BİRLEŞİK KELİMELER
Dilimizde yeni bir kavramı karşılamak için yararlandığımız yollardan biri, kelime birleştirmesidir. Kelime birleştirmesi yoluyla kurulan sözlere birleşik kelime adı verilir. Birleşik kelimeler söz varlığımızda geniş bir yer tutar. Birleşik kelime terimi için bileşik kelime denilmesi yanlıştır.
Dilimizde belirtisiz isim tamlamaları, sıfat tamlamaları, isnat grupları, birleşik fiiller, ikilemeler, kısaltma grupları ve kalıplaşmış çekimli fiillerden oluşan ifadeler, yeni bir kavramı karşıladıkları zaman birleşik kelime olurlar: yer çekimi, hanımeli, ses bilgisi; beyaz peynir, açıkgöz, toplu iğne; eli açık, ayak yalın, günü birlik, sırtı pek; söz etmek, zikretmek, hasta olmak; gelebilmek, çoluk çocuk, çıtçıt, ev bark; baş üstüne, günaydın; sağ ol, ateşkes, külbastı.
Görüldüğü gibi birleşik kelimeler bitişik de ayrı da yazılabilmektedir.
------------------------------------------------
A. Bitişik yazılan birleşik kelimeler (Bitişik kelimeler)
Birleşik kelimeler, yazılış bakımından bitişik yazılanlar ve ayrı yazılanlar olmak üzere ikiye ayrılır. Bitişik yazılan birleşik kelimelere bitişik kelime adı verilir.
Birleşik kelimeler aşağıdaki durumlarda bitişik kelime olurlar ve bitişik yazılırlar.
1. Ses düşmesine uğrayan birleşik kelimeler bitişik yazılır: kaynana (< kayın ana), kaynata (< kayın ata), nasıl (< ne asıl), niçin (< ne için), pazartesi (< pazar ertesi), sütlaç (< sütlü aş), birbiri (< biri biri).
2. Dilimize Arapça’dan girmiş azil (< azl), emir (< emr), hüküm
(< hükm), kayıp (< gayb), keşif (< keşf), küfür (< küfr), nakil (< nakl) gibi birtakım kelimeler etmek, edilmek, olmak, olunmak, eylemek yardımcı fiilleriyle birleşirken asıllarına uyarak ikinci hecedeki ünlülerini düşürürler. Bu gibi kelimelerle yapılan birleşik fiiller bitişik yazılır: azletmek, azledilmek, emretmek, hükmetmek, hükmolunmak, kaybolmak, kaydedilmek, keşfetmek, keşfedilmek, küfretmek, nakletmek, neşretmek, neşrolunmak, sabretmek, seyretmek, şükreylemek, zikretmek (krş. Birleşik kelimeler B. 1; Alıntı kelimelerin yazılışı 1).
UYARI: Bu kelimeler ünlüyle başlayan bir yardımcı fiil veya ek almadıkları zaman azil, defin, emir, hüküm, kayıp, keşif, meyil, nakil, sabır, vecit, zeyil, zikir şeklinde söylenir ve yazılır.
UYARI: Söyleyişte tonlulaşma şeklinde ses değişmesine uğrayanlar ayrı yazılır: azat etmek, hamt etmek, derç etmek, iz'aç etmek, iktisap etmek, harp etmek. Bu örneklerde tonluluk söyleyişte belirtilir.
3. Dilimize Arapça’dan girmiş af (< afv), his (< hiss), ret (< redd), zan (< zann), zem (< zemm) gibi birtakım kelimeler etmek, edilmek, olmak, olunmak, eylemek yardımcı fiilleriyle birleşirken sondaki sesler, asıllarına uyarak veya asıllarının etkisinde kalarak çift sese dönüşür. Bu tür birleşik fiiller bitişik yazılır: affetmek, affolunmak, halletmek, hissetmek, hissedilmek, reddeylemek, reddolunmak, zannetmek, zemmetmek
4. İsim kısımları tek başına kullanılmayıp sadece etmek, olunmak yardımcı fiilleriyle kalıplaşan birleşik kelimeler bitişik yazılır: ahzetmek, bahşetmek, bahşolunmak, hamletmek, hazfetmek, nez'etmek, rekzetmek, serdetmek.
5. Sonunda Arapça’ya özgü gırtlak ünsüzü (ayın ve hemze) olan kelimeler etmek, olunmak fiilleriyle birleşik fiil kurduklarında bitişik yazılır: defetmek, hal'etmek (tahttan indirmek), katetmek, menetmek, menolunmak, tabetmek (bk. Alıntı kelimelerde kesmeli yazılış).
6. Vurgusu son heceye kaymış birleşik kelimeler bitişik yazılır: açıkgöz, anaerkil, ataerkil, babayiğit, bastıbacak, boşboğaz, büyükbaş (hayvan), camgöz, cingöz, çınayaz, düztaban, elense, elverişli, günaydın, işveren, kafakol, Karagöz, karagöz (balığı), küçükbaş (hayvan), önayak (olmak), paragöz, pisboğaz, tepegöz, tıknefes.
Vurgusu son hecede bulunan ikilemeler de bitişik yazılır: cırcır (böceği), cızbız, civciv, çıtçıt, dırdır, fırfır, fısfıs, hımhım, hoşbeş, şıpşıp (bir tür terlik), altüst (etmek), yüzgöz (olmak).
