kültür çevresini oluşturmuş. Burda da bir doğu müslüman kültür çevresi var. Müslümanlık din olarak ayrı, ama bir de kültür boyutu var. Kültür olarak bunu bırakıp Hıristiyan kültüründen yararlanıp ulusal sentez yapamazsınız. O zaman ne oluyor aydınla halk arasında şimdi yaşadığımız karşıtlık çıkıyor. Halk aydını benimsemiyor, itiyor. Aydın da halkı benimsemiyor, bundan da gavur yararlanıyor. Aydını kullanıyor istediğini yaptırıyor. İşte görüyorsunuz; milyon dolarlar gönderip istediği gibi kullanıyor. Çünkü senin kendi değer ölçülerini ortadan kaldırıyorlar. Bu defa halk pusulasını şaşırıyor. Kültürsüzleştiriliyor...
Milli Gazete 2003

“Öğrensin keratalar”

Çok sorulmuştur. Belki sen de soracaksın, dönem romanlarında dönemin dilini kullanıyorum. İnsanlar öyle konuşuyorlar. Buna itiraz ettiler. Hepsi de ayağa kalktı. Hatta son kitapta burada konuşma yaparken bir hanım yazarımız, meselâ “istihkâm” diyorsunuz. “İstihkâm” ne demek ben bilmiyorum, dedi. Dedim, sen yazarsın yahu. Sen bilmiyorsan hiç kimse... şimdi mesele çok basit. Cevabını vereyim. İlk ben bunu ortaya çıkardığım vakit bu soruldu bana. Küstah bir cevap verdim. Gençler, bu dili bilmiyorlar, anlayamayacaklar, ne dersiniz, dediler. Öğrensin keratalar, dedim. Bu da yayımlandı. Çünkü İngilizce öğreniyor, anasının dilini öğrenmiyor. Bu olmaz. Öğrensinler, dedim. Şimdi bu defa cevabım başka türlü oldu. Bunları anlamazlar, doğru. Anlamazlar iyi de bu romanlar hep dörder beşer basım yaptı, bunları kim okuyor? Demek ki sizin söylediğiniz hikâye. Halk okuyabiliyor, öbürleri pekala anlayabiliyor. Onlar kendileri anlamak istemiyorlar.
Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim Dergisi 2003

http://www.tilahan.net/default.asp?lang=0&pId=16"aId=26

Ecnebi Eğitim, ´Vazgeçilmez´ imiş!




http://www.tilahan.net/default.asp?lang=0&pId=6&fId=5&prnId=91&hnd=1&ord=90&dbId=696

“...Ecnebi Eğitim, ´Vazgeçilmez´ imiş!..”

(...meraklısı, elbette hatırlayacaktır; ’misyoner’ okullarını irdelerken, en aşağı otuz yıl kadar önce, ele geçirdiğim şöyle bir demeci yayımlamıştım ki; ’mazlum halklara’ İngilizce -ve tabii, Hıristiyanlık- öğretmeye giden bu ’kültür yuvaları’ nın (!), maksad-ı aslilerini pek güzel anlatıyordu:

’’...American Bord of Mission, yaklaşık 65 yıldır, Türkiye’de faaliyette bulunmaktadır. (Dikkat!) Ticari ilişkiler bakımından, misyonlar bu bölgede elverişli bir ortam yaratmışlardır; bu ortam misyonerlerin iki yönlü çalışmaları sayesinde gerçekleşmiştir: 1/ Geniş bir eğitim düzeni 2/ Geniş bir basın yayın faaliyeti! (Dikkat!..) Biz bu bölge halkını, yalnız bizim sattıklarımızı almaları için değil; gelecekte kurulacak tesisleri geliştirip yaşatabilecek bir düzeye gelmeleri için de eğitiyoruz; bu yoldan, Amerikan yatırımlarına yeni alanlar açmak umudundayız...’’

