Öksürük için
-------------
Bir avuç öğütülmemiş kuş burnu
Yarım ayva dilimleniyor
Bir elma kabuğu -ithal olmayacak
Alabildiği kadar su konacak
Demlik kaynamadan evvel kabarcıklar çıkmaya başladığı sırada bir tutam
ıhlamır eklenecek ve bir taşım kaynatılacak.
ve altı kapatılacak
Bu bir daha kaynatılmayıp içilecek
Grip için
---------
16 adet çiğ kahve çekirdeği
1 demet maydonoz
1 adet limon
5 bardak su eklenip kaynatılacak
2 bardak su kalana kadar kaynatılıp kapatılacak ve içilecek
26 Nisan 2008 Cumartesi
11 Nisan 2008 Cuma
Kimlik, dil vs
Birçoğumuz, kim olduğumuza ilişkin bir dili kendimize maletmişizdir (veya bu tür bir dil tarafından içselleştirilmişizdir) ki bu durum 'üretici' ve 'kendimize-yeterli' olmamızı, "kendi ağırlığımızı taşımamızı" ve bir sosyal gurubun 'katkıda bulunan üyesi' olmamızı icabettirir. Bir çoğumuz aslında, bir tür kendi kendini anlama ve onun getirdiği pratikler olmaksızın anlamı ve değeri hakkında kafa yormamız imkansız olan klişe-iptila bu dille derinden 'özdeşleşmiş' durumdayızdır. Bu iyi-bilinen "çalışma-etiği" kimliğimizin öylesine derinliklerine işlemiştir ki, biz bu yorumlama çerçevesinin tarihsel bakımdan zorunluluk unsuru içermeyen köklerini ve 'bizim' mantıksal olarak mantıksal bakımdan bu dilden kopuk olduğumuzu düşünsek bile, kendimizi ve başkalarını 'üretici değerimiz' den bütünüyle düşünsek bile, kendimizi ve başkalarını 'üretici değerimiz'den bütünüyle yoksun şartlar içinde 'konumlandırmamız' empirik bakımdan imkansız olabilir. Bu bakımdan, kim olduğumuzun her gerçek boyutu, büyük ölçüde içinde doğduğumuz tarihsel şartlardan miras aldığımız kendi kendini-anlama veya kendi kendini - yorumlama tarafından belirlenmiş durumdadır. Yada şu örneği düşünün: entellektüel gelişimimiz sırasında sorunlarla ilgili bazı temel yaklaşımlara tekrar tekrar dönmemiz ölçüsünde belirli düşünce okullarıyla 'özdeşleşiriz'; başka türlü düşünebilme imkanımız olduğu halde özdeşleşiriz. Bu, entellektüel değişmenin ve gelişmenin imkansız olduğu anlamına gelmez - apaçık şekilde durum bu değildir - fakat insan bir kere bir Kantçı, Hegelci, Wittgensteinci ya da Heideggerci gibi düşünmeyi öğrendi mi, sık sık, bütünüyle açık fikirli ve objektif olma tasarılarına rağmen, belirli bir problemi ele alma tarzlarının ve bu probleme ilişkin belirli bakış açılarının bizatihi kendilerinin birer sorun olarak ortaya çıktıklarını keşfeder. Ne kadar özgür olursa olsun insan bu sorunlarda daima, kim olduğumuz/kimliğimiz, dilin aracılık ettiği tarihsel boyutlarımızın bir fonksiyonu olduğu için belirli bir tarzda sınırlanmış ve belirlenmiş durumdadır.
Hermeneutik ve Hümaniter Disiplinler- Terc.Hüsamettin Arslan -sh.140-141-2002
Hermeneutik ve Hümaniter Disiplinler- Terc.Hüsamettin Arslan -sh.140-141-2002
6 Nisan 2008 Pazar
Köylü milletin efendisidir!
“Köylü milletin efendisidir!”
Türkiye’nin sahibi ve efendisi kimdir? Bunun cevabını derhal birlikte verelim: Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi , gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten çok refah, saadet ve servete layık olan köylüdür. Binaenaleyh, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin iktisadi siyaseti, bu temel hedefi gerçekleştirmektir.
Efendiler! Diyebilirim ki bugünkü felaket ve sefaletin tek nedeni bu gerçeğin gafili bulunmuş olmamızdır. Filhakika; yedi asırdan beri dünyanın çeşitli bölgelerine sevk ederek, kanlarını akıttığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve yedi asırdan beri emeklerini ellerinden alıp israf eylediğimiz ve buna mukabil daima horlayarak karşılık verdiğimiz ve bunca fedakarlık ve ihsanlarına karşı nankörlük, küstahlık, zorbalıkla uşak derecesine indirmek istediğimiz bu asli sahibin huzurunda bugün büyük utanç ve saygı ile gerçek duruşumuzu alalım. Efendiler! Milletimiz çiftçidir. Milletin çiftçilikteki mesaisini çağdaş iktisadi tedbirler ile azami ölçüye ulaştırmalıyız. Köylünün mesaisinin sonuçlarını ve faydalarını kendi menfaati lehine azami ölçüye vardırmak iktisadi siyasetimizin esas ruhudur. Binaenaleyh; bir taraftan çiftçinin mesaisini artıracak ve verimli kılacak malumat, vesait ve teknolojinin kullanımı ve diğer taraftan onun mesaisinin sonuçlarından azami istifadesini temin eyleyecek iktisadi tedbirlerin alınmasına çalışmak lazımdır. Şimdiye kadar mevcut olan yolsuzluk, çağdaş nakliye araçlarının yokluğu, mübadele usullerinin çiftçi aleyhine olması ve hükümet kanunlarının çiftçiyi koruyamaması gibi engellerin kaldırılması lazımdır. Bu noktada bilhassa tarım ürünlerimizi benzer ecnebi ürünlere karşı korumaya engel olmakla milletimizi bugünkü iktisadi sefalete mahkum eden mülga(kaldırılan) kapitülasyonların acıklı durumunu hatırlatmadan geçemem. Malumunuzdur ki, memleketimiz iktisadi teşkilat ve muhit itibariyle kuvvetli bir halde bulunmuyordu. Özel iktisadi sermaye de serbest rekabete dayanabilecek dereceye erişememişti. Tanzimatın açtığı serbest ticaret devri Avrupa rekabetine karşı kendini koruyamayan iktisadiyatımızı bir de iktisadi kapitülasyon zinciriyle bağladı. Teşkilat ve özel sermaye açısından iktisat sahasında bizden çok kuvvetli olanlar memleketimizde, bir de fazla olarak, imtiyazlı mevkide bulunuyorlardı. Temettü (kar) vergisi vermiyorlardı. Gümrüklerimizi ellerinde tutuyorlardı. İstedikleri zaman istedikleri eşyayı, istedikleri şeriat tahtında memleketimize sokuyorlardı. Bütün iktisat alanlarımızda bu sayede mutlak hakim olmuşlardı.
Efendiler! Bize karşı yapılan rekabet hakikaten çok gayrimeşru, hakikaten çok kahir(zorlayıcı, yok edici) idi. Rakiplerimiz bu suretle gelişmeye müsait sanayiimizi de mahvettiler. Tarımımızı de zarara uğrattılar, yıktılar. İktisadi ve mali gelişmemizin ve ilerlememizin önüne geçtiler.
Efendiler! Artık serbest ve müstakil bir hayata atılan Türkiye için, iktisadi hayatı boğmakta olan kapitülasyonlar mevcut değildir. Ve olamaz. İktisadi hayatımızın belirlenmiş hedeflere yönelmesi ve süratle ilerleme ve gelişmesi için kabul edilecek tedbirler arasında memleketimizde Avrupa rekabeti yüzünden mahvedilmiş ve şimdiye kadar ihmal edilegelmiş tarımsal sanayiimizi geliştirme ve çağdaş iktisadi araçlarla ile teçhiz etmeyi öncelikli olarak ele alacağız. Gerek ziraat ve gerek memleketin servet ve sağlık açısından önemi tartışmasız olan ormanlarımızı da çağdaş tedbirler ile güzelleştirmek, genişletmek ve en yüksek verimi elde etmek esas ilkelerimizdendir. İktisadi siyasetimizin önemli amaçlarından biri de genel çıkarları doğrudan doğruya alakadar olacak kurumlar ve iktisadi teşebbüsleri mali gücümüz ve fenniyemizin müsaadesi ölçüsünde devletleştirmedir.
...
Mali kuvvetimiz bugüne kadar olduğu gibi, dışarıdan borç almaksızın, fakirane olmakla beraber memleketi idare edecek ve hedeflerine ulaşacaktır.
Efendiler! Bugünkü kutsal savaşımızın amacı tam bağımsızlıktır. Tam bağımsızlık ise ancak mali bağımsızlık ile mümkündür. Bir devletin maliyesi bağımsızlıktan mahrum olunca o devletin bütün hayati alanlarında bağımsızlık felçlidir. Çünkü her devlet ancak mali kuvvetle yaşar. Mali bağımsızlığın korunması için ilk şart, bütçenin iktisadi bünye ile denk ve birbirine uygun olmasıdır. Binaenaleyh; devlet yapısını yaşatmak için dışarıya müracaat etmeksizin memleketin gelir kaynaklarıyla idare temini, çare ve tedbirlerini bulmak lazım ve mümkündür.
TBMM Üçüncü Toplanma Yılı Açış Konuşmasından
(1 Mart 1922)
http://www.turksolu.org/32/arkasayfa32.htm
Türkiye’nin sahibi ve efendisi kimdir? Bunun cevabını derhal birlikte verelim: Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi , gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten çok refah, saadet ve servete layık olan köylüdür. Binaenaleyh, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin iktisadi siyaseti, bu temel hedefi gerçekleştirmektir.
Efendiler! Diyebilirim ki bugünkü felaket ve sefaletin tek nedeni bu gerçeğin gafili bulunmuş olmamızdır. Filhakika; yedi asırdan beri dünyanın çeşitli bölgelerine sevk ederek, kanlarını akıttığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve yedi asırdan beri emeklerini ellerinden alıp israf eylediğimiz ve buna mukabil daima horlayarak karşılık verdiğimiz ve bunca fedakarlık ve ihsanlarına karşı nankörlük, küstahlık, zorbalıkla uşak derecesine indirmek istediğimiz bu asli sahibin huzurunda bugün büyük utanç ve saygı ile gerçek duruşumuzu alalım. Efendiler! Milletimiz çiftçidir. Milletin çiftçilikteki mesaisini çağdaş iktisadi tedbirler ile azami ölçüye ulaştırmalıyız. Köylünün mesaisinin sonuçlarını ve faydalarını kendi menfaati lehine azami ölçüye vardırmak iktisadi siyasetimizin esas ruhudur. Binaenaleyh; bir taraftan çiftçinin mesaisini artıracak ve verimli kılacak malumat, vesait ve teknolojinin kullanımı ve diğer taraftan onun mesaisinin sonuçlarından azami istifadesini temin eyleyecek iktisadi tedbirlerin alınmasına çalışmak lazımdır. Şimdiye kadar mevcut olan yolsuzluk, çağdaş nakliye araçlarının yokluğu, mübadele usullerinin çiftçi aleyhine olması ve hükümet kanunlarının çiftçiyi koruyamaması gibi engellerin kaldırılması lazımdır. Bu noktada bilhassa tarım ürünlerimizi benzer ecnebi ürünlere karşı korumaya engel olmakla milletimizi bugünkü iktisadi sefalete mahkum eden mülga(kaldırılan) kapitülasyonların acıklı durumunu hatırlatmadan geçemem. Malumunuzdur ki, memleketimiz iktisadi teşkilat ve muhit itibariyle kuvvetli bir halde bulunmuyordu. Özel iktisadi sermaye de serbest rekabete dayanabilecek dereceye erişememişti. Tanzimatın açtığı serbest ticaret devri Avrupa rekabetine karşı kendini koruyamayan iktisadiyatımızı bir de iktisadi kapitülasyon zinciriyle bağladı. Teşkilat ve özel sermaye açısından iktisat sahasında bizden çok kuvvetli olanlar memleketimizde, bir de fazla olarak, imtiyazlı mevkide bulunuyorlardı. Temettü (kar) vergisi vermiyorlardı. Gümrüklerimizi ellerinde tutuyorlardı. İstedikleri zaman istedikleri eşyayı, istedikleri şeriat tahtında memleketimize sokuyorlardı. Bütün iktisat alanlarımızda bu sayede mutlak hakim olmuşlardı.
Efendiler! Bize karşı yapılan rekabet hakikaten çok gayrimeşru, hakikaten çok kahir(zorlayıcı, yok edici) idi. Rakiplerimiz bu suretle gelişmeye müsait sanayiimizi de mahvettiler. Tarımımızı de zarara uğrattılar, yıktılar. İktisadi ve mali gelişmemizin ve ilerlememizin önüne geçtiler.
Efendiler! Artık serbest ve müstakil bir hayata atılan Türkiye için, iktisadi hayatı boğmakta olan kapitülasyonlar mevcut değildir. Ve olamaz. İktisadi hayatımızın belirlenmiş hedeflere yönelmesi ve süratle ilerleme ve gelişmesi için kabul edilecek tedbirler arasında memleketimizde Avrupa rekabeti yüzünden mahvedilmiş ve şimdiye kadar ihmal edilegelmiş tarımsal sanayiimizi geliştirme ve çağdaş iktisadi araçlarla ile teçhiz etmeyi öncelikli olarak ele alacağız. Gerek ziraat ve gerek memleketin servet ve sağlık açısından önemi tartışmasız olan ormanlarımızı da çağdaş tedbirler ile güzelleştirmek, genişletmek ve en yüksek verimi elde etmek esas ilkelerimizdendir. İktisadi siyasetimizin önemli amaçlarından biri de genel çıkarları doğrudan doğruya alakadar olacak kurumlar ve iktisadi teşebbüsleri mali gücümüz ve fenniyemizin müsaadesi ölçüsünde devletleştirmedir.
...
Mali kuvvetimiz bugüne kadar olduğu gibi, dışarıdan borç almaksızın, fakirane olmakla beraber memleketi idare edecek ve hedeflerine ulaşacaktır.
Efendiler! Bugünkü kutsal savaşımızın amacı tam bağımsızlıktır. Tam bağımsızlık ise ancak mali bağımsızlık ile mümkündür. Bir devletin maliyesi bağımsızlıktan mahrum olunca o devletin bütün hayati alanlarında bağımsızlık felçlidir. Çünkü her devlet ancak mali kuvvetle yaşar. Mali bağımsızlığın korunması için ilk şart, bütçenin iktisadi bünye ile denk ve birbirine uygun olmasıdır. Binaenaleyh; devlet yapısını yaşatmak için dışarıya müracaat etmeksizin memleketin gelir kaynaklarıyla idare temini, çare ve tedbirlerini bulmak lazım ve mümkündür.
TBMM Üçüncü Toplanma Yılı Açış Konuşmasından
(1 Mart 1922)
http://www.turksolu.org/32/arkasayfa32.htm
Aydınlanma
Immanuel Kant
«AYDINLANMA NEDİR?» SORUSUNA YANIT(1784)
Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır Sapare Aude! Aklını kendin kullanmak cesaretini göster! Sözü şimdi Aydınlanmanın parolası olmaktadır.
Doğa, insanları yabancı bir yönlendirilmeye bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın (naturaliter maiorennes) , tembellik ve korkaklık nedeniyledir ki, insanların çoğu bütün yaşamları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar, ve aynı nedenlerledir ki bu insanların başına gözetici ya da yönetici olarak gelmek başkaları için de çok kolay olmaktadır. Ergin olmama durumu çok rahattır çünkü. Benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım, perhizim ile ilgilenerek sağlığım için karar veren bir doktorum oldu mu, zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz artık. Para harcayabildiğîm sürece düşünüp düşünmemem de pek o kadar önemli değildir; bu sıkıcı ve yorucu işten başkaları beni kurtaracaktır çünkü. Başkalarının denetim ve yönetim işlerini lütfen üzerlerine almış bulunan gözeticiler [vasiler, ç.] insanların çoğunun, bu arada bütün latif cinsin ergin olmaya doğru bir adım atmayı sıkıntılı ve hatta tehlikeli bulmaları için , gerekeni yapmaktan geri kalmazlar. Önlerine kattıkları hayvanlarını önce sersemleştirip aptallaştırdıktan sonra, bu sessiz yaratıkların kapatıldıkları yerden dışarıya çıkmalarını kesinlikle yasaklarlar; sonra da onlara, kendi kendilerine yürümeye kalkışırlarsa başlarına ne gibi tehlikelerin geleceğini bir bir gösterirler. Oysa onların kendi başlarına hareket etmelerinden doğabilecek böyle bir tehlike gerçekten büyük sayılmaz; çünkü bir kaç düşüşten sonra bunu göze alanlar sonunda yürümeyi öğreneceklerdir, ne var ki bu türden bir örnek insanı ürkütüverir ve bundan böyle de yeni denemelere kalkışmaktan alıkoyar.
Demek oluyor ki her birey için nerdeyse ikinci bir doğa yerine geçen ve temel bir yapı oluşturan bu ergin olmayıştan kurtulmak çok güçtür. Hatta insan bu duruma seve seve katlanmış ve onu sevmiştir bile; işte bu yüzden o, kendi aklını kullanma bakımından gerçekten de yetersizdir; çünkü onun böyle bir deneyi gerçekleştirmesine asla izin verilmemiştir, o aklını kullanmayı denemeye hiç bir zaman bırakılmamıştır. Dogmalar ve kurallar, insanın doğal yetilerinin akla uygun kullanılışının ya da daha doğru bir deyişle kötüye kullanılmasının bu mekanik araçları, erginleşme ve olgunlaşma için sürekli bir ayakbağı olurlar. Biri çıkıp yürümeyi köstekleyen bu zincirleri atsa da, en dar hendekten bile hemen öyle pek kolayca atlayamaz; çünkü o henüz kendisine güven duyarak bacaklarını özgürce hareket ettirmeye daha alışamamıştır. İşte bundan dolayı da ruhlarını, zihinsel yanlarını kendi başlarına işleyip kullanarak ergin olmayıştan kurtulan ve güvenle yürüyebilen, pek az kişi vardır.
Oysa buna karşılık, kitlenin kendi kendisini aydınlatması daha çok olanak taşır; hatta ona özgürlük, yani özgür olma hakkı tanınırsa bu durumun önüne geçilemez de. Çünkü yığının içinde, kamuda -vasiler arasında bile- bağımsız düşünebilen bir kaç kişi her zaman bulunacaktır; bunlar önce kendi boyunduruklarını atacaklar, sonra da' insanın kendindekini akıllıcâ değerlendirmesi yanında bağımsız düşünmenin kişi için bir ödev olduğu anlayışını çevrelerine yayacaklardır. Ama eskiden kitleyi boyunduruk altına sokan ve kendileri de aydınlanmaya öyle pek layık olmayan ve hak kazanmayan gözeticilerden bir kaçı şimdi çıkıp da kitleyi boyunduruktan kurtulmaları için kışkırtırlarsa, öteki gözeticiler bunları 'boyunduruk altında kalmaya zorlarlar; önyargıları yerleştirmenin işte böyle zararları vardır, ve bu önyargılar kendilerini yayanlardan sonunda öçlerini alırlar. Bundan dolayı: kamu ancak yavaş yavaş aydınlanmaya varabilir. Gerçi devrimler ile bir 'baskı rejimi, kişisel bir despotizm, bir zorbalık yönetimi yıkılabilir; ancak yalnız bunlarla, düşüncelerde gerçek bir düzelme, düşünüş biçimlerinde ciddi bir iyileşme elde edilemez; tersine, bu kez yeni önyargılar, tıpkı eskileri gibi, düşüncesiz yığına, kitleye yeni birer gem, yeni birer yular olurlar:
Oysa aydınlanma için özgürlükten başka bir şey gerekmez; ve bunun için gerekli olan özgürlük de özgürlüklerin en zararsız olanıdır:
Aklı her yönüyle ve her bakımdan çekinmeden
kitlenin önünde apaçık olarak kullanmak özgürlüğü.