7. Eş anlamlı ikilemelerde vurgu normal olarak ikinci hecededir. Vurgusu ilk heceye kayan ikilemeler bitişik yazılır: darmadağın, darmadağınık, darmaduman, karmakarışık (krş. Birleşik kelimeler B. 7).
8. Kelimelerden biri veya ikisi, birleşme sırasında benzetme yoluyla anlam değişmesine uğrarsa bu tür birleşik kelimeler bitişik yazılır (krş. Birleşik Kelimeler B. 2).
a. Organ bildiren sözlerle kurulan bitki, hayvan, hastalık, alet, eşya, tarz ve yiyecek adları:
aslanağzı (bitki), aslankuyruğu (bitki), aslanpençesi (bitki), ayıkulağı (bitki), cinsaçı (bitki), civanperçemi (bitki), gelinparmağı (üzüm), geyikdili (bitki), horozgözü (bitki), horozibiği (bitki), itburnu (bitki), katırtırnağı (bitki), kazayağı (bitki), keçiboynuzu (bitki), keçimemesi (üzüm), keçisakalı (bitki), kızkalbi (bitki), koyungöbeği (mantar), köpekayası (bitki), kurtbağrı (bitki), kuşburnu (bitki), sığırödü (bitki), tavşanbıyığı (bitki), turnagagası (bitki); açıkağız (bitki), akkuyruk (çay), alabaş (bitki), altınbaş (kavun), altıparmak (palamut), beşbıyık (muşmula), karabaldır (bitki).
danaburnu (böcek), öküzburnu (kuş); akbaş (kuş), alabacak (at), beşparmak (deniz hayvanı), beşpençe (deniz hayvanı), çakırkanat (ördek), elmabaş (tepeli dalgıç), iribaş (kurbağa kurtçuğu), kababurun (balık), kamçıkuyruk (koyun), kamışkulak (at), karabaş, karagöz (balık), karakulak (hayvan; haberci), kepçeburun (yaban ördeği), kızılkanat (balık), sarıağız (balık), sarıgöz (balık), sarıkulak (balık), sarıkuyruk (balık), tokmakbaş (balık), uzunkuyruk (kuş), yeşilbaş (ördek).
itdirseği (arpacık); delibaş (hastalık), karabacak (hastalık), karataban (hastalık).
balıkgözü (halka), deveboynu (boru), domuzayağı (çubuk), domuztırnağı (kanca), horozayağı (burgu), kargaburnu (alet), keçitırnağı (oyma kalemi), kedigözü (lâmba), leylekgagası (alet), sıçankuyruğu (törpü); baltabaş (gemi) gagaburun (gemi), kancabaş (kayık).
ayıbacağı (yelken tarzı), balıksırtı (desen), civankaşı (nakış), eşeksırtı (çatı tarzı), kazkanadı (oyun), kırlangıçkuyruğu (işaret), koçboynuzu (işaret), köpekkuyruğu (spor), sıçandişi (dikiş).
dilberdudağı (tatlı), hanımgöbeği (tatlı), hanımparmağı (tatlı), kadınbudu (köfte), kadıngöbeği (tatlı), kargabeyni (yemek), kedidili (bisküvi), tavukgöğsü (tatlı), vezirparmağı (tatlı).
İlk ögesi organ adı olan şu örnekler de bitişik yazılır: bağrıkara (kuş), baldırıkara (bitki), baştankara (kuş), karnıkara (börülce), sırtıkara (balık), yanıkara (hastalık).
b. Eşya veya nesne bildiren sözlerle kurulan bitki, hayvan, tarz, yiyecek ve oyun adları:
acemborusu (bitki), çayırsedefi (bitki), çobançantası (bitki), çobandüdüğü (bitki), çobaniğnesi (bitki), çobantarağı (bitki), çobantuzluğu (bitki), gelinfeneri (bitki), güveyfeneri (bitki), katranköpüğü (mantar), keçisedefi (bitki), kuşekmeği (bitki), kuşyemi (bitki), kuzgunkılıcı (bitki), suibriği (bitki), suoku (bitki), suşeridi (bitki), şeytanarabası (uçuşan tohum), şeytanfeneri (bitki), şeytantersi (bitki), venüsçarığı (bitki), yılanyastığı (bitki).
sazkayası (balık), şeytaniğnesi (hayvan), yılaniğnesi (balık).
balgümeci (dikiş), beşikörtüsü (çatı tarzı), turnageçidi (fırtına).
bülbülyuvası (tatlı), kuşlokumu (kurabiye).
beştaş (oyun), dokuztaş (oyun), üçtaş (oyun).
c. İnsana özgü isim ve sıfatlarla kurulan bitki, hayvan ve eşya adları: adayavrusu (tekne), akşamsefası (bitki), camgüzeli (bitki), çadıruşağı (bitki), çayırgüzeli (bitki), çayırmelikesi (bitki), gecesefası (bitki), gündüzsefası (bitki), saksıgüzeli (çiçek), yalıçapkını (kuş); bozbakkal (kuş), bozyürük (yılan), karadul (örümcek), sarısabır (bitki).
ç. Benzetme yoluyla kurulan gök cisimlerinin adları: Altıkardeş (yıldız kümesi), Arıkovanı (yıldız kümesi), Büyükayı (yıldız kümesi), Demirkazık (yıldız), Güneybalığı (yıldız), Küçükaslan (yıldız), Küçükayı (yıldız kümesi), Kervankıran (yıldız), Samanuğrusu (yıldız kümesi), Samanyolu (yıldız kümesi), Üçkardeş (yıldız kümesi), Yedikardeş (yıldız kümesi)
d. İnsan isimleriyle kurulan bitki, hayvan ve yemek adları: alinazik (kebap), ayşekadın (fasulye), hafızali (üzüm), havvaanaeli (bitki), karafatma (böcek), meryemanaeldiveni (bitki).