’’...örgütün devamlı olarak yaşayabilmesi için yapılan harcamalar, yıllık altı milyon dolar civarındadır. (Dikkat!..) Amerikalılar Asya Türkiyesi’nde şimdiden kâra geçen bir iş kurmuşlardır. Bu durum, bütün bölge halkının, bir gün bizim müşterimiz olacağına dair umudumuzu gerçekleştirmektedir. Şu anda Asya Türkiyesi’nde, değişik bölgelerde 435 okulumuz ve bunlarda eğitim gören, 19.795 öğrencimiz mevcuttur!..’’

Bu müthiş beyanatı kim vermiş? Sıkı durun! American Bord of Mission adına, Mr. H.O. Dwight , verdiği tarih 1895 . Peki, dediği gibi, ’’bölge halkının bir gün onların müşterisi olacağına dair umudunu gerçekleştire’’ bilmişler midir? Bunu anlamak için, aşağıdaki faks mesajıyla misyoner okulları tartışmasına İzmir ’den katılan, Lâtif Karadağlı ’nın (asıl adı değil) yazdıklarına lütfen bir göz atar mısınız?..)

Üstelik ’cebri olarak yapılmalı’ymış...

’’...şunu biliyoruz ki, evrensel dil İngilizce’dir; bunun yanında Fransızca ve Almanca’nın kıymet-i harbiyeleri, birçok alanda vardır. Siz, onların neden bizim dili öğrenmedikleri ve kendi dilleriyle eğitim yaptıklarını sorgulayarak, bizim de kendi dilimizle eğitim yapmamız gerektiğini, sonuç olarak çıkartıyorsunuz. Onların bizim dili öğrenmeye ihtiyacı yok, çünkü kendi dilleri evrensel dil ve uluslararası birçok kurumda kullanılıyor. Türkçe’nin böyle bir geçerliliği yok. İşte bu yüzden, biz gençlik, en başta evrensel dil İngilizce olmak üzere, sırası gelirse Fransızca ve Almanca’yı da öğrenmek zorundayız. Bunun sağlanması kişilerin otokontrolüne bırakılamaz, bunun için de cebri olarak yabancı dille eğitim yapılmalıdır, bu genç neslin faydasına olacaktır...’’

’’...ancak ortaöğretimde İngilizce dersi hakkıyla verilmemektedir, çok yanlış öğretim metotları yüzünden veya dil dersi umursanmadığından dolayı, ortaöğretimden çıkan çoğu öğrenci, İngilizce mantığından, gramerinden ve sözcük bilgisinden yoksun olarak üniversiteye geliyor. Ortaöğretim’deki başıbozukluğa son verilmeli ve üniversitelerdeki İngilizce dersler artırılmalı ve öğrenciler iyice yontulmalıdır. Ben iktisat bölümünde okuyorum; İngilizce olarak gördüğümüz derslerde çoğu kez öğretmenler Türkçe konuşmak zorunda kalıyor, çünkü öğrenciler anlamadıklarını belirtiyorlar. Ancak bu durum İngilizce eğitimin gereksizliği fikrine çıkış noktası olamaz; İngilizce temelde hakkıyla verilirse ve hocalar İngilizce öğretimde ısrarlı ve katı olurlarsa, durum düzelir...’’

’’...emin olun ki yabancı dille eğitim Türkiye için vazgeçilmezdir!..’’ (25 Şubat 04)

’Ateşli’ ama, ’bilgili’ sayılmaz!..

Öğrenci Lâtif Karadağlı (asıl adı başka), anlaşılan dünyadan habersiz, ne Emperyalizm ’den haberi var, ne Kültür Emperyalizmi’ nden, yani ’Kültürsüzleştirme’ den! Coğrafyası da, sağlama benzemiyor; Rusya (Rusça), Çin (Çince), Asya Türk Cumhuriyetleri (Türkçe), İran (Farsça), Aden Körfezi ’nden Atlas Okyanusu ’na uzanan Arap/İslam ülkeleri (Arapça); Amerika ’daki Brezilya, Meksika, Arjantin gibi, kalabalık devletleri (İspanyolca ve Portekizce); bunların toplam nüfusunu, hiç hesaba katmadan, İngilizce’yi evrensel ilan etmiş, -bilindiği gibi- bu aslında Anglosakson Misyon Okullarının iddiasıdır; ve ötekilerin hepsi, hele Avrupa ’dakiler - Fransa, Almanya, İtalya, İspanya, vs. - bunun tam karşısındadır!

