9 Mayıs 2008 Cuma

Tarih Dersleri II - Roma

Tarih Dersleri’nde Roma...
Roma’dayız. Roma nın idare merkezi sayılabilecek Campidoglio yani ünlü Capitol.



İSTANBUL - Capitol, Roma’nın efsaneye göre yedi tepeye göre en merkezde bulunanı. Bütün öbür tepelerin hepsinde Roma’yı kuran ailelelerin yani patricilerin mekanı var. Capitol’de biraraya gelmişler ve idareyi, senatoyu burada meydana getirmişler. Ünlü sözler var: “Capitol’e çıkan yol Tarpeus Kayalıkları’nda biter” diye çünkü siyasi mahkumları bu tepenin arkasındaki kayalardan mancınıkla atıyorlarmış. Bugün Campidoglio veya eski adıyla Capitol birtakım lonca merkezlerinin bulunduğu odaları ihtiva ediyor. Tabi ki artık böyle bir roma yok. şu anda burada çok ünlü Capitol müzeleri var ve Roma Belediyesi toplanıyor.Yeri gelmişken söyleyelim Roma ‘nın kurulduğu sayılan 750. yıl aynı zamanda takvim başlangıcıydı ve hıristiyanlık ortaya çıktıktan sonra da çok uzun zaman yani 500’lerei 6.ncı asra kadar “Ab Urbe Condite (AUC)” şehrin kuruluşundan başlayan takvim kullanıldı. Ancak o zaman Hz.İsa’nın doğumunu miladı tespit etmek hıristiyanların aklına geldi, resmen imparatorluk dini olduktan 100 küsür sene sonra.
Haberin devamı

...Göreceğiz... Bu Capitol bütün Roma tarihine yani dünya tarihine hükmeden bir yer olmuş. Buradan sonra hakimiyet İstanbul’a geçmiştir ve, o İstanbul ki, onun dünya yüzündeki hakimiyeti en azından Doğu Avrupa, Doğu Akdeniz ve Türkler geldikten sonra Ortadoğu’daki, Rumeli’deki hakimiyeti de toplam 2000 yıla yaklaşmaktadır.

Roma’nın merkezindeyiz. Forum Romano. Yolları görüyorsunuz. Çarşıların kalıntısını görüyorsunuz. Devlet binaları buradaydı ve tabi bugünkünün çok altında bir seviyede. Muzaffer Roma Lejyonları Kuzey Avrupa’dan veya Ortadoğu’dan geldikleri vakit bu tak-ı zaferin altından geçmişlerdir. İnsanlar ondan sonra bunu taklit ettiler. Bu tak her yerde yapıldı. Paris’in ortasındaki Etoile’de ortasında gördüğünüz gibi. İşte buradan da Capitol’e çıkılıyor ve Capitol de de Roma Senatosu yani Patrici ailelerinin temsilcilerinin oturduğu yer. Karşımızda Palatina Tepesi, Roma’yı meydana getiren yedi tepeden bir tanesi ve her tepede bir aile, bir klan yahut bir “gents” dedikleri oturmuştur. İnsanlar burayı her zaman Roma diye telaffuz etmemişlerdir. Urbis, urbs, şehir demek yetmiştir. Tıpkı İstanbul’a polis, şehir demek olduğu gibi. Nitekim Osmanlı Devri’nde de Dersaadet, Der-aliye , Payitaht demekle yetinmişler çünkü başkası dünyada yok. Varsa da pek kale alınacak bir yer değil. Bugün burada kazılar devam ediyor ve katmanları gördüğünüz gibi Roma devri yapıları, onların üzerine Orta Çağ’dan bu yana gelen kiliseler ve diğer Rönesans sonrası yapıların katlanmasını görüyorsunuz.

Pantheon denen bir olay var Roma’da. Pantheon ne demektir? Roma’nın tanrılarının ama giderayak kozmopolit bir dünya imparatorluğunun fethettiği ülkelerdeki yerli tanrılarının da, yani Mısır’ın İsis’i, Anadolu’nun Kibele’si ve birçok tanrıların buradaki insanlar tarafından kabulüyle bir imparatorluk Pantheon’u haline gelmesidir. Onu yaptıran aslında Julius Sezar’dan sonra İmparator Augustus’un damadı olan, herkesin bildiği gibi Marcus Agrippa’dır. M.Ö. 5. yüzyılda yaptığı söyleniyor. Ter Consulatum Dicit, Intertio Consulatum panteon konsüllük. 3 konsüllük yapmış. Üçüncüde Pantheonu yaptırmış. Bunun özelliği kalın bir duvar, bir bardak gibi, üstünde kubbenin oturtulmasıdır. Çok geniş bir kubbedir, büyük bir icattır. Ancak Ayasofya bunu altı asır sonra geçmiştir. Kemerlerin ve sütunların üzerine büyük bir kubbeyi oturtarak Ayasofya’yı tekrar geçmek de ta Rönesans’ı bulmuştur, Mimar Sinan ı bulmuştur, dokuz asır daha geçmiştir.

Demek ki büyük bir medeniyet var ortada. Merkezi burası, bir ucu bizim ülkemizde, öbür ucu da Britanya Adaları’nda. Bunun devamı ikiye ayrılma dolayısıyla Bizans olmuş ve Justinien zamanında , Justinien son derece Roma İmparatoru rolünü benimsediği ve Latin kültürüne dinine çok hayran olduğu için İtalya’yı,İspanya’yı ve Kuzey Afrika’yı bir ara hakimiyeti altına almış ama bir ara. Asıl ondan sonradır ki Osmanlı İmparatorluğu devrinde Balkanlar ve Roma’nın hiçbir zaman ulaşamadığı Mezopotamya ve Irak dediğimiz bölge, Kafkasya, Ukrayna’nın güneyi, aşağı yukarı Mısır’ın güneyi’ne kadar çıkışla bir nevi Roma İmparatorluğu devam etmiştir. Bu, çok açık bir şeydir ki Fransız İhtilali’ne kadar antik dünyanın, eski dünyanın Türkler sayesinde bir ölçüde devamıdır. O bakımdan bu şehir bizim için çok büyük önem arz ediyor.

Özellikle Niğbolu Savaşı’ndan beri Roma’daki papaların politikalarının ana yönü Türkler olmuştur. Başka çare de yoktur çünkü artık Balkanlar’a yerleşen ve bilhassa 1480’de İtalya’ya adım atan bir imparatorlukla karşı karşıyadırlar. Tabi papaların Türklere karşı Haçlı Seferlerini birleştirme çabaları, şunu belirtmek gerekir ki, büyük ölçüde başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu aşağı yukarı ta Lepanto yani İnebahtı’ya kadar netice vermeyecek bir politikadır. Avrupa’nın büyük kuvvetleri, Avusturya, Almanya bloku yani Habsburglar ve hanedanı karşısında Fransa , ve daha sonra Fransa’nın karşısında İspanya. Bir türlü biraraya gelemeyen hıristiyan ülkeler papa’nın işlerini güçleştirmektedir.

Bu, dış görünüş. İçeriye bakalım. Kimdir bu papalar? Papalar genellikle hepimizin bildiği gibi kardinallerin arasından seçilir. Peki bu kardinallar ne? İşte sorun burada. İtalya’nın ve bilhassa Roma’nın ünlü aileleri birbiri ardından papa çıkarıyorlar. Tabi hıristiyan dünyasında pek hoşnutlukla karşılanan şey değil ama bu ailelerin de eğitimi, bilimi, arkalarındaki servet birikimi Roma medeniyetini yani Rönesans’ı yaratmış vaziyette.

Şu anda Roma’da Farnese Sarayı’nın önündeyiz. Kardinal Alessandro Farnesi 15. asır sonunda bu gördüğümüz sarayı yaptırmış. Yapan mimarlar içinde Della Porta gibi ve özellikle Michelangelo gibileri var. Sizin anlayacağınız, üç,dört mimarın elinden çıkan, hem mimari eser olarak, hem cephesi, hem de içindeki tablolarıyla çok ünlü bir rönesans eseri bu. İçeri girmeye pek kalkmayın çünkü bugün değil, epey zamandan beri bu, Fransa sefareti. Eğer elçilikten bir yakınınız yoksa içeri giremezsiniz. Kapının önüne konan broşür sayfalarını tetkik etmekle yetinmek zorundasınız. Farnese sonradan 3. Paul olarak papa seçildi ve 1534’te papa seçilen Alessandro Farnese’nin veya 3.Paul’ün hiç şüphesiz ki politikasının yöneldiği en büyük adam Kanuni Sultan Süleyman’dı.

Şurasını önemle belirtmek gerekir. Ne 5.Nikolas’ın, ne 3. Paul’ün, ne 7.Clement’in Türklere karşı Haçlı Seferleri politikası iyi yürümedi. Katiyetle biraraya getiremediler. Biraraya gelenler hiçbir şey yapamadılar hatta ki toplantılarında da sadece saldırmazlık paktı imzalayıp ayrıldılar. Rönesans Dönemi’nin bu çıkmazı Doğu’da Türk İmparatorluğu’nun genişlemesini korudu. Bu büyük saray gibileri Roma’da çoktur. Kigi ailesinin sarayı, Barberinilerin sarayı orsiniler hiç şüphesiz ki rönesans Roması’ndaki zenginliklerdir. Bütün bunlar İtalyan coğrafyasının eseridir. itlya’nın kendi üretimi olmasa bile coğrafyanın eseridir ve bir ölçek de tabi bütün katolik dünyada daha doğrusu o zamandaki hıristiyan dünyada toplanan gelirlerin sonucunda ortaya çıkmıştır. Bunun bir şeyleri kışkırtacağı bazı hoşnutsuzlukları büyüteceği ve sonunda bölünen bir hıristiyanlığı yaratacağı açıktı.

Malta şövalyeleri tarihin akışı içerisinde bugün daha çok sosyal hizmetler, kurslar özellikle sağlık hizmetleri ile hıristiyanlık propagandasına devam eden bir tarikat haline dönüşmüştür. Bizim tarihimiz için önemi şudur: Bodrum Kalesi’ni aldık. Rodos Kalesi’ni Fatih Sultan Mehmet alamadı fakat Kanuni Sultan Süleyman Han fethetti. Üstünden, merkez olan Malta’yı ele geçiremedik. 2. Bayezid kardeşi olan Cem Sultan’la bir dahili savaşa tutuştuktan sonra Cem Sultan yenildi ve kurtuluşu önce Bodrum sonra Rodos’ta şövalyelere sığınarak sağladı. Ardından onu getirdiler Roma’ya ve Fransa’ya ve tekrar İtalya ‘ya. Talihsiz çok kabiliyetli cihangir cengaver şehzadenin hayatı da galiba papa Alexander Borgia’nın elinde onu Beyazid ‘den aldığı külliyetli para miktarı karşılığı şehzadeyi zehirlemesiyle bitti.

Burası roma’da, katolik dininin ve kilisenin en sadık beldelerinin yani silahlı şövalyelerinin merkezidir. Aventin tepesi üzerinde Malta şövalyeleri meydanındayız. Yanlarındaki dergahları gelenlerin de delikten baktıklarını görüyoruz. Ağaçlıklı bir yol nihai hedef San Pietro Kilisesi. Mimariyle birlikte kendi konumlarını ortaya koymaktadır. Malta şövalyeliği bizim tarihimizin içinde küçük adanın ne kadar önemli bir rol oynadığını ve bu önemli rolü de gene Akdeniz’deki Türk ilerlemesine borçlu olduğunu gösterir.

Aventin tepesinden Tiber’e bakıyoruz. Tiber Roma’ya hayat veren nehir ve Romalılar nehir tanrılarına tapınırlardı. Bunlardan bir tanesini de ülkemizdeki Kaiserus nehir tanrısı. ama en çok saygı duydukları tanrı Tiber’di yani bu nehrin tanrısıydı. Şöyle bir baktığımız zaman Roma ayaklarımızın altında. Uzakta Tiber’in kıvrımı sonunda San Pietro Kilisesi’nin kubbesi ve kuleleri görünüyor. Bu tarafta ise çok ilginç, düğün pastası denen Romalıların pek sevmediği 19.yy da yapılan Risorgimento Anıtı. Biraz onun aşağısında gördüğümüz Santa Maria in Cosmetin Kilisesi. Şu dörtgen şeklindeki kubbe Roma’nın ünlü sinagogu 19 asırda yapılmış. Roma biliyorsunuz bu vakte kadar henüz cami yapılmayan bir şehir. Müslüman azınlığın hayli kalabalık sayıda olmasına rağmen ve sinagog da aslında musevi dünyasının en güzel binalarından biri. Roma profilden en güzel görünüme sahip olduğu şehirlerden biri. Bu profil hiç şüphesiz ki Nea Roma denen İstanbul’da daha başka bir önem kazanmaktadır.

Aslında tarihi Roma’nın tam ortasında bulunuyoruz çünkü yanıbaşımızda Aventin, orada Palatina Tepeleri ve nihayet şehrin yönetildiği Capitol binalarının arkasında.Bunların adeta üçünün merkezinde ve Tiber kıyısında çok önemli bir yapı var.Tarih boyunca bilinen Vesta Mabedi.Vesta Mabedi’nin rahibeleri bakireydi.Bu çok eskiden kalma arkaik bir müesseseydi ve burada yanan ateş-i ebedi, ebedi ateş sayılıyor. Roma’nın kudretinin ve tanrılarının hakimiyetinin temsilcisiydi.İlk defa 5’nci asırda İmparator Teodusius hıristiyanlığı resmen din olarak kabul ettirdikten sonra bu ateş söndürülmüş ve rahibeler dağıtılmıştır. Demek ki daha 4.asırda hıristiyan Konstantin’in zamanında bile imparatorluk henüz resmen hıristiyan değildi.

Bu yapının yanında 17 ve 18’nci asırdan kalma 1715 tarihli Carlo Bizzaccheri. Bizzaccheri çok önemli bir barok heykeltraştır ve onun yaptığı kilisenin karşısındaki abidevi anıtsal çeşmeyi görüyorsunuz. Yani bir aşağı bir yukarı birkaç yüz metrekarenin içinde Roma’nın çok eski tarihi Barok İtalya ve tabi Ortaçağ. Karşımızdaki kilise çok önemli, “Santa Maria in Cosmetin” adlı bir kilisedir bu. Bu kilise de tabi Roma’daki birçok kiliseler gibi eski Roma’daki mabetlerin üzerine kurulmuştur. Nitekim, kilisenin girişinde, narteks kısmında da “Bocca Della Verita” denen yani “doğruluk ağzı”. Eğer yalan söylerseniz elinizi onun içine soktuğunuz zaman sizi ısırıyor bu taş aslan. Bu, eski Roma’dan kalma bir inanç, bir ziyaretgah hıristiyanlıkta da ayne devam etmiş.

Peki bu kilisenin üzerinde niçin duruyoruz? Bu, Roma’nın hıristiyanlık sanatında belki çok önemli değil ama bizim için çok önemli. Bizans, yani Doğu Roma İmparatorluğu 15’nci asrın ilk yarısında artık hayatın sona ereceği endişesi ve paniği içindeydi. Ortodoksluk mezhebi ve kilisesi, batı tarafından, katolik kilisesi tarafından şiddetle takvim ediliyordu ve tarihte böyle tekerrürü andıran manzaralar vardır. inanışınız ve tavrınızı ıslah etmeniz ve bize gelmeniz gerekir. Katolik kilisesinin teklifi buydu. Sondan bir evvelki imparator Manuel Palaiologos bunu kabul etti tabi ve Ferrera ve Floransa’da konsüller toplandı 1442 -44.

Demek ki 15.asırda bu batı taraftarlığı Bizans’ta çok eskiden beri vardı ama azınlığındı.Nitekim toplantıdan sonra, konsülden sonra ne Bizans bunu kabul etti sonradan patriğin tayin edeceği, Scholarius’un başkanlığındaki bir grup imparatora bayrak kaldırdı, karşı çıktı.Rusya İsidor’u hapse attı, kabul etmedi o da katolik birleşmesini ve bu abide böyle uzakataki ama uzun zaman Osmanlı İmparatorluğu’nda da var olan katolik mezhepteki yunanlılar için bir merkez olarak kaldı.