9. -a, -e ve -ı, -i, -u, -ü ekleriyle yapılmış tasvir fiilleri, yardımcı fiil anlam değişmesine uğradığı için bitişik yazılır: düşünebilmek, yapabilmek; uyuyakalmak; gidedurmak, yazadurmak; çıkagelmek, olagelmek, süregelmek; düşeyazmak, öleyazmak; açıvermek, alıvermek, gelivermek, gülüvermek, uçuvermek.
Görmek yardımcı fiiliyle yapılan ve emir biçiminde kullanılan birleşik fiiller de bitişik yazılır: düşmeyegör, ölmeyegör.
Bilmek yardımcı fiiliyle yapılan ve kalıplaşmış olan alabildiğine kelimesi de bitişik yazılır.
10. Bir veya iki ögesi emir kipiyle kurulan kalıplaşmış birleşik kelimeler bitişik yazılır: alaşağı (etmek), albeni, ateşkes, çalçene, çalyaka, dönbaba, gelberi, incitmebeni, rastgele, sallabaş, sallasırt, sıkboğaz, unutmabeni; çekyat, geçgeç, kaçgöç, kapkaç(çı), örtbas, seçal (self-servis), veryansın (etmek), yapboz (puzzle), yazboz.
11. -an/-en, -r/-ar/-er ve -maz/-mez ekleriyle kurulmuş sıfat-fiil gruplarından kalıplaşmış birleşik kelimeler gelenekleşmiş olarak bitişik yazılır:
ağaçkakan, ağrıkesen, ahmakıslatan, alaybozan, boğazkesen, böcekkapan, buzkıran, cankurtaran, çobanaldatan, çöpçatan, dalgakıran, dalkıran, dalkurutan, damardaraltan, damargenişleten, demirkapan, elöpen, etyaran, fındıkkıran, filizkıran, gelinboğan, gökdelen, günebakan, ordubozan, oyunbozan, saçkıran, yelkovan, yolgeçen, yolkesen;
akımtoplar, alkolölçer, altıpatlar, amperölçer, asitölçer, aynabakar, barışsever, basınçölçer, betonkarar, bilgisayar, bilgiyazar, çoksatar, dilsever, eğimölçer, füzeatar, gazölçer, özezer, özsever, pürüzalır, sanatsever, tekerçalar, uçaksavar, yurtsever;
baştanımaz, değerbilmez, etyemez, hacıyatmaz, kadirbilmez, kargasekmez, karıncaezmez, karıncaincitmez, kuşkonmaz, külyutmaz, sugeçirmez, tanrıtanımaz, töretanımaz, varyemez, vurdumduymaz (krş. Birleşik kelimeler B. 3).
12. -dı (-di /-du / -dü, -tı/ -ti /-tu /-tü) ekiyle kurulan kalıplaşmış birleşik kelimeler bitişik yazılır: albastı, ciğerdeldi, çıtkırıldım, dalbastı, fırdöndü, gecekondu, gündöndü, günindi, hünkârbeğendi, imambayıldı, karyağdı, kaşbastı, kedibastı, kolbastı, mirasyedi, papazkaçtı, serdengeçti, şıpsevdi, toprakbastı, zıpçıktı; eltieltiyeküstü (desen).
13. Her iki ögesi de -dı (-di /-du /-dü, -tı /-ti /-tu /-tü) veya -r /-ar /-er eklerini almış ve kalıplaşmış bulunan birleşik kelimeler bitişik yazılır: dedikodu, kaptıkaçtı, oldubitti, uçtuuçtu (oyun); biçerbağlar, biçerdöver, göçerkonar, kazaratar, konargöçer, okuryazar, uyurgezer, yanardöner, yüzergezer.
Aynı yapıda olan çakaralmaz kelimesi de bitişik yazılır.
14. Hayvan, bitki, organ ve çeşitli nesne adlarıyla kurulan ve içinde renklerden birinin adı veya renk sözü geçmeyen renk adları bitişik yazılır: baklaçiçeği, balköpüğü, camgöbeği, devetüyü, fildişi, gülkurusu, güvercinboynu, güvercingöğsü, kazayağı, kavuniçi, kazboku, kızılşap, narçiçeği, ördekbaşı, ördekgagası, tavşanağzı, tavşankanı, turnagözü, vapurdumanı, vişneçürüğü, yavruağzı (krş. Birleşik kelimeler B. 4).
Örneklerden sonra renk sözü kullanılırsa bu söz ayrı yazılır: devetüyü rengi, fildişi rengi, gülkurusu rengi.
15. Renk adlarıyla kurulan ve bitki, hayvan veya hastalık türlerinden birini gösteren birleşik kelimeler bitişik yazılır: akağaç, akçaağaç, akdarı, akdiken, akkavak, akmantar, aksöğüt, alacamenekşe, alaçam, karaağaç, karacaot, karaçalı, kızılağaç, sarıağaç, sarıçiçek; akbalık, akkefal, alabalık, sarıbalık; akdoğan, akkuş, alacabalıkçıl, alacakarga, alakarga, beyazsinek, bozayı, karakuş, karasinek; aksu, akbasma, karahumma, kızılyara, mavihastalık, maviküf.