Daha güzeli delikanlının, tartışılanı yanlış anlamış olması; sorun, niye onlar Türkçe okutmuyor da, biz İngilizce okutuyoruz sorunu değil; Türkiye’de kimse İngilizce öğrenmesin, diyen de yok; tam tersine, isteyen istediği dili öğrensin ama, hiçbir ulusal devlette, -tam da yurttaşlık bilincini edineceği çağda-, çocuklara ecnebi bir ülkenin diliyle o yabancının kültürü aşılanamaz; bu ancak, sömürgelerde görülen bir uygulamadır.

Üstelik bu konu yeni tartışılmıyor; alın size tabloit bir dergi, arka sayfasındaki manşet, boydan boya şöyle ’atılmış’ : ’’Yabancı Dil Eğitimine, EVET! / Yabancı Dille Eğitime, HAYIR!’’ ; işte meselenin özü ve özeti budur; o derginin adı CÖNK , tarihi -sıkı durun- 1 Aralık 1988 : yöneten de, benim! Bu manşet, iç sayfalardaki, büyük soruşturmayı haber veriyor; o soruşturma ki, katılanlar arasındaki Mümtaz Soysal, ’Yabancı Dille Öğretim Veren Ulusal Devlet Yok’ diye cevap vermiş; Refik Erduran, ’Dilin Korunması Ulusal Onur Sorunudur’ demiş. İsmet Özel, ’’(O) Eğitimin Amacı Uşak Olmaya Yetecek Kadarını Bilmektir’ diye kestirip atmış!

Belki de beyhude mi? Baksanıza, geçen yirmi yıl içinde, o ’sistem’ ne ateşli ’ecnebi dille öğretim’ taraftarları yetiştirmiş! İnsan kendini Mütareke’ de İstanbul gazetesi okur sanıyor...


Cumhuriyet, 05.03.2004

11 Nisan 2008 Cuma

Kimlik, dil vs

Birçoğumuz, kim olduğumuza ilişkin bir dili kendimize maletmişizdir (veya bu tür bir dil tarafından içselleştirilmişizdir) ki bu durum 'üretici' ve 'kendimize-yeterli' olmamızı, "kendi ağırlığımızı taşımamızı" ve bir sosyal gurubun 'katkıda bulunan üyesi' olmamızı icabettirir. Bir çoğumuz aslında, bir tür kendi kendini anlama ve onun getirdiği pratikler olmaksızın anlamı ve değeri hakkında kafa yormamız imkansız olan klişe-iptila bu dille derinden 'özdeşleşmiş' durumdayızdır. Bu iyi-bilinen "çalışma-etiği" kimliğimizin öylesine derinliklerine işlemiştir ki, biz bu yorumlama çerçevesinin tarihsel bakımdan zorunluluk unsuru içermeyen köklerini ve 'bizim' mantıksal olarak mantıksal bakımdan bu dilden kopuk olduğumuzu düşünsek bile, kendimizi ve başkalarını 'üretici değerimiz' den bütünüyle düşünsek bile, kendimizi ve başkalarını 'üretici değerimiz'den bütünüyle yoksun şartlar içinde 'konumlandırmamız' empirik bakımdan imkansız olabilir. Bu bakımdan, kim olduğumuzun her gerçek boyutu, büyük ölçüde içinde doğduğumuz tarihsel şartlardan miras aldığımız kendi kendini-anlama veya kendi kendini - yorumlama tarafından belirlenmiş durumdadır. Yada şu örneği düşünün: entellektüel gelişimimiz sırasında sorunlarla ilgili bazı temel yaklaşımlara tekrar tekrar dönmemiz ölçüsünde belirli düşünce okullarıyla 'özdeşleşiriz'; başka türlü düşünebilme imkanımız olduğu halde özdeşleşiriz. Bu, entellektüel değişmenin ve gelişmenin imkansız olduğu anlamına gelmez - apaçık şekilde durum bu değildir - fakat insan bir kere bir Kantçı, Hegelci, Wittgensteinci ya da Heideggerci gibi düşünmeyi öğrendi mi, sık sık, bütünüyle açık fikirli ve objektif olma tasarılarına rağmen, belirli bir problemi ele alma tarzlarının ve bu probleme ilişkin belirli bakış açılarının bizatihi kendilerinin birer sorun olarak ortaya çıktıklarını keşfeder. Ne kadar özgür olursa olsun insan bu sorunlarda daima, kim olduğumuz/kimliğimiz, dilin aracılık ettiği tarihsel boyutlarımızın bir fonksiyonu olduğu için belirli bir tarzda sınırlanmış ve belirlenmiş durumdadır.