Vatikan Tepesi eski Roma’nın, klasik Roma’nın tepelerinden biri. şunun için çok önemli. Vatikan’da imparator Neron’un da dahil olduğu kibele kültü hakimdi. Yani Kibele tanrıçaya tapınılırdı. Ve rivayete göre, o zamanki yazarların anlattığına göre de bu ayinlerde insan da kurban ediliyormuş ki Roma dini o safhayı çoktan geçmişti. Onun için şehrin halkı orayı sevmezdi. Ve bu ayinlerdeki sahneler de o zamandaki Roma’da bile tahammül edilir şeyler değildi. Günah tepesi diye biliniyordu. Ve hristiyanlığın mübeşşiri ve kilisenin kurucusu Saint-Pierre ve Paul burada faaliyet gösterdiler. Ve Saint-Pierre orada biliyorsunuz idama mahkum edildiği için de bugün kilise de o ismi taşıyor.

Vittorio Emmanuele, 2. Vittorio Emmanuele adına yapılan köprü bulvarı Vatikan’a bağlıyor. Ortada akan Tiber nehri bildiğimiz Vatikan’dan ayrılan bir sınır gibi. Malumdur ki İtalya birliği teşekkül edene ve Garibaldi kuvvetleri Roma’yı işgal edene kadar papalık İtalya’nın ortasında aşağı yukarı Venedik sınırlarına ve güneyde de Napoli krallığına kadar İtalya’nın ortasına hakimdi ve papalık devleti deniyordu buna. İtalyan birliğini isteyen İtalyan milliyetçilerinin başlıca hedefleri papalıktı. Nitekim Roma işgal edildikten sonra yeni kurulan krallığın merkezi de Torino’dan buraya taşındı. Ve papa bunun üzerine bu yeni tasavvura çok kızarak dünyevi hakimiyetini kaybettiği için Vatikan’ı terk etti. Orda San Pietro kilisesi civarında oturuyordu. Şehrin içindeki Lateran kilisesine San Pietro Lateran’a çekildi. Ve ondan sonra da papalık dünyaya oradan hükmetti, kiliseler dünyasına. Ta ki 1924 1926 arasında Mussolini kendisi hiç de o kadar katolik olmamasına rağmen, hatta oldukça ateist olmasına rağmen İtalyan halkının sesine kulak verdi. Ve Lateran’da yapılan ki Lateran antlaşması bu, papalığa bugünkü statüsünü verdi.

Vatikan dünyanın küçük bir devleti, çok küçük bir devlet. Bütün sınırları, kilisenin etrafındaki bazı araziler, artı Roma içindeki Lateran kilisesi gibi bazı kiliselerin ve yerlerin etrafında sadece bu gördüğümüz Sant’ Angelo kalesi, San Pietro kilisesi, etraftaki bahçeler, bir de Roma’nın içindeki Lateran kilisesi ve diğer bazı kiliselerin, ki etrafı sarı çizgiyle çizilmiştir, arazisini kapsıyor. İtalya’yla gümrük ve para birliği içinde ama pulları kendi basıyor. Bu küçük devletin görünüşte sadece 1502 kadar papa, kardinallar, rahipler ve rahibelerden oluşan bir nüfusu var. Ama şunu söyleyeyim Avrupa dünyasının ve dünyanın en mükemmel, en zengin, en iyi yönetilen müzesi burada. Vatikan sınırsız sanat zenginliklerini koruyan bir kuvvet ve sadece bu yüzden bu devletin yaşaması istenir. Çünkü başka hiçbir memleket bu kadar kültür ve sanat zenginliğini, bu kadar iyi ve ehemmiyetle koruyup idare edemez. Tabi ki Vatikan’ın bütün dünyada çok kalabalık bir cemaatin üzerinde müthiş bir etkisi var ve böyle bir kuvvetin sadece din işleriyle uğraştığını düşünmek de fazla iyimserlik olur. Hem İtalya’nın, hem Avrupa’nın hem dünyanın politikası içindeler. Galiba bizim de başımızda bu yeni bir düzen.

Ama bugün değil sadece, mazide de Osmanlı İmparatorluğu Vatikan’la çok uğraşmıştır. 1453’te İstanbul alındı alınalı Roma artık Türklerin bir gerçek olduğunu kabul etmek zorunda kaldı. Ve 2. Pius bu nedenle Fatih Sultan Mehmet’e bir mektup yazdı. Bu mektupta kendisinin aqua pars, bir parça suyla bütün hristiyan dünyasının başına geçebileceğini söylüyor. Yani vaftiz olmasını teklif ediyordu. Bu mektup gelmemiştir. Ama müsvetteleri arşivlerde bulundu ve galiba Franz Babinger bu mektubu gerçekten padişaha ulaşmış gibi büyük bir abartıyla eserinde ele almıştır.
2. Pius’un beyhude uğraşmaları Fatih’in 1480’de Gedik Ahmet Paşa’yı Güney İtalya’ da Otranto’ya sevkiyle ortaya çıktı. Otranto fethedildi ve İtalya’ya ayak basıldı. Bir hafta içerisinde Vatikan bu korkunç haberle sarsıldı. Ne yazık ki padişahın Gebze sahrasında hedefi belli olmayan gizli tutulan bir seferin başında aniden zehirlenerek ölmesi ve ardından 2. Bayezid’in daha pasif bir politika gütmesiyle İtalya seferi durdu.

Türkler İtalya’ya çıksaydı ne olurdu? Tarihçilikte tahminleri yapmak zordur. Ama herhalde Rönesans kültürünün çoktan beri Osmanlı sarayına ve cemiyetine girmeye başlayan Rönesans resminin ve heykelinin bu kanalda devam edeceği bir gerçek.

Papalık 15. asırdan beri sarsılmaya başladı. Kendini sarsanlar sırf türkler değildi aynı zamanda protestanlardı. Ve özellikle Türklerin imparatorluğu Kanuni Sultan Süleyman devrinde her yerde, hem Avrupa’da, hem de Macaristan’da, protestanları ve kalvinistleri katolik dünyaya karşı desteklemeye devam etti. 18. yy’ da papalık Avrupa’daki önemini kaybetmeye başlamıştı. Galiba 15.yy’ ın ve 16.yy’ ın Vatikan’da San Pietro ‘da taç giyen son hükümdarı, ki 3. Paul’ün elindendir, bir daha tekrarı olmayacak. Napolyon ise imparatorluk tacını giymek için papa’yı Paris’e getirtmiştir.

Bugün Vatikan hristiyan dünyanın hepsine hükmetmiyor. Ama yine de zengin bir kurum ve artık öbür kiliselerle bir üniversal collegium, bir birlik kurma çabası içindedir. Bu, her şeye rağmen kiliseler arasındaki ayrılığı ortadan kaldırmış değil. Büyük Justinien zamanında dünyada bir kilise vardı. Roma, hristiyanlığın merkezi değilse de, Roma’daki piskopos yani papa en birinci derecede protokolda ve münakaşalarda birinci yere sahip bir başrahipti. Bu gittikçe zayıfladı. Özellikle 11. asırda İstanbul Roma arasında karşılıklı afarozla ortodoks ve katolik ayrılığı ortaya çıktı. İşte bu ayrılığı bilhassa Fatih Sultan Mehmet çok iyi kullanmıştır. Katolisizm karşıtı olan zümrelere ve onun başındaki Gennadius’u büyük bir törenle patrik tayin etti. Böyle bir politika güttü. Ve Allah bilir İtalya’yı alsa buradaki papayı gene başka yere karşı kullanmaya devam edecekti.

Karşımızda ünlü San Pietro kilisesi var. Floransa’daki Maggiore, Fiori Roma’daki Maggiore, Floransa’daki Santa Maria del Fiore gibi ünlü kiliseler gibi kubbesiyle meşhur. Söylemeye hiç lüzum yok 6. asırda Ayasofya’dan sonra gerçekten bin yıla yakın bir zaman geçmiş o kubbeyi o yapıyı geçmek için. Kubbenin en zarif örneklerini de rönesans ortaya koyunca, İtalya’daki mimarlardan çok galiba Osmanlı İmparatorluğu’nun mimar başısı Sinan geliyor. Bu, kilisenin yapımı hemen hemen 16. asrın sonunu bulmuştur bugünkü haliyle ortaya çıkması için . Bir hayli uğraşılmıştır. Bramante gibi ve ünlü mimar Mikelangelo gibi meşhurlar işin içine girdiği halde. San Pietro bugün papalığın kilisesi. Aslında Roma’daki papalık kilisesi Lateran’ dır. Ama şu anda papa bu kilisenin başındadır. Her zaman öyle oldu ve San Pietro kilisesi İsviçreli muhafızlar tarafından korunur. Tamamen sembolik bir korumadır bugün için. Bütün dünyanın hristiyanları muayen günlerde burada toplanır. Turistik bakımdan en çekici yerlerden biri olduğunu söylemeye lüzum yok. Papa, Saint- Pierre’ in vekilidir. Saint- Pierre biliyorsunuz havarilerden Şimon’dur. Ve Şimon Hazreti İsa tarafından hristiyan inanışa göre kilisenin başına tayin edilmiştir. Papa onun vekilidir, Roma’nın piskoposu olarak. Her halikarda 10. ve 11. asırdan itibaren ve ardından protestanlık ortaya çıktıktan sonra bu hakimiyeti tartışılır hale gelse de, kendine inanan çevrelerde tanrının yeryüzündeki naibidir. Çünkü Saint- Pierre tanrının o da Saint- Pierre’in naibidir. Ve bu niabet bütün kiliselerin büyüklerine gider. Yanındaki en büyük organ kardinaller tarafından oluşan collegium’dur. Papa seçimini bu organ yapar. İçerideki Sistine capelli de, şapelde yapılır. Bu seçimin sonunda, seçim belli olduktan sonra oy pusulaları aynı yerde yakılır. Çıkan duman üzerine hristiyan dünyası Habemus papam , artık bir papamız var diye bu ilan edilir bu dumanın üzerine. Ve papa görevine başlamış olur kaybı hayat şartıyla kutsanmıştır ve 19. asırdaki bir kavgadan dolayı infallable yani yanılmazdır.

Vatikan’ın arşivleri ve müzeleri çok meşhurdur. Bu arşivler ve kütüphanenin içinde gizli bir bölüm vardır. Spekülasyon konusudur. Fakat bir şey çok açıktır. Çok daha eskiden fragmanlar halinde bilgiler ve dokümanlar olmasına rağmen 1135’ ten itibaren dünya hakkında çok düzenli raporlar burada saklanır. Söylemeye lüzum yok bunlar en başta Selçuklu Türkiyesi’ni ve Osmanlı Türkiyesi’ni içerir. Demek ki tarihimizin çok önemli bir kısmı bu arşivlerin iyi etüt edilmesine bağlıdır.

6 Mayıs 2008 Salı

Keramet Üzerine

Kerâmete bakışı

Sûfiler, kerâmeti ikiye ayırırlar; Kerâmeti kevniye, kerâmeti ilmiye. Kerâmeti kevniye, yâni olan, görünen kerâmet, tebiat kanunlarına aykırı bir şeyin olmasıdır. Kerâmeti ilmiye, yâni bilgiye ait kerâmet, erenin sözü, yazısı ve gönüllere tesiridir. Bu buluş, şeriatçıların, peyagmbererin mucizelerini “geçici ve kalan mucizeler” diye ikiye ayırmalarından doşmuş olsa gerektir. Meselâ Muhammed Peygamber’in en büyük mucizesi Kur’ân’dır. Öbür mucizelerinin hepsi zamanında olmuş, gelip-gitmiştir. Fakat Kur’ân, kalan mucizesidir.

Bütün sûfiler, kerâmeti kabul etmekle beraber ilmî kerâmeti üstün görürler. Bilhassa eski Melâmetilerle XV. Yüzyıldan itibaren aynı neşeyi yürüten Melâmî-Hamzavîler ve gene Melâmet neşesine sahîb olan Mevlevîler, kerâmeti bayağı bir şey görürürler, ona hiç ehemiyet vermez ve onu “hayz-ı ricâl-erkeklerin hayız görmesi” sayarlar. Fakat gene de bütün sûfî biyografileri, Melâmîler de dahil olmak üzere, kerâmetlerle doludur. Esas itibariyle kerâmete, yani bir kişinin isteğiyle tabiat kanunlarına aykırı ve olağanüstü işlerin olabileceğine inanmak, bütün sûfîleri bu tenakuza düşürmüştür. Burada şunu da kaydetmemiz gerektir gerektir ki sûfi kerâmetleri ayrıca incelenmeye değer. Bunlarda Şamanizmin, Budizmin, Mandeizmin, Uygur Manihaizminin, Yahudilik ve Hiristiyanlığın ve bunlardan meydana gelmiş olan yerli geleneklerin tesirleri ap-apaçık görünür. Meselâ Şamanizmde, yahut Budizmde mevcut olağanüstü bir şey, zaman bakımından araları hiç de yakın olmayan, hattâ meşrep bakımından da birbirlerine aykırı bulunan bir çok sûfîlere atfedilmiştir ve bu suretle kerâmetlerde bir ayniyet meydana gelmiştir.

Mevlevîlikte de Mevlânâ’dan itibaren bütün Mevlevî büyüklerine isnad edilen bir çok olağanüstü şeyler , kerâmetler vardır. En eski kaynak olan “ İbtidâ-Nâme” de Mevlânâ’nın yalnız irfanından, bilgisinden, neşesinden, halinden bahsedilirken Sipehsâlâr’da Mevlânâ’nın kerâmetleri övülmeye başlar, nihayet Eflâki, bunları alanildiğine çoğaltır.

Fakat bizzat Mevlânâ’nın kerâmete bakışını, kerâmet telâkkisini bilmek, elbette çok mühim, hattâ Mevlânâ’nın ruhî tahlili bakımından lâzım bir şeydir. Mevlânâ’ya Hacı Bektaş’ın suyu kan yaptığı nakledililince “Temizi pislemek kolay iş, pisi temizlemek hünerdir” diyor ve buna hiç ehemmiyet vermiyor ki bundan, Mevlânâ’nın çağdaşlarını anlatırken daha etraflı bahsedeceğiz. Eflâki Seydî Ahmet al-Rufâî’nin soyundan Seydi Taceddin’in Rûfâî dervişleriyle Konya’ya geldiğini, bunların ateşe girmek, yılanlarla oynamak, kendilerine şiş saplamak gibi bir çok hünerler göterdiklerini, Konya halkının Rufâîlerce “Buhran” denen bu oyunları seyretmek üzere akın-akın gittiklerini, bu arada Mevlânâ’nın karısı Kira’nın da gitmek istediğini, fakat bunları ancak bir oyun telâkki eden Mevlânâ’nın bunlardan hiç hoşlanmadığını ve Kira’yı gitmekten men ettiğini kaydediyor ki hakikaten dikkate değer (179b – 180 a). O, Menevîde peygamberlerin mucizelerinden, erenlerin kerâmetlerinden bahsederken aynı zamanda gene “ Gizli mucize ve kerâmet, temiz pirlerden gelir. Gönüllere akseder “ demekte ( Mesnevî, c. VI, s. 105, b. 1300). Mucizelerle kerâmetlerin cansız şeylere tesiri eğretidir, geçip gider. Ruhta tesiri ise daimîdir, bir biri ardınca ulanır-durur” diye asıl kerâmetin ruha tesir eden kerâmet olduğunu söylemekterdir. ( VI, s. 106, b. 305) Dîvân-ı Kebîrde de bunlara temas eder. “İki dünyada da senin yüzünü görmekten başka kerâmet , ne vardır, ne olmuştur, ne olur” demede ve kâmil insanı görebilmenin, insan kadrini bilmenin kerâmet olduğuna inandığını bildirmededir ki bu bakımdan onun naklettiği mucize ve kerâmetlerin, bir geleneğe uyuşun ifâdesi olduğunu zannedebiliriz.