16. Somut olarak yer bildirmeyen üst ve üzeri sözlerinin sona getirilmesiyle kurulan birleşik kelimeler bitişik yazılır: akşamüstü, akşamüzeri, ayaküstü, ayaküzeri, bayramüstü, gerçeküstü, ikindiüstü, olağanüstü, öğleüstü, öğleüzeri, suçüstü, yüzüstü.
Somut olarak yer bildirmeyen alt sözüyle kurulan birleşik kelimeler de bitişik yazılır: ayakaltı, bilinçaltı, gözaltı, şuuraltı (krş. Birleşik kelimeler B. 16).
17. İki veya daha çok kelimenin birleşmesinden oluşmuş kişi adları, soyadları ve lâkaplar bitişik yazılır: Alper, Aydoğdu, Birol, Gülnihal, Gülseren, Gündoğdu, Şenol, Varol; Abasıyanık, Adıvar, Atatürk, Gökalp, Güntekin, İnönü, Karaosmanoğlu, Tanpınar, Yurdakul; Boynueğri Mehmet Paşa, Tepedelenli Ali Paşa, Yirmisekiz Çelebi Mehmet.
18. İki veya daha çok kelimeden oluşmuş Türkçe yer adları bitişik yazılır: Çanakkale, Gümüşhane; Acıpayam, Pınarbaşı, Şebinkarahisar; Beşiktaş, Kabataş.
Şehir, kent, köy, mahalle, dağ, tepe, deniz, göl, ırmak, su vb. kelimelerle kurulmuş sıfat tamlaması ve belirtisiz isim tamlaması kalıbındaki yer adlarında birinci kelime tek başına söz konusu yer adını ifade edemiyorsa bu tür yer adları bitişik yazılır: Akşehir, Eskişehir, Suşehri, Yenişehir; Atakent, Batıkent, Konutkent, Korukent, Çengelköy, Sarıyer, Yenimahalle; Karabağ, Karadağ, Uludağ; Kocatepe, Tınaztepe; Akdeniz, Karadeniz, Kızıldeniz; Acıgöl; Kızılırmak, Yeşilırmak; İncesu, Karasu, Sarısu, Akçay (krş. Birleşik kelimeler B. 9).
19. Şahıs adları ve unvanlarından oluşmuş mahalle, meydan, köy vb. yer ve kuruluş adlarındaki unvan grubu; unvan kelimesi sonda ise, gelenekleşmiş olarak bitişik yazılır: Abidinpaşa, Bayrampaşa, Davutpaşa, Ertuğrulgazi, Kemalpaşa (ilçesi); Necatibey (Caddesi), Mustafabey (Caddesi), Gazi Osmanpaşa (Üniversitesi)
20. Ait olduğu dilde bitişik yazılan yabancı yer adları Türkçede de bitişik yazılır: Düsseldorf, Fontainebleau, Nürnberg, Neustadt, Schwarzwald (krş. Birleşik kelimeler B. 13).
Ait olduğu dilde, içinde çizgi bulunan yabancı yer adları Türkçede de çizgili olarak yazılır: Ile-de-France, Saint-Bernard, Saint-Gothard.
21. Ara yönleri belirten kelimeler bitişik yazılır: güneybatı, güneydoğu, kuzeybatı,
22. Senet, çek vb. ticarî belgelerde geçen sayılar bitişik yazılır: ikiyüzellialtımilyarbeşyüzyirmibeşmilyonyediyüzellibin lira(.
23. Bunlardan başka dilimizde her iki ögesi de aslî anlamını koruduğu hâlde yaygın bir şekilde gelenekleşmiş olarak bitişik yazılan kelimeler de vardır.
a. Baş sözüyle oluşturulan sıfat tamlamaları: başağırlık, başbakan, başçavuş, başeser, başfiyat, başhekim, başhemşire, başkahraman, başkarakter, başkent, başkomutan, başköşe, başmüfettiş, başöğretmen, başparmak, başpehlivan, başrol, başsavcı, başşehir, başyazar.
b. Bir topluluğun yöneticisi anlamındaki başı sözüyle oluşturulan belirtisiz isim tamlamaları: ahçıbaşı, binbaşı, çarkçıbaşı, çeribaşı, elebaşı, mehterbaşı, onbaşı, ustabaşı,
c. Oğlu, oğulları, kızı sözleriyle oluşturulan belirtisiz isim tamlamaları: Caferoğlu, Karaosmanoğlu, Topaloğlu, Orazbeykızı; Candaroğulları, Osmanoğulları; çapanoğlu, dayıoğlu, eloğlu, halaoğlu, hinoğluhin, amcakızı, elkızı.
ç. Ağa, bey, efendi, hanım, nine vb. sözlerle kurulan birleşik kelimeler: ağababa, beyefendi, efendibaba, hanımanne, hacıağa, hanımnine, hıyarağalık, kadınnine, paşababa.
d. Dal sözüyle oluşturulan sıfat tamlamaları: dalkavuk, dalkılıç, daltaban, daluyku.