Ne var ki her yandan «düşünmeyin! aklınızı kullanmayın! » diye bağırıldığını işitiyorum. Subay, «Düşünme, eğitimini yap! », maliyeci «düşünme, vergini öde! », din adamı «düşünme, inan! » diyorlar. (Şu dünyada yalnız bir kişi var ki o da, «istediğiniz kadar ve istediğiniz şeyi düşünün, ama itaat edin! » diyor) .3 Her yerde özgürlüğün sınırlanışı var. Peki hangi türde bir sınırlama aydınlanmaya karşıdır, hangisi değildir, ve hangi biçimde bir sınırlama tersine özgürlüğe yararlıdır? Yanıt vereyim: kendi aklının kitle önünde, kamuoyu önünde ve hizmetinde serbestçe ve açık bir biçimde kullanılması her zaman özgürce olmalıdır; ve yalnızca bu tutum insanlara ışık ve aydınlanma getirebilir; buna karşılık aklın özel olarak kullanılışı [der Privatgebrauch], genellikle çok dikkatlice ve dar bir alanda kalacak bir biçimde sınırlandırılabilmiştir ve bu da Aydınlanma için bir engel sayılmaz. Kendi aklını kamu hizmetinde kullanmaktan [der öffentliche Gebrauch], bir kimsenin, örneğin bir bilginin bilgisini ya da düşüncesini yani aklını, onu izleyenlere, okuyanlara yararlı olacak bir biçimde sunmasını anlıyorum. Aklın özel olarak kullanılmasından da kişinin, kendi işi ve memuriyeti çerçevesinde, kendisine emanet edilen topluma ilişkin bir hizmeti ya da belirli bir görevi yerine getirmesi diye anlıyorum. İmdi kamunun çıkarlarını etkileyen bazı işlerde, yapay bir ortak anlaşma gereğince ve hükümet tarafından kamu amaçlarına uygun biçimde ve 'hiç değilse onu ortadan kaldırmayacak şekilde, kanunun bazı üyelerince kullanılabilecek bazı belirli işlemlere, belirli mekanizmalara gereksinme duyulur. Bu gibi durumlarda aklı kullanma tartışmasına kuşkusuz izin verilmez, itaat etme kesin emirdir. Fakat kendisini makinenin bir parçası sayan herhangi bir insan, yine kendisini bir topluluğun üyesi, hatta, evrensel uygar bir toplumun üyesi olarak tanıtması durumunda, örneğin bir bilgin sıfatıyla, kendi düşünme yetisine dayanarak yazılarıyla kamuya yönelir; her hal ve durumda aklını kullanır, ama, zamanında edilgin olarak da olsa görev yaptığı durumları ve işleri de zarara uğratmadan yapar bunu. Üstlerinden aldığı bir emir üzerinde, onun yararlılığı ya da yararsızlığına ilişkin olarak akıl yürüten bir subayın tutumu tehlikeli ve zararlıdır, onun ödevi yalnızca itaat etmektir. Fakat eğer bu konuda doğru olmak gerekiyorsa, bir bilgin olara;k onun askerlik hizmetinin yanlışları üzerindeki eleştiri ve düşünceleri ve bunları kamu önüne yargılanması için götürmek istemesi yasaklanamaz. Yine bunun gibi yurttaş, kendisine düşen vergiyi ödeyemezlik edemez; hatta bu gibi vergilere ilişkin yapılan acımasız eleştiriden ve ödememeye yönelik davranışlar, bu uymamaların genelleşebileceği gerekçesiyle cezalandırılabilir. Bununla birlikte bir bilgin olarak aynı vatandaş. kamu önünde vergilerin uygunsuzluğu ve adaletsizliği üzerindeki düşüncelerini açıkça belirttiği zaman asla yurttaşlık yükümlülüklerine karşı gelmiş sayılmaz. Yine aynı şekilde bir papaz da hizmetinde bulunduğu kilisenin öğretileri ile uygunluk ve uyum içinde işi gereği kilisenin inançlarını cemaatine ve halkına öğretmekle yükümlüdür. Fakat bir din bilgini olarak .o, bu inançları pekâla eleştirebilme özgürlüğüne ve daha fazlasına sahiptir: büyük bir itina ve dikkatle ölçülüp-biçilmiş ve tartılmış düşüncelerini, çok iyi bir biçimde yönlendirilmiş eğilimlerini kamuya iletmek sorumluluğuna sahiptir; bunlar, sözü geçen dinsel öğretilerin yanlış yönleri üzerinde alabileceği gibi, dinin ve kilise işlerinin düzeltilmesine ilişkin de ola;bilir; ve bunu yaparken de vicdanını rahatsız edecek hiç bir şey söz konusu olamaz. Kilisenin sadık bir hizmetkârı olarak görev ve yükümlülüklerine uygun bir biçimde vaaz verirken o, kendi kişisel kanılarına göre bunu yapmak özgürlüğüne sahip değildir; ama, kendisinin yükümlü olduğu şekilde ve başka bir otorite adına dinsel telkinde bulunmak zorundadır. O şöyle söyleyecektir: Kilisemiz bunları ya da şunları öğretir; işte kullandığı kanıtlar da bunlardır. Cemaati yani dinsel topluluğu için kendisinin bile tam bir inançla bağlı olmadığı din- sel kuralların pratik yaranlarını ve avantajlarını gösterirken o, bunlar içinde saklı bir hakikatin bulunmasının olanaksız olmadığını ve içsel dine karşı çıkan hiç bir şeyin bulunmadığını söylemek durumunda kalır. (Bu gibi dinsel öğretilerde, her durum ve olayda dinin özüne hiç bir şey karşı gelmemiştir, gelemez) . Papaz eğer, bunlardan hiç birini öğretilerde bulamadığını düşünecek olursa, işte o zaman resmi görevlerini vicdanı rahat olarak yürütemeyecek ve görevinden ayrılması gerekecektir. Sonuç olarak din adamının cemaatinin önünde bir eğitimci imiş gibi aklı kullanması yalnızca aklın özel kullanımı olmaktadır, çünkü burada cemaat ne kadar büyük ve kalabalık olursa olsun bir aile toplantısı söz konusudur ve papaz olarak o kişi özgür değildir ve olmamalıdır; çünkü o kendisine dışardan yüklenen bir görev ile bağımlıdır. Buna. karşın, alanının bir bilgini olarak din adamı yazılarıyla halka hitap ederken, dünyaya seslenirken, yani rahip olarak aklını kamu hizmetinde kullanırken, aklın herkes için kullanımının ve kendi adına konuşmanın sınırsız özgürlüğünden yararlanır. Zira halkın ruhani yani tinsel işleriyle ilgileneceklerin kendilerinin de ergin olmamaları gerektiğini sanmâk yakışık almayan ve saçmalıkları sürekli kılan bir saçmalıktır.
Fakat bir kilise meclisinde ya da Presbiteryen kiliselerindeki kutsal yönetim kurulunda (Hollanda'dıların böyle söylediği gibi) görüldüğü üzere, ruhbanlar sınıfı değişmez kesin bir dinsel öğretiler manzumesini, hem kendi üyelerinin her biri üzerinde, hem de onların aracılığıyla halk üzerinde, her zaman için değişmeyen bir koruyuculuğu güvenle sürdürmek amacıyla, bir yemine dayanarak ortaya koymak hakkını kendilerinde bulmamalı mıdırlar? Hemen yanıt vereyim bu kesinlikle olanaksızdır. Söyle ki, insan soyunun gelecekteki her yeni aydınlanmasına engel olacak 'böyle bir anlaşma kesin olarak bir hiçtir, mutlak olarak boş ve gelecekten yoksundur; kaldı ki böyle bir sözleşme, en üstün bir yetke ya da parlamentolar veya en gösterişli ve görkemli barış antlaşmaları tarafından onanmış olsa bide. Çünkü hiç bir çağ bir, yemine dayanarak kendisinden sonra gelen dönemlerin, hem de pek önemli konularda, bilgilerini genişletmemesi ve yanılgılarını düzeltmemesi ya da aydınlanmada ileri gitmemesi için herhangi bir anlaşmaya yönelemez. Böyle bir şey insan doğasına karşı işlenmiş bir kıyım olur; çünkü sözü geçen bu durum, insan doğasının köktenci amacı ve belirlenim ilkelerinden biri olan ilerlemeye aykırıdır, ve bundan dolayı daha sonraki kuşaklar da bu gibi anlaşmaları yetkisiz ve suçlu bularak bir kenara bırakmakta tamamiyle haklıdırlar. Şimdi acaba aydınlanmış bir çağda mı yaşıyoruz? sorusu sorulunca, yanıt şöyle olacaktır: Hayır, aydınlanmış bir çağda değil, fakat aydınlanmaya giden bir dönemde,'bir aydınlanma döneminde yaşıyoruz. şimdiki zamanlarda olduğu gibi, insanlığın bir bütün olarak, başkasının rehberliği olmaksızın, dinsel konularda kendi aklını iyi bir biçimde ve güvenilir bir şekilde kullanması durumunda olması ya da bu duruma getirilebilmesi için katedilecek daha çok yolumuz var. Fakat bu yönde özgürce çalışmak için şimdi onların yolunun temizlenip aydınlatıldığına ilişkin farklı göstergelere sahibiz; böylece evrensel aydınlanmaya . giden yoldaki engeller, insanın kendi suçu ile düşmüş bulunduğu bu ergin olmayış durumundan kurtuluşu ile ilgili güçlükler yavaş yavaş da olsa giderek azalmaktadır. İşte bu bakımdan çağımız bir aydınlanma çağıdır ya da Friedrich'in yüzyılıdır. Bir prens din konularında, halkına herhangi bir emir vermemeyi ya da yükümlülük yüklememeyi kendi görevi bakımından bir küçüklük ya da bir gerilik olarak görmez ve halkını tüm bir özgürlüğe doğru yöneltirse, hatta bu prens hoşgörülü gibi kibirli bir sıfatı kabul ederek bir zayıflık da gösterse, o aydınlanmış bir kimsedir. işte böyle bir kimse çağdaşlarınca ve kendisine borçlu olacak daha sonra gelenlerce; insanlığı ergin olmayıştan ilk kez kurtaran, hükümeti ilgilendirdiği oranda ve bütün insanları vicdanları ile ilgili tüm konularda akıllarını kullanmada özgür bırakan bir insan olarak onurlandırılmayı hak eder. Onun yönetimi altında kilise ileri gelenleri kendi resmi görevlerinin yapılmasını gerekli gördüğü konularda önyargılı davranmaksızın ve faz- la ayak diretip karşı koymaksızın bir bilim adamı gibi kendi güçleri ve olanakları elverdiği ölçüde özgür bir biçimde ve halka açık olarak kendi kanılarını, düşüncelerini ve kararlarını dünyanın yargısına, oyuna ve onayına sunabilirler, hatta bu tutum yer yer, şurda burda ortodoks öğretiden sapmaları da beraberinde getirse bile; işte bix durum herhangi resmi bir görevle sınırlandırılmamış diğer kimselere de uygulanır. Bu özgürlük ruhu dışarıya doğru da bir açılma ve yayılma gösterir, öyle: ki kendi işlevini yanlış anlayan, görevini kötüye kullanan ve rolünü başarıyla oyna- yamayan hükümetlerce empoze edilen dış engellemelerle bile sataşmak zorunda kalır. Bu gibi hükümetler, en azın.dan ulusun birliğini ve halkın uyumunu tehlikeye düşürmeksizin özgürlüğün böyle bir ortamda. nasıl varolabildiğini gösteren parlak birer örnektirler. Artık insanlar kendi rızalarıyla yollarının üstünden barbarizmin, bir 'tür büyüklük kompleksinin yavaş yavaş kaldırılması için çalışacaklar ve bu da benimsenmiş, yapma ve uydurma birtakım ölçülerin insanları bunların içinde tutmasının ortadan kaldırılmasıyla birlikte gerçekleşecektir.
Burada aydınlanmanın yani insanın kendi kabahati sonucunda karşı karşıya bulunduğu olgun olmayış ya da kendi sorumluluğu sonucu düştüğü ergin olmayış durumundan kurtuluşunun odâk noktası olarak din konularını belirlemeye çalıştım. Çünkü bilimler ve, sanatlarla ilgili olarak yöneticilerimizin bu konular üzerinde söz sahibi olma ve koruyuculuk yapma .rolü oynamaları çıkarlarına uygun düşmez; ikinci olarak din bakımından ergin olmayış her şeyden daha. çok tehlikeli, zararlı ve onur kırıcıdır. Fakat bilimlerde ve sanatlarda özgürlüğe öncelik. tanıyan bir devlet başkanının düşünme biçimi daha ileri bir yayılım gösterir ve kendi yasası açısından bile vatandaşlarının kendi akıllarını serbestçe ve herkese açık olarak kullanmasına izin vermesinde hiç bir tehlikenin bulunmadığını bilir, herkesin önünde daha iyi bir yasanın yapılması için onların düşüncelerini alır; bu durum yürürlükteki yasanın doğru, içten ve açık bir eleştirisini getirse bile; önümüzde bu türe uygun çak parlak bir örnek vardır, hiç bir yönetici bizim kendisini onurlandırdığımız bu kimseyi şimdiye değin aşamamıştır. [Büyük Friedrich, ç.]
Ama kendisi aydınlanmış, hayaletlerden korkmayan bir yönetici elinde iyi örgütlenmiş ve kalabalık bir orduyu toplumun güvenliğini sağlayabilme için bulundursa da, devletin cesaret edemediği şu sözü söylemek yürekliliğini kendinde bulabilir: “İstediğiniz ,kadar ve istediğiniz konular üzerinde düşünün, ama itaat edin! Bu durum ise insansal konularla ilgili olması nedeniyle karşımıza tuhaf ve umulmadık bir durum olarak , çıkar, tıpkı herşeyin hemen hemen paradoksal olduğunu geniş anlamda aldığımızda buna benzer bir sonuca varmamız gibi bir şeydir bu. Yüksek düzeye ulaşmış bir toplum özgürlüğüdür kuşkusuz halkın zihinsel özgürlüğü yanında bir önceliği vardır ve onun önüne aşamayacağı sınırlar koyar: Buna karşın toplum özgürlüğünün daha aşağı bir düzeyde olması demek, onun zihin özgürlüğüne kendi gücünü gösterebilmesi için yeteri kadar yer sağlaması demektir. Doğa bir defalığına. sert kabuğu altındaki tohumu özgürlüğüne kavuşturmuş, bütün yumuşaklığı ile onu kollamış, yani özgür düşünmeye yönelik bir eğilim ve hizmet sonunda giderek halkın zihniyetine, onda yerleşmiş bulunan inançlara tepki göstermiş ve yavaş yavaş özgür eyleyebilme aşamasına, gelmiştir. Bu durum yani özgür düşünme ve eyleme, yönetimlerin yani hükümetlerin ilkelerini de etkileyecek ve kendilerine göre insanı kullanarak onu sömürebilecekleri ya da ondan yararlanabilecekleri düşüncesi, makineden fazla bir şey olan insanın' insansal onuruna uygun davranma düşüncesine dönüşecektir.
Felsefe Yazıları “Aydınlanma Nedir”(1784)- Immanuel Kant- Türkçesi: Nejat Bozkurt –Felsefe Yazıları-1983
http://www.felsefeekibi.com/site/default.asp?PG=1419
«AYDINLANMA NEDİR?» SORUSUNA YANIT(1784)
Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır Sapare Aude! Aklını kendin kullanmak cesaretini göster! Sözü şimdi Aydınlanmanın parolası olmaktadır.
Doğa, insanları yabancı bir yönlendirilmeye bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın (naturaliter maiorennes) , tembellik ve korkaklık nedeniyledir ki, insanların çoğu bütün yaşamları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar, ve aynı nedenlerledir ki bu insanların başına gözetici ya da yönetici olarak gelmek başkaları için de çok kolay olmaktadır. Ergin olmama durumu çok rahattır çünkü. Benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım, perhizim ile ilgilenerek sağlığım için karar veren bir doktorum oldu mu, zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz artık. Para harcayabildiğîm sürece düşünüp düşünmemem de pek o kadar önemli değildir; bu sıkıcı ve yorucu işten başkaları beni kurtaracaktır çünkü. Başkalarının denetim ve yönetim işlerini lütfen üzerlerine almış bulunan gözeticiler [vasiler, ç.] insanların çoğunun, bu arada bütün latif cinsin ergin olmaya doğru bir adım atmayı sıkıntılı ve hatta tehlikeli bulmaları için , gerekeni yapmaktan geri kalmazlar. Önlerine kattıkları hayvanlarını önce sersemleştirip aptallaştırdıktan sonra, bu sessiz yaratıkların kapatıldıkları yerden dışarıya çıkmalarını kesinlikle yasaklarlar; sonra da onlara, kendi kendilerine yürümeye kalkışırlarsa başlarına ne gibi tehlikelerin geleceğini bir bir gösterirler. Oysa onların kendi başlarına hareket etmelerinden doğabilecek böyle bir tehlike gerçekten büyük sayılmaz; çünkü bir kaç düşüşten sonra bunu göze alanlar sonunda yürümeyi öğreneceklerdir, ne var ki bu türden bir örnek insanı ürkütüverir ve bundan böyle de yeni denemelere kalkışmaktan alıkoyar.
Demek oluyor ki her birey için nerdeyse ikinci bir doğa yerine geçen ve temel bir yapı oluşturan bu ergin olmayıştan kurtulmak çok güçtür. Hatta insan bu duruma seve seve katlanmış ve onu sevmiştir bile; işte bu yüzden o, kendi aklını kullanma bakımından gerçekten de yetersizdir; çünkü onun böyle bir deneyi gerçekleştirmesine asla izin verilmemiştir, o aklını kullanmayı denemeye hiç bir zaman bırakılmamıştır. Dogmalar ve kurallar, insanın doğal yetilerinin akla uygun kullanılışının ya da daha doğru bir deyişle kötüye kullanılmasının bu mekanik araçları, erginleşme ve olgunlaşma için sürekli bir ayakbağı olurlar. Biri çıkıp yürümeyi köstekleyen bu zincirleri atsa da, en dar hendekten bile hemen öyle pek kolayca atlayamaz; çünkü o henüz kendisine güven duyarak bacaklarını özgürce hareket ettirmeye daha alışamamıştır. İşte bundan dolayı da ruhlarını, zihinsel yanlarını kendi başlarına işleyip kullanarak ergin olmayıştan kurtulan ve güvenle yürüyebilen, pek az kişi vardır.