“Fihi mâ-fîh” teki şu sözleri Mevlâna’nın kerâmet hakkındaki nokta-i nazarını büsbütün açıklar:

“Bir gün kerâmetten bahsederken dedi ki : birisi, buradan bir günde Kâ’be’ye gitse bu, o kadar şaşılacak bir şey olmadığı gibi kerâmet de değildir. Çünkü sam yelinde de bu kerametler var, bir anda nereye giderse gider. Kerâmet ona derler ki seni ikilikten kurtarsın, aşağılıktan yüce bir hâle vardırsın, o hâle vardırsın, o hâlden sefer edesin, bilgisizlikten akıl âlemine, cansızlıktan canlılığa erişesin. Netekim evvelce de toprağa mensuptun, Tanrı seni nebât âlemine getirdi. Nebât âleminden sefer ettin, et ve kan pıhtısı oldun, o âlemden de canlılar âlemine, nihayet canlılar âleminden insanlık dünyasına sefer ettin. Kerâmet, buna derler ki Ulu Tanrı bu çeşit seferi sana kolaylaştırdı. Geldiğin yollardaki konaklar, hatırında olmadığı gibi geleceğini, hangi yoldan geldiğini ve nasıl geldiğini de bilmezsin. Seni getirdiler, bir de baktın ki gelmişsin” (78.a, No. 1033, 42. a – b )


devam edecek

Mevlana Celaleddin Hayatı Eserleri Felsefesi -Abdülbaki Gölpınarlı sh.228-229/1999

5 Mayıs 2008 Pazartesi

DERRİDA ETİĞİNDE ÇELİŞKİ, AŞKINLIK VE ÖZNELLİK

En Tr PDF Barry Stocker
DERRİDA ETİĞİNDE ÇELİŞKİ, AŞKINLIK VE ÖZNELLİK



Derrida'nın etiği sistematik bir biçimde sunulmaz, tıpkı felsefesinin bütünü gibi. Derrida felsefenin ana konuları üzerine görüşlerini dile getiren incelemeler veya denemeler yazmak yaklaşımını benimsememiştir. Onun felsefesi diğer filozofların metinleriyle girdiği ve çeşitli göndermeleri ve temaların iç içe geçtiği tartışmalara bakılarak anlaşılabilir. Derrida'nın başkaları gibi yazmamak için iyi sebepleri vardı. Metinlerin bir taraftan orijinal anlam ve bağlamına, diğer taraftan da muğlaklıklarına ve çelişkilerine yönelik yakın okuma yapmayı temele koyan yorumsal bir yaklaşımı vardı. Bu yaklaşımını 1997'de İstanbul'da sunduğu etik üzerine bildirisi "Hostipitalité"de (Derrida, 1999) etraflıca açıklar. Bu yazının yazarının da katıldığı ortak bir çalışmayla, bu bildiri İngilizce'ye "Hostipitality"[1] başlığıyla çevrilmiştir. Derrida bu bildirisinde hem semantik (ya da başka bir deyişle etimolojik-kurumsal) soy zincirlerinin kritik bir kavşağına hem de aporetik bir kavşağa, yani çifte öngerekliliğin koyutlanmasına, çifte çelişik devinime, çifte tahdide ya da çifte bağa değinir (Derrida, 2000, 12).[2] Derrida'nın çeşitli vesilelerle tartıştığı yapıbozumun ya da yorumun iki türünün bir versiyonudur bu.[3] Semantik ya da etimolojik-kurumsal yön, etimolojiye duyduğu ilgi ve Varlık araştırması ya da nostaljisi bağlamlarında Heidegger'e gönderme yapar. Aynı zamanda Rousseau'da doğanın rolüne ve Felsefi Fenomenoloji'nin tarih dışı aşkınlığı temel kabul eden türüne de atıfta bulunur. Aporetik olanda ise Michel de Montaigne'de yorumun yorumlanması ve tarihsel bir gerçekliğin edebi bir biçimde betimlenmesindeki muğlaklıklarının yanı sıra, Nietzsche'de farkın, gücün ve aşkınlık karşıtı olanın kutlanmasına gönderme yapılır. İkinci kutup, Nietzsche'nin Evet deyişi ve Joyce'un Ulysses'inin son bölümündeki çifte 'Evet' gibi olumlayıcıdır. İlk kutup ise temsil, tekrar ve farktan etkilenmemiş bir saf mevcudiyetin saf mevcudiyetinin imkânsızlığını her zaman teslim ettiği halde, birleştirici bir aşkınlık noktası bulmak adına ampirik olanı reddettiği için daha olumsuzdur. Derrida'nın etik konumu da yapıbozumsal felsefesinin ikiliği üzerine tesis edilmiştir. Her ne kadar bu ikilikte ikinci kutba doğru bir eğilim olsa da, kutuplardan hiçbirinin, birbirleri içindeki ya da herhangi bir yorumlayıcı çalışmadaki mevcudiyeti yok sayılamaz.

"Konuksev(-er/-mez-) lik" Kant felsefesi ve Pierre Klossowski'nin yazını bağlamında bir etik tartışmanın yanı sıra etimolojik bir tartışma da içerir. 'Konukseverlik'e duyulan ilgi, Cumhuriyetçi siyaset felsefesi bağlamında Kant'tan gelmektedir. Derrida'nın etiğinin önemli bir bölümü konukseverlik ve dostluk meseleleriyle uğraşır. Her iki durumda da etik kaygılar siyasi bir toplulukla ilişkili olarak tartışılmaktadır. Konukseverlik güncel siyasi bağlamda göçmenlere ve mültecilere nasıl davrandığımız sorusudur. Kant'ın metinlerinde konukseverliğin tartışılmasının sebebi sömürgeciliktir. Kant'a göre sömürgecilik, konukseverlik yasalarını kötüye kullanmaktadır, çünkü sömürgeci yabancı bir toprakta konukluk haklarının ötesine geçerek yenik düşmüş bir halka egemenliğini dayatır. Klasik ve erken modern dönem düşünürlerinde dostluk meselesi, siyasi bir topluluğun üyeleri arasındaki dostluk açısından ele alınır. Vatandaşları siyasi bir topluluğun parçası yapan, bir topluluğun parçası olmayı dileyen bireyleri siyasi haklardan mahrum bırakan şeyin ne olduğuna ilişkin tartışmalar Cumhuriyetçiler tarafından yapılan tartışmalardır.

"Konuksev(er-/-mez-)lik"teki konukseverlik araştırması, ev sahibi mefhumunun muğlaklığını gösteren ve daha çok Klossowski üzerinde yoğunlaşan edebi bir tartışmayla beraber yürütülür; ev sahibinin konukseverlik gösterebilmesi için konuğu, ait olmayan, ev sahibi ya da mülk sahibinden başka biri olarak tanımlaması gerekmektedir. Ev sahibi [host] ve düşmanlık [hostility] arasındaki etimolojik ilişki, konuğu kaçınılmaz biçimde Öteki olarak tanımlayan konukseverlik fikrini perçinler. Bu ötekilik ev sahibini tehdit eden düşmanın ötekiliği olabilir her zaman.

Bu metinde, Derrida'ya özgü bir biçimde, konukseverliğin hiçbir zaman ortadan kaldırılamayacak ya da çözülemeyecek bir çelişkiye dayanan zorunlu bir imkânsızlık olduğu gösterilir. Bu çelişkiye olumlayıcı bir çifte evet'le yaklaşılır. Bu çifte evet düşmanlığı ve konukseverlik ile düşmanlık arasındaki kurucu karşıtlığı yadsır; onun içindeki fark düşmanlığın karşıtı haline gelebilir.

Derrida düşüncesinin bütünündeki bağlam nedir? Emmanuel Levinas'ın eserlerine bir karşılık olarak kaleme aldığı 1964 tarihli denemesi "Şiddet ve Metafizik"te (Derrida 1967) etik temalar üzerine uzun bir erken dönem tartışması bulunur. Levinas etiğin ilk felsefe olduğunu iddia etmiş ve bunu Aynı'nın ('Ben') ancak kendi aşkınlığıyla ilişkili olarak varolabileceği bir görüngübilimle desteklemişti. Görüngüler dünyasının olabilmesi için dışsallığın olması gerekir. Bilinçteki görüngüler, bilincin görüngübilimsel içeriğinin sonsuz sayıdaki olanağına bağlıdır. Sonsuz, bilincin herhangi bir andaki sonlu içeriğiyle ilişkisinde öteki olmalıdır. Görüngübilimin betimlediği içsel bilinç, sonsuzluğun dışsallığına dayanır. Bu sonsuzluk, Öteki'nin yüzü gibi, bilincimizde somut biçimde vardır. Bilincim, tümüyle içsel içeriğinden farklı, kendimizi yok etmeden ortadan kaldırılamayacağımız Öteki'nin yüzünün farkındalığında yaşanan bilinç deneyiminde kavranan bir başkalık içerir.

Derrida Levinas'tan çok şey almakla beraber, ondaki çoğu şeyi de reddeder. Levinas'ın Öteki'ne yönelik 'şiddet-olmayan'a yaptığı vurgu, 'aynı'ya uygulanan şiddetin bir biçimidir, çünkü Öteki bilinci ancak Öteki'nden ayrılınca var olabilir, ki bu da Öteki'ne uygulanan bir güçtür. Bu gücün inkârı, Levinas'ın, hiç şiddet-içermeyen etik bir duruşa yönelik herhangi bir iddiasının da altını oyacak şekilde şiddetli olmalıdır. Derrida, Öteki'nin her zaman zaten orada olduğu iddiasına katılmakla birlikte, Levinas'ın görüngübiliminde gözetilen bilinç betimlemesi yerine dile vurgu yapmaya yönelir. Dil hiçbir zaman tümüyle içsel olamaz. Her zaman dışsal kökenleri olmuştur, çünkü dil ancak Öteki'yle iletişim kurulması durumunda dil olabiliyorsa, onun yalnızca ötekilere gönderilen mesajların değil, Öteki'ni de içermesi gerekir.

Bu, Derrida için iki etik iddia tesis eder. İlkine göre, mutlak bir etik duruş şiddete karşı şiddettir ve bu sebeple saf bir biçimde etik olmaz. Saf veya mutlak etik yoktur. İkincisi, etik hiçbir zaman olmamazlık edemez, çünkü ben her zaman bir Öteki'yle ilişki içindeyim. Bilinç, kendi dolaysız mevcudiyetinin dışında bir şeylerin mevcudiyeti olmaksızın, kendinin en içsel gibi görünen öğeleriyle dahi kurulamaz. Bu etik olmayan tabirlerle ifade edilebilir; mevcut bilinç yalıtılmış tek bir anda kendi kendisine bütünüyle mevcut olamaz, belleğin mevcudiyeti böyle bir bilinç anlayışını bozguna uğratır. Belleği düşünürken bile o an kendi dışımızdaki bir şeyle ilgilendiğimizi teyit ederiz, ki bu bile başlı başına etik bir anlam taşır. Derrida konuyla ilgili olarak Kierkegaard'dan kısa bir alıntı yapar[4]. Korku ve Titreme (Fear and Trembling, Kierkegaard 1983), Ya/Ya da (Either/Or, Kierkegaard 1987) ve Kaygı Kavramı'ndaki (The Concept of Anxiety, Kierkegaard 1980) argümanlara yakın durur, ki bunlara göre etik olduğuma ilişkin iddialarım, ahlâk yasasına karşı yükümlülüğüme değil, zamana yayılmış bir kendi ile dolaysız kendi arasında bölünmüş bir 'kendi'yi bütünleştirme ihtiyacına dayanır. "Kendi", mutlak kendi olarak, kendisiyle mutlak bir ilişkiyi gerektirir. Kendinden başka bir şeyle kuracağı birincil ilişkileri bu ilişkide tanıması gerekir. Çağdaş faydacı filozof Derek Parfit'te[5] de buna benzer argümanlara rastlarız. Parfit Nedenler ve Kişiler'de (Reasons and Persons, Parfit, 1984) gelecek bir zamanda şimdiki kendimden başka bir kendi olacağımdan başkalarına karşı yükümlülüklerimin kendime karşı yükümlülüklerimden daha az önemli olamayacağını iddia eder. Parfit kesintili kendi'yi öylece bırakırken, Kierkegaard ve Derrida'da kendi olduğu söylenebilecek herhangi bir kendi'yi yakalayabilmek için öteki kendi'yi dolaysız kendi'yle bütünleştirme çabası vardır. Parfit gibi onlar da, diğerleriyle kurulan etik ilişkiler sorusu ile kendimin farklı versiyonlarıyla kurduğum bağa ilişkin anlayışım arasında bir ilişki görürler. Başka kendilerle, hatta kendimin başka halleriyle bağlı ve onlara bağımlı olduğuma ilişkin etik öncesi bir anlayış etiğin koşuludur. Bu durumda, Levinas'ın iddia ettiği gibi, etik-öncesi ilişki zaten etiktir. Bu döngüselliktir; fakat Derrida zaten döngüselliği de çelişkiyi de kaçınılmaz olarak görür. Ampirik çeşitliliği yadsıyan aşkın bir birlik yaratmak adına döngüselliği ve çelişkiyi reddetmeye yeltenen, metafiziktir. Derrida Ölüm Armağanı'nda (The Gift of Death, Derrida 1996) Kierkegaard üzerinde yoğunlaşır; ancak okumakta olduğunuz metnin yazarı, Derrida'nın görüngübilim üzerine yazdığı erken metinlerden biri olan Ses ve Fenomen'de (Speech and Phenomena, Derrida 1973) Kierkegaard'ın örtülü bir şekilde kullanımını ve "Şiddet ve Metafizik"te çözümlemeye tabi tutulmadan anılışını daha başarılı bulmaktadır.

Yine erken metinlerinden olan Of Grammatology (Derrida 1997a)'de Derrida, Jean-Jacques Rousseau'nun ve Claude Levi-Strauss'un, doğal durumun şiddet içermeyen bir durum olduğu iddialarına baş vurur. "Dillerin Kökeni Üzerine Deneme'nin Oluşumu ve Yapısı" bölümünde (Genesis and Structure of The Essay on the Origin of Languages) Derrida, Rousseau'da merhameti ve doğayı inceler. Rousseau doğal insanın diğer bireylerin acılarına merhamet gösterdiğini varsayar ve bunun toplumda azaldığını iddia eder. Merhamet doğal ahlâktır ve toplum tarafından yozlaştırılmıştır. Eşitsizliğin Kökeni Üzerine Söylem'de (The Discourse on the Origin of Inequality) Rousseau sosyal insandaki hayal gücünün rolünü sorgular. Hayalgücü başkalarının benim hakkımda ne düşündüklerini hayal etmeme ve onların imgelemlerinde ve benimkinde olduğumdan daha iyi görünmeyi ummama yol açar. Derrida için önemli olan konu, Rousseau'daki hayal gücü ile Lévi-Strauss'daki tarihsel-yazılı bilincin içsel bilinci rahatsız etmesidir. Başkalarının ne düşündüğünü hayal etmek, tarihsel bağlamın farkında olmak ya da içsel bilinçte dolaysız ifadeler olmayan işaretler bırakmak için kendi bilincimde kendimin dışına çıkarım. Derrida'ya göre bu hiçbir zaman olmamış olana karşı duyulan bir nostaljidir. Eğer bellek varsa, tarihsel bellek de vardır. Eğer dil varsa, yazı da vardır. Eğer bilinç varsa, hayal gücü de vardır. Rousseau'nun doğal merhamet betimlemeleri, pratikte, doğal olmayan bir kökene sahip ve doğanın yerine geçen bir eke dayanır. 'Güncel Tartışma: Merhamet Ekonomisi' ('The Present Debate: The Economy of Pity') bölümünde Derrida, Rousseau'daki doğal merhametin anaç bir sese ve yürekte yazılı bir yasaya dayandığına dikkat çeker. Anne'yle ilişki sosyal ve dışsal bir ilişkidir. Yürekteki yazı, dolaysız-olmayan yazının ve yasanın dolaysız olayıdır. Dolaysız olmalıdırlar; çünkü yazı da yasa da kalıcıdır ve içsel yönelimsel kökenlerinden özerktir. Rousseau'da merhamet kendini sevmeye ikincildir ve bu yüzden de kendini sevmekten daha az doğal ve daha sosyaldir. Rousseau doğal insanın kendinden başkasına ihtiyaç duymadığını hayal eder ki, bu da Derrida'nın ileri sürdüğü gibi, merhametin doğal olduğu fikrini sarsar. Derrida, Rousseau'nun, hem Toplum Sözleşmesi'nde (The Social Contract) hem de Eşitsizliğin Kökeni Üzerine Söylem'de gözlemlenebilecek olan, kendinden başkasına ihtiyaç duymamaya hayranlık beslediğine işaret eder. Bu, ruhun içselliğinin ona dışsal olanla karşıtlığına dayanan Platon metafiziğinin bir versiyonudur. Aynı şey Husserl'in görüngübiliminde de tekrarlanır.