e. Açıortay, adamkökü, adamotu, âdemotu, ağırbaşlı, ağırcanlı, ağırkanlı, ahududu, akarsu, akaryakıt, akciğer, akkor, aksakal, aktöre, akyuvar, alyuvar, anamal, anaokulu, anapara, anayasa, anneanne, atardamar, atarkanal, atasözü, aybaşı, ayçiçeği, ayçöreği, babaanne, basmakalıp, başıboş, başıbozuk, başıkabak, başörtü, başvurmak, beşibiryerde, bilirkişi, bindallı, birdenbire, birdirbir, birtakım, bozkır, bugün, buzdolabı, çeşitkenar, çiftetelli, delikanlı, demirbaş, denizaltı, denizaşırı, derebeyi, derebeylik, dereotu, dışbükey, dikdörtgen, dipnot, doludizgin, dolunay, dörtkenar, dörtnal, dörtnala, düzayak, ebekuşağı, ebemkuşağı, enikonu, erbaş, eşkenar, etobur, gelişigüzel, giderayak, gökyüzü, gözyaşı, günaşırı, güvenoyu, halkoyu, hayhay, içbükey, içgüdü, içtepi, içyağı, ikizkenar, ilkbahar, ilkokul, ilköğrenim, ilköğretim, ilkyaz, ipucu, kabataslak, kahverengi, kamuoyu, karaciğer, karekök, kartopu, kasımpatı, kenarortay, kelaynak, kongövde, külhanbeyi, külhanbeylik, külkedisi, milletvekili, murdarilik, omurilik, ortaokul, otobur, öngörmek, öngörü, önsezi, öteberi, özdeyiş, paralelkenar, pekâlâ, pekiyi, sacayağı, sacayak, sadeyağ, sağduyu, sağyağ, semizotu, serinkanlı, sıcakkanlı, sıkıyönetim, sıradağ, sıradağlar, sivrisinek, soğukkanlı, sonbahar, soyadı, sütana, sütanne, sütbaba, sütkardeş, sütnine, sütoğul, takımada, takımyıldız, tekdüze, tepetakla, tepetaklak, tereyağı, tıpkıbasım, tıpkıçekim, toplardamar, topyekûn, tozpembe, varoluş, varsayım, vazgeçmek, yanardağ, yarıçap, yarımada, yarıyıl, yavrukurt, yerküre, yeryüzü, yılbaşı, yöneylem, yüznumara, yüzyıl, zeytinyağı kelime ve deyimleri de gelenekleşmiş ve yaygınlaşmış olarak bitişik yazılır.
UYARI: Vazgeçmek birleşik fiili, mi soru ekiyle birlikte kullanıldığı zaman ayrı yazılır: Vaz mı geçtin?
f. Biraz, birazı, birkaç, birkaçı, birtakım, birçok, birçoğu, hiçbir, hiçbiri, herhangi belirsizlik sıfat ve zamirleri de gelenekleşmiş olarak bitişik yazılır.
24. Hane kelimesiyle Farsça kurala göre oluşturulan birleşik kelimeler bitişik yazılır: çayhane, dershane, eczahane, hastahane, kahvehane, pastahane, postahane, süthane, yatakhane, yazıhane, yemekhane (bk. Ünsüz düşmesi).
UYARI: Dershane, eczahane, hastahane, pastahane, postahane gibi sözlerde hane kelimesindeki h'nin yazılmaması doğru değildir.
25. Perver ve perest kelimeleriyle Farsça kurala göre oluşturulan birleşik kelimeler bitişik yazılır: hamiyetperver, hürriyetperver, misafirperver, vatanperver; ateşperest, hayalperest, menfaatperest.
26. Zade kelimesiyle Farsça kurala göre oluşturulan birleşik kelimeler bitişik yazılır: Recaîzade, Resülzade, Sami Paşazade, Sümbülzade, Vahapzade; amcazade, dayızade, teyzezade.
27. Name kelimesiyle Farsça kurala göre oluşturulan birleşik kelimeler bitişik yazılır: davetname, kanunname, pendname, seyahatname, siyasetname; Battalname, Oğuzname.
28. Farsça kurala göre oluşturulan isim ve sıfat tamlamaları ile kalıplaşmış diğer ibareler bitişik yazılır: cürmümeşhut, dârıdünya, ehlibeyt, ehlisalip, ehlivukuf, ehvenişer, erkânıharp, fecrisadık, gayriahlâkî, gayriciddî, gayriinsanî, gayrikabil, gayrimenkul, gayrimeşru, gayrimuntazam, gayrimüslim, gayrisafi, gayrisıhhî; asgarımüşterek, hüsnühat, hüsnükabul, hüsnükuruntu, hüsnüniyet, suiistimal, suikast, suiniyet; hamdüsena, hercümerç, meddücezir, methüsena, tarumar; âlemşümul, âlicenap, gülfidan, mevlithan, sahipkıran; anbean, keşmekeş, özbeöz, yüzbeyüz; pürhiddet, pürmelâl.
29. Arapça kurala göre oluşturulan tamlamalar ve kalıplaşmış diğer ibareler bitişik yazılır: aliyyülâlâ, ceffelkalem, dârülâceze, dârülfünun, daüssıla, fevkalâde, fevkalbeşer, hayrülhalef, hıfzıssıhha, hüvelbaki, şeyhülislâm, tahtelbahir, tahteşşuur; aleykümselâm, Allahüâlem, bismillâh, fenafillâh, fisebilillâh, hafazanallah, inşallah, maşallah, mintarafillâh, velhâsıl, velhâsılıkelâm.
30. Müzikte kullanılan makam adları bitişik yazılır: acembuselik, hisarbuselik, muhayyerkürdî.
Ancak bir sıfatla oluşturulan usul adlarında sıfat ayrı yazılır: ağır aksak, yürük aksak, yürük semaî.