Hermeneutik ve Hümaniter Disiplinler- Terc.Hüsamettin Arslan -sh.140-141-2002

25 Mart 2008 Salı

Gelenek ve Dil üzerine yazılar

Modernitenin her şeyi dışlayan bir yaklaşımı var. Allah’a, dine dışarıdan bakıyoruz, kendimizi bile dışarıdan seyretmeye çalışıyoruz. Fritz Meier’in tabiriyle tasavvuf, dinin aslî otoritesine bir dönüş sağlama gayreti ise tasavvuf, modern zamanların bu hastalığının ilacıdır denilebilir mi?

Tasavvufun sırrı tam da buradadır. Bahsettiğiniz şey sadece modernliğin bir hatası değildir. Bu, insan bilmeye başladığı andan itibaren var olan bir hastalıktır. Modernite olmasa da işi sadece zâhirî cephesiyle anlamaya çalışan insanlar hep vardı. Nitekim Batı’da Ortaçağ felsefesi boyunca skolastik düşünce, daha ziyade dilsel anlamaya ve otoriteler üzerinden anlamaya dayalı bir bilgiydi. Modernite ise biraz evvel Descartes’ın gündeme gelmesiyle söylemiş olduğum gibi bilmekte olduğu şeyi dışlayarak, nesnelleştirerek ve bu arada insanın kendisini de bir nesne hâline getirerek bilmeyi tercih ediyor. Bu tavırlarda bir korku var. Yani kendisiyle karşı karşıya gelmekten ve o nesneler dünyasının kendisi için ne anlama geldiğini fark etmekten duyulan korku. O hâlde insan kendini âdeta bir makine, robot hâline getiriyor; dıştaki nesneler evrenini kim ve ne için olduğunu bilmeden algılıyor. Bir dış tanık tavrıyla algılıyor. Batı düşüncesi içinde ekzistansiyel tavırlar var. Ama tasavvuf, bunların en derin noktasında ve tam da mânâsıyla, ehadiyet prensibinin kendinden kattığı o anlamlılıkla bu bütünleştirmeyi sağlıyor. Bildiğiniz her şey dış tanık tavrıyla bilinecek bir şey değildir. Aynı zamanda sizin için taşıdığı mânâ itibariyle ele alınması ve hazmedilmesi gereken o şeydir. Kâinât sadece orada duran nesnel bir dünya değildir. İçinde yer aldığım, kendisiyle bütünleştiğim, kendimi müşahede ettiğim, kendimden hareketle algıladığım bir kâinâttır. Davranışlarım sadece alışkanlık, sanatım sadece bir marifet gösterisi, ahlâkım sadece davranışların dış cephesi değildir. Bütün bunlar benim kendimi kendim olarak ortaya koyuşumdur. Tasavvufta bilmek, sadece bilmek değildir. Aynı zamanda kendi adıma olmaktır. Kendi adıma olmak ise kâinât varlığının kendi içimde fark edilmesi demektir. O zaman kaba nesnellik olmuyor. Ama tekrar söyleyeyim: Söz konusu hastalık Modernitenin icadı değil. Bu; insanla beraber varolagelmiş ama aşılması gereken bir seviyedir. Moderniteyle belki bu hastalık fazlaca gündeme gelmiştir. Gündeme geldiği için de büyük problemler çıkmıştır. Kendi kendisini nesneleştiren bir insan düşünün. Batı insanı kendi medeniyetinden olmayanları nasıl şeyleştirmesin? Kendi içindeki sıcaklığı fark edecek ki bütün bir insan sıcaklığını Avustralya yerlilerinde de Patagonya yerlilerinde de görsün.