Derrida'ya göre kendi dışımızda, dışsallıkta varolmalıyız. Dil içe dönük düşüncelerimde dahi iletişimle ilgilidir. İçinde düşündüğüm dil, dışsal şeyin bilincimdeki mevcudiyetini kabul etmelidir. Saf içsellik diye bir şey yoktur. İçselliği dışsallıktan üstün tutan Platoncu vurgu, iyi ile kötü arasındaki karşıtlığı içerir. Derrida bu terimleri pek fazla tartışmaz; ancak iyi ile kötü arasındaki mutlak karşıtlık üzerine kurulan her tür etiği üstü kapalı bir biçimde reddeder. Özellikle eliptik metni "Envois"da (Derrida 1987) Platoncu mutlaklıkla başlamayan Philebos'a, Platon'un başka bir yönüne gönderme yapar. Philebos, ahlâkın hedefinin haz olup olmadığını inceler. Platon bu metinde, hazzın azamileştirilmesini ölçme girişimlerindeki sorunları ortaya koyar. Haz basitçe dolaysız olamaz, belleği ve tekrarı gerektirir. Ancak hazları hatırlayıp tekrar edersem haz tarafından yönetilebilirim. Bu durumda, dolaysız haz peşinde koşmanın kendisi soyut ve sistematik bir hale gelir. Platon bu argümanı, hazza yönelik ahlak tanımlarının hepsinin kendi içlerinde çelişkili olduğu gerekçesiyle kendi ahlâki mutlakçılığını ve rasyonalizmini haklılaştırmak için kullanır.

Dostluk Politikası'ndaki (Politics of Friendship, Derrida 1997b) dostluk tartışması ağırlıklı olarak Aristoteles'e dayanır. Derrida Aristoteles okumasında dostluğun doğasını çelişkili bulur: Dostluk kendisini ideal olarak bir kişiyle sınırlandırmalıdır yoksa en yüce dostluk olmaz. En yüce dostluk dostumun Tanrı olabilmesini dilememi gerektirir ki, bu durumda dostumun bana ihtiyacı kalmaz ve artık dost olamayız.

Derrida'da etik, her zaman kendi içimde kendi dışımdaki bir şeylere sahip olmam temelinde, dostluğun ve konukseverliğin olumlanmasını gerektirir; kendiliği olumlamanın koşulu başkalarının olumlanmasıdır. Etik mutlakçı olamaz. Aşırı hedonizm kendine zarar verir, çünkü soyut ilkeler edinmek zorundadır. Etik Öteki'nin benden ayrı ve farklı olmasına izin vermelidir. Öteki'ni ona merhamet göstererek bana karşı bir borçluluk ilişkisi içine sürüklemeye çalışmam. Derrida'nın vurgu yaptığı bir diğer şey de Armağan'dır: Etik eylemin haklılığı yoktur ve eşit bir karşılık gerektirmez. Verili Zaman'da (Given Time, Derrida 1992) buna ayrıntılı olarak değinmiştir. Bu konular zaten "Şiddet ve Metafizik"te, Öteki'nin önceliği bağlamında işlenmiştir. Derrida'nın Verili Zaman'da referans gösterdiği kaynaklardan biri olan, antropolog Marcel Mauss'un armağan üzerine çalışması, Levinas tarafından Bütünlük ve Sonsuzluk'ta (Totality and Infinity, Levinas 1969) zikredilmişti. "Şiddet ve Metafizik", ağırlıklı olarak Bütünlük ve Sonsuzluk'un tartışıldığı bir çalışmadır. Yazı ve Fark'taki (Writing and Difference) bir başka deneme olan "Kısıtlı Ekonomiden Genel Ekonomiye"("From Restricted to General Economy") ise Georges Bataille'daki geri dönüşü olmayan harcamaya, 'mutlak harcama'ya gönderme yapan bir Hegel okumasıdır. Bataille bu izleği 'potlach' üzerine antropolojik fikirlerle, yani sosyal güç simgeleri olarak armağanlarla ilişkili bir biçimde çalışmıştır.

Derrida'ya göre etiğin bir de düzenleyici Kantçı bir yönü vardır; bu da uymak için çaba göstermemiz gereken yasaya kayıtsız şartsız itaat etme arayışıdır ki, onu asla tatmin edemeyiz. Konukseverlik ve dostluk mutlak olarak bizi çağırmakla beraber her zaman düşmanlığa ve düşmana sıkıca bağlıdır. Etikte bir dizi soyut ilke yerine, somut ötekilerle kurduğumuz somut ilişkilerimizi izlemek zorundayız. Eksiksiz yerine getirme imkansızdır. Derrida'ya göre bu, bireyler arasındaki ayrılığın çöküşüyle birlikte insanlığın sonu, kıyameti olurdu. Birtakım yükümlülükleri yerine getirmek için uğraşmalıyız, fakat aynı zamanda, tümüyle yerine getirilmiş olmalarını da hiçbir zaman ummamalıyız. Etik her yerdedir ve imkânsızdır.

Derrida'nın J.L. Austin'in dil felsefesine başvurmasında etiğin daha pragmatik bir anlamı vardır. Derrida 1971 tarihli "İmza Olay Bağlam" ("Signature Event Context", Derrida 1982) denemesinde bir Austin yorumu geliştirir. Austin'le ilgili diğer düşüncelerini Glas (Derrida 1986) ve "Envois" (Derrida 1987)'da daha çok anıştırmalar biçiminde dile getirir. Austin dilin edimbilimiyle (pragmatics) ilgilenmiş ve doğru ile yanlış arasındaki karşıtlığın mutlak olamayacağını düşünmüştür. Bu iddia sanki Derrida'nın fikirlerini öngörür, tıpkı anlamın kullanım bağlamında oluştuğu, dilin dilbilimsel-olmayan dünyada bir güç olduğu iddiaları gibi. Austin bu son iddiayı, dildeki edimsel ya da etkisöz edimsel güç fikriyle dile getirmiştir; buna göre dil dünyada bir şeylerin olmasına sebep olur. Austin'in dilin etik ve yasal taraflarını tanıması ve dilin bir anlamı iletme vaadi taşımasını bir tür toplumsal sözleşme olarak kabul etmesi, Derrida için önemlidir. Derrida dilbilimsel bir unsurun anlamını sabitleyebilecek bir bağlam olmadığını iddia ettiği için vardığı sonuçlar Austin'i aşar. Anlamı sabitlemek için kullanılan bağlam ilkesi, mantıksal sonuçlarına götürüldüğünde, her bağlamın başka bir bağlamı gerektireceği ve bunun böyle sonsuza dek [ad infinitum] devam edeceği söylenebilir. Burada kıyamet Derrida'nın düşüncesine tekrar girer, çünkü edimsel olan, anlamın dünyada etki bırakmasının yolunu açar. Tam anlamın iletişimde ortaya çıkışının, dünyada, dilin edimsel yönlerinde, kıyametimsi bir etkisi olmalıdır. Pragmatik ve kıyamet bir arada meydana gelir. Bu durumda, Pragmatizmin ve mutlak temelleri olmayan bir etiğin basit bir şekilde birbiriyle uyumlu hale getirilmesi söz konusu değildir. Hilary Putnam, Ontolojisiz Etik'te (Ethics without Ontology, Putnam 2004) mutlakların olmadığı ve böylece etik yargılar verirken her zaman bir tür bağlama başvurulduğu, pragmatik bir etik yaklaşımı tartışmıştır. Bu argüman kısmen bir Levinas okumasından doğduğu halde Putnam Derrida'yı hiç önemsemez. Derrida, Levinas'ın duruşunda bir mutlakçılık olduğunu zaten tartışmıştı. Oysa Derrida mutlakçılığa direnir ve her zamanki gibi kavramların felsefi ve dilbilimsel alanlarını, ampirik varyasyonların ve aşkın kuralların zorunluluğu arasında sıkışmış olarak kurar ki, bu da aşkın kuralların değişken ampirik gerçekliğe uygulanması girişimindeki kıyamet olanağını ortaya çıkarır. Richard Rorty, Pragmatizmin Sonuçları'nda (Consequences of Pragmatism, Rorty 1992), Pragmatizm ve anti-metafizik Avrupa Felsefesini uyumlu hale getirmek için daha genel bir girişimde bulunur. Rorty, Derrida'daki aşkın öğelerin farkında olmakla beraber, anti-metafizik felsefenin iki geniş alanını oluşturan Pragmatizm ile Kierkegaard ve Nietzsche üzerinden gelişen felsefenin durumlarına ilişkin zorunlu sonuçlara varmaz.

Derrida'nın düşüncesindeki etik ilkeler aşkındır, ancak Derrida aşkınlığı şiddet olarak tanır ve aşkın olanın ampirik bakış açısından sınanması gerekliliğinin ve iyiyi kötünün karşıtı olarak koyan bir etiğin ya da iyinin mutlak uygulamalarının yıkıcı etkilerinin farkındadır. Derrida'da, hiçbir zaman gerçekleştirilemeyecek Kantçı bir düzenleyici ideal olarak etik mutlak ile etik durumların sınırsız ampirik çeşitliliği arasında bir ikirciklik vardır. Çözüm, Derrida'nın özellikle dikkate aldığı Kierkegaard'ın yanı sıra Freud ve Nietzsche'nin öznellik teorilerinden gelmelidir.




Kaynakça
Derrida, Jacques. Speech and Phenomena and Other Essays on Husserl's Theory of Signs. çev. David B. Allison. Evanston IL: Northwestern University Press, 1973 [ilk basım 1967].
Writing and Difference. çev. Alan Bass. London: Routledge, 1980 [ilk basım 1967].
Derrida, Jacques. Margins of Philosophy. çev. Alan Bass. Chicago IL: University of Chicago Press, 1982 (ilk basım 1972).
Derrida, Jacques. Glas. çev. John P. Leavey and Richard Rand. Lincoln NE: University of Nebraska Press, 1986 [ilk basım 1974].
Derrida, Jacques. The Post Card: From Socrates to Freud and Beyond. Chicago IL: University of Chicago Press, 1987 [ilk basım 1980].
Derrida, Jacques. The Gift of Death. çev. David Wills. Chicago IL: University of Chicago Press, 1996 [ilk basım 1992].
–––. Given Time. 1. Counterfeit Money. çev. Peggy Kamuf. Chicago IL: University of Chicago Press, 1992 [ilk basım 1991].
Derrida, Jacques. Of Grammatology [ilk basım 1967]. çev. Gayatri Chakravorty Spivak. Baltimore MD: Johns Hopkins University Press, 1997a.
Derrida, Jacques. Politics of Friendship. çev. George Collins. London: Verso, 1979 [ilk basım 1994].
Derrida, Jacques. 'Hostipitalité' in Pera Peras Poros: Atelier interdisciplinaire avec et autour de Jacques Derrida. Cogito 85. Eds. Ferda Keskin and Önay Sözer. Istanbul: Cogito/YKY, 1999.
Derrida, Jacques. 'Hostipitality'. Tans. Barry Stocker and Forbes Morlock. Angelaki: Journal of the Theoretical Humanities 5(3) (2000): 3-18.
Kierkegaard, Søren A. The Concept of Anxiety. çev. Reidar Thomte and Albert B. Anderson. Princeton NJ: Princeton University Press, 1980 [ilk basım 1844].
Kierkegaard, Søren A. Fear and Trembling/Repetition. çev. Howard V. Hong and Edna H. Hong. Princeton NJ: Princeton University Press, 1983 [ilk basım 1843].
Kierkegaard, Søren A. Either/Or (2 vols.). çev. Edward V. Hong and Edna H. Hong. Princeton NJ: Princeton University Press, 1987 [ilk basım 1843].
Levinas, Emmanuel. Totality and Infinity: An Essay on Exteriority. çev. Alphonso Lingis. Pittsburgh PA: Duquesne University Press, 1969 [ilk basım 1961].
Parfit, Derek. Reasons and Persons. Oxford: Oxford University Press, 1984.
Putnam, Hilary. Ethics without Ontology. Cambridge MA: Harvard University Press, 2004.
Rorty, Richard. Consequences of Pragmatism: Essays, 1972-1980. Minneapolis MN: University of Minnesota Press, 1992.
Rudd, Anthony. Kierkegaard and the Limits of the Ethical. Oxford: Clarendon Press, 1993.
Stocker, Barry. Derrida on Deconstruction. London: Routledge, 2006.



[1] Catherine Pinguet'nin yardımıyla çevrilmiştir. Forbes Morlock tarafından gözden geçirilen hali Angelaki (Derrida 2000)'de yayınlanmıştır. Bu yazının yazarı tarafından Routledge'a hazırlanan bir derleme olan Derrida: Basic Writings (Derrida 2006)'de tekrar gözden geçirildiği şekliyle yayımlanacaktır.
[2] Fransızcada; Derrida 1999: 41, Ferda Keskin ve Önay Sözer'in, 'Konuksev(er-/-mez-)lik' olarak karşılanan Türkçe çevirisinde; Derrida 1999: 67.
[3] Söz konusu tartışmalardan bazıları Derrida on Deconstruction ( Stocker 2006) kitabının son bölümü olan "Yapısökümün bir Tanımına Doğru"da ("Towards a Definition of Deconstruction") ele alınmaktadır.
[4] Özellikle, 'Şiddet ve Metafizik' Bölüm III'te ('Violence and Metaphysics', Derrida 1978, 110-111).
[5] Anthony Rudd, Kierkegaard ve Etik Olanın Sınırları'nda (Kierkegaard and the Limits of the Ethical, Rudd 1993) Kierkegaard ve Parfit arasında bir karşılaştırma önermektedir.

http://www.eurozine.com/articles/2006-10-17-stocker-tr.html

4 Mayıs 2008 Pazar

Tarih Dersleri I

http://www.ntvmsnbc.com/news/444746.asp


Haberin Videosu

İlber Ortaylı ile ‘Tarih Dersleri’ NTV’de
NTV’nin her Çarşamba ekrana gelecek yeni programı “Tarih Dersleri”nde Topkapı Sarayı Müdürü Prof. Dr. İlber Ortaylı, günümüzün çok tartışılan konularını tarihi süreçleriyle birlikte değerlendirerek izleyecilerle paylaşacak.


İSTANBUL - Tarih tozlu raflardan iniyor ve İlber Ortaylı’yla “Tarih Dersleri” başlıyor. NTV’nin her Çarşamba ekrana gelecek yeni programı “Tarih Dersleri”nde Topkapı Sarayı Müdürü Prof. Dr. İlber Ortaylı, günümüzün konularının tarihi sürecini kendine has üslubuyla geçmişi izleyenler ile paylaşacak

Tarih Dersleri 1: Modernleşme üzerine

Tarih Dersleri”nde Topkapı Sarayı Müdürü Prof. Dr. İlber Ortaylı, günümüzün çok tartışılan konularını tarihi süreçleriyle birlikte değerlendirerek izleyecilerle paylaşacak.