31. Kanunda bitişik geçen veya bitişik olarak tescil ettirilmiş olan kuruluş adları bitişik yazılır: İçişleri, Dışişleri, Genelkurmay, Yükseköğretim (krş. Birleşik kelimeler B. 21).
***
Bugüne kadarki imlâ kılavuzlarında yer alan; ancak, birleşik kelimeler konusuna girmeyen pekiştirmeli sıfatların da bitişik yazılması gerektiği unutulmamalıdır: apaçık, apak, büsbütün, çepçevre, çepeçevre, çırçıplak, çırılçıplak, dümdüz, düpedüz, gömgök, güpegündüz, kapkara, kupkuru, paramparça, sapsağlam, sapasağlam, sapsarı, sırsıklam, sırılsıklam, sipsivri, yemyeşil.
***
Yabancı dillerden geçen ön ek veya edatlar bitişik yazılır: alelhusus, alelâcele, bîçare, bilâistisna, bililtizam, bilvesile, bîvefa, ilelebet, lâdinî, lâkayt, naçar, namağlûp, namevcut, namüsait, namütenahi; devalüasyon, konfederasyon, koordinasyon, Panislâmizm, Panturanizm, Pantürkizm, reorganizasyon, reprodüksiyon, sürrealizm.
Oto, tele, matik ögeleriyle kurulan alıntılar da bitişik yazılır: otobiyografi, otokritik, telekart, telekız, telekonferans, bankamatik.
***
Arapça ve Farsça kelimelerle veya bu dillerin kurallarıyla oluşturulmuş tamlamalar ve kalıplaşmış ibareler; eski metinlerin yayımında, alıntılarda ve bilimsel yayınlarda, bilimsel yöntemlere uyularak yazılabilir: Devlet-i Osmaniye, Kur’ân-ı Kerim, Recaî-zade, sarf-ı Türkî, tahte’ş-şu’ur, Ahd-i atik, ehl-i vukuf, ehven-i şer; dârü'l-aceze, tahte'ş-şu'ur, hamiyyet-perver, hayal-perest, sahip-kıran, Hurşid-name, bî-vefa, lâ-dinî, na-mütenahî, bilâ-vasıta.
-----------------------------------------------
B. Ayrı yazılan birleşik kelimeler
1. Etmek, edilmek, olmak, olunmak, eylemek, kılmak, kılınmak yardımcı fiilleriyle kurulan birleşik fiillerde, isim herhangi bir ses düşmesine veya türemesine uğramazsa bu tür birleşik fiiller ayrı yazılır: alay etmek, alt etmek, arz etmek, arz olunmak, boş olmak, dans etmek, deli olmak, el etmek, gelin olmak, gider olmak, göç etmek, hayret etmek, ilân edilmek, ilân etmek, işaret etmek, kabul etmek, kabul eylemek, kul etmek, kul olmak, namaz kılmak, namaz kılınmak, not etmek, okumuş olmak, oyun etmek, sağır olmak, sağ olmak, soracak olmak, söz etmek, var olmak, yardım etmek, yarış etmek, yok etmek, yok olmak; azat etmek, terk etmek; angaje olmak.
2. Birleşme sırasında kelimelerden hiçbiri anlam değişikliğine uğramamışsa bu tür birleşik kelimeler ayrı yazılır. Bunları şu alt gruplarda toplayabiliriz:
a. Hayvan türlerinden birinin adıyla kurulan birleşik kelimeler:
ada balığı, ateş balığı, çaça balığı, çupra balığı, dil balığı, dülger balığı, fulya balığı, kedi balığı, kılıç balığı, kırlangıç balığı, köpek balığı, mercan balığı, mersin balığı, mürekkep balığı, ördek balığı, ton balığı, turna balığı, yılan balığı, yunus balığı; acı balık, bıyıklı balık, dikenli balık.
ardıç kuşu, arı kuşu, bayır kuşu, çalı kuşu, dalgıç kuşu, deve kuşu, fırtına kuşu, ishak kuşu, iskele kuşu, kaşıkçı kuşu, muhabbet kuşu, örümcek kuşu, saka kuşu, tarla kuşu, yağmur kuşu; alıcı kuş, boğmaklı kuş, makaralı kuş.
ağustos böceği, ateş böceği, cırcır böceği, gelin böceği, hanım böceği, ipek böceği, kız böceği, uçuç böceği, uğur böceği; ağılı böcek, çalgıcı böcek, makaslı böcek, sümüklü böcek.
at sineği, cız sineği, et sineği, ev sineği, meyve sineği, sığır sineği, sirke sineği, su sineği, uyuz sineği.
deniz yılanı, katır yılanı, mercan yılanı, ok yılanı, su yılanı; Ankara keçisi, dağ keçisi, Maltız keçisi, yaban keçisi; fındık faresi, firavun faresi, tarla faresi; dağ sıçanı, tarla sıçanı, yer sıçanı; Beç tavuğu, dağ tavuğu, orman tavuğu; ada tavşanı, Amerika tavşanı, Arap tavşanı, yaban tavşanı; kaya örümceği, şeytan örümceği, yer örümceği; bal arısı, eşek arısı, yaban arısı; deniz ördeği, Pekin ördeği, yaban ördeği; Ankara kedisi, Van kedisi; Afrika domuzu, Hint domuzu, yaban domuzu; su aygırı, su sığırı, su samuru, yaban koyunu.