Gelenek, tasavvuf gelecek kuşaklara artık kitaplar vasıtasıyla aktarılıyor. Derler ki: “Yaşaması, yaşanması gerekenler kitaplara girmeye başladıysa yok olmaya yüz tutmuş demektir.” Bu konuda ne dersiniz?

Bu, günümüzün İslâm düşüncesi açısından çok önemli bir soru. Tasavvuf tabi ki kitabî değil ama kitaplar da var. Hatta kitaplar üzerinde şerhler yazılmış. Dönemler, bu şerhlere ruhları itibariyle aksetmiştir. Demek ki bunun da bir faydası var yani söz bir şekilde dönemle bütünleşerek devam etmiş. Fakat bir taraftan da tasavvuf için diyoruz ki dilde hiçbir şey ama gönülde her şeydir. Bana kalırsa asıl referansı gönül olmakla beraber tasavvufî tefekkür gönülle dilin, aklın bütünleşmesidir. O hâlde eğer kitap da yazılmışsa bu da o kültürün mutlaka ele alınması gereken parçalarından bir tanesidir. O kitaplardan geniş tefekkür adına da istifade ediyoruz. Geniş tefekkür diyorum çünkü farklı alanların kendine has metod ve muhtevalarıyla da tasavvufî tefekkürün bir mukayesesini yapmak gerekir. Meselâ ben felsefede eğer hermeneutikten ve varoluş felsefesine ilişkin yorumlardan bahsedildiğini görüyorsam; bu anlamda zaman kavramı, nefis kavramı, insan kavramı, kalp kavramı ve insan hayatının mânâsı üzerinde durulduğunu görüyorsam işte onlarla, bu kitaplarda ifade edilen düşünceler arasında mukayeseler yapmak gibi bir imkâna sahip oluyorum. Mukayese açısından, kendi sistematiğini fark etmesi açısından ve kendi dilini kendine yabancılaşmaksızın konuşabilmesi açısından bu, son derece önemlidir. Kaldı ki bazı insanlar tefekkür yoluyla tasavvufa gireceklerinden onlar için de bu kitaplar birer kapı niteliğindedir. Fakat diğer taraftan “Mânevî bilgi kitaplarla mı akseder?” sorusu elbette “Hayır!” şeklinde cevaplandırılmalıdır. Çünkü mânevî bilgi candan cana bir sirayettir. Yani siz hemhal olursunuz. Hâlinizi aktarırsınız çünkü o hâli zaten yaşamaktasınızdır. Dış tanık tavrıyla dışta gördüğünüz bir şeyi o insana tasvir ediyor değilsiniz. Yaşadığınız bir hâl var, o hâlin kendinden kaynaklandığı bir mânâ, bir mahiyet var. Siz bu mahiyeti alabileceği kadarıyla diğerine sirayet ettiriyorsunuz. Hem onunla birliktesiniz hem de ayrıca o hâlin içinde onunla birlikte var oluyorsunuz. Dışta geçen bir olayı anlatmıyorsunuz. Kendinizi kendisine aktarıyorsunuz. Hocanız, sizin siz olmanız için, sizde âdeta yeniden doğuyor. Siz o sirayetle kendi kendinize doğmuş oluyorsunuz. Kendi içinizdekini kendiniz olarak onun sayesinde açmış oluyorsunuz. Bu aktarım kitabî değildir. Bu aktarım candan cana bir aktarımdır. Çok farklı seviyelerde ama mutlaka candan cana bir aktarımdır. Sohbet