İSTANBUL - İlber Ortaylı’nın ilk programındaki konuğu Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Prof.Dr. Fuat Keyman. Ortaylı, konuğuyla modernleşme kavramı üzerine sohbet ederken, modernleşmenin tanımını ve modernleşme sürecini de ele alıyor. Programda İlber Ortaylı ile Fuat Keyman’ın yaptığı söyleşinin tam metni şöyle:

İlber ortaylı: iyi akşamlar. Bugün bu modernleşme dediğimiz kavramı ele almak zorundayız. Çok tartışılan bir konu kimsenin ağzından düşmüyor. Ama iki üç asır evveline kadar kimse modernleşmeden bahsetmiyordu. Yani bu daha çok 19.yüzyıl fransız felsefesini işgal eden birşey. La fargue gibi. Bir sürü tarifleri var bunun. Tıptaki kanser teorisi kadar sosyal bilimlerde modernleşme teorisi... Onlardan heralde bahsedeceksiniz. Doğrusu sizi dinlemek isterim bu konuda ve realite nedir yani bu moderleşen imparatorluklar var 18.asırdan beri barok çağdan itibaren rusya sonra osmanlı imparatorluğu sonra iran. Uzakta hiç bunlarla ilgisi görünmeyen bir japonya var. Aslında herkes modernleşmiş avusturya da modernleşmiş değil mi? Nedir bu , bunun üzerinde durmak istiyorum. Yani bu modernleşmenin itici gücü ne? Nüfus patlaması mı? Giyecek - yiyecek sıkıntısı mı, yoksa insanlar kıtalara açılıyorlar. Peki onun getirdiği zenginlik desek ispanya mı modernleşmenin öncüsü oldu? Amerika’nın gümüş ve altınını gittiler aldılar. Bu bir soru... Ne dersiniz?

fuat keyman: bana göre modernleşmenin itici gücü hem bir taraftan sermaye çağı dediğimiz tarımsal ekonomilerden pazar ekonomilerine geçiş ve bu anlamda elde edilen büyük teknolojik devrimler. Ama öbür taraftan da daha da önemlisi akıl dediğimiz yani bir toplumun yönetiminde bir toplumun hareketinde birey kavramını akılla hareket ettirmek , geleneklerden, dinden...

ilber ortaylı: rasyonel adam deniyor.

fuat keyman: düşünen adam da dediğimiz...

ilber ortaylı : tabi o, yani akıl çağını çok abartmalı görüyoruz. Yani normal...

fuat keyman: normal ama bir özgürleşme sağlıyor. Gelenekten ve dünyevi olaraktan, örneğin alman düşünür fıchte’nin söylediği “ben benim” yani ben kendi aklımla etrafıma özgür olabilirim diye...o anlamda bir taraftan bir birey dediğimiz akılla hareket etmek var. Diğer taraftan sermaye var. Fakat öbür taraftan da zenginlik var. Devlet dediğimiz bir olgu da var. Çünkü bu birey kendi gücünün, kendi aklının bir kısmını devlete transfer ediyor. O yüzden de modern dediğimiz zaman bir taraftan sermaye zenginlik pazarı , bir taraftan bireyin oluşmasını konuşuyoruz. Öbür taraftan da ulus devlet dediğimiz bürokrasi dediğimiz yani bir toplumun yönetimini bürokratik hukuk temelinde yapmak, onu konuşuyoruz.

ilber ortaylı: şimdi üç tane şey yakaladık. Demek ki; bir:tarım devrimi. Çok önemli birşey bu yani .. Onun üzerinde müthiş teoriler var biliyorsunuz. Bu avrupa atı ne zaman tanıdı? Yani araplar endülüs’e çıktılar 8.asrın başlarında . Çok kısa bir sürede puvatya’da yani fransa ispanya arasındaki yerde şarl martel’di o zaman biliyorsun ilk karolenj imparator ve şarl martel ile araplar bir muharebe yaptılar. Yenildi endülüs arapları ve at orada tanındı deniyor. Hakikaten atın üzerinde böyle eserler var. O nasıl nallanır? Mesela atı hususi nallamayı bilmek lazım ziraatte kullanmak için çünkü...

fuat keyman: teknoloji sağlıyor.

ilber ortaylı: bizim akdeniz toplumlarının ve ortadoğunun tanımadığı birşey atın çektiği ağır pulluk ve onu ne yapıyor avrupa toprağında, bereketi artırıyor, zenginleştirme başlıyor. Birkaç asır sonra zenginleşen avrupa’nın -kapitalizm diorsun ya-kapitalizmin rasyonalistleşmesine muhasebe .muzahaf muhasebe usulü, çift taraflı muhasebe usulünü kim buldu? Fransızken rahipler yani temiz hıristiyan buluşu...

fuat keyman: o alanda aslında dinsel alanın da içsel dönüşümü var. Zaten birey ve sekülerlik dediğimiz bugün laiklik dediğimiz olay da dinsel olanın kendi iç dönüşümünden çıkıyor. O yüzden de esasında bugün türkiye’de acaba bu olabilir mi diye tartışıyoruz...

ilber ortaylı: zaten ilk yazı bilinen mezopotampa’da cemden nasr diye nitelediğimiz çünkü yazı okunamıyor. Kazıdan çıkan tabletler okunamıyor. Piktografik yazı ve uruk şehrinin dördüncü alt katmanından çıkan yazıtlar bunlar. Buradaki kayıtları rahipler tuttu. Niye tuttu? Mabede gelen tahılı kaydetmek için ...orda demek ki böyle dinin dışında rasyonelleşmiş bir tüccar bir bürokrat diye bir şey söz konusu değil aslında. Çok ilginç bu...

fuat keyman: uzun dönemde bu bir dönüşüm sağlıyor aslında , yani çok kısa olarak sağlanan bir dönüş değil.

ilber ortaylı: ikincisi ne oluyor demek ki bu zenginleşme sonunda, ortaya kayıt sistemlerini iyi bilen akıllıca yöneten rasyonel bir bürokrasi çıkıyor. O bürokrasinin heralde ihtiyacı olan en önde ihtiyacı olan şey etrafındaki milletin konuştuğu dil, yani artık latince kayıt tutan bir bürokrat pek makbul olamaz. Ne oluyor o zaman bir millileşme mi başlıyor?

fuat keyman: millileşme başlıyor. Fakat buna ek olarak şunu da söylemek lazım, bir taraftan birey bu dinsel alanın sekülerleşmesi , dönüşümüyle birey ortaya çıkarken öbür taraftan da bürokrasinin ortaya çıkması bence modernliğin en önemli özelliğini ortaya koyuyor. Bir taraftan birey diyoruz fakat öbür taraftan develete teba oluyor. Yani bir taraftan özgürleşiyor ama öbür taraftan devletle de bürokrasiyle de hep bir kendisinin...

ilber ortaylı: çünkü devletsiz toplum olmaz .. Önemli olan kanun ve nizamdır. Şimdi bak avrupa zihniyetinde çok farklı birşey, biz ne deriz devlet baba yok devlet ana, yok işte kerim devlet, allah devlete millete zeval vermesin, şarkta böyle bir devlettir gider, allah hükümeti korusun, devleti ve bizden uzak tutsun mesela devlet dediğin nedir? Bunları diyen adamlar bizden çok daha fazla devletsever. Yani çok daha fazla kanuna , nizama , polise falan önem veren yani çok önemli bu demek ki...

fuat keyman: tabi zaten modernleşmeyi ulus devletsiz düşünmek , bürokrasisiz düşünmek mümkün değil, zaten max weber’in de meşhur “demirkafes”i bir taraftan biz gelenekten özgürleşiyoruz ama öbür taraftan devletle girdiğimiz ilişkilerde yasalarla aramızdaki ilişkiyi kuracağımız için etrafında dönüyoruz. O yüzden de esasında söylediğiniz çok doğru çünkü sanki doğu toplumlarında devlet çok güçlüdür, batı toplumlarında zayıftır derken esasında tüm modernleşme tarihi ve tüm ulus devlet tarihi de ... Ama buna karşı tabi biraz evvel konuştuğumuz bu bilimsellik, bu rasyonalite , ona karşı bu mücadele devlete karşı mücadeleyi getirdiği için, örneğin kant...

ilber ortaylı: ama devlet, devlet olarak duruyor ortada kuvvetleniyor.

fuat keyman: kuvvetleniyor fakat siz de buna karşı kuvvetlenmek istiyorsunuz...

ilber ortaylı: başka bir hiyerarşiyi yıkıyorlar. Nedir o? Kilise , çok önemli birşey şarkta olmayan birşey , çünkü şark toplumları yahudi ve müslüman ve arada hıristiyanlık da girmiş fakat kilise orada müstakil bir hiyerarşi bir organ olamamış yani bizans’ta ne oluyor? Patriği imparator tayin ediyor ve onun tanıması önemli. Böyle bir yerlerde kilise önemli değil burda batıda kilise önemli yani batı nedir , kilise tanrının devletidir. Hakiki devlet odur. Öbür devlet laftır o ehven-i şerdir.

fuat keyman: bir taraftan devlet varken öbür taraftan sekülerlik laiklik dediğimiz şey kiliseye karşı mücadele içinde dinin kendi transformasyonu.

ilber ortaylı: din o zaman eriyor büyük ölçüde.

fuat keyman: orta çağdan moderne geçişte esasında bu birey kavramının ortaya çıkması bu kilise içindeki dinsel...

ilber ortaylı: yani orada değişiyor peki kilise gidiyor.peki bu bireyin hayatında bunun hiç etkisi yok mu? Var galiba.yani şimdi batılı insan kiliseyi sevmiyor ama kilise onun kafasını şekillendirmiş.çünkü eğitim kilisenindi. Bunu kıskançlıkla korudu ve o eğitimle insanları kendine göre şekillendirdi.dünyaya ona göre bakıyorlar. Buna göre tarih biliyorlar. Buna göre dünyayı yorumluyorlar. Belki adam kiliseye hiç gitmiyor, belki rahiplerden de nefret ediyor ama özünde hıristiyan.

fuat keyman: ama burada bir eleştiri yapıyorsunuz. Çünkü örneğin bugünkü dünyada dinin rolünü tartışırken modernlik bize şöyle bir söz veriyor. Siz modern oldukça akılla hareket ettikçe yaşamınızda dinin de rolü azalacaktır diye. Halbuki tam da sizin söylediğiniz gibi olduğu için zaten biz modernleşiyoruz fakat dinin yeri hiçbir zaman azalmıyor.

ilber ortaylı: ben böyle marksistler biliyorum. Kendi cemiyetini tahlil ederken hiç dinle uğraşmıyor. Fakat iş bizi tahlile geldi mi islamda bu nedir diyor. Marksizmde böyle bir paradigma var mı diyorsun mesela yani böyle bir -paradigmanın biliyorsunuz. Örnek aslında yunancadan geliyor. Böyle bir ele alış tarzı var mı acaba diyorsun? Hayır, bize gelince böyle bakıyor. Bu çok önemli bugünkü dünyadaki belki de çatışmaların temelinde bu yatıyor. Kafanın biçimlenmesi.

fuat keyman: işte o modernlik esasında bence insanı bir taraftan birey temelinde özgürlük verirken öbür taraftan bürokrasiyle ilişkin seni o weber’in söylediği gibi altın kafese soktuğu için senin buna karşı bir mücadele etmen lazım. Bence o mücadelede her zaman din olayı sana bir aidiyet duygusu yaratıyor. Bu yüzden de modernleşmek rasyonelliğin artması hiçbir zaman dinin rolünün azalması anlamına gelmiyor. Bir de tabi bizden farklı olarak sizin de söylediğiniz gibi dinsel yapının içsel dönüşümleri de esasında bireyi bu rasyonelliğe vurduğumuz zaman istatistiğe işte....

ilber ortaylı: şimdi ne oluyor burada? Bu gayet güzel. Bir temelini koyduk bunun.şimdi ne var?yani bu böyle birşey batıda cereyan ediyor.görüyoruz işte şehirler ortaya çıkıyor.bunun en mühim şeyi nedir? Hukuk temelinde kontrat. Mesela şehirlilik hemşehrilik ne demek , toptan yemin etmek bir kontrat yapıyorsun. Bu yemine kim katılmıyor? Yahudilerle papazlar.yahudiler hıristiyan olmadıkları için incil’le yemin etmiyorlar öbürlerinin de kendi kanun ve yeminleri var. Bizde bu umumi kurallar meselesi...çok ilginç birşey bu , tabi yahudi toplumu sonradan batının içine girip, burada eriyip yaşadığı için belki çok devam etmedi ama bu bir şeriat meselesidir. Tanrı tayin eder düzeni, buna dikkat edilir yani buna dikkat edilir dediğin zaman bunun rasyoneli budur.yani şeriat odur işte.

fuat keyman: türkiye bağlamında baktığımız zaman her ne kadar bir modernleşme süreci var genç osmanlıdan, cumhuriyetle ulus devlet temelinde fakat bir türlü bu kontrat anlayışı, bu sözleşme anlayışı ne bireyler arası sözleşmenin ne de devletle toplum arasındaki sözleşme türkiye’de yerleşmiyor. O yüzden de her olaya baktığımız zaman işte burada bir modernleşmemiz var ama biraz çarpık bir modernleşme çünkü olaya baktığımız zaman...

ilber ortaylı: bu kontrat düzeni olmayınca resmen hiyerarşi de yok. Yani bu toplumda...

fuat keyman: herkes hak istiyor ama...

ilber ortaylı: bu toplumda vezir-i azam nedir? Vezir-i azamdır. Peki bunun çocukları ne olur? Hiçbirşey olmaz. Olmaz yani eğer bireysel kabiliyeti yoksa , oraya gelecek yeniden, pek de nadir olur bu zaten. Bir aileden iki başbakan çıkması mümkün değildir çok keskin rekabet olan yerde.

fuat keyman: aile içi rekabet değil mi?

ilber ortaylı: aile içi, keskin rekabet olan bir yerde bir başkası gelip o oturur, öyle başbakanın oğlu başbakan istisnai bir olaydır.çok istisnaidir ve istenmez.bermekiler’in başına geleni biliyorsun.sokullu ailesi için söz konusu olmadı bu ve kesildi. Nevşehirli ibrahim paşa için ve bitti bu iş.

fuat keyman: ama cumhuriyetle birlikte de yani ulus devlet temelli...

ilber ortaylı: bir nepotizm var ama başta normal bir eğilim.yani yeğeni,torunu, çocuğu tutma, bir yerlere getirme bu başlıyor artık. Ama burada modernleşme bizde ne bir hukuki ne bir felsefi yaklaşım. Yani kimse böyle şeyler konuşup da modernleşmiyor.

fuat keyman: ama işte bence batılılaşma süreci olmakla birlikte türkiye’de bu batılılaşma dediğimiz şey türkiye’ye sözleşme kültürünü yada sözleşme olgusunu getirmiyor.

ilber ortaylı: başka şekilde geliyor, niye? Yaşamak için geliyor.bu bizim mi sırf derdimiz? Hayır rusya’nın da aynı şeyi var. Yani biz askeri modernleşmeyle artık çok son safhada bazı şeylere giren adamız.yani pozitif bir bilim merakıyla falan değil mühendislikle oraya giriyoruz.efendime söyleyim askerliğin gerektirdiği tıpla, veterinerlikle giriyoruz ve herşeye öyle başlıyoruz. Yani maliyeye de öyle başlıyoruz, giderayak idareye de ve iki asırda bunlar işte bu safhaya girmek için zorlanan toplumlar çok enteresan.

fuat keyman: ama işte orada da bu sosyal ethos dediğimiz yani günlük yaşamda bu bireyin oluşması, günlük yaşamda bu kontratın oluşması günlük yaşamda insanların sorumluluklar ve özgürlükleri beraber düşünmeleri gibi bir anlayış malesef doğmuyor. Yani cumhuriyet yukarıdan aşağıya yada rusya’da yukarıdan aşağıya doğru toplumu dönüştürmek istediğin zaman ilerde bir kontrat kurulacak.

ilber ortaylı: ama bizde toplumu zaten dönüştürme şeyle başlamadı değil mi, cumhuriyetle başlamadı değil mi?

fuat keyman: evvelden başlamıştı.

ilber ortaylı: ıı.mahmut...va daha evveli ama ıı.mahmut en tipiği.türkiye’nin büyük petro’su o.

fuat keyman: ama bir ulus devlet olayı var cumhuriyet ile birlikte.

ilber ortaylı: uluslaşma merakı artık onun adı konuyor.

fuat keyman: bir ufak kırılma var. Süreklilik var.

ilber ortaylı: adı konuyor. Şimdi cevdet paşa çok akıllı bir adam ve dedi ki biliyorsunuz ki petro strelistleri -tüfekçileri- kaldırdı ortadan, bir nevi kapıkulu askeri isyan etti ve yok ettiler ortadan, yok etti onları. Bizde de yeniçeri ocağı’nın 1826’da kaldırılması . Mukayese yapıyor bu strelistler diyor, rusya’nın sırtında bir urdu diyor, bunlar kaldırıldı. Tabi sancılı oldu ama diyor bu bitti hayat devam etti. Ama bizimkiler kalbimizde bir seretandı diyor.seretan demek kanser demek. O diyor ayıklanınca herşey değişti. Doğrudur çünkü bakıyor asayiş işleri onların,mali kolluk görevi onların akla hayale gelmeyecek, yani mimari işleri.... Dolayısıyla bütün cemiyet sarsıldı.çok hoş bir tahlil bu ama tabi ki çok önemli birşey askeri bir reformla başlıyor iki toplum da yaşamak için ve onun bedelini ödüyorlar.çok uzun birşey bu, öbür bilimlere yaklaşmaları bile ondan. Şurası bir gerçek türkiye tıpkı rusya gibi çok pahalı bir modernleşme deneyiminden geçti. Bu zaruriydi ve bunlar askeri toplumlar.