b. Bitki türlerinden birinin adıyla kurulan birleşik kelimeler:
ardıç otu, ayrık otu, beşparmak otu, boğan otu, canavar otu, çörek otu, dalak otu, eğrelti otu, engerek otu, geyik otu, güzelavrat otu, idris otu, kanarya otu, kelebek otu, kene otu, küstüm otu, melek otu, mercan otu, nevruz otu, ökse otu, pisipisi otu, taşkıran otu, yüksük otu; acı ot, sütlü ot.
ateş çiçeği, atlas çiçeği, çadır çiçeği, çuha çiçeği, güzelhatun çiçeği, ıtır çiçeği, ipek çiçeği, kahkaha çiçeği, küpe çiçeği, lâvanta çiçeği, mahmur çiçeği, mum çiçeği, peygamber çiçeği, salon çiçeği, saray çiçeği, telgraf çiçeği, yayla çiçeği, yılan çiçeği, yıldız çiçeği; ölmez çiçek.
ağı ağacı, avize ağacı, ban ağacı, çubuk ağacı, dantel ağacı, iğ ağacı, kâğıt ağacı, lâle ağacı, lâstik ağacı, mantar ağacı, mercan ağacı, öd ağacı, pelesenk ağacı, porsuk ağacı, sakız ağacı, süt ağacı, tespih ağacı; kör ağaç.
altın kökü, boya kökü, eğir kökü, helvacı kökü, meyan kökü; ek kök, saçak kök, yumru kök.
Amerika elması, dağ elması, deve elması, fil elması, kiraz elması, pamuk elması, yer elması; çalı dikeni, demir dikeni, deve dikeni, eşek dikeni, geyik dikeni; Amerika üzümü, ayı üzümü, Bektaşî üzümü, çavuş üzümü, deniz üzümü, köpek üzümü, kuş üzümü, tilki üzümü; Amerika armudu, çakal armudu, dağ armudu, Hint armudu; at kestanesi, Hint kestanesi, kuzu kestanesi; bardak eriği, can eriği, çakal eriği, dağ eriği, gövem eriği, Malta eriği, türbe eriği; çayır mantarı, horoz mantarı, kav mantarı, keçi mantarı, kuzu mantarı, yer mantarı; Hint kamışı, su kamışı, şeker kamışı; dağ nanesi, taş nanesi; ayı gülü, Çin gülü, Japon gülü, yaban gülü; Antep fıstığı, çam fıstığı; çalı fasulyesi, sırık fasulyesi, soya fasulyesi; Amerika bademi, Hint bademi, taş bademi; Afrika menekşesi, Cezayir menekşesi, deniz menekşesi, Frenk menekşesi; Japon sarmaşığı, kuzu sarmaşığı; Hint inciri, kavak inciri; armut kurusu, kayısı kurusu; su sarımsağı, şeker pancarı. kuru fasulye, kuru incir, kuru soğan, kuru üzüm, salkım söğüt.
UYARI: Çiçek dışında anlamlar taşıyan baklaçiçeği (renk), narçiçeği (renk), suçiçeği (hastalık); ot dışında anlamlar taşıyan ağızotu (barut), sıçanotu (arsenik); ses düşmesine uğramış olan çöreotu ve yaygın bir şekilde gelenekleşmiş olan semizotu, dereotu bitişik yazılır.
c. Nesne, eşya ve alet adlarından biriyle kurulan birleşik kelimeler:
alçı taşı, bakır taşı, bileği taşı, cehennem taşı, çakmak taşı, damla taşı, değirmen taşı, Eskişehir taşı, göz taşı, Hacıbektaş taşı, inci taşı, kireç taşı, lüle taşı, musalla taşı, Necef taşı, Oltu taşı, ponza taşı, raspa taşı, satranç taşı, sünger taşı, yılan taşı, yıldız taşı; buzul taş, damla taş, dikili taş, kayağan taş, pamuk taş, sesli taş, yaprak taş.
Arap sabunu, banyo sabunu, el sabunu, tıraş sabunu, yüz sabunu; el değirmeni, kahve değirmeni, su değirmeni, yel değirmeni; kahve dolabı, su dolabı; çalışma odası, oturma odası, yatak odası, yemek odası; cep saati, duvar saati, kol saati, masa saati; duvar takvimi, masa takvimi; çalışma masası, yemek masası; itfaiye aracı, kurtarma aracı; masa örtüsü, yatak örtüsü; el kitabı, Frenk gömleği, İngiliz anahtarı, İngiliz sicimi; alt geçit, tüp geçit, üst geçit, çekme demir, çekme kat, dolma kalem, dönme dolap, kesme kaya, toplu iğne, vurma çalgılar, vurma sazlar, yapma çiçek, yarma kereste.afyon ruhu, katran ruhu, lokman ruhu, nane ruhu, nışadır ruhu, tuz ruhu.