Oysa buna karşılık, kitlenin kendi kendisini aydınlatması daha çok olanak taşır; hatta ona özgürlük, yani özgür olma hakkı tanınırsa bu durumun önüne geçilemez de. Çünkü yığının içinde, kamuda -vasiler arasında bile- bağımsız düşünebilen bir kaç kişi her zaman bulunacaktır; bunlar önce kendi boyunduruklarını atacaklar, sonra da' insanın kendindekini akıllıcâ değerlendirmesi yanında bağımsız düşünmenin kişi için bir ödev olduğu anlayışını çevrelerine yayacaklardır. Ama eskiden kitleyi boyunduruk altına sokan ve kendileri de aydınlanmaya öyle pek layık olmayan ve hak kazanmayan gözeticilerden bir kaçı şimdi çıkıp da kitleyi boyunduruktan kurtulmaları için kışkırtırlarsa, öteki gözeticiler bunları 'boyunduruk altında kalmaya zorlarlar; önyargıları yerleştirmenin işte böyle zararları vardır, ve bu önyargılar kendilerini yayanlardan sonunda öçlerini alırlar. Bundan dolayı: kamu ancak yavaş yavaş aydınlanmaya varabilir. Gerçi devrimler ile bir 'baskı rejimi, kişisel bir despotizm, bir zorbalık yönetimi yıkılabilir; ancak yalnız bunlarla, düşüncelerde gerçek bir düzelme, düşünüş biçimlerinde ciddi bir iyileşme elde edilemez; tersine, bu kez yeni önyargılar, tıpkı eskileri gibi, düşüncesiz yığına, kitleye yeni birer gem, yeni birer yular olurlar:
Oysa aydınlanma için özgürlükten başka bir şey gerekmez; ve bunun için gerekli olan özgürlük de özgürlüklerin en zararsız olanıdır:
Aklı her yönüyle ve her bakımdan çekinmeden
kitlenin önünde apaçık olarak kullanmak özgürlüğü.
Ne var ki her yandan «düşünmeyin! aklınızı kullanmayın! » diye bağırıldığını işitiyorum. Subay, «Düşünme, eğitimini yap! », maliyeci «düşünme, vergini öde! », din adamı «düşünme, inan! » diyorlar. (Şu dünyada yalnız bir kişi var ki o da, «istediğiniz kadar ve istediğiniz şeyi düşünün, ama itaat edin! » diyor) .3 Her yerde özgürlüğün sınırlanışı var. Peki hangi türde bir sınırlama aydınlanmaya karşıdır, hangisi değildir, ve hangi biçimde bir sınırlama tersine özgürlüğe yararlıdır? Yanıt vereyim: kendi aklının kitle önünde, kamuoyu önünde ve hizmetinde serbestçe ve açık bir biçimde kullanılması her zaman özgürce olmalıdır; ve yalnızca bu tutum insanlara ışık ve aydınlanma getirebilir; buna karşılık aklın özel olarak kullanılışı [der Privatgebrauch], genellikle çok dikkatlice ve dar bir alanda kalacak bir biçimde sınırlandırılabilmiştir ve bu da Aydınlanma için bir engel sayılmaz. Kendi aklını kamu hizmetinde kullanmaktan [der öffentliche Gebrauch], bir kimsenin, örneğin bir bilginin bilgisini ya da düşüncesini yani aklını, onu izleyenlere, okuyanlara yararlı olacak bir biçimde sunmasını anlıyorum. Aklın özel olarak kullanılmasından da kişinin, kendi işi ve memuriyeti çerçevesinde, kendisine emanet edilen topluma ilişkin bir hizmeti ya da belirli bir görevi yerine getirmesi diye anlıyorum. İmdi kamunun çıkarlarını etkileyen bazı işlerde, yapay bir ortak anlaşma gereğince ve hükümet tarafından kamu amaçlarına uygun biçimde ve 'hiç değilse onu ortadan kaldırmayacak şekilde, kanunun bazı üyelerince kullanılabilecek bazı belirli işlemlere, belirli mekanizmalara gereksinme duyulur. Bu gibi durumlarda aklı kullanma tartışmasına kuşkusuz izin verilmez, itaat etme kesin emirdir. Fakat kendisini makinenin bir parçası sayan herhangi bir insan, yine kendisini bir topluluğun üyesi, hatta, evrensel uygar bir toplumun üyesi olarak tanıtması durumunda, örneğin bir bilgin sıfatıyla, kendi düşünme yetisine dayanarak yazılarıyla kamuya yönelir; her hal ve durumda aklını kullanır, ama, zamanında edilgin olarak da olsa görev yaptığı durumları ve işleri de zarara uğratmadan yapar bunu. Üstlerinden aldığı bir emir üzerinde, onun yararlılığı ya da yararsızlığına ilişkin olarak akıl yürüten bir subayın tutumu tehlikeli ve zararlıdır, onun ödevi yalnızca itaat etmektir. Fakat eğer bu konuda doğru olmak gerekiyorsa, bir bilgin olara;k onun askerlik hizmetinin yanlışları üzerindeki eleştiri ve düşünceleri ve bunları kamu önüne yargılanması için götürmek istemesi yasaklanamaz. Yine bunun gibi yurttaş, kendisine düşen vergiyi ödeyemezlik edemez; hatta bu gibi vergilere ilişkin yapılan acımasız eleştiriden ve ödememeye yönelik davranışlar, bu uymamaların genelleşebileceği gerekçesiyle cezalandırılabilir. Bununla birlikte bir bilgin olarak aynı vatandaş. kamu önünde vergilerin uygunsuzluğu ve adaletsizliği üzerindeki düşüncelerini açıkça belirttiği zaman asla yurttaşlık yükümlülüklerine karşı gelmiş sayılmaz. Yine aynı şekilde bir papaz da hizmetinde bulunduğu kilisenin öğretileri ile uygunluk ve uyum içinde işi gereği kilisenin inançlarını cemaatine ve halkına öğretmekle yükümlüdür. Fakat bir din bilgini olarak .o, bu inançları pekâla eleştirebilme özgürlüğüne ve daha fazlasına sahiptir: büyük bir itina ve dikkatle ölçülüp-biçilmiş ve tartılmış düşüncelerini, çok iyi bir biçimde yönlendirilmiş eğilimlerini kamuya iletmek sorumluluğuna sahiptir; bunlar, sözü geçen dinsel öğretilerin yanlış yönleri üzerinde alabileceği gibi, dinin ve kilise işlerinin düzeltilmesine ilişkin de ola;bilir; ve bunu yaparken de vicdanını rahatsız edecek hiç bir şey söz konusu olamaz. Kilisenin sadık bir hizmetkârı olarak görev ve yükümlülüklerine uygun bir biçimde vaaz verirken o, kendi kişisel kanılarına göre bunu yapmak özgürlüğüne sahip değildir; ama, kendisinin yükümlü olduğu şekilde ve başka bir otorite adına dinsel telkinde bulunmak zorundadır. O şöyle söyleyecektir: Kilisemiz bunları ya da şunları öğretir; işte kullandığı kanıtlar da bunlardır. Cemaati yani dinsel topluluğu için kendisinin bile tam bir inançla bağlı olmadığı din- sel kuralların pratik yaranlarını ve avantajlarını gösterirken o, bunlar içinde saklı bir hakikatin bulunmasının olanaksız olmadığını ve içsel dine karşı çıkan hiç bir şeyin bulunmadığını söylemek durumunda kalır. (Bu gibi dinsel öğretilerde, her durum ve olayda dinin özüne hiç bir şey karşı gelmemiştir, gelemez) . Papaz eğer, bunlardan hiç birini öğretilerde bulamadığını düşünecek olursa, işte o zaman resmi görevlerini vicdanı rahat olarak yürütemeyecek ve görevinden ayrılması gerekecektir. Sonuç olarak din adamının cemaatinin önünde bir eğitimci imiş gibi aklı kullanması yalnızca aklın özel kullanımı olmaktadır, çünkü burada cemaat ne kadar büyük ve kalabalık olursa olsun bir aile toplantısı söz konusudur ve papaz olarak o kişi özgür değildir ve olmamalıdır; çünkü o kendisine dışardan yüklenen bir görev ile bağımlıdır. Buna. karşın, alanının bir bilgini olarak din adamı yazılarıyla halka hitap ederken, dünyaya seslenirken, yani rahip olarak aklını kamu hizmetinde kullanırken, aklın herkes için kullanımının ve kendi adına konuşmanın sınırsız özgürlüğünden yararlanır. Zira halkın ruhani yani tinsel işleriyle ilgileneceklerin kendilerinin de ergin olmamaları gerektiğini sanmâk yakışık almayan ve saçmalıkları sürekli kılan bir saçmalıktır.
Fakat bir kilise meclisinde ya da Presbiteryen kiliselerindeki kutsal yönetim kurulunda (Hollanda'dıların böyle söylediği gibi) görüldüğü üzere, ruhbanlar sınıfı değişmez kesin bir dinsel öğretiler manzumesini, hem kendi üyelerinin her biri üzerinde, hem de onların aracılığıyla halk üzerinde, her zaman için değişmeyen bir koruyuculuğu güvenle sürdürmek amacıyla, bir yemine dayanarak ortaya koymak hakkını kendilerinde bulmamalı mıdırlar? Hemen yanıt vereyim bu kesinlikle olanaksızdır. Söyle ki, insan soyunun gelecekteki her yeni aydınlanmasına engel olacak 'böyle bir anlaşma kesin olarak bir hiçtir, mutlak olarak boş ve gelecekten yoksundur; kaldı ki böyle bir sözleşme, en üstün bir yetke ya da parlamentolar veya en gösterişli ve görkemli barış antlaşmaları tarafından onanmış olsa bide. Çünkü hiç bir çağ bir, yemine dayanarak kendisinden sonra gelen dönemlerin, hem de pek önemli konularda, bilgilerini genişletmemesi ve yanılgılarını düzeltmemesi ya da aydınlanmada ileri gitmemesi için herhangi bir anlaşmaya yönelemez. Böyle bir şey insan doğasına karşı işlenmiş bir kıyım olur; çünkü sözü geçen bu durum, insan doğasının köktenci amacı ve belirlenim ilkelerinden biri olan ilerlemeye aykırıdır, ve bundan dolayı daha sonraki kuşaklar da bu gibi anlaşmaları yetkisiz ve suçlu bularak bir kenara bırakmakta tamamiyle haklıdırlar. Şimdi acaba aydınlanmış bir çağda mı yaşıyoruz? sorusu sorulunca, yanıt şöyle olacaktır: Hayır, aydınlanmış bir çağda değil, fakat aydınlanmaya giden bir dönemde,'bir aydınlanma döneminde yaşıyoruz. şimdiki zamanlarda olduğu gibi, insanlığın bir bütün olarak, başkasının rehberliği olmaksızın, dinsel konularda kendi aklını iyi bir biçimde ve güvenilir bir şekilde kullanması durumunda olması ya da bu duruma getirilebilmesi için katedilecek daha çok yolumuz var. Fakat bu yönde özgürce çalışmak için şimdi onların yolunun temizlenip aydınlatıldığına ilişkin farklı göstergelere sahibiz; böylece evrensel aydınlanmaya . giden yoldaki engeller, insanın kendi suçu ile düşmüş bulunduğu bu ergin olmayış durumundan kurtuluşu ile ilgili güçlükler yavaş yavaş da olsa giderek azalmaktadır. İşte bu bakımdan çağımız bir aydınlanma çağıdır ya da Friedrich'in yüzyılıdır. Bir prens din konularında, halkına herhangi bir emir vermemeyi ya da yükümlülük yüklememeyi kendi görevi bakımından bir küçüklük ya da bir gerilik olarak görmez ve halkını tüm bir özgürlüğe doğru yöneltirse, hatta bu prens hoşgörülü gibi kibirli bir sıfatı kabul ederek bir zayıflık da gösterse, o aydınlanmış bir kimsedir. işte böyle bir kimse çağdaşlarınca ve kendisine borçlu olacak daha sonra gelenlerce; insanlığı ergin olmayıştan ilk kez kurtaran, hükümeti ilgilendirdiği oranda ve bütün insanları vicdanları ile ilgili tüm konularda akıllarını kullanmada özgür bırakan bir insan olarak onurlandırılmayı hak eder. Onun yönetimi altında kilise ileri gelenleri kendi resmi görevlerinin yapılmasını gerekli gördüğü konularda önyargılı davranmaksızın ve faz- la ayak diretip karşı koymaksızın bir bilim adamı gibi kendi güçleri ve olanakları elverdiği ölçüde özgür bir biçimde ve halka açık olarak kendi kanılarını, düşüncelerini ve kararlarını dünyanın yargısına, oyuna ve onayına sunabilirler, hatta bu tutum yer yer, şurda burda ortodoks öğretiden sapmaları da beraberinde getirse bile; işte bix durum herhangi resmi bir görevle sınırlandırılmamış diğer kimselere de uygulanır. Bu özgürlük ruhu dışarıya doğru da bir açılma ve yayılma gösterir, öyle: ki kendi işlevini yanlış anlayan, görevini kötüye kullanan ve rolünü başarıyla oyna- yamayan hükümetlerce empoze edilen dış engellemelerle bile sataşmak zorunda kalır. Bu gibi hükümetler, en azın.dan ulusun birliğini ve halkın uyumunu tehlikeye düşürmeksizin özgürlüğün böyle bir ortamda. nasıl varolabildiğini gösteren parlak birer örnektirler. Artık insanlar kendi rızalarıyla yollarının üstünden barbarizmin, bir 'tür büyüklük kompleksinin yavaş yavaş kaldırılması için çalışacaklar ve bu da benimsenmiş, yapma ve uydurma birtakım ölçülerin insanları bunların içinde tutmasının ortadan kaldırılmasıyla birlikte gerçekleşecektir.
Burada aydınlanmanın yani insanın kendi kabahati sonucunda karşı karşıya bulunduğu olgun olmayış ya da kendi sorumluluğu sonucu düştüğü ergin olmayış durumundan kurtuluşunun odâk noktası olarak din konularını belirlemeye çalıştım. Çünkü bilimler ve, sanatlarla ilgili olarak yöneticilerimizin bu konular üzerinde söz sahibi olma ve koruyuculuk yapma .rolü oynamaları çıkarlarına uygun düşmez; ikinci olarak din bakımından ergin olmayış her şeyden daha. çok tehlikeli, zararlı ve onur kırıcıdır. Fakat bilimlerde ve sanatlarda özgürlüğe öncelik. tanıyan bir devlet başkanının düşünme biçimi daha ileri bir yayılım gösterir ve kendi yasası açısından bile vatandaşlarının kendi akıllarını serbestçe ve herkese açık olarak kullanmasına izin vermesinde hiç bir tehlikenin bulunmadığını bilir, herkesin önünde daha iyi bir yasanın yapılması için onların düşüncelerini alır; bu durum yürürlükteki yasanın doğru, içten ve açık bir eleştirisini getirse bile; önümüzde bu türe uygun çak parlak bir örnek vardır, hiç bir yönetici bizim kendisini onurlandırdığımız bu kimseyi şimdiye değin aşamamıştır. [Büyük Friedrich, ç.]
Ama kendisi aydınlanmış, hayaletlerden korkmayan bir yönetici elinde iyi örgütlenmiş ve kalabalık bir orduyu toplumun güvenliğini sağlayabilme için bulundursa da, devletin cesaret edemediği şu sözü söylemek yürekliliğini kendinde bulabilir: “İstediğiniz ,kadar ve istediğiniz konular üzerinde düşünün, ama itaat edin! Bu durum ise insansal konularla ilgili olması nedeniyle karşımıza tuhaf ve umulmadık bir durum olarak , çıkar, tıpkı herşeyin hemen hemen paradoksal olduğunu geniş anlamda aldığımızda buna benzer bir sonuca varmamız gibi bir şeydir bu. Yüksek düzeye ulaşmış bir toplum özgürlüğüdür kuşkusuz halkın zihinsel özgürlüğü yanında bir önceliği vardır ve onun önüne aşamayacağı sınırlar koyar: Buna karşın toplum özgürlüğünün daha aşağı bir düzeyde olması demek, onun zihin özgürlüğüne kendi gücünü gösterebilmesi için yeteri kadar yer sağlaması demektir. Doğa bir defalığına. sert kabuğu altındaki tohumu özgürlüğüne kavuşturmuş, bütün yumuşaklığı ile onu kollamış, yani özgür düşünmeye yönelik bir eğilim ve hizmet sonunda giderek halkın zihniyetine, onda yerleşmiş bulunan inançlara tepki göstermiş ve yavaş yavaş özgür eyleyebilme aşamasına, gelmiştir. Bu durum yani özgür düşünme ve eyleme, yönetimlerin yani hükümetlerin ilkelerini de etkileyecek ve kendilerine göre insanı kullanarak onu sömürebilecekleri ya da ondan yararlanabilecekleri düşüncesi, makineden fazla bir şey olan insanın' insansal onuruna uygun davranma düşüncesine dönüşecektir.