fuat keyman: ama işte o anlamda modernleşmesi hızlı modernleşme işte, çağdaş medeniyet seviyesine ulaşma gibi özlemler olmakla birlikte tam da o ortak noktadan yani askeri temelde bir reform hareketi olduğu için bunun toplumsal izdüşümü batıdan biraz farklı olarak bu toplumsal sözleşme dediğimiz kültürü...

ilber ortaylı: kültürü değil daha fazla bir şey mod değiştirme bu kip değiştirme hayatın yaşanış biçimini tarzını değiştirme işidir. Çok enteresan birşeydir bunun adı da kolay konamaz aslında tartışır otururuz. Biz tartıştığımız gibi onlar da tartışıyor. Ne demiş tyutçev; meşhur şair rusya için “rusya akılla anlaşılmaz arşınla da ölçülmez, rusya’nın bambaşka bir gelişmesi var ona sadece inanılır,iman edilir ” bunu söylüyor adam düşününüz 19.yüzyıl sonundaki büyük şair hala bunu söylüyor. Bu benzer tartışmalar bizde de var.

ilber ortaylı: şimdi çok mühim birşey var. Demek ki aşağı yukarı 17.asrın sonunda büyük petro asrıyla çok rijit bir şekilde... Adam düşün avrupaya gidip oturuyor tahsil yapar gibi çar. Gemicilik öğreniyor, kalfa diploması alıyor, geziyor mahiyetiyle, herşeyi tetkik ediyor.tabi üstünden gayet kanlı olaylar var oğlunu öldürmek dahil biliyorsun veliaht aleksey petroviç, baba tarafı hem de işkence ile öldürüldü.nedeni ne? Nedeni avrupa hükümdarlarıyla mektuplaşmak. Halbuki bu işi biraz masumane 3.selim de yaptı veliahtken,16.louıs ile mektuplaştı ama amcası 1.abdülhamid çok şey bir adamdı.munis bir adamdı ve bunu hoş gördü.şimdi bir de 2.mahmut’u düşün. Ne kadar rijit tasvirler tabi resmi vakayinamelerin dışında son derece kanlı olaylar var.bu pahalıya mal olan devrimlerle iki ülke var.bir asır fark var ama öyle bir günde olmuyor ihtilaller. 2.mahmut’un da var petro’nun da evveli var.nedir bu? Ve bambaşka bir ülke var uzakta japonya.orada öyle değil görünüm.iran’ı şimdi ele almıyoruz o daha başka birşey ama kültür bakımından çok önemli. Batılılaşma tabi çok önemli orada da.modernleşmenin adı ne iran’da biliyor musun? Garpzedegi.. Yani depremzede gibi, felaketzede gibi garpzede...

fuat keyman: o da şuradan kaynaklanıyor galiba,bu son dönemlerde bana da ilginç gelen bir gelişme daha evvelden biz batılılaşma ile modernleşmeyi aynı şey gibi düşünüyoruz ve bunun küreselleştiğini görüyoruz.böyle bir küresel düzeyde batılılaşma gibi işte bir kapitalizm ulus devletler falan. Fakat son dönemlerde giderek modernleşen fakat batılılaşmayan daha doğrusu o tam ziya gökalp’te olan kültür medeniyet ayrımından...

ilber ortaylı: böyle bir ayrıma ihtiyaç duyuyor kurtulmak için ...

fuat keyman: ve örneğin japonya kapitalizmi korkunç küresel fakat birey temelinde yapmıyor bunu.örneğin çin kapitalizmi korkunç küresel fakat bunu birey temelinde yapmıyor.biraz değişik örneği iran modernleşmesi. Felsefesi olan bir ülke fakat birey olmuyor. Dinin daha güçlü olduğu , devletin olduğu şimdi o yüzden de sanki böyle bir küresel kayma gibi birşey var.evvelden bizim konuştuğumuz 2.mahmut’lardan cumhuriyet dönemine kadar olan ,içeren hatta rusya’yı da, ne dedik türkiye’yi bir askeri reform temelinden oluşan bir süreçtir.daha çok ülke ulus devleti kabul ediyor.daha çok ülke kapitalizmi kabul ediyor. Fakat bu birey dediğimiz şey yani özgürleşme akılla hareket etmek,dünyevileşmekle acaba böyle mi olması lazım yoksa bir gelenek temelinde mi olması lazım, böyle mi olması lazım yoksa bir cemaat toplum temelinde mi olması lazım. Mesela japonya işte bunu ilginç bir şekilde hem geleneğe bağlılık fakat aşırı kapitalistleşme olarak gösteriyor.

ilber ortaylı: çok enteresan bir ülke o.şimdi biz hepimiz 19.asrın ortası falan filan diye ne alakası var. 18.asırda dünyada en çok okuma yazma bilen ülke japonya.yüzde otuz kadınlar düşün o acayip yazıyla, yüzde 40 erkekler okuma yazma biliyor. Böyle bir rakam yok yani ingiltere’de mesela sanayileşmenin anası ingiltere “leadıng ındustrıalısm”...

fuat keyman:yok öyle bir rakam

ilber ortaylı: yok.çok enteresan yani.

fuat keyman: işte o yüzden de birey temelli düşünmede eğer okuma ise eğer toplumu dönüştürmeyse illa ki bireyi gerekli kılmıyor bence.japonya örneği okuma yazma oranı yüksek olan daha gelenekçi...

ilber ortaylı: mesela gruplar yoktur oturup bilmem ne yapan kilise grupları yoktur.

fuat keyman: şimdi bazen alternatif model de deniyor evet biz kapitalist...

ilber ortaylı: japonların gazeteleri birdenbire milyonla satan büyük organlar ama mesela ingiltere’de çok daha evvelden kırlarda bile gazete çıkıyor en basit olayları konu edinen. Aykut kansu vardı,burdan kaçan bir yeniçerinin ingiltere’deki hayatını takip ediyor. Basit bir yeniçeri. Burdan nasıl kaçtı orası karanlık. Buradaki biyografiyi takip edemiyor. İngiltere’de sefil kitlenin üyesi oluyor üstelik bir kadınla da evleniyor. Çocukları falan oluyor. Şehirden şehire ekmek aramak için gezinen bir kitle 18.asırda onlardan ...vallahi adamın biyografisini daha iyi takip ediyor çünkü işte o lokal gazetelere bakıyor, yardım cemiyetlerinin bültenlerine falan orada ismine rastlıyor.şimdi bu demek enformasyonun aktığı bir cemiyet. Öbürü okuma yazma biliyor. Arada bir fark var demek bazı şeyler var, bazı kurumlar var.onları anlamak lazım modernleşmede yani mesela türk modernleşmesi.18.asırda matbaa kullanıyorsun doğru dürüst kitap basamıyorsun hepsi antikadır bugün.19. Yüzyılda birden bir patlama var bizim topluma göre . Mesela rusya bile 16.asırda matbaayı kullandık diyor heykeli var adamın.güzel de ne bastın hiç birşey, yani ancak 18.asır petro’dan sonradır...18.asır rusya’sı...bu demek ki ne veriyor?nasıl değiştiriyor? Bu değiştirme de çok güle oynaya değil yani.allah ingiltere’nin modernleşmesini göstermesin yani o güneş batmayan imparatorluğun halkı neler çekmiştir o kırsal bölgelerin çözümü....ama biliyor musunuz o bir bilinç konusu. Bizim tanzimatçılar ingiltere’yi tanıdıkları için ödleri kopardı. Yani o ingiliz halkının o köylerin boşalması, sefalet. Londra halkının büyük çoğunluğu kriminaldi biliyorsun .yani onu yaşamamak için ne lazımsa yaptılar.

fuat keyman: o yüzden o modernleşme bir içsel eleştri de getiriyor.modernleşmede modern iyidir, öbürsü kötüdür değil.

ilber ortaylı: bence türk modernleşmesine ilk defa bu sizin dediğiniz açıdan endişeyle ikirciklenmeyi, ikiliğini tragedyayı tartışarak yani trajik olan çözülmezdir çünkü. Trajik çözülmez olandır biliyorsun. Böyle bakan bir reşat nuri. “yaprak dökümü” ilginç ve bu yaprak dökümü piyesleştirildi yani tiyatroya adapte edildi. Şimdi o vakte kadar darülbedayi’de bir oyun üç vakte kadar gidiyor dört seans gidiyor beşi bulmuyor. O yüzden ezber yok falan kendine göre yöntemler. Yaprak dökümü küt diye yüzü devirdi. Görülmemiş bir olay.

fuat keyman: çünkü o içsel eleştiri.

ilber ortaylı: içsel eleştriyi getiriyorlar ve millet diyor. Çok enteresan çünkü yazar bunu bir roman olarak biliyorsun ki kaleme aldı ve bu bir tiyatroya çevrildi ardından bunu yakaladı biri...

fuat keyman: bizim eğitim sistemimizde reşat nuri modernliğin iç eleştrisi olarak okutulmaz.

ilber ortaylı: biz şey diye okuruz.çalıkuşu diye okuruz. Çalıkuşu’nun da aşkıdır mühim olan feride’nin. Halbuki onun arkasında da bütün o değişen anadolu sizin dediğiniz problemlerle o değişen toplum bir kere muallime girmiş yani ortaya zabitlerle muallimeler taşrada.böyle iki unsur var modern bir ordu. O modern ordunun ordan oraya gezinen fertleri var.

fuat keyman: belki o reşat nuri’yi götüremediğimiz için bugün akp olayında bir modernlik ve çarpıtıklığı aynı anda tartışıyoruz.

ilber ortaylı: aynı anda tartışıyoruz. Gene bazı şeylere bu trajik çözülmezliğe eğilemiyoruz.

fuat keyman: halbuki ilk baştaki yani erken cumhuriyet döneminde bu içsel eleştriyi ciddiye alsaydık . Yani reşat nuri’ye çalıkuşu’nu aşk olarak .....

ilber ortaylı: bakmayı bilseydik...

fuat keyman: yaprak dökümü’nü de içsel eleştri olarak görseydik o zaman belki de bu programın başında söylediğimiz o sözleşme vaatleri...

ilber ortaylı: belki de bunu niye almadık, belki de bu değişimi bu büyük değişimi ıstıraplı yaşamadık.çok önemli birşey yani...

fuat keyman: londra bile çok ızdıraplı yaşıyor.

ilber ortaylı: ingiltere çok ızdıraplı yaşıyor belki fransa’da o kadar değil almanya’da o kadar da değil.ben gençken çok yaşlı avusturyalı sosyalistlerle konuşurdum.birinci cihan harbinde kalma. Benim yaşım müsait buna. Bütün söylediği onların mesela diyor ki bak diyor ben sosyalist partiliyim.bu refah o kadar büyük mü hala çiçek satıyorum dedi kadın.yani maaşım yetmiyor çiçek satıyorum dedi.bu hep böyleydi dedi. Monarşide almanya bizim çok önümüzdeydi dedi ve alman kolegler bizi anlamazdı işçi enternasyoneli olmaz dedi.o adam bizi anlamıyordu diyor. Hakikaten rakamlara bakıyorsun mesela rusya başka birşey rusya’da işçiler fabrikanın içinde yaşıyordu mekan yoktu, bugün çin’de olduğu gibi.avusturya’da mesela bir odaya 2.28 kişi düşüyordu.aynı miktar almanya’da 1.3, ingiltere’de daha iyileşmiş, fransa daha farklı.ve bu insanlar birarada gelemezler yapamazlar yani bu çok...

fuat keyman: hem bir milliyetçiliği var.

ilber ortaylı: hem de evet yani aynı şartlarda yaşamayan insanlar aynı sınıfın üyeleri zor olurlar.objektif şartlara göre evet. Yani bizati ve şey olarak içinden ve kendi hissi modernden farklıdır.

fuat keyman: modernleşme dediğimiz bir rejim bir yaşam tarzı oluyor.bu çok gelenekten çok iyi birşey değil.farklı birşey, kendi ızdırapları var kendi değişimi var.

ilber ortaylı: yaşam biçimi farkediyor.mesela dikkat edin ufak şeylere bile bakmamız lazım.ingiltere’de pub kültürü, fransa’da bıstro kültürü var.bu almanya’da vardır ama daha şeydir yani birahane kültürü, bir gruplar oluşur.daha iyi yer içerler eski proleter kültürünü söylüyorum akşamlarını.şarkta böyle birşey pek olmaz yani işte ev vardır. Neden? İnsanlar yalnız yaşıyor , küçücük bir odayı iki kişi paylaşıyor gece ve gündüz vardiyasında çalışan aynı yatak orda evine gitmez. İnsan işinden sonra nereye gider pub’a gider, birahaneye gider, bıstro’ya gider orada günün geçirir gecesini ve bütün kültür orda gelişir.

fuat keyman:zaten kamusal alan dediğimiz...

ilber ortaylı: bir müddet sonra grev falan olursa bıstro’yu kullanıyor merkez diye. Demek ki hiçbirşey tam bir ayıklanma, tam bir değişme içermiyor daima tortular var. Tortu ve o tortularla yeni bir biçimlenme söz konusu.hayat hep böyle akıp gidiyor ama gerçek şu ki biz yaşamalıyız.yaşamımızı sürüdürmek zorundayız.bütün tartışmalarımız bütün kurumlaşmalarımız bunun etrafında dönüp gidiyor.

2 Mayıs 2008 Cuma

Sema-i Mevlana

tennure giymiş ağaçlar
aşk niyâz eder
mevlânâ

içimdeki nigâr
başka bir nigârdir
içimdeki sema’a
nece yıldızlar akar
ben dönerim
gökler döner
benzimde güller açar

güneşli bahçelerde ağaçlar
halak-semâvâti-vel’ard’h
yılanlar ney havalarını dinler
tennure giymiş ağaçlarda

çemen çocukları mahmur
câaan
seni çağırıyorlar

yolunu kaybeden güneşlere
bakıp gülümserim
ben uçarım
gökler uçar


Asaf Halet ÇELEBİ

26 Nisan 2008 Cumartesi

Kocakarı ilaçları

Öksürük için
-------------
Bir avuç öğütülmemiş kuş burnu

Yarım ayva dilimleniyor

Bir elma kabuğu -ithal olmayacak

Alabildiği kadar su konacak

Demlik kaynamadan evvel kabarcıklar çıkmaya başladığı sırada bir tutam
ıhlamır eklenecek ve bir taşım kaynatılacak.
ve altı kapatılacak

Bu bir daha kaynatılmayıp içilecek

Grip için
---------

16 adet çiğ kahve çekirdeği
1 demet maydonoz
1 adet limon
5 bardak su eklenip kaynatılacak

2 bardak su kalana kadar kaynatılıp kapatılacak ve içilecek

11 Nisan 2008 Cuma

Kimlik, dil vs

Birçoğumuz, kim olduğumuza ilişkin bir dili kendimize maletmişizdir (veya bu tür bir dil tarafından içselleştirilmişizdir) ki bu durum 'üretici' ve 'kendimize-yeterli' olmamızı, "kendi ağırlığımızı taşımamızı" ve bir sosyal gurubun 'katkıda bulunan üyesi' olmamızı icabettirir. Bir çoğumuz aslında, bir tür kendi kendini anlama ve onun getirdiği pratikler olmaksızın anlamı ve değeri hakkında kafa yormamız imkansız olan klişe-iptila bu dille derinden 'özdeşleşmiş' durumdayızdır. Bu iyi-bilinen "çalışma-etiği" kimliğimizin öylesine derinliklerine işlemiştir ki, biz bu yorumlama çerçevesinin tarihsel bakımdan zorunluluk unsuru içermeyen köklerini ve 'bizim' mantıksal olarak mantıksal bakımdan bu dilden kopuk olduğumuzu düşünsek bile, kendimizi ve başkalarını 'üretici değerimiz' den bütünüyle düşünsek bile, kendimizi ve başkalarını 'üretici değerimiz'den bütünüyle yoksun şartlar içinde 'konumlandırmamız' empirik bakımdan imkansız olabilir. Bu bakımdan, kim olduğumuzun her gerçek boyutu, büyük ölçüde içinde doğduğumuz tarihsel şartlardan miras aldığımız kendi kendini-anlama veya kendi kendini - yorumlama tarafından belirlenmiş durumdadır. Yada şu örneği düşünün: entellektüel gelişimimiz sırasında sorunlarla ilgili bazı temel yaklaşımlara tekrar tekrar dönmemiz ölçüsünde belirli düşünce okullarıyla 'özdeşleşiriz'; başka türlü düşünebilme imkanımız olduğu halde özdeşleşiriz. Bu, entellektüel değişmenin ve gelişmenin imkansız olduğu anlamına gelmez - apaçık şekilde durum bu değildir - fakat insan bir kere bir Kantçı, Hegelci, Wittgensteinci ya da Heideggerci gibi düşünmeyi öğrendi mi, sık sık, bütünüyle açık fikirli ve objektif olma tasarılarına rağmen, belirli bir problemi ele alma tarzlarının ve bu probleme ilişkin belirli bakış açılarının bizatihi kendilerinin birer sorun olarak ortaya çıktıklarını keşfeder. Ne kadar özgür olursa olsun insan bu sorunlarda daima, kim olduğumuz/kimliğimiz, dilin aracılık ettiği tarihsel boyutlarımızın bir fonksiyonu olduğu için belirli bir tarzda sınırlanmış ve belirlenmiş durumdadır.