de yapabilirsiniz, hayatınızdaki çok küçük olayların böyle bir boyutla fark edilmesini de sağlayabilirsiniz. Meselâ kendinize şunu sorarsınız: “Hocam, benim yerimde burada olsaydı acaba ne yapardı?” Bu, kitabî değildir. Çünkü bu aktarım sadece davranışın reçetesini vermez. Bir hâl vardır. Siz o hâli aldığınızda ne yapacağınızı bilirsiniz. İşte bu, kitabı aşan bir nokta! Bunun gelenekle bir alakası var mı? Geleneği eğer Batı dillerindeki Tradisyonun karşılığı olarak kullanıyorsak ve büyük harfle yazdığımız bir Gelenekse bu, mânevî anlamda tescil edilmiş, teselsülle bağlanılmış bir kaynağa dayanıyor demektir. Candan cana sirayetin müşahhaslaşmış âdeta sübjektif ve objektif bir hâli vardır.
Fakat ben gelenek dendiğinde büyük harfle yazılan geleneği de küçük harfle yazılan geleneği de içine alan bir şey söylemeyi son zamanlarda çok seviyorum. Diyorum ki biz gelenekçi değiliz, gelenekliyiz. Gelenekli olmak buna sahip olmak demektir. Bu, gelenekten hareketle kendiniz olmaktır. Gelenekçi olmak ise kendinizden vazgeçerek geleneğin dış şartlarıyla bir bütünleşme ve onda kendinizi kaybetmedir. Gelenek kendi başına bir mesaj vermiyor bize. Bize hitap ediyor ve bizim biz olmamızı sağlıyor. İsterseniz kitap ve gelenek kavramı arasında da bir bütünlük kuralım. Gelenek bir kitaptır. Bu kitabın okunması gerekir. Dahası gelenek hayatiyeti olan, yaşanan bir şeydir. Gelenek üzerinden kendimizi oluşturmak durumundayız. O zaman çare ne kitapçı ne gelenekçi olmak. Kitaplı ve gelenekli olmaktır. Gelenek bu kadar önemli midir, diye gözlerini fal taşı gibi açıp bakan insanlar olabilir. Ben çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü gelenek asırların dış, tarihî faktörlerine rağmen kendisini koruyarak devam etmiş ve bu devam edişte de kendine mahsus farklılıklar kazanmıştır. Bununla beraber şunu da kabul etmeliyiz ki, gelenek durağan bir şey değildir. Aktif bir yol yürüyüşüdür. Bir yolu takip ediştir. İçinde yer aldığı tarih açısından da bu yolu yürüyor. Tıpkı genetik yapımız gibi, dil gibi… Biz nasıl o genetik yapının, o dilin içinde varsak, o genetik yapıdan ve o dilden hareketle kendimizi oluşturuyorsak gelenek de aynıdır. Benimsenerek ve içselleştirilerek tarih ve kaynak ile bütünleşilerek bizim biz olmamızı sağlayacaktır. O zaman sadece şimdide kaybolmuş bir insan değil; temelden, kaynaktan gelen bir insanız. Şimdi artık bir su birikintisi değiliz, çok kuvvetli bir kaynaktan kopup gelen bir nehrin içinde denize doğru akmaktayız.


Hocam, gelenek akıp gelen bir şeyse şu anda akıp gelememesi dilimize yabancılaşmamızla alakalı değil midir?