Felsefe Yazıları “Aydınlanma Nedir”(1784)- Immanuel Kant- Türkçesi: Nejat Bozkurt –Felsefe Yazıları-1983
http://www.felsefeekibi.com/site/default.asp?PG=1419
5 Nisan 2008 Cumartesi
Kavramlar Dizini
Okudukça genişletilecek
A
Aşk : Kur'an, Sûre: 11, Ayet:90/Sûre:26 , Ayet:23/ Kur'an, Sûre: 85, Ayet: 14 / FMF 54,55/ Maarif 13 , 19
Aşık : Mesnevi 3022/3-3031/3
Adalet : Kur'an Sure 24,Ayet.26 –Maarif 3,9
Acıma: Mesnevi 1800/3-3160/3-3619/3
Amel : Maarif 1
Ahlak: Maarif 7
Ahid : Mesnevi 1673/3- 1679/3
Ahmak : Mesnevi 2571/3
Akıl :Mesnevi 3195/3-3500/3
Alış veriş : Mesnevi 3495/3
Aldanmak : Mesnevi 3495/3
Allaha Sığınmak: Mesnevi 3701/3
An : Mesnevi 2938/3
Ayrılık : Mesnevi 3687/3
B
Bela…: Mesnevi 2571/3-3256/3
Birlik. : Maarif 3 –FMF6
Bilgi.. : Mesnevi- 1511/3-3039/3
C
Can : Mesnevi 3584/3-3567/3
Cevher : Maarif 3,6
Cebrilik: Mesnevi 2910/3
Ç
Çalışmak : Mesnevi c.1451/3-3083/3
Çekinme :Mesnevi 3267/3-3619/3
D
Dert: Mesnevi 3205/3-3240/3
Düşünmek : Kuranı Kerim Neml/62
Düşmanlık : Mesnevi 3619/3
Doğru söz : Mesnevi 1530/3
Dost :Mesnevi 2693/3
Dua : Kuranı Kerim : Neml/62 *Mesnevi c.1451/3-1486/3-2307/3-2316/3-3205/3
Dilemek : Mesnevi 3287/3
E
Edeb : Mesnevi 3240/3*Fihi Ma Fih 86
Eren : Mesnevi 1800/3
F
Feyiz: Maarif 7
Feth: Kur'an, Sûre: 110, Ayet: 1,2,3*Maarif 8
G
Gam: Mesnevi :3240/3
Gaflet :Mesnevi 3567/3
Gönül : Mesnevi : 2230/3*Maarif 1* Fihi Ma Fih 142*
Gül :Mesnevi 3256/3
H
Hal….: Mesnevi :1426/3
Hırs : Mesnevi 2863/3
Hızır : Kuran Sûre :18 ,Ayet :78,79,80,81-Maarif 2
Hikmet : Maarif 2
Huy : Mesnevi 1800/3-2910/3
I
İ
İbret : Mesnevi 3267/3-
İnşallah : Mesnevi : 1639/3
İhtiyat: Mesnevi : 2203/3-2842/3-3495/3
İllet : Mesnevi :2571/3
Hz. İsa: FMF: sayfa106
İyilik: FMF: sayfa 108
J
K
Kalb : Maarif 1
Kaza kader :Mesnevi 1651/3-2773/3-330/3-3344/3
Keramet : Mesnevi 1706/3
Kur’an: Mesnevi 1388/3
Kulluk: Mesnevi 2984/3
Kötülük: FMF.108
Kıyas : Mesnevi 3584/3
L
M
Hz. Meryem : Mesnevi 3205/3
Mucize ve kerametler : Mesnevi :2711/3-3165/3
Muhayyer : Mesnevi : 3495/3-
Mirac : Kur'an,Sûre: 37, Ayet;164
N
Namaz : Mesnevi :2141/3-2123/3-Fihi Ma Fih 9*
Nas : Mesnevi 3584/3
Nefs: Maarif 9
O
Ö
Ölüm : Mesnevi :3430/3-3518/3-3536/3-3546/3
Örnek : Mesnevi :3636/3
P
R
Razılık : Mesnevi: 1879/3-3056/3-3256/3
Rabbim sen selamet ver : Mesnevi 3701/3
Riyazat : Mesnevi : 3400/3
S
Sabır : Mesnevi : 1836/3
Sebep: Mesnevi : 3150/3
Sevap: Mesnevi : 3287/3
Söz : Mesnevi :2696/3
Ş
Şefaat : Mesnevi : 2209/3
Şukür : Mesnevi : 2658/3-2670/3-2896/3 *FMF 47
T
Takdir :Mesnevi 3256/3
Taklit : Mesnevi 3636/3
Tasavvuf: Mesnevi 3256/3
Ten: Mesnevi 3567/3
Tevazuu : Maarif 19
Tehlikeye atılmak: Mesnevi : 3420/3-3430/3
Tez davranmak: Mesnevi 3495/3
Teslimiyet : Mesnevi 3056/3
U
Uyanıklık Mesnevi :3267/3
Uyku : Mesnevi 3546/3
Ü
Ümit :Mesnevi 2923/3-3090/3-3094/3
V
Vehim : Mesnevi 1523/3-1722/3
Veli :Mesnevi :3344/3
Y
Yavaş davranmak : Mesnevi : 3495/3
Yokluk : Mesnevi 3026/3- FMF.108
Yurd: Mesnevi: 2761/3
Z
Zaman : Mesnevi 2938/3
Zan: Mesnevi 3256/3
Zulüm/zalim : Mesnevi 2456/3-2473/3-2487/3
Zahidlik: Mesnevi : 3287/3
A
Aşk : Kur'an, Sûre: 11, Ayet:90/Sûre:26 , Ayet:23/ Kur'an, Sûre: 85, Ayet: 14 / FMF 54,55/ Maarif 13 , 19
Aşık : Mesnevi 3022/3-3031/3
Adalet : Kur'an Sure 24,Ayet.26 –Maarif 3,9
Acıma: Mesnevi 1800/3-3160/3-3619/3
Amel : Maarif 1
Ahlak: Maarif 7
Ahid : Mesnevi 1673/3- 1679/3
Ahmak : Mesnevi 2571/3
Akıl :Mesnevi 3195/3-3500/3
Alış veriş : Mesnevi 3495/3
Aldanmak : Mesnevi 3495/3
Allaha Sığınmak: Mesnevi 3701/3
An : Mesnevi 2938/3
Ayrılık : Mesnevi 3687/3
B
Bela…: Mesnevi 2571/3-3256/3
Birlik. : Maarif 3 –FMF6
Bilgi.. : Mesnevi- 1511/3-3039/3
C
Can : Mesnevi 3584/3-3567/3
Cevher : Maarif 3,6
Cebrilik: Mesnevi 2910/3
Ç
Çalışmak : Mesnevi c.1451/3-3083/3
Çekinme :Mesnevi 3267/3-3619/3
D
Dert: Mesnevi 3205/3-3240/3
Düşünmek : Kuranı Kerim Neml/62
Düşmanlık : Mesnevi 3619/3
Doğru söz : Mesnevi 1530/3
Dost :Mesnevi 2693/3
Dua : Kuranı Kerim : Neml/62 *Mesnevi c.1451/3-1486/3-2307/3-2316/3-3205/3
Dilemek : Mesnevi 3287/3
E
Edeb : Mesnevi 3240/3*Fihi Ma Fih 86
Eren : Mesnevi 1800/3
F
Feyiz: Maarif 7
Feth: Kur'an, Sûre: 110, Ayet: 1,2,3*Maarif 8
G
Gam: Mesnevi :3240/3
Gaflet :Mesnevi 3567/3
Gönül : Mesnevi : 2230/3*Maarif 1* Fihi Ma Fih 142*
Gül :Mesnevi 3256/3
H
Hal….: Mesnevi :1426/3
Hırs : Mesnevi 2863/3
Hızır : Kuran Sûre :18 ,Ayet :78,79,80,81-Maarif 2
Hikmet : Maarif 2
Huy : Mesnevi 1800/3-2910/3
I
İ
İbret : Mesnevi 3267/3-
İnşallah : Mesnevi : 1639/3
İhtiyat: Mesnevi : 2203/3-2842/3-3495/3
İllet : Mesnevi :2571/3
Hz. İsa: FMF: sayfa106
İyilik: FMF: sayfa 108
J
K
Kalb : Maarif 1
Kaza kader :Mesnevi 1651/3-2773/3-330/3-3344/3
Keramet : Mesnevi 1706/3
Kur’an: Mesnevi 1388/3
Kulluk: Mesnevi 2984/3
Kötülük: FMF.108
Kıyas : Mesnevi 3584/3
L
M
Hz. Meryem : Mesnevi 3205/3
Mucize ve kerametler : Mesnevi :2711/3-3165/3
Muhayyer : Mesnevi : 3495/3-
Mirac : Kur'an,Sûre: 37, Ayet;164
N
Namaz : Mesnevi :2141/3-2123/3-Fihi Ma Fih 9*
Nas : Mesnevi 3584/3
Nefs: Maarif 9
O
Ö
Ölüm : Mesnevi :3430/3-3518/3-3536/3-3546/3
Örnek : Mesnevi :3636/3
P
R
Razılık : Mesnevi: 1879/3-3056/3-3256/3
Rabbim sen selamet ver : Mesnevi 3701/3
Riyazat : Mesnevi : 3400/3
S
Sabır : Mesnevi : 1836/3
Sebep: Mesnevi : 3150/3
Sevap: Mesnevi : 3287/3
Söz : Mesnevi :2696/3
Ş
Şefaat : Mesnevi : 2209/3
Şukür : Mesnevi : 2658/3-2670/3-2896/3 *FMF 47
T
Takdir :Mesnevi 3256/3
Taklit : Mesnevi 3636/3
Tasavvuf: Mesnevi 3256/3
Ten: Mesnevi 3567/3
Tevazuu : Maarif 19
Tehlikeye atılmak: Mesnevi : 3420/3-3430/3
Tez davranmak: Mesnevi 3495/3
Teslimiyet : Mesnevi 3056/3
U
Uyanıklık Mesnevi :3267/3
Uyku : Mesnevi 3546/3
Ü
Ümit :Mesnevi 2923/3-3090/3-3094/3
V
Vehim : Mesnevi 1523/3-1722/3
Veli :Mesnevi :3344/3
Y
Yavaş davranmak : Mesnevi : 3495/3
Yokluk : Mesnevi 3026/3- FMF.108
Yurd: Mesnevi: 2761/3
Z
Zaman : Mesnevi 2938/3
Zan: Mesnevi 3256/3
Zulüm/zalim : Mesnevi 2456/3-2473/3-2487/3
Zahidlik: Mesnevi : 3287/3
26 Mart 2008 Çarşamba
Mevlevilik
Hâsılı Mevlânâ’nın tasavvufu, sırf mistik ve idealist bir tasavvuf olmayıp mahdut varlıktan, ferdiyetten ve ferdi ihtiraslardan tamamiyle sıyrılmak ve halka, topluluğa yayılmak sûretiyle tecelli eden ve sosyal hayatta hudutsuz bir sevgi, insanî bir görüş ve mutlak bir birlik halinde, moral sahadaysa herkesin kendisini, bir kâmile uymak suretiyle ıslâhı ve umumî olarak hayra, güzele ve iyiye doğru bir gidiş, insanî bir terbiye halinde tezahür eden ve böylece de realitede amelî karaktere sahip olan bir tasavvuftur.
Mevlana Celaleddin Hayatı,Eserleri,Felsefesi -Abdülbaki Gölpınarlı Sh.205
Mevlana Celaleddin Hayatı,Eserleri,Felsefesi -Abdülbaki Gölpınarlı Sh.205
25 Mart 2008 Salı
Mesnev-i Şerifte Akıl
2430 Akıl bakımından en yüce olan kişinin yemesi, herkesin yemesi demektir
Onun ışıklarla dopdolu canı, üstün olmuştur; geri kalanların dertlerine o derman olur; ancak
Aklıllar ebedi olarak ölümsüzlüğe ermişlerdir; bu yüzden anlam bakımından bu dünyada ölümsüzdür.
2430-2432. Bu Beyitlerde, dünyâ nasıl bir cestse, rûhu insansa, insanlar da bir cesede benzetilmekte, rûhuysa olgun insan sayılmaktadır. Aklın yüceliği görgüyle, bilgiyle sağlanır. Bilgi de, Tanrı’ya karşı aczimizi bildiren, bütün insanların faydasını sağlayan bilgidir. “Bilginler, Allâh’ın halkına, Allâh eminleridir” (Câmi’;Iı,s.57),”Bilginler, ışıklarıdır, peygamberlerin halîfeleridir, benim vârislerimdir ve peygamberlerin vârisleridir”,” Bilgi, İslâmın hayâtıdır; îmânın direğidir; kim bir bilgi bellerse, Allâh, onun ecrini tamamlar; kim bir bilgi belletirse, Allâh da ona, bilmediğini belletir” hadisleri, İslâmda bilgiye verilen önemi gösterir (Aynı; s.58). 2432. beyitte akıllılar, yâni akıllarıyla bilgilerini birleştirenler (IV.c. in 1960 – 1968. b. Lerinin ş. E bk.), ölmezler, onların yüzünden, mânevî diyen kaldıkça kıyâmet kopmaz” hadîsine işâret ediliyor. Hz. Alî de “Âlim, ölü olsa bile diridir. Câhil diri olsa bile ölü” ve ”Bilgiyle dirilen ölmez” buyurmuşlardır (Nehc’ül – Belâga terc. Ve şerhimiz ; III. Kısım, 4. Bölüm; s.418,420).
Mesnevi Tercemesi ve Şerhi V-VI cilt Abdülbaki Gölpınarlı -İnkilap yaınları 2003 sh.585
************************
2970. Akıl der ki :Ggözünü iyi aç da bak; tâne, onu bir götüren olmadıkça kendi kendine gider mi hiç?
İşte köpek, bu yüzden Ashâb-ı Kehf’in yanına geldi.. bedenler, şekiller tânelerdir, gönülse karınca.
Îsâ da bu yüzden gökte tertemiz meleklere karıştı.. kafesler ayrıydı ama kuş yuvaları, aynı cinsten.
Bu kafes meydanda da kuş yavrusu gizli..ama bir götüren olmadıkça kafes nasıl gider?
Ne mutludur o göze ki beyi akıldır onun; işin sonunu görür, her şeyi bilir, aydındır.
Çirkini, güzeli akılla ayırt edin; karadan, aktan söz eden güzel değil.
Göz sidik birikintisinde biten yeşilliğe de aldanır; ama akıl ona der ki: Bir de bizim mehengimize vur onu.
Dileği gören göz, kuşa âfettir; tuzağı gören gözse kuşu kurtarır.
Ama bir başka tuzak da var ki akıl, onu anlayamaz, göremez..İşte gizli şeyi gören vahiy, o yüzden bu yana koştu, geldi.
Aynı cinsten olanı, aynı cinsten olmayanı akılla tanımak, bilmek gerek; hemencecik şekillere koşmak yaraşmaz.
2980 Aynı cisten oluş, ne benim için şekilledir, ne senin için.. Îsâ insanlardandı ama melek cinsindendi.
Kurbağayı karganın havalandırması gibi gökyüzü kuşu da onu çekti, şu mavi ka’lanın tâ ötesine ağdırdı.
Mesnevi Tercemesi ve Şerhi V-VI cilt Abdülbaki Gölpınarlı -İnkilap yaınları 2003 sh.614-615
Onun ışıklarla dopdolu canı, üstün olmuştur; geri kalanların dertlerine o derman olur; ancak
Aklıllar ebedi olarak ölümsüzlüğe ermişlerdir; bu yüzden anlam bakımından bu dünyada ölümsüzdür.
2430-2432. Bu Beyitlerde, dünyâ nasıl bir cestse, rûhu insansa, insanlar da bir cesede benzetilmekte, rûhuysa olgun insan sayılmaktadır. Aklın yüceliği görgüyle, bilgiyle sağlanır. Bilgi de, Tanrı’ya karşı aczimizi bildiren, bütün insanların faydasını sağlayan bilgidir. “Bilginler, Allâh’ın halkına, Allâh eminleridir” (Câmi’;Iı,s.57),”Bilginler, ışıklarıdır, peygamberlerin halîfeleridir, benim vârislerimdir ve peygamberlerin vârisleridir”,” Bilgi, İslâmın hayâtıdır; îmânın direğidir; kim bir bilgi bellerse, Allâh, onun ecrini tamamlar; kim bir bilgi belletirse, Allâh da ona, bilmediğini belletir” hadisleri, İslâmda bilgiye verilen önemi gösterir (Aynı; s.58). 2432. beyitte akıllılar, yâni akıllarıyla bilgilerini birleştirenler (IV.c. in 1960 – 1968. b. Lerinin ş. E bk.), ölmezler, onların yüzünden, mânevî diyen kaldıkça kıyâmet kopmaz” hadîsine işâret ediliyor. Hz. Alî de “Âlim, ölü olsa bile diridir. Câhil diri olsa bile ölü” ve ”Bilgiyle dirilen ölmez” buyurmuşlardır (Nehc’ül – Belâga terc. Ve şerhimiz ; III. Kısım, 4. Bölüm; s.418,420).
Mesnevi Tercemesi ve Şerhi V-VI cilt Abdülbaki Gölpınarlı -İnkilap yaınları 2003 sh.585
************************
2970. Akıl der ki :Ggözünü iyi aç da bak; tâne, onu bir götüren olmadıkça kendi kendine gider mi hiç?
İşte köpek, bu yüzden Ashâb-ı Kehf’in yanına geldi.. bedenler, şekiller tânelerdir, gönülse karınca.
Îsâ da bu yüzden gökte tertemiz meleklere karıştı.. kafesler ayrıydı ama kuş yuvaları, aynı cinsten.
Bu kafes meydanda da kuş yavrusu gizli..ama bir götüren olmadıkça kafes nasıl gider?
Ne mutludur o göze ki beyi akıldır onun; işin sonunu görür, her şeyi bilir, aydındır.
Çirkini, güzeli akılla ayırt edin; karadan, aktan söz eden güzel değil.
Göz sidik birikintisinde biten yeşilliğe de aldanır; ama akıl ona der ki: Bir de bizim mehengimize vur onu.
Dileği gören göz, kuşa âfettir; tuzağı gören gözse kuşu kurtarır.
Ama bir başka tuzak da var ki akıl, onu anlayamaz, göremez..İşte gizli şeyi gören vahiy, o yüzden bu yana koştu, geldi.
Aynı cinsten olanı, aynı cinsten olmayanı akılla tanımak, bilmek gerek; hemencecik şekillere koşmak yaraşmaz.
2980 Aynı cisten oluş, ne benim için şekilledir, ne senin için.. Îsâ insanlardandı ama melek cinsindendi.
Kurbağayı karganın havalandırması gibi gökyüzü kuşu da onu çekti, şu mavi ka’lanın tâ ötesine ağdırdı.
Mesnevi Tercemesi ve Şerhi V-VI cilt Abdülbaki Gölpınarlı -İnkilap yaınları 2003 sh.614-615
Etiketler:
Akıl,
Mesnev-i Şerifden Seçmeler,
Mevlevilik,
z.Abdülbaki Gölpınarlı
Gelenek ve Dil üzerine yazılar
Modernitenin her şeyi dışlayan bir yaklaşımı var. Allah’a, dine dışarıdan bakıyoruz, kendimizi bile dışarıdan seyretmeye çalışıyoruz. Fritz Meier’in tabiriyle tasavvuf, dinin aslî otoritesine bir dönüş sağlama gayreti ise tasavvuf, modern zamanların bu hastalığının ilacıdır denilebilir mi?
Tasavvufun sırrı tam da buradadır. Bahsettiğiniz şey sadece modernliğin bir hatası değildir. Bu, insan bilmeye başladığı andan itibaren var olan bir hastalıktır. Modernite olmasa da işi sadece zâhirî cephesiyle anlamaya çalışan insanlar hep vardı. Nitekim Batı’da Ortaçağ felsefesi boyunca skolastik düşünce, daha ziyade dilsel anlamaya ve otoriteler üzerinden anlamaya dayalı bir bilgiydi. Modernite ise biraz evvel Descartes’ın gündeme gelmesiyle söylemiş olduğum gibi bilmekte olduğu şeyi dışlayarak, nesnelleştirerek ve bu arada insanın kendisini de bir nesne hâline getirerek bilmeyi tercih ediyor. Bu tavırlarda bir korku var. Yani kendisiyle karşı karşıya gelmekten ve o nesneler dünyasının kendisi için ne anlama geldiğini fark etmekten duyulan korku. O hâlde insan kendini âdeta bir makine, robot hâline getiriyor; dıştaki nesneler evrenini kim ve ne için olduğunu bilmeden algılıyor. Bir dış tanık tavrıyla algılıyor. Batı düşüncesi içinde ekzistansiyel tavırlar var. Ama tasavvuf, bunların en derin noktasında ve tam da mânâsıyla, ehadiyet prensibinin kendinden kattığı o anlamlılıkla bu bütünleştirmeyi sağlıyor. Bildiğiniz her şey dış tanık tavrıyla bilinecek bir şey değildir. Aynı zamanda sizin için taşıdığı mânâ itibariyle ele alınması ve hazmedilmesi gereken o şeydir. Kâinât sadece orada duran nesnel bir dünya değildir. İçinde yer aldığım, kendisiyle bütünleştiğim, kendimi müşahede ettiğim, kendimden hareketle algıladığım bir kâinâttır. Davranışlarım sadece alışkanlık, sanatım sadece bir marifet gösterisi, ahlâkım sadece davranışların dış cephesi değildir. Bütün bunlar benim kendimi kendim olarak ortaya koyuşumdur. Tasavvufta bilmek, sadece bilmek değildir. Aynı zamanda kendi adıma olmaktır. Kendi adıma olmak ise kâinât varlığının kendi içimde fark edilmesi demektir. O zaman kaba nesnellik olmuyor. Ama tekrar söyleyeyim: Söz konusu hastalık Modernitenin icadı değil. Bu; insanla beraber varolagelmiş ama aşılması gereken bir seviyedir. Moderniteyle belki bu hastalık fazlaca gündeme gelmiştir. Gündeme geldiği için de büyük problemler çıkmıştır. Kendi kendisini nesneleştiren bir insan düşünün. Batı insanı kendi medeniyetinden olmayanları nasıl şeyleştirmesin? Kendi içindeki sıcaklığı fark edecek ki bütün bir insan sıcaklığını Avustralya yerlilerinde de Patagonya yerlilerinde de görsün.