Hermeneutik ve Hümaniter Disiplinler- Terc.Hüsamettin Arslan -sh.140-141-2002

6 Nisan 2008 Pazar

Köylü milletin efendisidir!

“Köylü milletin efendisidir!”

Türkiye’nin sahibi ve efendisi kimdir? Bunun cevabını derhal birlikte verelim: Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi , gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten çok refah, saadet ve servete layık olan köylüdür. Binaenaleyh, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin iktisadi siyaseti, bu temel hedefi gerçekleştirmektir.

Efendiler! Diyebilirim ki bugünkü felaket ve sefaletin tek nedeni bu gerçeğin gafili bulunmuş olmamızdır. Filhakika; yedi asırdan beri dünyanın çeşitli bölgelerine sevk ederek, kanlarını akıttığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve yedi asırdan beri emeklerini ellerinden alıp israf eylediğimiz ve buna mukabil daima horlayarak karşılık verdiğimiz ve bunca fedakarlık ve ihsanlarına karşı nankörlük, küstahlık, zorbalıkla uşak derecesine indirmek istediğimiz bu asli sahibin huzurunda bugün büyük utanç ve saygı ile gerçek duruşumuzu alalım. Efendiler! Milletimiz çiftçidir. Milletin çiftçilikteki mesaisini çağdaş iktisadi tedbirler ile azami ölçüye ulaştırmalıyız. Köylünün mesaisinin sonuçlarını ve faydalarını kendi menfaati lehine azami ölçüye vardırmak iktisadi siyasetimizin esas ruhudur. Binaenaleyh; bir taraftan çiftçinin mesaisini artıracak ve verimli kılacak malumat, vesait ve teknolojinin kullanımı ve diğer taraftan onun mesaisinin sonuçlarından azami istifadesini temin eyleyecek iktisadi tedbirlerin alınmasına çalışmak lazımdır. Şimdiye kadar mevcut olan yolsuzluk, çağdaş nakliye araçlarının yokluğu, mübadele usullerinin çiftçi aleyhine olması ve hükümet kanunlarının çiftçiyi koruyamaması gibi engellerin kaldırılması lazımdır. Bu noktada bilhassa tarım ürünlerimizi benzer ecnebi ürünlere karşı korumaya engel olmakla milletimizi bugünkü iktisadi sefalete mahkum eden mülga(kaldırılan) kapitülasyonların acıklı durumunu hatırlatmadan geçemem. Malumunuzdur ki, memleketimiz iktisadi teşkilat ve muhit itibariyle kuvvetli bir halde bulunmuyordu. Özel iktisadi sermaye de serbest rekabete dayanabilecek dereceye erişememişti. Tanzimatın açtığı serbest ticaret devri Avrupa rekabetine karşı kendini koruyamayan iktisadiyatımızı bir de iktisadi kapitülasyon zinciriyle bağladı. Teşkilat ve özel sermaye açısından iktisat sahasında bizden çok kuvvetli olanlar memleketimizde, bir de fazla olarak, imtiyazlı mevkide bulunuyorlardı. Temettü (kar) vergisi vermiyorlardı. Gümrüklerimizi ellerinde tutuyorlardı. İstedikleri zaman istedikleri eşyayı, istedikleri şeriat tahtında memleketimize sokuyorlardı. Bütün iktisat alanlarımızda bu sayede mutlak hakim olmuşlardı.

Efendiler! Bize karşı yapılan rekabet hakikaten çok gayrimeşru, hakikaten çok kahir(zorlayıcı, yok edici) idi. Rakiplerimiz bu suretle gelişmeye müsait sanayiimizi de mahvettiler. Tarımımızı de zarara uğrattılar, yıktılar. İktisadi ve mali gelişmemizin ve ilerlememizin önüne geçtiler.

Efendiler! Artık serbest ve müstakil bir hayata atılan Türkiye için, iktisadi hayatı boğmakta olan kapitülasyonlar mevcut değildir. Ve olamaz. İktisadi hayatımızın belirlenmiş hedeflere yönelmesi ve süratle ilerleme ve gelişmesi için kabul edilecek tedbirler arasında memleketimizde Avrupa rekabeti yüzünden mahvedilmiş ve şimdiye kadar ihmal edilegelmiş tarımsal sanayiimizi geliştirme ve çağdaş iktisadi araçlarla ile teçhiz etmeyi öncelikli olarak ele alacağız. Gerek ziraat ve gerek memleketin servet ve sağlık açısından önemi tartışmasız olan ormanlarımızı da çağdaş tedbirler ile güzelleştirmek, genişletmek ve en yüksek verimi elde etmek esas ilkelerimizdendir. İktisadi siyasetimizin önemli amaçlarından biri de genel çıkarları doğrudan doğruya alakadar olacak kurumlar ve iktisadi teşebbüsleri mali gücümüz ve fenniyemizin müsaadesi ölçüsünde devletleştirmedir.

...

Mali kuvvetimiz bugüne kadar olduğu gibi, dışarıdan borç almaksızın, fakirane olmakla beraber memleketi idare edecek ve hedeflerine ulaşacaktır.

Efendiler! Bugünkü kutsal savaşımızın amacı tam bağımsızlıktır. Tam bağımsızlık ise ancak mali bağımsızlık ile mümkündür. Bir devletin maliyesi bağımsızlıktan mahrum olunca o devletin bütün hayati alanlarında bağımsızlık felçlidir. Çünkü her devlet ancak mali kuvvetle yaşar. Mali bağımsızlığın korunması için ilk şart, bütçenin iktisadi bünye ile denk ve birbirine uygun olmasıdır. Binaenaleyh; devlet yapısını yaşatmak için dışarıya müracaat etmeksizin memleketin gelir kaynaklarıyla idare temini, çare ve tedbirlerini bulmak lazım ve mümkündür.

TBMM Üçüncü Toplanma Yılı Açış Konuşmasından

(1 Mart 1922)

http://www.turksolu.org/32/arkasayfa32.htm

Aydınlanma

Immanuel Kant


«AYDINLANMA NEDİR?» SORUSUNA YANIT(1784)


Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır Sapare Aude! Aklını kendin kullanmak cesaretini göster! Sözü şimdi Aydınlanmanın parolası olmaktadır.

Doğa, insanları yabancı bir yönlendirilmeye bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın (naturaliter maiorennes) , tembellik ve korkaklık nedeniyledir ki, insanların çoğu bütün yaşamları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar, ve aynı nedenlerledir ki bu insanların başına gözetici ya da yönetici olarak gelmek başkaları için de çok kolay olmaktadır. Ergin olmama durumu çok rahattır çünkü. Benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım, perhizim ile ilgilenerek sağlığım için karar veren bir doktorum oldu mu, zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz artık. Para harcayabildiğîm sürece düşünüp düşünmemem de pek o kadar önemli değildir; bu sıkıcı ve yorucu işten başkaları beni kurtaracaktır çünkü. Başkalarının denetim ve yönetim işlerini lütfen üzerlerine almış bulunan gözeticiler [vasiler, ç.] insanların çoğunun, bu arada bütün latif cinsin ergin olmaya doğru bir adım atmayı sıkıntılı ve hatta tehlikeli bulmaları için , gerekeni yapmaktan geri kalmazlar. Önlerine kattıkları hayvanlarını önce sersemleştirip aptallaştırdıktan sonra, bu sessiz yaratıkların kapatıldıkları yerden dışarıya çıkmalarını kesinlikle yasaklarlar; sonra da onlara, kendi kendilerine yürümeye kalkışırlarsa başlarına ne gibi tehlikelerin geleceğini bir bir gösterirler. Oysa onların kendi başlarına hareket etmelerinden doğabilecek böyle bir tehlike gerçekten büyük sayılmaz; çünkü bir kaç düşüşten sonra bunu göze alanlar sonunda yürümeyi öğreneceklerdir, ne var ki bu türden bir örnek insanı ürkütüverir ve bundan böyle de yeni denemelere kalkışmaktan alıkoyar.

Demek oluyor ki her birey için nerdeyse ikinci bir doğa yerine geçen ve temel bir yapı oluşturan bu ergin olmayıştan kurtulmak çok güçtür. Hatta insan bu duruma seve seve katlanmış ve onu sevmiştir bile; işte bu yüzden o, kendi aklını kullanma bakımından gerçekten de yetersizdir; çünkü onun böyle bir deneyi gerçekleştirmesine asla izin verilmemiştir, o aklını kullanmayı denemeye hiç bir zaman bırakılmamıştır. Dogmalar ve kurallar, insanın doğal yetilerinin akla uygun kullanılışının ya da daha doğru bir deyişle kötüye kullanılmasının bu mekanik araçları, erginleşme ve olgunlaşma için sürekli bir ayakbağı olurlar. Biri çıkıp yürümeyi köstekleyen bu zincirleri atsa da, en dar hendekten bile hemen öyle pek kolayca atlayamaz; çünkü o henüz kendisine güven duyarak bacaklarını özgürce hareket ettirmeye daha alışamamıştır. İşte bundan dolayı da ruhlarını, zihinsel yanlarını kendi başlarına işleyip kullanarak ergin olmayıştan kurtulan ve güvenle yürüyebilen, pek az kişi vardır.

Oysa buna karşılık, kitlenin kendi kendisini aydınlatması daha çok olanak taşır; hatta ona özgürlük, yani özgür olma hakkı tanınırsa bu durumun önüne geçilemez de. Çünkü yığının içinde, kamuda -vasiler arasında bile- bağımsız düşünebilen bir kaç kişi her zaman bulunacaktır; bunlar önce kendi boyunduruklarını atacaklar, sonra da' insanın kendindekini akıllıcâ değerlendirmesi yanında bağımsız düşünmenin kişi için bir ödev olduğu anlayışını çevrelerine yayacaklardır. Ama eskiden kitleyi boyunduruk altına sokan ve kendileri de aydınlanmaya öyle pek layık olmayan ve hak kazanmayan gözeticilerden bir kaçı şimdi çıkıp da kitleyi boyunduruktan kurtulmaları için kışkırtırlarsa, öteki gözeticiler bunları 'boyunduruk altında kalmaya zorlarlar; önyargıları yerleştirmenin işte böyle zararları vardır, ve bu önyargılar kendilerini yayanlardan sonunda öçlerini alırlar. Bundan dolayı: kamu ancak yavaş yavaş aydınlanmaya varabilir. Gerçi devrimler ile bir 'baskı rejimi, kişisel bir despotizm, bir zorbalık yönetimi yıkılabilir; ancak yalnız bunlarla, düşüncelerde gerçek bir düzelme, düşünüş biçimlerinde ciddi bir iyileşme elde edilemez; tersine, bu kez yeni önyargılar, tıpkı eskileri gibi, düşüncesiz yığına, kitleye yeni birer gem, yeni birer yular olurlar:

Oysa aydınlanma için özgürlükten başka bir şey gerekmez; ve bunun için gerekli olan özgürlük de özgürlüklerin en zararsız olanıdır:





Aklı her yönüyle ve her bakımdan çekinmeden
kitlenin önünde apaçık olarak kullanmak özgürlüğü.

Ne var ki her yandan «düşünmeyin! aklınızı kullanmayın! » diye bağırıldığını işitiyorum. Subay, «Düşünme, eğitimini yap! », maliyeci «düşünme, vergini öde! », din adamı «düşünme, inan! » diyorlar. (Şu dünyada yalnız bir kişi var ki o da, «istediğiniz kadar ve istediğiniz şeyi düşünün, ama itaat edin! » diyor) .3 Her yerde özgürlüğün sınırlanışı var. Peki hangi türde bir sınırlama aydınlanmaya karşıdır, hangisi değildir, ve hangi biçimde bir sınırlama tersine özgürlüğe yararlıdır? Yanıt vereyim: kendi aklının kitle önünde, kamuoyu önünde ve hizmetinde serbestçe ve açık bir biçimde kullanılması her zaman özgürce olmalıdır; ve yalnızca bu tutum insanlara ışık ve aydınlanma getirebilir; buna karşılık aklın özel olarak kullanılışı [der Privatgebrauch], genellikle çok dikkatlice ve dar bir alanda kalacak bir biçimde sınırlandırılabilmiştir ve bu da Aydınlanma için bir engel sayılmaz. Kendi aklını kamu hizmetinde kullanmaktan [der öffentliche Gebrauch], bir kimsenin, örneğin bir bilginin bilgisini ya da düşüncesini yani aklını, onu izleyenlere, okuyanlara yararlı olacak bir biçimde sunmasını anlıyorum. Aklın özel olarak kullanılmasından da kişinin, kendi işi ve memuriyeti çerçevesinde, kendisine emanet edilen topluma ilişkin bir hizmeti ya da belirli bir görevi yerine getirmesi diye anlıyorum. İmdi kamunun çıkarlarını etkileyen bazı işlerde, yapay bir ortak anlaşma gereğince ve hükümet tarafından kamu amaçlarına uygun biçimde ve 'hiç değilse onu ortadan kaldırmayacak şekilde, kanunun bazı üyelerince kullanılabilecek bazı belirli işlemlere, belirli mekanizmalara gereksinme duyulur. Bu gibi durumlarda aklı kullanma tartışmasına kuşkusuz izin verilmez, itaat etme kesin emirdir. Fakat kendisini makinenin bir parçası sayan herhangi bir insan, yine kendisini bir topluluğun üyesi, hatta, evrensel uygar bir toplumun üyesi olarak tanıtması durumunda, örneğin bir bilgin sıfatıyla, kendi düşünme yetisine dayanarak yazılarıyla kamuya yönelir; her hal ve durumda aklını kullanır, ama, zamanında edilgin olarak da olsa görev yaptığı durumları ve işleri de zarara uğratmadan yapar bunu. Üstlerinden aldığı bir emir üzerinde, onun yararlılığı ya da yararsızlığına ilişkin olarak akıl yürüten bir subayın tutumu tehlikeli ve zararlıdır, onun ödevi yalnızca itaat etmektir. Fakat eğer bu konuda doğru olmak gerekiyorsa, bir bilgin olara;k onun askerlik hizmetinin yanlışları üzerindeki eleştiri ve düşünceleri ve bunları kamu önüne yargılanması için götürmek istemesi yasaklanamaz. Yine bunun gibi yurttaş, kendisine düşen vergiyi ödeyemezlik edemez; hatta bu gibi vergilere ilişkin yapılan acımasız eleştiriden ve ödememeye yönelik davranışlar, bu uymamaların genelleşebileceği gerekçesiyle cezalandırılabilir. Bununla birlikte bir bilgin olarak aynı vatandaş. kamu önünde vergilerin uygunsuzluğu ve adaletsizliği üzerindeki düşüncelerini açıkça belirttiği zaman asla yurttaşlık yükümlülüklerine karşı gelmiş sayılmaz. Yine aynı şekilde bir papaz da hizmetinde bulunduğu kilisenin öğretileri ile uygunluk ve uyum içinde işi gereği kilisenin inançlarını cemaatine ve halkına öğretmekle yükümlüdür. Fakat bir din bilgini olarak .o, bu inançları pekâla eleştirebilme özgürlüğüne ve daha fazlasına sahiptir: büyük bir itina ve dikkatle ölçülüp-biçilmiş ve tartılmış düşüncelerini, çok iyi bir biçimde yönlendirilmiş eğilimlerini kamuya iletmek sorumluluğuna sahiptir; bunlar, sözü geçen dinsel öğretilerin yanlış yönleri üzerinde alabileceği gibi, dinin ve kilise işlerinin düzeltilmesine ilişkin de ola;bilir; ve bunu yaparken de vicdanını rahatsız edecek hiç bir şey söz konusu olamaz. Kilisenin sadık bir hizmetkârı olarak görev ve yükümlülüklerine uygun bir biçimde vaaz verirken o, kendi kişisel kanılarına göre bunu yapmak özgürlüğüne sahip değildir; ama, kendisinin yükümlü olduğu şekilde ve başka bir otorite adına dinsel telkinde bulunmak zorundadır. O şöyle söyleyecektir: Kilisemiz bunları ya da şunları öğretir; işte kullandığı kanıtlar da bunlardır. Cemaati yani dinsel topluluğu için kendisinin bile tam bir inançla bağlı olmadığı din- sel kuralların pratik yaranlarını ve avantajlarını gösterirken o, bunlar içinde saklı bir hakikatin bulunmasının olanaksız olmadığını ve içsel dine karşı çıkan hiç bir şeyin bulunmadığını söylemek durumunda kalır. (Bu gibi dinsel öğretilerde, her durum ve olayda dinin özüne hiç bir şey karşı gelmemiştir, gelemez) . Papaz eğer, bunlardan hiç birini öğretilerde bulamadığını düşünecek olursa, işte o zaman resmi görevlerini vicdanı rahat olarak yürütemeyecek ve görevinden ayrılması gerekecektir. Sonuç olarak din adamının cemaatinin önünde bir eğitimci imiş gibi aklı kullanması yalnızca aklın özel kullanımı olmaktadır, çünkü burada cemaat ne kadar büyük ve kalabalık olursa olsun bir aile toplantısı söz konusudur ve papaz olarak o kişi özgür değildir ve olmamalıdır; çünkü o kendisine dışardan yüklenen bir görev ile bağımlıdır. Buna. karşın, alanının bir bilgini olarak din adamı yazılarıyla halka hitap ederken, dünyaya seslenirken, yani rahip olarak aklını kamu hizmetinde kullanırken, aklın herkes için kullanımının ve kendi adına konuşmanın sınırsız özgürlüğünden yararlanır. Zira halkın ruhani yani tinsel işleriyle ilgileneceklerin kendilerinin de ergin olmamaları gerektiğini sanmâk yakışık almayan ve saçmalıkları sürekli kılan bir saçmalıktır.