Gelenek için söylediklerimiz aynı zamanda dil için de düşünülmeli, kültürün diğer unsurları için de düşünülmeli. Bizim dilimiz özellikle tasavvuf irfanının içinden akseden bir dildir. Kullanımı ve muhtevası itibariyle o dilin kendisi de bir kitaptır. Hatta okumaya ve yazmaya devam ettiğimiz bir kitaptır. Eğer bir irfanla bütünleşeceksek evvel emirde onu dilin içinde hissetmek ve dilin bir irfan dili olması bakımından kendi kendisine yabancılaşmamasını sağlamak mecburiyetindeyiz. Bu iki türlüdür. Bir; muhtevası, kelimeleri itibariyle. İki; kullanımı itibariyle. Dili kullanmak öyle bir üslubu gerektirir ki o üslupta ortaya çıkan insandan başkası değildir. İnsanı o dilin kullanılma üslubunda yakalamak durumundayız. Eğer bu dil İnsan-ı Kâmillerin içinde yetiştiği bir dilse o zaman onların üslubuyla dil yoluyla da buluşmak gibi bir imkân vardır. Dilin edeple bütünleşmesi. Nitekim edebiyat da bu kökten gelerek farklı mânâları içinde barındırıyor olabilir. Yani bir form, bir stil, bir üslup kazanması onun içinde var olan irfanla alakalıdır. O irfanı var kılmaya devam etmek mecburiyetindeyiz. Bu bakımdan dili tasfiye ederken yani onu ayıklamaya çalışırken neyi kaybetmiş veya kaybedebilecek olduğumuzu çok iyi fark etmeliyiz. Yanlış yaparsak bu dilin içinde var olan, açılmak ve keşfedilip yaşanmak için bizi bekleyen irfanı da kaybetmiş oluruz. Gelenekle dil bu bakımdan birbiriyle çok benzeşiyor. Geleneği bir dil olarak algılayabileceğimiz gibi dili de kendimizi oluşturmak adına okuyacağımız bir gelenek şeklinde düşünebiliriz. Her ikisi de birer kitaptır. Biz bu kitabı hem okumalı hem de edeple inşallah, yazmaya devam ediyoruz.


Aslında tasavvuf, hayatımızın içinde. Konuşmalarımız, anlamını bile düşünmeden kullandığımız tabirler, âdetlerimiz… Fakat çoğumuz bunların farkında değiliz. Peki farkında olmak için ne yapmalıyız?
Dili de geleneği de mânevî bir kitap şeklinde okumaya çalışmalıyız. Niye geleneği akıp gitmesi itibariyle değerlendirmekte olduğumu bana soracak olursanız geleneği dondurduğunuz anda o zaman akmakta olan meselâ bir Fırat nehrini bir köşeye çekip kendinize mahsus bir ufak havuz hâline getiriyorsunuz ve yavaş yavaş orada su olmak bakımından kendisine yabancılaşıyor demektir. Orada artık ne yüzünüzü yıkayabilirsiniz ne hayırlı bir iş yapabilirsiniz ne de onunla bereketli topraklar yetiştirebilirsiniz. O nehrin akıp gitmesi yani dinamik bir biçimde algılanması ve yaşanması lâzım. Mahiyetinde değişme olur mu suyun? Kirlenmemesi kaydıyla elbette olmaz. Onun safiyeti içinde akıp gitmesini sağlamak lâzım. Bulanmadan ve donmadan…

“Allah’a ulaşacak birçok yol var. Ben aşkı seçtim.” diyor Hz. Mevlânâ. Aşk nasıl bir yoldur?

Yine Hz. Mevlânâ’nın sözüyle cevap verelim. “Ben ol da bil!” demiş. Yani aşk ancak insanda, insanla ve o insan kendisi olabilmek sırrına erebilmişse gerçek anlamıyla fark edilebiliyor ve yaşanabiliyor. Bunun için de tasavvufta önce “edeb”in sırrına vukuf gerekiyor.

Keşkül Sûfî Gelenek ve Hayat, Sayı: 9, yaz, 2006
Kenan Gürsoy-GÖNLÜMÜZLE BÜTÜN BİR İNSANLIĞI KUCAKLAMAYA İHTİYACIMIZ VAR Röportaj: Sema Devir dan alıntı