Gelenek, tasavvuf gelecek kuşaklara artık kitaplar vasıtasıyla aktarılıyor. Derler ki: “Yaşaması, yaşanması gerekenler kitaplara girmeye başladıysa yok olmaya yüz tutmuş demektir.” Bu konuda ne dersiniz?
Bu, günümüzün İslâm düşüncesi açısından çok önemli bir soru. Tasavvuf tabi ki kitabî değil ama kitaplar da var. Hatta kitaplar üzerinde şerhler yazılmış. Dönemler, bu şerhlere ruhları itibariyle aksetmiştir. Demek ki bunun da bir faydası var yani söz bir şekilde dönemle bütünleşerek devam etmiş. Fakat bir taraftan da tasavvuf için diyoruz ki dilde hiçbir şey ama gönülde her şeydir. Bana kalırsa asıl referansı gönül olmakla beraber tasavvufî tefekkür gönülle dilin, aklın bütünleşmesidir. O hâlde eğer kitap da yazılmışsa bu da o kültürün mutlaka ele alınması gereken parçalarından bir tanesidir. O kitaplardan geniş tefekkür adına da istifade ediyoruz. Geniş tefekkür diyorum çünkü farklı alanların kendine has metod ve muhtevalarıyla da tasavvufî tefekkürün bir mukayesesini yapmak gerekir. Meselâ ben felsefede eğer hermeneutikten ve varoluş felsefesine ilişkin yorumlardan bahsedildiğini görüyorsam; bu anlamda zaman kavramı, nefis kavramı, insan kavramı, kalp kavramı ve insan hayatının mânâsı üzerinde durulduğunu görüyorsam işte onlarla, bu kitaplarda ifade edilen düşünceler arasında mukayeseler yapmak gibi bir imkâna sahip oluyorum. Mukayese açısından, kendi sistematiğini fark etmesi açısından ve kendi dilini kendine yabancılaşmaksızın konuşabilmesi açısından bu, son derece önemlidir. Kaldı ki bazı insanlar tefekkür yoluyla tasavvufa gireceklerinden onlar için de bu kitaplar birer kapı niteliğindedir. Fakat diğer taraftan “Mânevî bilgi kitaplarla mı akseder?” sorusu elbette “Hayır!” şeklinde cevaplandırılmalıdır. Çünkü mânevî bilgi candan cana bir sirayettir. Yani siz hemhal olursunuz. Hâlinizi aktarırsınız çünkü o hâli zaten yaşamaktasınızdır. Dış tanık tavrıyla dışta gördüğünüz bir şeyi o insana tasvir ediyor değilsiniz. Yaşadığınız bir hâl var, o hâlin kendinden kaynaklandığı bir mânâ, bir mahiyet var. Siz bu mahiyeti alabileceği kadarıyla diğerine sirayet ettiriyorsunuz. Hem onunla birliktesiniz hem de ayrıca o hâlin içinde onunla birlikte var oluyorsunuz. Dışta geçen bir olayı anlatmıyorsunuz. Kendinizi kendisine aktarıyorsunuz. Hocanız, sizin siz olmanız için, sizde âdeta yeniden doğuyor. Siz o sirayetle kendi kendinize doğmuş oluyorsunuz. Kendi içinizdekini kendiniz olarak onun sayesinde açmış oluyorsunuz. Bu aktarım kitabî değildir. Bu aktarım candan cana bir aktarımdır. Çok farklı seviyelerde ama mutlaka candan cana bir aktarımdır. Sohbet de yapabilirsiniz, hayatınızdaki çok küçük olayların böyle bir boyutla fark edilmesini de sağlayabilirsiniz. Meselâ kendinize şunu sorarsınız: “Hocam, benim yerimde burada olsaydı acaba ne yapardı?” Bu, kitabî değildir. Çünkü bu aktarım sadece davranışın reçetesini vermez. Bir hâl vardır. Siz o hâli aldığınızda ne yapacağınızı bilirsiniz. İşte bu, kitabı aşan bir nokta! Bunun gelenekle bir alakası var mı? Geleneği eğer Batı dillerindeki Tradisyonun karşılığı olarak kullanıyorsak ve büyük harfle yazdığımız bir Gelenekse bu, mânevî anlamda tescil edilmiş, teselsülle bağlanılmış bir kaynağa dayanıyor demektir. Candan cana sirayetin müşahhaslaşmış âdeta sübjektif ve objektif bir hâli vardır.
Fakat ben gelenek dendiğinde büyük harfle yazılan geleneği de küçük harfle yazılan geleneği de içine alan bir şey söylemeyi son zamanlarda çok seviyorum. Diyorum ki biz gelenekçi değiliz, gelenekliyiz. Gelenekli olmak buna sahip olmak demektir. Bu, gelenekten hareketle kendiniz olmaktır. Gelenekçi olmak ise kendinizden vazgeçerek geleneğin dış şartlarıyla bir bütünleşme ve onda kendinizi kaybetmedir. Gelenek kendi başına bir mesaj vermiyor bize. Bize hitap ediyor ve bizim biz olmamızı sağlıyor. İsterseniz kitap ve gelenek kavramı arasında da bir bütünlük kuralım. Gelenek bir kitaptır. Bu kitabın okunması gerekir. Dahası gelenek hayatiyeti olan, yaşanan bir şeydir. Gelenek üzerinden kendimizi oluşturmak durumundayız. O zaman çare ne kitapçı ne gelenekçi olmak. Kitaplı ve gelenekli olmaktır. Gelenek bu kadar önemli midir, diye gözlerini fal taşı gibi açıp bakan insanlar olabilir. Ben çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü gelenek asırların dış, tarihî faktörlerine rağmen kendisini koruyarak devam etmiş ve bu devam edişte de kendine mahsus farklılıklar kazanmıştır. Bununla beraber şunu da kabul etmeliyiz ki, gelenek durağan bir şey değildir. Aktif bir yol yürüyüşüdür. Bir yolu takip ediştir. İçinde yer aldığı tarih açısından da bu yolu yürüyor. Tıpkı genetik yapımız gibi, dil gibi… Biz nasıl o genetik yapının, o dilin içinde varsak, o genetik yapıdan ve o dilden hareketle kendimizi oluşturuyorsak gelenek de aynıdır. Benimsenerek ve içselleştirilerek tarih ve kaynak ile bütünleşilerek bizim biz olmamızı sağlayacaktır. O zaman sadece şimdide kaybolmuş bir insan değil; temelden, kaynaktan gelen bir insanız. Şimdi artık bir su birikintisi değiliz, çok kuvvetli bir kaynaktan kopup gelen bir nehrin içinde denize doğru akmaktayız.
Hocam, gelenek akıp gelen bir şeyse şu anda akıp gelememesi dilimize yabancılaşmamızla alakalı değil midir?
Gelenek için söylediklerimiz aynı zamanda dil için de düşünülmeli, kültürün diğer unsurları için de düşünülmeli. Bizim dilimiz özellikle tasavvuf irfanının içinden akseden bir dildir. Kullanımı ve muhtevası itibariyle o dilin kendisi de bir kitaptır. Hatta okumaya ve yazmaya devam ettiğimiz bir kitaptır. Eğer bir irfanla bütünleşeceksek evvel emirde onu dilin içinde hissetmek ve dilin bir irfan dili olması bakımından kendi kendisine yabancılaşmamasını sağlamak mecburiyetindeyiz. Bu iki türlüdür. Bir; muhtevası, kelimeleri itibariyle. İki; kullanımı itibariyle. Dili kullanmak öyle bir üslubu gerektirir ki o üslupta ortaya çıkan insandan başkası değildir. İnsanı o dilin kullanılma üslubunda yakalamak durumundayız. Eğer bu dil İnsan-ı Kâmillerin içinde yetiştiği bir dilse o zaman onların üslubuyla dil yoluyla da buluşmak gibi bir imkân vardır. Dilin edeple bütünleşmesi. Nitekim edebiyat da bu kökten gelerek farklı mânâları içinde barındırıyor olabilir. Yani bir form, bir stil, bir üslup kazanması onun içinde var olan irfanla alakalıdır. O irfanı var kılmaya devam etmek mecburiyetindeyiz. Bu bakımdan dili tasfiye ederken yani onu ayıklamaya çalışırken neyi kaybetmiş veya kaybedebilecek olduğumuzu çok iyi fark etmeliyiz. Yanlış yaparsak bu dilin içinde var olan, açılmak ve keşfedilip yaşanmak için bizi bekleyen irfanı da kaybetmiş oluruz. Gelenekle dil bu bakımdan birbiriyle çok benzeşiyor. Geleneği bir dil olarak algılayabileceğimiz gibi dili de kendimizi oluşturmak adına okuyacağımız bir gelenek şeklinde düşünebiliriz. Her ikisi de birer kitaptır. Biz bu kitabı hem okumalı hem de edeple inşallah, yazmaya devam ediyoruz.
Aslında tasavvuf, hayatımızın içinde. Konuşmalarımız, anlamını bile düşünmeden kullandığımız tabirler, âdetlerimiz… Fakat çoğumuz bunların farkında değiliz. Peki farkında olmak için ne yapmalıyız?
Dili de geleneği de mânevî bir kitap şeklinde okumaya çalışmalıyız. Niye geleneği akıp gitmesi itibariyle değerlendirmekte olduğumu bana soracak olursanız geleneği dondurduğunuz anda o zaman akmakta olan meselâ bir Fırat nehrini bir köşeye çekip kendinize mahsus bir ufak havuz hâline getiriyorsunuz ve yavaş yavaş orada su olmak bakımından kendisine yabancılaşıyor demektir. Orada artık ne yüzünüzü yıkayabilirsiniz ne hayırlı bir iş yapabilirsiniz ne de onunla bereketli topraklar yetiştirebilirsiniz. O nehrin akıp gitmesi yani dinamik bir biçimde algılanması ve yaşanması lâzım. Mahiyetinde değişme olur mu suyun? Kirlenmemesi kaydıyla elbette olmaz. Onun safiyeti içinde akıp gitmesini sağlamak lâzım. Bulanmadan ve donmadan…
“Allah’a ulaşacak birçok yol var. Ben aşkı seçtim.” diyor Hz. Mevlânâ. Aşk nasıl bir yoldur?
Yine Hz. Mevlânâ’nın sözüyle cevap verelim. “Ben ol da bil!” demiş. Yani aşk ancak insanda, insanla ve o insan kendisi olabilmek sırrına erebilmişse gerçek anlamıyla fark edilebiliyor ve yaşanabiliyor. Bunun için de tasavvufta önce “edeb”in sırrına vukuf gerekiyor.
Keşkül Sûfî Gelenek ve Hayat, Sayı: 9, yaz, 2006
Kenan Gürsoy-GÖNLÜMÜZLE BÜTÜN BİR İNSANLIĞI KUCAKLAMAYA İHTİYACIMIZ VAR Röportaj: Sema Devir dan alıntı
Tasavvufun sırrı tam da buradadır. Bahsettiğiniz şey sadece modernliğin bir hatası değildir. Bu, insan bilmeye başladığı andan itibaren var olan bir hastalıktır. Modernite olmasa da işi sadece zâhirî cephesiyle anlamaya çalışan insanlar hep vardı. Nitekim Batı’da Ortaçağ felsefesi boyunca skolastik düşünce, daha ziyade dilsel anlamaya ve otoriteler üzerinden anlamaya dayalı bir bilgiydi. Modernite ise biraz evvel Descartes’ın gündeme gelmesiyle söylemiş olduğum gibi bilmekte olduğu şeyi dışlayarak, nesnelleştirerek ve bu arada insanın kendisini de bir nesne hâline getirerek bilmeyi tercih ediyor. Bu tavırlarda bir korku var. Yani kendisiyle karşı karşıya gelmekten ve o nesneler dünyasının kendisi için ne anlama geldiğini fark etmekten duyulan korku. O hâlde insan kendini âdeta bir makine, robot hâline getiriyor; dıştaki nesneler evrenini kim ve ne için olduğunu bilmeden algılıyor. Bir dış tanık tavrıyla algılıyor. Batı düşüncesi içinde ekzistansiyel tavırlar var. Ama tasavvuf, bunların en derin noktasında ve tam da mânâsıyla, ehadiyet prensibinin kendinden kattığı o anlamlılıkla bu bütünleştirmeyi sağlıyor. Bildiğiniz her şey dış tanık tavrıyla bilinecek bir şey değildir. Aynı zamanda sizin için taşıdığı mânâ itibariyle ele alınması ve hazmedilmesi gereken o şeydir. Kâinât sadece orada duran nesnel bir dünya değildir. İçinde yer aldığım, kendisiyle bütünleştiğim, kendimi müşahede ettiğim, kendimden hareketle algıladığım bir kâinâttır. Davranışlarım sadece alışkanlık, sanatım sadece bir marifet gösterisi, ahlâkım sadece davranışların dış cephesi değildir. Bütün bunlar benim kendimi kendim olarak ortaya koyuşumdur. Tasavvufta bilmek, sadece bilmek değildir. Aynı zamanda kendi adıma olmaktır. Kendi adıma olmak ise kâinât varlığının kendi içimde fark edilmesi demektir. O zaman kaba nesnellik olmuyor. Ama tekrar söyleyeyim: Söz konusu hastalık Modernitenin icadı değil. Bu; insanla beraber varolagelmiş ama aşılması gereken bir seviyedir. Moderniteyle belki bu hastalık fazlaca gündeme gelmiştir. Gündeme geldiği için de büyük problemler çıkmıştır. Kendi kendisini nesneleştiren bir insan düşünün. Batı insanı kendi medeniyetinden olmayanları nasıl şeyleştirmesin? Kendi içindeki sıcaklığı fark edecek ki bütün bir insan sıcaklığını Avustralya yerlilerinde de Patagonya yerlilerinde de görsün.
Gelenek, tasavvuf gelecek kuşaklara artık kitaplar vasıtasıyla aktarılıyor. Derler ki: “Yaşaması, yaşanması gerekenler kitaplara girmeye başladıysa yok olmaya yüz tutmuş demektir.” Bu konuda ne dersiniz?
Bu, günümüzün İslâm düşüncesi açısından çok önemli bir soru. Tasavvuf tabi ki kitabî değil ama kitaplar da var. Hatta kitaplar üzerinde şerhler yazılmış. Dönemler, bu şerhlere ruhları itibariyle aksetmiştir. Demek ki bunun da bir faydası var yani söz bir şekilde dönemle bütünleşerek devam etmiş. Fakat bir taraftan da tasavvuf için diyoruz ki dilde hiçbir şey ama gönülde her şeydir. Bana kalırsa asıl referansı gönül olmakla beraber tasavvufî tefekkür gönülle dilin, aklın bütünleşmesidir. O hâlde eğer kitap da yazılmışsa bu da o kültürün mutlaka ele alınması gereken parçalarından bir tanesidir. O kitaplardan geniş tefekkür adına da istifade ediyoruz. Geniş tefekkür diyorum çünkü farklı alanların kendine has metod ve muhtevalarıyla da tasavvufî tefekkürün bir mukayesesini yapmak gerekir. Meselâ ben felsefede eğer hermeneutikten ve varoluş felsefesine ilişkin yorumlardan bahsedildiğini görüyorsam; bu anlamda zaman kavramı, nefis kavramı, insan kavramı, kalp kavramı ve insan hayatının mânâsı üzerinde durulduğunu görüyorsam işte onlarla, bu kitaplarda ifade edilen düşünceler arasında mukayeseler yapmak gibi bir imkâna sahip oluyorum. Mukayese açısından, kendi sistematiğini fark etmesi açısından ve kendi dilini kendine yabancılaşmaksızın konuşabilmesi açısından bu, son derece önemlidir. Kaldı ki bazı insanlar tefekkür yoluyla tasavvufa gireceklerinden onlar için de bu kitaplar birer kapı niteliğindedir. Fakat diğer taraftan “Mânevî bilgi kitaplarla mı akseder?” sorusu elbette “Hayır!” şeklinde cevaplandırılmalıdır. Çünkü mânevî bilgi candan cana bir sirayettir. Yani siz hemhal olursunuz. Hâlinizi aktarırsınız çünkü o hâli zaten yaşamaktasınızdır. Dış tanık tavrıyla dışta gördüğünüz bir şeyi o insana tasvir ediyor değilsiniz. Yaşadığınız bir hâl var, o hâlin kendinden kaynaklandığı bir mânâ, bir mahiyet var. Siz bu mahiyeti alabileceği kadarıyla diğerine sirayet ettiriyorsunuz. Hem onunla birliktesiniz hem de ayrıca o hâlin içinde onunla birlikte var oluyorsunuz. Dışta geçen bir olayı anlatmıyorsunuz. Kendinizi kendisine aktarıyorsunuz. Hocanız, sizin siz olmanız için, sizde âdeta yeniden doğuyor. Siz o sirayetle kendi kendinize doğmuş oluyorsunuz. Kendi içinizdekini kendiniz olarak onun sayesinde açmış oluyorsunuz. Bu aktarım kitabî değildir. Bu aktarım candan cana bir aktarımdır. Çok farklı seviyelerde ama mutlaka candan cana bir aktarımdır. Sohbet de yapabilirsiniz, hayatınızdaki çok küçük olayların böyle bir boyutla fark edilmesini de sağlayabilirsiniz. Meselâ kendinize şunu sorarsınız: “Hocam, benim yerimde burada olsaydı acaba ne yapardı?” Bu, kitabî değildir. Çünkü bu aktarım sadece davranışın reçetesini vermez. Bir hâl vardır. Siz o hâli aldığınızda ne yapacağınızı bilirsiniz. İşte bu, kitabı aşan bir nokta! Bunun gelenekle bir alakası var mı? Geleneği eğer Batı dillerindeki Tradisyonun karşılığı olarak kullanıyorsak ve büyük harfle yazdığımız bir Gelenekse bu, mânevî anlamda tescil edilmiş, teselsülle bağlanılmış bir kaynağa dayanıyor demektir. Candan cana sirayetin müşahhaslaşmış âdeta sübjektif ve objektif bir hâli vardır.
Fakat ben gelenek dendiğinde büyük harfle yazılan geleneği de küçük harfle yazılan geleneği de içine alan bir şey söylemeyi son zamanlarda çok seviyorum. Diyorum ki biz gelenekçi değiliz, gelenekliyiz. Gelenekli olmak buna sahip olmak demektir. Bu, gelenekten hareketle kendiniz olmaktır. Gelenekçi olmak ise kendinizden vazgeçerek geleneğin dış şartlarıyla bir bütünleşme ve onda kendinizi kaybetmedir. Gelenek kendi başına bir mesaj vermiyor bize. Bize hitap ediyor ve bizim biz olmamızı sağlıyor. İsterseniz kitap ve gelenek kavramı arasında da bir bütünlük kuralım. Gelenek bir kitaptır. Bu kitabın okunması gerekir. Dahası gelenek hayatiyeti olan, yaşanan bir şeydir. Gelenek üzerinden kendimizi oluşturmak durumundayız. O zaman çare ne kitapçı ne gelenekçi olmak. Kitaplı ve gelenekli olmaktır. Gelenek bu kadar önemli midir, diye gözlerini fal taşı gibi açıp bakan insanlar olabilir. Ben çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü gelenek asırların dış, tarihî faktörlerine rağmen kendisini koruyarak devam etmiş ve bu devam edişte de kendine mahsus farklılıklar kazanmıştır. Bununla beraber şunu da kabul etmeliyiz ki, gelenek durağan bir şey değildir. Aktif bir yol yürüyüşüdür. Bir yolu takip ediştir. İçinde yer aldığı tarih açısından da bu yolu yürüyor. Tıpkı genetik yapımız gibi, dil gibi… Biz nasıl o genetik yapının, o dilin içinde varsak, o genetik yapıdan ve o dilden hareketle kendimizi oluşturuyorsak gelenek de aynıdır. Benimsenerek ve içselleştirilerek tarih ve kaynak ile bütünleşilerek bizim biz olmamızı sağlayacaktır. O zaman sadece şimdide kaybolmuş bir insan değil; temelden, kaynaktan gelen bir insanız. Şimdi artık bir su birikintisi değiliz, çok kuvvetli bir kaynaktan kopup gelen bir nehrin içinde denize doğru akmaktayız.