Fakat bir kilise meclisinde ya da Presbiteryen kiliselerindeki kutsal yönetim kurulunda (Hollanda'dıların böyle söylediği gibi) görüldüğü üzere, ruhbanlar sınıfı değişmez kesin bir dinsel öğretiler manzumesini, hem kendi üyelerinin her biri üzerinde, hem de onların aracılığıyla halk üzerinde, her zaman için değişmeyen bir koruyuculuğu güvenle sürdürmek amacıyla, bir yemine dayanarak ortaya koymak hakkını kendilerinde bulmamalı mıdırlar? Hemen yanıt vereyim bu kesinlikle olanaksızdır. Söyle ki, insan soyunun gelecekteki her yeni aydınlanmasına engel olacak 'böyle bir anlaşma kesin olarak bir hiçtir, mutlak olarak boş ve gelecekten yoksundur; kaldı ki böyle bir sözleşme, en üstün bir yetke ya da parlamentolar veya en gösterişli ve görkemli barış antlaşmaları tarafından onanmış olsa bide. Çünkü hiç bir çağ bir, yemine dayanarak kendisinden sonra gelen dönemlerin, hem de pek önemli konularda, bilgilerini genişletmemesi ve yanılgılarını düzeltmemesi ya da aydınlanmada ileri gitmemesi için herhangi bir anlaşmaya yönelemez. Böyle bir şey insan doğasına karşı işlenmiş bir kıyım olur; çünkü sözü geçen bu durum, insan doğasının köktenci amacı ve belirlenim ilkelerinden biri olan ilerlemeye aykırıdır, ve bundan dolayı daha sonraki kuşaklar da bu gibi anlaşmaları yetkisiz ve suçlu bularak bir kenara bırakmakta tamamiyle haklıdırlar. Şimdi acaba aydınlanmış bir çağda mı yaşıyoruz? sorusu sorulunca, yanıt şöyle olacaktır: Hayır, aydınlanmış bir çağda değil, fakat aydınlanmaya giden bir dönemde,'bir aydınlanma döneminde yaşıyoruz. şimdiki zamanlarda olduğu gibi, insanlığın bir bütün olarak, başkasının rehberliği olmaksızın, dinsel konularda kendi aklını iyi bir biçimde ve güvenilir bir şekilde kullanması durumunda olması ya da bu duruma getirilebilmesi için katedilecek daha çok yolumuz var. Fakat bu yönde özgürce çalışmak için şimdi onların yolunun temizlenip aydınlatıldığına ilişkin farklı göstergelere sahibiz; böylece evrensel aydınlanmaya . giden yoldaki engeller, insanın kendi suçu ile düşmüş bulunduğu bu ergin olmayış durumundan kurtuluşu ile ilgili güçlükler yavaş yavaş da olsa giderek azalmaktadır. İşte bu bakımdan çağımız bir aydınlanma çağıdır ya da Friedrich'in yüzyılıdır. Bir prens din konularında, halkına herhangi bir emir vermemeyi ya da yükümlülük yüklememeyi kendi görevi bakımından bir küçüklük ya da bir gerilik olarak görmez ve halkını tüm bir özgürlüğe doğru yöneltirse, hatta bu prens hoşgörülü gibi kibirli bir sıfatı kabul ederek bir zayıflık da gösterse, o aydınlanmış bir kimsedir. işte böyle bir kimse çağdaşlarınca ve kendisine borçlu olacak daha sonra gelenlerce; insanlığı ergin olmayıştan ilk kez kurtaran, hükümeti ilgilendirdiği oranda ve bütün insanları vicdanları ile ilgili tüm konularda akıllarını kullanmada özgür bırakan bir insan olarak onurlandırılmayı hak eder. Onun yönetimi altında kilise ileri gelenleri kendi resmi görevlerinin yapılmasını gerekli gördüğü konularda önyargılı davranmaksızın ve faz- la ayak diretip karşı koymaksızın bir bilim adamı gibi kendi güçleri ve olanakları elverdiği ölçüde özgür bir biçimde ve halka açık olarak kendi kanılarını, düşüncelerini ve kararlarını dünyanın yargısına, oyuna ve onayına sunabilirler, hatta bu tutum yer yer, şurda burda ortodoks öğretiden sapmaları da beraberinde getirse bile; işte bix durum herhangi resmi bir görevle sınırlandırılmamış diğer kimselere de uygulanır. Bu özgürlük ruhu dışarıya doğru da bir açılma ve yayılma gösterir, öyle: ki kendi işlevini yanlış anlayan, görevini kötüye kullanan ve rolünü başarıyla oyna- yamayan hükümetlerce empoze edilen dış engellemelerle bile sataşmak zorunda kalır. Bu gibi hükümetler, en azın.dan ulusun birliğini ve halkın uyumunu tehlikeye düşürmeksizin özgürlüğün böyle bir ortamda. nasıl varolabildiğini gösteren parlak birer örnektirler. Artık insanlar kendi rızalarıyla yollarının üstünden barbarizmin, bir 'tür büyüklük kompleksinin yavaş yavaş kaldırılması için çalışacaklar ve bu da benimsenmiş, yapma ve uydurma birtakım ölçülerin insanları bunların içinde tutmasının ortadan kaldırılmasıyla birlikte gerçekleşecektir.

Burada aydınlanmanın yani insanın kendi kabahati sonucunda karşı karşıya bulunduğu olgun olmayış ya da kendi sorumluluğu sonucu düştüğü ergin olmayış durumundan kurtuluşunun odâk noktası olarak din konularını belirlemeye çalıştım. Çünkü bilimler ve, sanatlarla ilgili olarak yöneticilerimizin bu konular üzerinde söz sahibi olma ve koruyuculuk yapma .rolü oynamaları çıkarlarına uygun düşmez; ikinci olarak din bakımından ergin olmayış her şeyden daha. çok tehlikeli, zararlı ve onur kırıcıdır. Fakat bilimlerde ve sanatlarda özgürlüğe öncelik. tanıyan bir devlet başkanının düşünme biçimi daha ileri bir yayılım gösterir ve kendi yasası açısından bile vatandaşlarının kendi akıllarını serbestçe ve herkese açık olarak kullanmasına izin vermesinde hiç bir tehlikenin bulunmadığını bilir, herkesin önünde daha iyi bir yasanın yapılması için onların düşüncelerini alır; bu durum yürürlükteki yasanın doğru, içten ve açık bir eleştirisini getirse bile; önümüzde bu türe uygun çak parlak bir örnek vardır, hiç bir yönetici bizim kendisini onurlandırdığımız bu kimseyi şimdiye değin aşamamıştır. [Büyük Friedrich, ç.]

Ama kendisi aydınlanmış, hayaletlerden korkmayan bir yönetici elinde iyi örgütlenmiş ve kalabalık bir orduyu toplumun güvenliğini sağlayabilme için bulundursa da, devletin cesaret edemediği şu sözü söylemek yürekliliğini kendinde bulabilir: “İstediğiniz ,kadar ve istediğiniz konular üzerinde düşünün, ama itaat edin! Bu durum ise insansal konularla ilgili olması nedeniyle karşımıza tuhaf ve umulmadık bir durum olarak , çıkar, tıpkı herşeyin hemen hemen paradoksal olduğunu geniş anlamda aldığımızda buna benzer bir sonuca varmamız gibi bir şeydir bu. Yüksek düzeye ulaşmış bir toplum özgürlüğüdür kuşkusuz halkın zihinsel özgürlüğü yanında bir önceliği vardır ve onun önüne aşamayacağı sınırlar koyar: Buna karşın toplum özgürlüğünün daha aşağı bir düzeyde olması demek, onun zihin özgürlüğüne kendi gücünü gösterebilmesi için yeteri kadar yer sağlaması demektir. Doğa bir defalığına. sert kabuğu altındaki tohumu özgürlüğüne kavuşturmuş, bütün yumuşaklığı ile onu kollamış, yani özgür düşünmeye yönelik bir eğilim ve hizmet sonunda giderek halkın zihniyetine, onda yerleşmiş bulunan inançlara tepki göstermiş ve yavaş yavaş özgür eyleyebilme aşamasına, gelmiştir. Bu durum yani özgür düşünme ve eyleme, yönetimlerin yani hükümetlerin ilkelerini de etkileyecek ve kendilerine göre insanı kullanarak onu sömürebilecekleri ya da ondan yararlanabilecekleri düşüncesi, makineden fazla bir şey olan insanın' insansal onuruna uygun davranma düşüncesine dönüşecektir.

Felsefe Yazıları “Aydınlanma Nedir”(1784)- Immanuel Kant- Türkçesi: Nejat Bozkurt –Felsefe Yazıları-1983





http://www.felsefeekibi.com/site/default.asp?PG=1419

5 Nisan 2008 Cumartesi

Kavramlar Dizini

Okudukça genişletilecek

A

Aşk : Kur'an, Sûre: 11, Ayet:90/Sûre:26 , Ayet:23/ Kur'an, Sûre: 85, Ayet: 14 / FMF 54,55/ Maarif 13 , 19

Aşık : Mesnevi 3022/3-3031/3
Adalet : Kur'an Sure 24,Ayet.26 –Maarif 3,9
Acıma: Mesnevi 1800/3-3160/3-3619/3
Amel : Maarif 1
Ahlak: Maarif 7
Ahid : Mesnevi 1673/3- 1679/3
Ahmak : Mesnevi 2571/3
Akıl :Mesnevi 3195/3-3500/3
Alış veriş : Mesnevi 3495/3
Aldanmak : Mesnevi 3495/3
Allaha Sığınmak: Mesnevi 3701/3
An : Mesnevi 2938/3
Ayrılık : Mesnevi 3687/3

B

Bela…: Mesnevi 2571/3-3256/3
Birlik. : Maarif 3 –FMF6
Bilgi.. : Mesnevi- 1511/3-3039/3

C

Can : Mesnevi 3584/3-3567/3
Cevher : Maarif 3,6
Cebrilik: Mesnevi 2910/3

Ç

Çalışmak : Mesnevi c.1451/3-3083/3
Çekinme :Mesnevi 3267/3-3619/3


D

Dert: Mesnevi 3205/3-3240/3
Düşünmek : Kuranı Kerim Neml/62
Düşmanlık : Mesnevi 3619/3
Doğru söz : Mesnevi 1530/3
Dost :Mesnevi 2693/3
Dua : Kuranı Kerim : Neml/62 *Mesnevi c.1451/3-1486/3-2307/3-2316/3-3205/3
Dilemek : Mesnevi 3287/3

E

Edeb : Mesnevi 3240/3*Fihi Ma Fih 86
Eren : Mesnevi 1800/3

F

Feyiz: Maarif 7
Feth: Kur'an, Sûre: 110, Ayet: 1,2,3*Maarif 8


G

Gam: Mesnevi :3240/3
Gaflet :Mesnevi 3567/3
Gönül : Mesnevi : 2230/3*Maarif 1* Fihi Ma Fih 142*
Gül :Mesnevi 3256/3

H

Hal….: Mesnevi :1426/3
Hırs : Mesnevi 2863/3
Hızır : Kuran Sûre :18 ,Ayet :78,79,80,81-Maarif 2
Hikmet : Maarif 2
Huy : Mesnevi 1800/3-2910/3

I

İ

İbret : Mesnevi 3267/3-
İnşallah : Mesnevi : 1639/3
İhtiyat: Mesnevi : 2203/3-2842/3-3495/3
İllet : Mesnevi :2571/3
Hz. İsa: FMF: sayfa106
İyilik: FMF: sayfa 108

J

K

Kalb : Maarif 1
Kaza kader :Mesnevi 1651/3-2773/3-330/3-3344/3
Keramet : Mesnevi 1706/3
Kur’an: Mesnevi 1388/3
Kulluk: Mesnevi 2984/3
Kötülük: FMF.108
Kıyas : Mesnevi 3584/3

L

M

Hz. Meryem : Mesnevi 3205/3
Mucize ve kerametler : Mesnevi :2711/3-3165/3
Muhayyer : Mesnevi : 3495/3-
Mirac : Kur'an,Sûre: 37, Ayet;164

N

Namaz : Mesnevi :2141/3-2123/3-Fihi Ma Fih 9*
Nas : Mesnevi 3584/3
Nefs: Maarif 9

O

Ö

Ölüm : Mesnevi :3430/3-3518/3-3536/3-3546/3
Örnek : Mesnevi :3636/3

P

R

Razılık : Mesnevi: 1879/3-3056/3-3256/3
Rabbim sen selamet ver : Mesnevi 3701/3
Riyazat : Mesnevi : 3400/3

S

Sabır : Mesnevi : 1836/3
Sebep: Mesnevi : 3150/3
Sevap: Mesnevi : 3287/3
Söz : Mesnevi :2696/3

Ş

Şefaat : Mesnevi : 2209/3
Şukür : Mesnevi : 2658/3-2670/3-2896/3 *FMF 47

T

Takdir :Mesnevi 3256/3
Taklit : Mesnevi 3636/3
Tasavvuf: Mesnevi 3256/3
Ten: Mesnevi 3567/3
Tevazuu : Maarif 19
Tehlikeye atılmak: Mesnevi : 3420/3-3430/3
Tez davranmak: Mesnevi 3495/3
Teslimiyet : Mesnevi 3056/3

U

Uyanıklık Mesnevi :3267/3
Uyku : Mesnevi 3546/3

Ü

Ümit :Mesnevi 2923/3-3090/3-3094/3

V

Vehim : Mesnevi 1523/3-1722/3
Veli :Mesnevi :3344/3

Y

Yavaş davranmak : Mesnevi : 3495/3
Yokluk : Mesnevi 3026/3- FMF.108
Yurd: Mesnevi: 2761/3

Z

Zaman : Mesnevi 2938/3
Zan: Mesnevi 3256/3
Zulüm/zalim : Mesnevi 2456/3-2473/3-2487/3
Zahidlik: Mesnevi : 3287/3