Hocam, gelenek akıp gelen bir şeyse şu anda akıp gelememesi dilimize yabancılaşmamızla alakalı değil midir?
Gelenek için söylediklerimiz aynı zamanda dil için de düşünülmeli, kültürün diğer unsurları için de düşünülmeli. Bizim dilimiz özellikle tasavvuf irfanının içinden akseden bir dildir. Kullanımı ve muhtevası itibariyle o dilin kendisi de bir kitaptır. Hatta okumaya ve yazmaya devam ettiğimiz bir kitaptır. Eğer bir irfanla bütünleşeceksek evvel emirde onu dilin içinde hissetmek ve dilin bir irfan dili olması bakımından kendi kendisine yabancılaşmamasını sağlamak mecburiyetindeyiz. Bu iki türlüdür. Bir; muhtevası, kelimeleri itibariyle. İki; kullanımı itibariyle. Dili kullanmak öyle bir üslubu gerektirir ki o üslupta ortaya çıkan insandan başkası değildir. İnsanı o dilin kullanılma üslubunda yakalamak durumundayız. Eğer bu dil İnsan-ı Kâmillerin içinde yetiştiği bir dilse o zaman onların üslubuyla dil yoluyla da buluşmak gibi bir imkân vardır. Dilin edeple bütünleşmesi. Nitekim edebiyat da bu kökten gelerek farklı mânâları içinde barındırıyor olabilir. Yani bir form, bir stil, bir üslup kazanması onun içinde var olan irfanla alakalıdır. O irfanı var kılmaya devam etmek mecburiyetindeyiz. Bu bakımdan dili tasfiye ederken yani onu ayıklamaya çalışırken neyi kaybetmiş veya kaybedebilecek olduğumuzu çok iyi fark etmeliyiz. Yanlış yaparsak bu dilin içinde var olan, açılmak ve keşfedilip yaşanmak için bizi bekleyen irfanı da kaybetmiş oluruz. Gelenekle dil bu bakımdan birbiriyle çok benzeşiyor. Geleneği bir dil olarak algılayabileceğimiz gibi dili de kendimizi oluşturmak adına okuyacağımız bir gelenek şeklinde düşünebiliriz. Her ikisi de birer kitaptır. Biz bu kitabı hem okumalı hem de edeple inşallah, yazmaya devam ediyoruz.
Aslında tasavvuf, hayatımızın içinde. Konuşmalarımız, anlamını bile düşünmeden kullandığımız tabirler, âdetlerimiz… Fakat çoğumuz bunların farkında değiliz. Peki farkında olmak için ne yapmalıyız?
Dili de geleneği de mânevî bir kitap şeklinde okumaya çalışmalıyız. Niye geleneği akıp gitmesi itibariyle değerlendirmekte olduğumu bana soracak olursanız geleneği dondurduğunuz anda o zaman akmakta olan meselâ bir Fırat nehrini bir köşeye çekip kendinize mahsus bir ufak havuz hâline getiriyorsunuz ve yavaş yavaş orada su olmak bakımından kendisine yabancılaşıyor demektir. Orada artık ne yüzünüzü yıkayabilirsiniz ne hayırlı bir iş yapabilirsiniz ne de onunla bereketli topraklar yetiştirebilirsiniz. O nehrin akıp gitmesi yani dinamik bir biçimde algılanması ve yaşanması lâzım. Mahiyetinde değişme olur mu suyun? Kirlenmemesi kaydıyla elbette olmaz. Onun safiyeti içinde akıp gitmesini sağlamak lâzım. Bulanmadan ve donmadan…
“Allah’a ulaşacak birçok yol var. Ben aşkı seçtim.” diyor Hz. Mevlânâ. Aşk nasıl bir yoldur?
Yine Hz. Mevlânâ’nın sözüyle cevap verelim. “Ben ol da bil!” demiş. Yani aşk ancak insanda, insanla ve o insan kendisi olabilmek sırrına erebilmişse gerçek anlamıyla fark edilebiliyor ve yaşanabiliyor. Bunun için de tasavvufta önce “edeb”in sırrına vukuf gerekiyor.
Keşkül Sûfî Gelenek ve Hayat, Sayı: 9, yaz, 2006
Kenan Gürsoy-GÖNLÜMÜZLE BÜTÜN BİR İNSANLIĞI KUCAKLAMAYA İHTİYACIMIZ VAR Röportaj: Sema Devir dan alıntı
9 Mart 2008 Pazar
Şems, sufîlerin hangi kısmındandır?
Düzeltilecek
Şems, sufîlerin hangi kısmındandır?
Şems, sûfîlerin hangi bölüğündendir, daha doğrusu o, bir sûfî midir? Kur'ânı «Varlık Birliği» (Vahdet-i Vücûd) esasına göre tefsir eden [16] meşhur sûfîlerin hal tercemelerini yazıp bir «Tabakat» meydana getiren, Melâmet ve Fütüvvete aid iki risalesi bulunan [17] ve daha bazı eserleri olan Ebû-Abdürrahman Sülemî (ölm. 1021 - 1022. 412. h.), «Risâlat-al-Malâmatıyya» da sûfilerle melâmet ehlini ayrı kategorilerde mütalâa etmiş ve ondan itibaren bu telâkki, esas bir telâkki olarak kabul edilmiştir. Sülemî, hâl ehli olanları Ubbât, Sûfiyye ve Şuttâr adlariyle üçe ayırır. Ona göre birinci kısım, yâni ibadete koyulan zahitler, bir şeyhe intisab etmeden Tanrıya ulaşmaya çalışanlardır. İkinci kısım, bir şeyhe intisab ederek esmâ'yı, yâni Tanrı adlarını anmakla ve muayyen duaları okumakla bu manevî yolu aşmaya uğraşanlardır. Bunların topluluk yerleri, hususî törenleri ve kendilerini halktan ayıran kıyafetleri vardır, yâni yolları mümkün olduğu kadar sistemleş-miştir. Üçüncü kısımsa aşk ve cezbeyi esas tutan ve hiçbir surette halktan ayrılmayan, kendilerini herkesten aşağı görerek başkalarını değil, kendilerini kınayan bir bölüktür ki neşeleri bakımından «şakraklar» (Şuttâr), meslekleri bakımından da «kınananlar» (Melâmetiyye) adını almışlardır. Bunlara, yahut sûfiyyeye mensup veya mütemayil olmak dolayısiyle bunları en yüksek sayanlar, yahut sûfîleri bunlardan üstün görenler vardır.
Sâsânîler devrinden beri bulunan ve askerle pazarcılar ve sanat ehli tarafından temsil edilen Cüvan-mertlik ve Ayyarlık da VIII. yüzyıldan (II. h.) itibaren İslâmîleşmiş ve geleneklerini İslâm dinine uydurarak esnafı teşkilâtlandırmıştı ki bâtını bir karakter taşıyan, aynı zamanda iktisadî bir müessese olan bu tasavvufî mesleğe «Fütüvvet», şeyhlerine «ahî» adı verilmişti. Bu teşekkül de, hususî bir kisve ile halktan ayrılmayan, bilâkis halkın esnaf bölükleriyle sanat ehlini birleştirip teşkilâtlandıran bir teşekkül olduğu cihetle ilk zamanlardan itibaren sûfîlerden ziyade melâmet ehliyle kaynaşmıştı.
Gerek melâmet, gerek fütüvvet, bu yollara girenleri dünyadan çekmeyen, bilâkis dünyaya ve hayata bağlayan ana prensiplere sahip yollardı. Mistik olmakla beraber kuvvetli dünyevî prensipleri de bulunan bu yollar, birer tarikat olmadığından birçok tarikat ehli, melâmet neş'esine sahib olabiliyor, yahut melâmet yoluna da girebiliyordu. Sanat ehli olan veya esnaftan bir bölüğe mensup bulunan tarikat erbabı da meslekleri dolayısiyle ve tabiatiyle Fütüvvet yoluna girmiş oluyorlardı. Fakat bilhassa XII. yüzyıldan itibaren melâmet mesleğinden, bâtınî inançlara sahip tarikatler de meydana gelmeye başladı ki Kalenderîlik ve ondan ayrılan ve hakkında Ferîdeddîn Attâr'ın «Haydarî-nâme» adlı bir mesnevisi bulunan [18] Kutbüddîn Haydar'a (ölm. 1221. 618. h) mensup sayılan Haydarîlik kitabımızın «Giriş» kısmında anlattığımız Bâbâîlik, Şeyhülislâm Ahmed Nâmıkıyy-i Câmî'ye (ölm. 1141. 536. h.) nisbet iddia eden Câmîlik, meşhur sûfî İbrahim-ibn-i Edhem'i (ölm. 777. 161. h.) pîr tanıyan Edhemîlik ve XIII. yüzyılda Anadolu'da toplu bir zümre halinde gezen ve Zümre-i Abdâlân ve Rum Abdalları denen derviş taifesi tarafından temsil edilen Abdallık bunlardandır [19]. «Horasan Erenleri» denen bütün bu zümrelerin inançları aynı olduğu gibi tören ve kıyafet bakımından da bunlar birbirlerine pek yakındı.
Mevlânâ'nın şiirlerinde kalenderliğe ve kalenderîlere ait birçok beyitlere rastlıyoruz. Bu beyitlerde, bir kalendere aid hayli telmihler de var. Bunların bir kısmını yazıyoruz :
Ey er, sen küfrün ta içinden iman incisini almışsın. Cehennemdesin, cenneti elde etmiş, Kevsere sahib olmuşsun. Öylesine bir irfanın var ki ma'ruf sırrına vâkıfsın. Öylesine sâfsın, öylesine mücerretsin ki. Fakat kalenderlik rengine boyanmışsın [20].
*
Gece oldu hepsi de uykuya daldı, kendinden geçti, Hepsi de balıklar gibi suya daldı, Herkes sebeplerin derdinde, fakat onlar, kalendercesine sebepsiz yürüdüler [21].
*
Aşk ordusu geldi, şehrin ta göbeğine kondu. Ey kalender dost, hele bir kurtuluş sesi duy bakalım [22].
*
Kalender, insan değildir. Sana işte kısaca bir söz: Baştan başa bakıştan ibarettir, görüştür; gönül sözü, sükût içindedir [23].
*
Herşeyi mübah gören bir kalender çıkageldi. Ey sâki, şarap kadehiyle karşıla, böylece tâ sabahadek sun ona ey güvencim, ey bana şifa veren [24].
*
Bir kalendere, bak dedim, o gökyüzü neden iki büklüm olmuş ne derdi var? Dedi ki: Kimdir, nesi var? Aldırış bile etmeyiz biz [25].
*
Ey kalender, düğümü açan olmadıktan sonra ne diye düğümleyelim? Ey Tebrizli Şemseddin, senin güneşin gibi bir güneş bu gökyüzünde yok [26].
*
Nihayet şu kalender gönlüm, bana varlığımı unutturan bir şarap sundu da oynaya - oynaya, hırkamı çeke - sürüye meyhaneciye doğru gittim [27].
*
Ey gönül, yokluk kumarını oynayanların yolu, varlık içinde varlıktır. Ey gönül, şüphe yok ki kalender, yakıyn içinde yakıyn sahibidir. Tebrizli Şems'i duydun, ondan birşey umdun. Nihayet ey gönül, açıkça bir sevgiye, bir mahbubluk sırrına nail oldun [28].
*
Hak kokusunu kalenderin ağzından ara. Adam-akıllı ararsan şüphe yok ki mahrem olur, aradığını bulursun [29].
*
Medreseyle minare yıkılmadıkça kalenderlik düzene giremez. İman küfür, küfür de iman olmadıkça hiçbir Tanrı kulu, hakkiyle Müslüman olamaz [30].
*
Halka haram olan şarap, kalenderlere mübahtır, içer - dururlar. Sâkî, kendine gel de artık yeter, bitti deme. Nerde başlangıcımız, hani tamamlamamız? [31].
*
Kalender, hiçbir şeyle mukayyet değil gibi görünür amma sırlardan mücerret değildir. Önce birçok tikenlerin derdini çekerdi, fakat simdi baştan başa gül oldu, tikene aldırış bile etmez... Kalender gemide oturmuştur, yol alıp durmadadır, fakat kendisi yürümemekte [32].
Bütün bu telmihlerin rastgele olmasına ihtimal vermek biraz güçtür. Hele tâcir kılığında gezdiğini kaynaklardan anladığımız Şems'in bugün Konya Müzesinde bulunan külâhının, Melâmetîlikten meydana gelen Babaîlik yolundan ayrılan ilk Bektâşîlerin Horasânî elifî dedikleri taç oluşu, gerçekten dikkati çekecek birşeydir. Demek ki hususî bir kisveyle gezmemekle beraber Şems, bazan bu tacı da giyiyordu. Bu tacın kubbesinde «Allâhu rabbî», lengerinin önünde «La ilahe illâllâh», ardında «Muhammedür rasûlullâh», lengerinin iç tarafında «Bismillâhir rahmânir rahîm» yazılıdır [33]. Kalenderîlerle Bektâşîlerde de böyle yazılı taçlar vardır. Meselâ İstanbul'da Belediye Müzesinde bulunan bir kalenderi tacının üstünde «Meded yâ Ali» yazısı var. İstanbul' da, Defterdar'dan Eyüb'e gidilirken Zalpaşa camii karşısında, arkada, duvardaki taşta bulunan yazıdan Avranos Dede'ye aidiyetini anladığımız mezarın baş taşı, Şems'in külâhının aynıdır, yâni Horasânî elifî taçtır, yalnız kubbesi, fazlaca yüksektir, Burhân-ı kaatı', «zavrakıy» maddesinde «Bir nevi kalender kisvesidir ki kayık şeklinde diküp başlarına giyerler» diyerek (Terc. Matb. Âmire - 1268, s. 326) gerçekten de yandan, tam bir kayığa benzeyen bu tacı, İran kalenderlerinin giydiğini ve adına «zavrakıy» dendiğini bildirmededir. «Türkiyat Mecmuası» nda Fuat Köprülü'nün «Mısırdaki Bektaşilik» adlı makalesine eklenen ve altında «Eski Bektaşi minyatürlerinden iktibas edilmiştir» kaydını taşıyan Kaygusuz Abdal'a aid bir minyatürde de Horasânî elifî taç, yâni zavrakıy vardır. Ancak bu tacın kubbesinde dilimler ve tepesinde düğme görünmededir (c. 6, 1936 - 1939, s. 33). Köprülü tarafından kimin yaptığı ve nerde bulunduğu bildirilmeyen bu minyatür, sonradan öğrendiğimize göre Topkapı Sarayındadır ve XVIII. yüzyılda Levnî tarafından yapılmıştır. Ancak, XVIII. yüzyılda, artık bu çeşit taç olmadığı düşünülürse, Levnî'nin, bu minyatürü, eski bir minyatürden kopya ettiği sonucuna varırız.
Sultan Veled'in kızı Mutahhara Hâtunla Germiyan'lı Süleyman Bey'in soyundan gelen ve Sultan Abâ-pûş-ı Velî diye tanınmış bulunan Bali Mehmed Çelebi'nin oğlu ve Afyonkarahisar şeyhi Dîvâne Mehmed Çelebî'nin bazan düz, bazan seyfî [34] Mevlevî külâhı, bazan da «sikke-î devâzdeh küngüre-i Şemsiyye», yâni oniki terkli olan ve Şems'e nisbet edilen Kalenderi tacı giydiğini ve çok defa kalenderîler gibi çhar-darb olduğunu, yâni sakal, kaş, bıyık ve saçlarını usturayla tıraş ettirdiğini de biliyoruz (Sefîne-i Nefîse-i Mevleviyân, cüz. I, s. 16 ve devamı). Bektâşîler tarafından kabul edilen ve Kalenderî, Celâli ve Hüseynî diye anılan kubbesi oniki, lengeri dört terk tacın Şems'e nisbet edilmesi de dikkate değer. Mevlânâ'nın, bir gün berbere «o kadar dipten kes ki ancak erkek olduğum anlaşılsın» deyip sakal ve bıyığını ta dipten kestirdiğini ve ertesi gün de «gıpta ederim kalenderlere, hiç sakalları yoktur. Sakalın az oluşu, insanın kutluluğuna delâlet eder» diyerek «sakal erkeğin ziynetidir. Çokluğu adama gurur verir. Gurursa insanı tehlikeye sokar» hadîsini okuduğunu ve «uzun sakal sûfîlere hoştur amma sûfî, sakalını tarayıncaya dek arif Tanrıya ulaşır» dediğini biliyoruz. (Eflâkî, 103. b).
Mevlânâ'nın kendisini Abdâl zümresinden sayıp imamlığın tasavvuf ve temkin ehline lâyık olduğunu söyliyerek Sadreddin Konevî'yi imamlığa geçirmesi de mânalıdır (140. a, Nefâhât terc. s. 518). Nihayet Mevlevîlikte Bektâşîliğin mücerret kolunda olduğu gibi tıraşın, esas erkândan olduğu da malûmdur (55. b). Filvaki Sühreverdiyye tarikatiyle diğer tarikatlerin bir kısmında da tıraş vardır amma şüphe yok ki bu, Kalenderîlikten geçmiştir. Mevlevîlikle Kalenderîlik arasındaki bu yakınlık Tibyân sahibini yanıltmış ve Kalenderîyye'yi, Mevleviliğin bir şubesi sanıp bu tarikati Dîvâne Mehmed Çelebi'ye nisbet etmesine sebeb olmuştur (47.b -77. a).
Bütün bu izahatın sonucunda biz, Şems-i Tebrîzî'yi Kaalenderiyeden göstermek cesaretini gene de kendimizde bulamıyoruz. «Makaalât» ta, bu hususta açık bir sözünü bulabilseydik tereddüdümüz kalmazdı. Fakat yalnız birisinin «dostlarımız esrarla kızışırlar. Kur'anda da esrara aid bir şey yoktur. Bu yüzden helâl olduğunda icmâ' vardır» sozüne karşılık «bu esrarı Peygamber zamanında sahabe kullanmazdı. Kullansalardı buna aid bir âyet gelirdi. Her âyet ihtiyaca göre ve ihtiyaç miktarınca geliyordu. Her âyetin inmesine bir sebep vardı. Meselâ Peygamber'in yanında Kur'an'ı yüksek sesle okudular. Ey inananlar, Peygamberin yanındayken seslerinizi, onun sesinden üstün olarak çıkartmayın âyeti indi [35]. Sahabe esrar kullanmadığından zamanımızda bu esrar, Acem diyarında Kalenderlere düştü» dediğini bulabildik. (Konya nüshası, s. 51, satır. 19-26). Fakat şu muhakkak ki Şems'i meşrep ve hal bakımından olduğu gibi sözleriyle de tarikat erbabından ve klâsik sûfîlerden saymamıza imkân yok. O, Şuttâr taifesinden ve Melâmetî neşesini haiz bir er. Şeyhi olan ve hal tercemesini bilmediğimiz Tebrizli Sepetçi ve Zembilci Ebû-Bekr, belki de bir Kalenderî şeyhiydi. «Sele-bâf» diye anıldığına ve bir sanat sahibi olup esnaf bölüklerinden bir bölüğe mensup bulunduğuna göre de herhalde Fütüvvet erbabındandı. Netekim Şems'in de Fütüvvet ehliyle münasebeti var. «Makaalât» teki şu sözler bunu açıkça gösteriyor: «Fütüvvet Âdem'e erişti, böyleydi. İbrahîm'e erişince de böyleydi. Emîrül mü'minîn Alî'ye erişince de böyleydi. Her biri, zamanlarında kendi miktarlarınca sözler söylemekteydiler. Benim nöbetim gelince çok ısrar ettilerse de ben birşey söylemedim, söylemem dedim. Orda bir derviş vardı, başını aşağıya eğmişti, hiçbir şey söylememişti. Bunun üzerine söylemeyi arzuladım, dedim ki: İnsan, ömründe ancak bir kerecik bir küçük ve ehemmiyetsiz suç işleyebilir. İşledi mi de artık ömrü boyunca babasının yolunu tutup o suça istiğfar etmesi gerektir. Çünkü babasına benzeyen zulmetmez derler. Bu sözleri söyledim ve Adem'in nasıl küçük bir suç işleyip ne tarzda tövbe ettiğini anlatmaya koyuldum.» (s. 112, satır. 17 - 21). Görülüyor ki Şems, bu sözlerle âdeta bir Fütüvvet eri gibi konuşuyor, Fütüvvetin yeni bir tarifini yapıyor, mevcut tariflere bir yeni tarif katıyor. Şems'in bu sözleri, aynı zamanda Konya'ya ikinci gelişinde kendisini Mevlânâ ile beraber karşılayanların arasında Fütüvvet ehlinin de bulunuşunun mânasını açıklamaktadır (Eflâkî, 175. a).
Ancak şunu da söyleyelim ki Şems, ister Kalenderiyyeden bir şeyhe mensub olsun, ister Fütüvvet yolunda ilerlemiş ve ahîlik mâkamına ulaşmış bulunsun, Şuttârdan olduğu ve bir Melâmetîden daha ziyade melâmeti temsil ettiği muhakkak bulunan bu zat, ömrü boyunca herhangi bir yola bağlanmış değil. O, bulut altına girmeyen yakıcı, kavurucu bir güneş. Yanmış, yakmış, ziyasiyle ortalığı aydınlatmış, kâinata Mevlânâ'yı göstermiştir. O, dibi, kıyısı görünmeyen, dalgalanıp köpüren bir deniz. Coşmuş, kabarmış, kıyıya değer biçilmez bir inci olan Mevlânâ'yı armağan etmiştir.
***
[17] -Risâlat-al-Malâmatıyya» dan, bildiğimize göre önce R. Hartmann bahsetmiştir (Z. D. M. G, Band LXXII, P. 193 - 198). Hartmann'ın Der İslamiche Oryent'da çıkan makalesini (İndex. III) Köprülüzade Ahmed Cemâl, türkçeye çevirmiştir (Darülfünun Edebiyat Fakültesi Mecmuası, sene. 3. sayı. 6, Nisan - Mayıs - 1340, İstanbul - Matbaa-i Âmire. 1924 — 1340, s. 277 — 322). Dâr-al-kütüb-al-Mısrıyya'da 178 no. da bir nüshası bulunan bu mühim eserin diğer bir nüshası Berlin K. de 3388 no. da, diğer bir nüshası da Britanya Müzesinde 7555 no. da kayıtlıdır [Dr. Abu-l-Alâ Afîfî: al-Malâmatıyyatı va-l-Sûfiyyatı va ahl-al- Futuvva, Mısır, 1945 — 1364, s. 83). Hicrî 999 da istinsah edilmiş bir başka nüshası da Millet K. de Reşid Efendi kitapları arasında, 453 no. da kayıtlı mecmuadadır (v. 120-124). Dr. Abu-l-Alâ Afîfî, yukarıda bahsettiğimiz eserinde, İstanbul metninden istifade etmeyerek bu risalenin metnini basmış (s. 86 - 120) ve risaleye değerli notlar ilâve etmiştir ki bu eser, baştan sona kadar ve aynen merhum Ömer Rıza Doğrul tarafından pek az ve lüzumsuz eklentilerle türkçeye çevrilmiş ve kendi adına telif bir esermiş gibi İstanbul'da bastırılmıştır (İnkılâp Kitabevi, 1950).
[18] Bu mesnevî, bugün ortada yoktur.
[Î9] XV. yüzyıl şâir ve naşirlerinden Vâhidî'nın 1522 sonlarında (929 safer iptidaları) yazdığı «Menâkıb-ı Hâce-i cihan ve Netîce-i can- adlı ve yer-yer şiirlerle bezenmiş kitabı bu zümrelerle Bektaşî, Şemsî ve Mevlevîlerin giyim ve inançları hakkında pek değerli bilgiyi İhtiva eder. Telif tarihinden 84 yıl sonra yazılmış bir nüshası bizde bulunan bu kitabın, nisbeten yeni bir nüshası da Süleymaniye Kütüphanesinde Halet Efendi kitapları arasında 242 no. da kayıtlıdır. XVII. yüzyılda Celvetî şeyhlerinden Karakaş-zade Ömer, bu kitabı biraz daha ıstılahlara boğarak «Nûr-al-hüdâ ll-men-ihtedâ» adiyle kendisine maletmiştir. «Menâkıb-ı Hâce-i cihan» dan, Önce «Türkiyat Mecmuası» nda biz bahsettik (c. III, 1935, ist. Devlet Matbaası, s. 129 - 132].
[20] Der ayn-i hüfr cevheri îman rubûdeî
Der dûzahîy-yu cennet u kovser girifteî ly ârifî ki ez sırı ma'ruf vâkıff Vey sâdeî ki reng-1 kalender girifteî
[21] Çu şeb şod cumlegân der hâb reftend
Heme çün mâhîyân der âb reftend
Herhe ender gam-ı esbâb îşan
Kalender-vâr bî esbâb reftend
[22] Haşem-ı ışk derâmed rubuz-ı şehr berâmed
Hele ey yâr-t kalender bişinov bang-i selâmet
[23] Nist kalender ez beşer yek be tu goft-i muhtasar
Cümle nazar buved nazar der hamuşî kelâm-ı dil
[24] Kad câe kalenderim mubahı
Yâ sâkıyu akbilî bi râhî
Vaskıyhf keza ilessabâhî
Yâ mu'teemdlyy-u yâ şifâî
[25] Goftem be kalenderi ki binger .
K'on çarh çl şod duta çl dâred
Goftâ ki ferâgatlst mârâ
K'o hod çİ kesest yâ çl dâred
[26] Pes mâ çl zenîm ey kalender
Ender girihî girih-guşâ nî
Mahdûmi-l Şems-i dîn-i Tebriz
Çun horşîdet derin semâ nî
[27] Tâ ki kalender dil-i men dâd mey-i muzhil-i men
Raks - künan delk - keşân cânib-i hammâr şodem
[28] Baka ender baka bâşed tarıyk-ı kem - zenân iy dil
Yakıyn - ender yakıyn bâşed kalender bî gumân [y dil Şunûdi Şems-İ Tebrîzî guman bordî ezû çîzî Yeki sırr-ı dil • âvîz! be tu âmed iyân iy dil
[29] Bicû bûy-ı Hak ez dehân-ı kalender
Be cid çün bicûyî yakıyn mahrem âyî
[30] Abdülbâkİ Gölpınarlı: Seçme rubailer: Maarif V. İslâm - Şark Klâsikleri: 11 ît. - 1945, s. 23, Rubai : LXXXIX.
[31] On bade ki ber halk harâmest haram
Ber cân-ı kalenderan müdâmest müdâm Hân iy sâkıy megû temâmest temam Âgâz-u temâın-ı mâ kudâmest kudâm
[32] Kalender gerçi fârîğ mînemâyed
Ve liykin nîst ez esrar fariğ Zi evvel mîkeşed û hâr-ı bisyâr Heme gül keşt-u keşt ez har fârtğ
Kalender hest der keşti nişeste Revan der râh-u ez reftâr fariğ
[33] Tacın, başa geçen ve çok defa üstteki kısımdan ayrı ve dikişle o kısma birleşmiş bir parça olan kısmına lenger, tepeyi örten üst kısmına kubbe, kubbede ve lengerde bulunan parçalara terk, yahut türkçe olarak dilim denir.
[34] Yassı ve keskin olan Mevlevî külahına, kılıca benzetilerek bu ad verilmiştir.
[35] Sûre. XLIX, el-Hucurât, âyet. 2. Bu âyetin nüzul sebebi, yüksek sesle Kur'ân •jyus değildir, tefsirlere bakınız.
Mevlana Celaleddin - Hayatı, Eserleri, Fesefesi 1999 sh. 60-66
Şems, sufîlerin hangi kısmındandır?
Şems, sûfîlerin hangi bölüğündendir, daha doğrusu o, bir sûfî midir? Kur'ânı «Varlık Birliği» (Vahdet-i Vücûd) esasına göre tefsir eden [16] meşhur sûfîlerin hal tercemelerini yazıp bir «Tabakat» meydana getiren, Melâmet ve Fütüvvete aid iki risalesi bulunan [17] ve daha bazı eserleri olan Ebû-Abdürrahman Sülemî (ölm. 1021 - 1022. 412. h.), «Risâlat-al-Malâmatıyya» da sûfilerle melâmet ehlini ayrı kategorilerde mütalâa etmiş ve ondan itibaren bu telâkki, esas bir telâkki olarak kabul edilmiştir. Sülemî, hâl ehli olanları Ubbât, Sûfiyye ve Şuttâr adlariyle üçe ayırır. Ona göre birinci kısım, yâni ibadete koyulan zahitler, bir şeyhe intisab etmeden Tanrıya ulaşmaya çalışanlardır. İkinci kısım, bir şeyhe intisab ederek esmâ'yı, yâni Tanrı adlarını anmakla ve muayyen duaları okumakla bu manevî yolu aşmaya uğraşanlardır. Bunların topluluk yerleri, hususî törenleri ve kendilerini halktan ayıran kıyafetleri vardır, yâni yolları mümkün olduğu kadar sistemleş-miştir. Üçüncü kısımsa aşk ve cezbeyi esas tutan ve hiçbir surette halktan ayrılmayan, kendilerini herkesten aşağı görerek başkalarını değil, kendilerini kınayan bir bölüktür ki neşeleri bakımından «şakraklar» (Şuttâr), meslekleri bakımından da «kınananlar» (Melâmetiyye) adını almışlardır. Bunlara, yahut sûfiyyeye mensup veya mütemayil olmak dolayısiyle bunları en yüksek sayanlar, yahut sûfîleri bunlardan üstün görenler vardır.
Sâsânîler devrinden beri bulunan ve askerle pazarcılar ve sanat ehli tarafından temsil edilen Cüvan-mertlik ve Ayyarlık da VIII. yüzyıldan (II. h.) itibaren İslâmîleşmiş ve geleneklerini İslâm dinine uydurarak esnafı teşkilâtlandırmıştı ki bâtını bir karakter taşıyan, aynı zamanda iktisadî bir müessese olan bu tasavvufî mesleğe «Fütüvvet», şeyhlerine «ahî» adı verilmişti. Bu teşekkül de, hususî bir kisve ile halktan ayrılmayan, bilâkis halkın esnaf bölükleriyle sanat ehlini birleştirip teşkilâtlandıran bir teşekkül olduğu cihetle ilk zamanlardan itibaren sûfîlerden ziyade melâmet ehliyle kaynaşmıştı.
Gerek melâmet, gerek fütüvvet, bu yollara girenleri dünyadan çekmeyen, bilâkis dünyaya ve hayata bağlayan ana prensiplere sahip yollardı. Mistik olmakla beraber kuvvetli dünyevî prensipleri de bulunan bu yollar, birer tarikat olmadığından birçok tarikat ehli, melâmet neş'esine sahib olabiliyor, yahut melâmet yoluna da girebiliyordu. Sanat ehli olan veya esnaftan bir bölüğe mensup bulunan tarikat erbabı da meslekleri dolayısiyle ve tabiatiyle Fütüvvet yoluna girmiş oluyorlardı. Fakat bilhassa XII. yüzyıldan itibaren melâmet mesleğinden, bâtınî inançlara sahip tarikatler de meydana gelmeye başladı ki Kalenderîlik ve ondan ayrılan ve hakkında Ferîdeddîn Attâr'ın «Haydarî-nâme» adlı bir mesnevisi bulunan [18] Kutbüddîn Haydar'a (ölm. 1221. 618. h) mensup sayılan Haydarîlik kitabımızın «Giriş» kısmında anlattığımız Bâbâîlik, Şeyhülislâm Ahmed Nâmıkıyy-i Câmî'ye (ölm. 1141. 536. h.) nisbet iddia eden Câmîlik, meşhur sûfî İbrahim-ibn-i Edhem'i (ölm. 777. 161. h.) pîr tanıyan Edhemîlik ve XIII. yüzyılda Anadolu'da toplu bir zümre halinde gezen ve Zümre-i Abdâlân ve Rum Abdalları denen derviş taifesi tarafından temsil edilen Abdallık bunlardandır [19]. «Horasan Erenleri» denen bütün bu zümrelerin inançları aynı olduğu gibi tören ve kıyafet bakımından da bunlar birbirlerine pek yakındı.
Mevlânâ'nın şiirlerinde kalenderliğe ve kalenderîlere ait birçok beyitlere rastlıyoruz. Bu beyitlerde, bir kalendere aid hayli telmihler de var. Bunların bir kısmını yazıyoruz :
Ey er, sen küfrün ta içinden iman incisini almışsın. Cehennemdesin, cenneti elde etmiş, Kevsere sahib olmuşsun. Öylesine bir irfanın var ki ma'ruf sırrına vâkıfsın. Öylesine sâfsın, öylesine mücerretsin ki. Fakat kalenderlik rengine boyanmışsın [20].
*
Gece oldu hepsi de uykuya daldı, kendinden geçti, Hepsi de balıklar gibi suya daldı, Herkes sebeplerin derdinde, fakat onlar, kalendercesine sebepsiz yürüdüler [21].
*
Aşk ordusu geldi, şehrin ta göbeğine kondu. Ey kalender dost, hele bir kurtuluş sesi duy bakalım [22].
*
Kalender, insan değildir. Sana işte kısaca bir söz: Baştan başa bakıştan ibarettir, görüştür; gönül sözü, sükût içindedir [23].
*
Herşeyi mübah gören bir kalender çıkageldi. Ey sâki, şarap kadehiyle karşıla, böylece tâ sabahadek sun ona ey güvencim, ey bana şifa veren [24].
*
Bir kalendere, bak dedim, o gökyüzü neden iki büklüm olmuş ne derdi var? Dedi ki: Kimdir, nesi var? Aldırış bile etmeyiz biz [25].
*
Ey kalender, düğümü açan olmadıktan sonra ne diye düğümleyelim? Ey Tebrizli Şemseddin, senin güneşin gibi bir güneş bu gökyüzünde yok [26].
*
Nihayet şu kalender gönlüm, bana varlığımı unutturan bir şarap sundu da oynaya - oynaya, hırkamı çeke - sürüye meyhaneciye doğru gittim [27].
*
Ey gönül, yokluk kumarını oynayanların yolu, varlık içinde varlıktır. Ey gönül, şüphe yok ki kalender, yakıyn içinde yakıyn sahibidir. Tebrizli Şems'i duydun, ondan birşey umdun. Nihayet ey gönül, açıkça bir sevgiye, bir mahbubluk sırrına nail oldun [28].
*
Hak kokusunu kalenderin ağzından ara. Adam-akıllı ararsan şüphe yok ki mahrem olur, aradığını bulursun [29].
*
Medreseyle minare yıkılmadıkça kalenderlik düzene giremez. İman küfür, küfür de iman olmadıkça hiçbir Tanrı kulu, hakkiyle Müslüman olamaz [30].
*
Halka haram olan şarap, kalenderlere mübahtır, içer - dururlar. Sâkî, kendine gel de artık yeter, bitti deme. Nerde başlangıcımız, hani tamamlamamız? [31].
*
Kalender, hiçbir şeyle mukayyet değil gibi görünür amma sırlardan mücerret değildir. Önce birçok tikenlerin derdini çekerdi, fakat simdi baştan başa gül oldu, tikene aldırış bile etmez... Kalender gemide oturmuştur, yol alıp durmadadır, fakat kendisi yürümemekte [32].
Bütün bu telmihlerin rastgele olmasına ihtimal vermek biraz güçtür. Hele tâcir kılığında gezdiğini kaynaklardan anladığımız Şems'in bugün Konya Müzesinde bulunan külâhının, Melâmetîlikten meydana gelen Babaîlik yolundan ayrılan ilk Bektâşîlerin Horasânî elifî dedikleri taç oluşu, gerçekten dikkati çekecek birşeydir. Demek ki hususî bir kisveyle gezmemekle beraber Şems, bazan bu tacı da giyiyordu. Bu tacın kubbesinde «Allâhu rabbî», lengerinin önünde «La ilahe illâllâh», ardında «Muhammedür rasûlullâh», lengerinin iç tarafında «Bismillâhir rahmânir rahîm» yazılıdır [33]. Kalenderîlerle Bektâşîlerde de böyle yazılı taçlar vardır. Meselâ İstanbul'da Belediye Müzesinde bulunan bir kalenderi tacının üstünde «Meded yâ Ali» yazısı var. İstanbul' da, Defterdar'dan Eyüb'e gidilirken Zalpaşa camii karşısında, arkada, duvardaki taşta bulunan yazıdan Avranos Dede'ye aidiyetini anladığımız mezarın baş taşı, Şems'in külâhının aynıdır, yâni Horasânî elifî taçtır, yalnız kubbesi, fazlaca yüksektir, Burhân-ı kaatı', «zavrakıy» maddesinde «Bir nevi kalender kisvesidir ki kayık şeklinde diküp başlarına giyerler» diyerek (Terc. Matb. Âmire - 1268, s. 326) gerçekten de yandan, tam bir kayığa benzeyen bu tacı, İran kalenderlerinin giydiğini ve adına «zavrakıy» dendiğini bildirmededir. «Türkiyat Mecmuası» nda Fuat Köprülü'nün «Mısırdaki Bektaşilik» adlı makalesine eklenen ve altında «Eski Bektaşi minyatürlerinden iktibas edilmiştir» kaydını taşıyan Kaygusuz Abdal'a aid bir minyatürde de Horasânî elifî taç, yâni zavrakıy vardır. Ancak bu tacın kubbesinde dilimler ve tepesinde düğme görünmededir (c. 6, 1936 - 1939, s. 33). Köprülü tarafından kimin yaptığı ve nerde bulunduğu bildirilmeyen bu minyatür, sonradan öğrendiğimize göre Topkapı Sarayındadır ve XVIII. yüzyılda Levnî tarafından yapılmıştır. Ancak, XVIII. yüzyılda, artık bu çeşit taç olmadığı düşünülürse, Levnî'nin, bu minyatürü, eski bir minyatürden kopya ettiği sonucuna varırız.
Sultan Veled'in kızı Mutahhara Hâtunla Germiyan'lı Süleyman Bey'in soyundan gelen ve Sultan Abâ-pûş-ı Velî diye tanınmış bulunan Bali Mehmed Çelebi'nin oğlu ve Afyonkarahisar şeyhi Dîvâne Mehmed Çelebî'nin bazan düz, bazan seyfî [34] Mevlevî külâhı, bazan da «sikke-î devâzdeh küngüre-i Şemsiyye», yâni oniki terkli olan ve Şems'e nisbet edilen Kalenderi tacı giydiğini ve çok defa kalenderîler gibi çhar-darb olduğunu, yâni sakal, kaş, bıyık ve saçlarını usturayla tıraş ettirdiğini de biliyoruz (Sefîne-i Nefîse-i Mevleviyân, cüz. I, s. 16 ve devamı). Bektâşîler tarafından kabul edilen ve Kalenderî, Celâli ve Hüseynî diye anılan kubbesi oniki, lengeri dört terk tacın Şems'e nisbet edilmesi de dikkate değer. Mevlânâ'nın, bir gün berbere «o kadar dipten kes ki ancak erkek olduğum anlaşılsın» deyip sakal ve bıyığını ta dipten kestirdiğini ve ertesi gün de «gıpta ederim kalenderlere, hiç sakalları yoktur. Sakalın az oluşu, insanın kutluluğuna delâlet eder» diyerek «sakal erkeğin ziynetidir. Çokluğu adama gurur verir. Gurursa insanı tehlikeye sokar» hadîsini okuduğunu ve «uzun sakal sûfîlere hoştur amma sûfî, sakalını tarayıncaya dek arif Tanrıya ulaşır» dediğini biliyoruz. (Eflâkî, 103. b).
Mevlânâ'nın kendisini Abdâl zümresinden sayıp imamlığın tasavvuf ve temkin ehline lâyık olduğunu söyliyerek Sadreddin Konevî'yi imamlığa geçirmesi de mânalıdır (140. a, Nefâhât terc. s. 518). Nihayet Mevlevîlikte Bektâşîliğin mücerret kolunda olduğu gibi tıraşın, esas erkândan olduğu da malûmdur (55. b). Filvaki Sühreverdiyye tarikatiyle diğer tarikatlerin bir kısmında da tıraş vardır amma şüphe yok ki bu, Kalenderîlikten geçmiştir. Mevlevîlikle Kalenderîlik arasındaki bu yakınlık Tibyân sahibini yanıltmış ve Kalenderîyye'yi, Mevleviliğin bir şubesi sanıp bu tarikati Dîvâne Mehmed Çelebi'ye nisbet etmesine sebeb olmuştur (47.b -77. a).
Bütün bu izahatın sonucunda biz, Şems-i Tebrîzî'yi Kaalenderiyeden göstermek cesaretini gene de kendimizde bulamıyoruz. «Makaalât» ta, bu hususta açık bir sözünü bulabilseydik tereddüdümüz kalmazdı. Fakat yalnız birisinin «dostlarımız esrarla kızışırlar. Kur'anda da esrara aid bir şey yoktur. Bu yüzden helâl olduğunda icmâ' vardır» sozüne karşılık «bu esrarı Peygamber zamanında sahabe kullanmazdı. Kullansalardı buna aid bir âyet gelirdi. Her âyet ihtiyaca göre ve ihtiyaç miktarınca geliyordu. Her âyetin inmesine bir sebep vardı. Meselâ Peygamber'in yanında Kur'an'ı yüksek sesle okudular. Ey inananlar, Peygamberin yanındayken seslerinizi, onun sesinden üstün olarak çıkartmayın âyeti indi [35]. Sahabe esrar kullanmadığından zamanımızda bu esrar, Acem diyarında Kalenderlere düştü» dediğini bulabildik. (Konya nüshası, s. 51, satır. 19-26). Fakat şu muhakkak ki Şems'i meşrep ve hal bakımından olduğu gibi sözleriyle de tarikat erbabından ve klâsik sûfîlerden saymamıza imkân yok. O, Şuttâr taifesinden ve Melâmetî neşesini haiz bir er. Şeyhi olan ve hal tercemesini bilmediğimiz Tebrizli Sepetçi ve Zembilci Ebû-Bekr, belki de bir Kalenderî şeyhiydi. «Sele-bâf» diye anıldığına ve bir sanat sahibi olup esnaf bölüklerinden bir bölüğe mensup bulunduğuna göre de herhalde Fütüvvet erbabındandı. Netekim Şems'in de Fütüvvet ehliyle münasebeti var. «Makaalât» teki şu sözler bunu açıkça gösteriyor: «Fütüvvet Âdem'e erişti, böyleydi. İbrahîm'e erişince de böyleydi. Emîrül mü'minîn Alî'ye erişince de böyleydi. Her biri, zamanlarında kendi miktarlarınca sözler söylemekteydiler. Benim nöbetim gelince çok ısrar ettilerse de ben birşey söylemedim, söylemem dedim. Orda bir derviş vardı, başını aşağıya eğmişti, hiçbir şey söylememişti. Bunun üzerine söylemeyi arzuladım, dedim ki: İnsan, ömründe ancak bir kerecik bir küçük ve ehemmiyetsiz suç işleyebilir. İşledi mi de artık ömrü boyunca babasının yolunu tutup o suça istiğfar etmesi gerektir. Çünkü babasına benzeyen zulmetmez derler. Bu sözleri söyledim ve Adem'in nasıl küçük bir suç işleyip ne tarzda tövbe ettiğini anlatmaya koyuldum.» (s. 112, satır. 17 - 21). Görülüyor ki Şems, bu sözlerle âdeta bir Fütüvvet eri gibi konuşuyor, Fütüvvetin yeni bir tarifini yapıyor, mevcut tariflere bir yeni tarif katıyor. Şems'in bu sözleri, aynı zamanda Konya'ya ikinci gelişinde kendisini Mevlânâ ile beraber karşılayanların arasında Fütüvvet ehlinin de bulunuşunun mânasını açıklamaktadır (Eflâkî, 175. a).
Ancak şunu da söyleyelim ki Şems, ister Kalenderiyyeden bir şeyhe mensub olsun, ister Fütüvvet yolunda ilerlemiş ve ahîlik mâkamına ulaşmış bulunsun, Şuttârdan olduğu ve bir Melâmetîden daha ziyade melâmeti temsil ettiği muhakkak bulunan bu zat, ömrü boyunca herhangi bir yola bağlanmış değil. O, bulut altına girmeyen yakıcı, kavurucu bir güneş. Yanmış, yakmış, ziyasiyle ortalığı aydınlatmış, kâinata Mevlânâ'yı göstermiştir. O, dibi, kıyısı görünmeyen, dalgalanıp köpüren bir deniz. Coşmuş, kabarmış, kıyıya değer biçilmez bir inci olan Mevlânâ'yı armağan etmiştir.
***
[17] -Risâlat-al-Malâmatıyya» dan, bildiğimize göre önce R. Hartmann bahsetmiştir (Z. D. M. G, Band LXXII, P. 193 - 198). Hartmann'ın Der İslamiche Oryent'da çıkan makalesini (İndex. III) Köprülüzade Ahmed Cemâl, türkçeye çevirmiştir (Darülfünun Edebiyat Fakültesi Mecmuası, sene. 3. sayı. 6, Nisan - Mayıs - 1340, İstanbul - Matbaa-i Âmire. 1924 — 1340, s. 277 — 322). Dâr-al-kütüb-al-Mısrıyya'da 178 no. da bir nüshası bulunan bu mühim eserin diğer bir nüshası Berlin K. de 3388 no. da, diğer bir nüshası da Britanya Müzesinde 7555 no. da kayıtlıdır [Dr. Abu-l-Alâ Afîfî: al-Malâmatıyyatı va-l-Sûfiyyatı va ahl-al- Futuvva, Mısır, 1945 — 1364, s. 83). Hicrî 999 da istinsah edilmiş bir başka nüshası da Millet K. de Reşid Efendi kitapları arasında, 453 no. da kayıtlı mecmuadadır (v. 120-124). Dr. Abu-l-Alâ Afîfî, yukarıda bahsettiğimiz eserinde, İstanbul metninden istifade etmeyerek bu risalenin metnini basmış (s. 86 - 120) ve risaleye değerli notlar ilâve etmiştir ki bu eser, baştan sona kadar ve aynen merhum Ömer Rıza Doğrul tarafından pek az ve lüzumsuz eklentilerle türkçeye çevrilmiş ve kendi adına telif bir esermiş gibi İstanbul'da bastırılmıştır (İnkılâp Kitabevi, 1950).
[18] Bu mesnevî, bugün ortada yoktur.
[Î9] XV. yüzyıl şâir ve naşirlerinden Vâhidî'nın 1522 sonlarında (929 safer iptidaları) yazdığı «Menâkıb-ı Hâce-i cihan ve Netîce-i can- adlı ve yer-yer şiirlerle bezenmiş kitabı bu zümrelerle Bektaşî, Şemsî ve Mevlevîlerin giyim ve inançları hakkında pek değerli bilgiyi İhtiva eder. Telif tarihinden 84 yıl sonra yazılmış bir nüshası bizde bulunan bu kitabın, nisbeten yeni bir nüshası da Süleymaniye Kütüphanesinde Halet Efendi kitapları arasında 242 no. da kayıtlıdır. XVII. yüzyılda Celvetî şeyhlerinden Karakaş-zade Ömer, bu kitabı biraz daha ıstılahlara boğarak «Nûr-al-hüdâ ll-men-ihtedâ» adiyle kendisine maletmiştir. «Menâkıb-ı Hâce-i cihan» dan, Önce «Türkiyat Mecmuası» nda biz bahsettik (c. III, 1935, ist. Devlet Matbaası, s. 129 - 132].
[20] Der ayn-i hüfr cevheri îman rubûdeî
Der dûzahîy-yu cennet u kovser girifteî ly ârifî ki ez sırı ma'ruf vâkıff Vey sâdeî ki reng-1 kalender girifteî
[21] Çu şeb şod cumlegân der hâb reftend
Heme çün mâhîyân der âb reftend
Herhe ender gam-ı esbâb îşan
Kalender-vâr bî esbâb reftend
[22] Haşem-ı ışk derâmed rubuz-ı şehr berâmed
Hele ey yâr-t kalender bişinov bang-i selâmet
[23] Nist kalender ez beşer yek be tu goft-i muhtasar
Cümle nazar buved nazar der hamuşî kelâm-ı dil
[24] Kad câe kalenderim mubahı
Yâ sâkıyu akbilî bi râhî
Vaskıyhf keza ilessabâhî
Yâ mu'teemdlyy-u yâ şifâî
[25] Goftem be kalenderi ki binger .
K'on çarh çl şod duta çl dâred
Goftâ ki ferâgatlst mârâ
K'o hod çİ kesest yâ çl dâred
[26] Pes mâ çl zenîm ey kalender
Ender girihî girih-guşâ nî
Mahdûmi-l Şems-i dîn-i Tebriz
Çun horşîdet derin semâ nî
[27] Tâ ki kalender dil-i men dâd mey-i muzhil-i men
Raks - künan delk - keşân cânib-i hammâr şodem
[28] Baka ender baka bâşed tarıyk-ı kem - zenân iy dil
Yakıyn - ender yakıyn bâşed kalender bî gumân [y dil Şunûdi Şems-İ Tebrîzî guman bordî ezû çîzî Yeki sırr-ı dil • âvîz! be tu âmed iyân iy dil
[29] Bicû bûy-ı Hak ez dehân-ı kalender
Be cid çün bicûyî yakıyn mahrem âyî
[30] Abdülbâkİ Gölpınarlı: Seçme rubailer: Maarif V. İslâm - Şark Klâsikleri: 11 ît. - 1945, s. 23, Rubai : LXXXIX.
[31] On bade ki ber halk harâmest haram
Ber cân-ı kalenderan müdâmest müdâm Hân iy sâkıy megû temâmest temam Âgâz-u temâın-ı mâ kudâmest kudâm
[32] Kalender gerçi fârîğ mînemâyed
Ve liykin nîst ez esrar fariğ Zi evvel mîkeşed û hâr-ı bisyâr Heme gül keşt-u keşt ez har fârtğ
Kalender hest der keşti nişeste Revan der râh-u ez reftâr fariğ
[33] Tacın, başa geçen ve çok defa üstteki kısımdan ayrı ve dikişle o kısma birleşmiş bir parça olan kısmına lenger, tepeyi örten üst kısmına kubbe, kubbede ve lengerde bulunan parçalara terk, yahut türkçe olarak dilim denir.
[34] Yassı ve keskin olan Mevlevî külahına, kılıca benzetilerek bu ad verilmiştir.
[35] Sûre. XLIX, el-Hucurât, âyet. 2. Bu âyetin nüzul sebebi, yüksek sesle Kur'ân •jyus değildir, tefsirlere bakınız.
Mevlana Celaleddin - Hayatı, Eserleri, Fesefesi 1999 sh. 60-66
3 Mart 2008 Pazartesi
AVAM'DAN OLMAYANLAR / MEVLÂNA'NIN ASIL ADAMLARI- A.Gölpınarlı
AVAM'DAN OLMAYANLAR / MEVLÂNA'NIN ASIL ADAMLARI
Kızı bir gün hizmetçisini incitmişti. Orda bulunan Mevlâna'nın canı pek sıkılmış, kızına istermisin demişti, fetvâ vereyim, bütün âlemde ne kul vardır, ne cariye, hepimiz kardeşiz (Eflaki 102. b)
(...)
Mevlânanın asıl adamları halk tabakasındandı, onları severdi. Mevlâna, asıl müridleri, babasiyle göçenlerden Muhammed Hâdim, Erzincanlı hekim Alâeddin, Mevlâna'nın müdahalesiyle idamdan kurtulan rum Alâeddin Süryanos, Konya ahilerinin reisi Ahi Ahmet Şah, Kazzaz Ahi Ahmet, çiftçi Ahi Muhammed Seydâverî, Konyada kürkçüler hamamında natırlık eden Ahi Natur, ressam Rum Aynüddevle,mimar Tebrizi Bedreddin, Çoban Dellâk (berber), Konyalı tâcir Hacı Emire, Hânende Şerefeddin Osman, Bedreddin Neccar (dülger ve marangoz), ressam Bedredin Yavaş, Hacac Nessac (dokumacı), Şeyh Gehvâreger (beşikçi), Neyzen Hamza (Kutb-ı Nâyî), debbağ Hüsameddin, ressam Rum Kaloyan, Kemâl Kavvâl (Hânende), rebab çalan Ebûbekr, Nâsireddin Kattânî (pamukçu), marangoz Mahmut ve Sinâneddin,çulhalar, kasaplar, tabağlar, esnaf, işçi, sanatkâr, Müslüman ve Hristiyan halktı, Mevlânanın etrafına bunlar toplanmıştı.
(...)
Muineddin; Şeyh Sadreddin'in evinde bir meclis tertip etmişti. Kemâleddin Emir-i mahfil, sohbet esnasında, Mevlanâ'nın adamları acaip adamlar dedi, çoğu halktan, şehirdeki esnaf ve işçi taifesinden. Fazilet ve bilgi erbabı, yanına hemen-hemen hiç varmıyor gibi. Fakat nerde bir çulha, nerde bir bakkal,nerde bir terzi varsa onu müridliğe kabul ediyor. Devrinde halkın esnafın ve işçinin nasıl aşağı görüldüğünü de bildiren bu sözleri duyunca Mevlâna, pek gücendi ve a kahpenin kardeşi dedi, Mansûr'umuz hallaç değil miydi? Buhârâlı ebubekr bez dokumaz mıydı, bir başka kâmil camcı değil miydi? Sanatlarının irfanlarına ne ziyanı dokundu? (Eflaki 40. b)
Zaten o, kendisini sevenlere, mutlaka ellerinin emeğiyle geçinmelerini, mutlaka bir iş yapmalarını, alış-verişte bulunmalarını tavsiye eder ve dostlaımızdan bu yolu tutmayan, bir pula değmez derdi (Eflaki 65. a). halk, beşı sıkıldıkça ona koşar, şikâyetlerini ona söyler, ondan teselli umardı....
O en tehlikeli zamanlarda bile halktan ayrılmamıştı.
KAYNAK: Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddin, Hayatı, Eserleri, Felsefesi, İnkılâp, İstanbul, 1999, sayfa 218-20.
Kızı bir gün hizmetçisini incitmişti. Orda bulunan Mevlâna'nın canı pek sıkılmış, kızına istermisin demişti, fetvâ vereyim, bütün âlemde ne kul vardır, ne cariye, hepimiz kardeşiz (Eflaki 102. b)
(...)
Mevlânanın asıl adamları halk tabakasındandı, onları severdi. Mevlâna, asıl müridleri, babasiyle göçenlerden Muhammed Hâdim, Erzincanlı hekim Alâeddin, Mevlâna'nın müdahalesiyle idamdan kurtulan rum Alâeddin Süryanos, Konya ahilerinin reisi Ahi Ahmet Şah, Kazzaz Ahi Ahmet, çiftçi Ahi Muhammed Seydâverî, Konyada kürkçüler hamamında natırlık eden Ahi Natur, ressam Rum Aynüddevle,mimar Tebrizi Bedreddin, Çoban Dellâk (berber), Konyalı tâcir Hacı Emire, Hânende Şerefeddin Osman, Bedreddin Neccar (dülger ve marangoz), ressam Bedredin Yavaş, Hacac Nessac (dokumacı), Şeyh Gehvâreger (beşikçi), Neyzen Hamza (Kutb-ı Nâyî), debbağ Hüsameddin, ressam Rum Kaloyan, Kemâl Kavvâl (Hânende), rebab çalan Ebûbekr, Nâsireddin Kattânî (pamukçu), marangoz Mahmut ve Sinâneddin,çulhalar, kasaplar, tabağlar, esnaf, işçi, sanatkâr, Müslüman ve Hristiyan halktı, Mevlânanın etrafına bunlar toplanmıştı.
(...)
Muineddin; Şeyh Sadreddin'in evinde bir meclis tertip etmişti. Kemâleddin Emir-i mahfil, sohbet esnasında, Mevlanâ'nın adamları acaip adamlar dedi, çoğu halktan, şehirdeki esnaf ve işçi taifesinden. Fazilet ve bilgi erbabı, yanına hemen-hemen hiç varmıyor gibi. Fakat nerde bir çulha, nerde bir bakkal,nerde bir terzi varsa onu müridliğe kabul ediyor. Devrinde halkın esnafın ve işçinin nasıl aşağı görüldüğünü de bildiren bu sözleri duyunca Mevlâna, pek gücendi ve a kahpenin kardeşi dedi, Mansûr'umuz hallaç değil miydi? Buhârâlı ebubekr bez dokumaz mıydı, bir başka kâmil camcı değil miydi? Sanatlarının irfanlarına ne ziyanı dokundu? (Eflaki 40. b)
Zaten o, kendisini sevenlere, mutlaka ellerinin emeğiyle geçinmelerini, mutlaka bir iş yapmalarını, alış-verişte bulunmalarını tavsiye eder ve dostlaımızdan bu yolu tutmayan, bir pula değmez derdi (Eflaki 65. a). halk, beşı sıkıldıkça ona koşar, şikâyetlerini ona söyler, ondan teselli umardı....
O en tehlikeli zamanlarda bile halktan ayrılmamıştı.
KAYNAK: Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddin, Hayatı, Eserleri, Felsefesi, İnkılâp, İstanbul, 1999, sayfa 218-20.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)