ç. Yol ve ulaşımla ilgili birleşik kelimeler: Arnavut kaldırımı; çevre yolu, deniz yolu, hava yolu, kara yolu, keçi yolu, seğirdim yolu, sıçan yolu; köprü yol.
d. Durum, olgu ve olay bildiren sözlerden biriyle kurulan birleşik kelimeler: açık oturum, açık öğretim, ana dili, ay tutulması, baş ağrısı, baş belâsı, baş dönmesi, çıkış yolu, çözüm yolu, dil birliği, din birliği, güç birliği, güneş tutulması, ırk birliği, iş birliği, iş bölümü, madde başı, masa başı, sofra başı, ses uyumu, yer çekimi.
e. Bilim ve bilgi sözleriyle kurulan birleşik kelimeler: anlam bilimi, dil bilimi, edebiyat bilimi, gök bilimi, halk bilimi, iş bilimi, ruh bilimi, toplum bilimi, toprak bilimi, yer bilimi; dil bilgisi, halk bilgisi, ses bilgisi, şekil bilgisi.
f. Yuvar ve küre sözleriyle kurulan birleşik kelimeler: alt hava yuvarı, göz yuvarı, hava yuvarı, ısı yuvarı, ışık yuvarı, iyon yuvarı, renk yuvarı, su yuvarı, taş yuvarı, yer yuvarı; ağır küre, düzlem küre, hava küre, ışık küre, renk küre, su küre, taş küre, yarı küre, yarım küre.
g. Yiyecek, içecek adlarından biriyle kurulan birleşik kelimeler: bohça böreği, fincan böreği, kol böreği, muska böreği, puf böreği, sac böreği, sigara böreği, su böreği, talaş böreği, Tatar böreği, yufka böreği; badem yağı, balık yağı, çiçek yağı, kuyruk yağı, kekik yağı, susam yağı; arpa suyu, maden suyu, meyve suyu, portakal suyu, vişne suyu; çayır peyniri, Çerkez peyniri, dil peyniri, kaşar peyniri, tulum peyniri, beyaz peynir; Adana kebabı, çömlek kebabı, fırın kebabı, Manisa kebabı, Oltu kebabı, tas kebabı, Urfa kebabı; İnegöl köftesi, İzmir köftesi; düğün çorbası, ezogelin çorbası, işkembe çorbası, mantar çorbası, mercimek çorbası, pirinç çorbası, sebze çorbası, yayla çorbası, yoğurt çorbası; irmik helvası, kâğıt helvası, keten helvası, koz helvası, susam helvası, tahin helvası, un helvası; acı badem kurabiyesi, Cenevre kurabiyesi, un kurabiyesi; Kemalpaşa tatlısı, peynir tatlısı, yoğurt tatlısı; Çerkez tavuğu, badem şekeri, balık yumurtası, koç yumurtası.
burgu makarna, çubuk makarna, fiyonk makarna, şerit makarna, yüksük makarna; çaylı kek, havuçlu kek, kakaolu kek, sade kek, tuzlu kek, üzümlü kek; bulgurlu köfte, çiğ köfte, içli köfte, mercimekli köfte; dolma biber, kesme şeker, süzme yoğurt, yarma şeftali, kuru yemiş.
ğ. Gök cisimleri: Çoban Yıldızı, Kervan Yıldızı, Kutup Yıldızı, kuyruklu yıldız; gök kuşağı, yağmur kuşağı; gök taşı, hava taşı, meteor taşı (krş. Birleşik kelimeler A. 8. ç).
h. Organ veya organ yerine geçen sözlerden biriyle kurulan birleşik kelimeler: aç göz, kene göz, patlak göz, petek göz, sulu göz, süzgün göz; atlas kemiği, aşık kemiği, bel kemiği, çekiç kemiği, dirsek kemiği, elmacık kemiği, kol kemiği, örs kemiği; orta parmak, serçe parmak, şahadet parmağı, yüzük parmağı; azı dişi, köpek dişi, süt dişi; kuyruk sokumu, safra kesesi; çatma kaş, takma bacak, takma diş, takma kirpik, takma kol; ekşi surat, kepçe surat; gaga burun, karga burun, kepçe kulak, ağır ayak, çakır pençe, demir yumruk, kuru kafa, kuru kemik.
ı. Benzetme yoluyla insanın bir niteliğini anlatmak üzere bitki, hayvan ve nesne adlarıyla kurulan birleşik kelimeler: çetin ceviz, çöpsüz üzüm; eski kurt, sarı çıyan, sağmal inek; ağır top, deli balta, eksik etek, eski toprak, eski tüfek, kara maşa, dipsiz testi, sapsız balta, kapı mandalı, sabır taşı.
i. Zamanla ilgili birleşik kelimeler: bağ bozumu, gece yarısı, gün ortası, hafta başı, hafta sonu, ay sonu, yıl sonu.
3. -r /-ar / -er, -maz /-mez ve -an /-en ekleriyle kurulan sıfat tamlaması yapısındaki birleşik kelimeler ayrı yazılır: akar amber, bakar kör, boyar madde, çalar saat, çıkar yol, döner ayna, döner kapı, döner kebap, döner kule, döner sahne, döner sermaye, duyar kat, geçer akçe, güler yüz, koşar adım, uçar kefal, yatar koltuk, yazar kasa, yeter sayı, yutar hücre, yüzer havuz, yüzer top; çıkmaz sokak, geçmez akçe, görünmez kaza, ölmez çiçek, tükenmez kalem; akan yıldız, değişen yıldız, doyuran buhar, uçan daire, uçan kale, uçan top (krş. Birleşik kelimeler A. 11).
4. Renk sözü veya renklerden birinin adıyla kurulmuş isim tamlaması yapısındaki renk adları ayrı yazılır: bakır rengi, bal rengi, çivit rengi, duman rengi, fes rengi, gurup rengi, gül rengi, gümüş rengi, kiremit rengi, kurşun rengi, kül rengi, menekşe rengi, portakal rengi, saman rengi, şarap rengi, şarap tortusu rengi, ten rengi; ateş kırmızısı, bakla kırı, boncuk mavisi, Çingene pembesi, çivit mavisi, demir kırı, granit grisi, gece mavisi, kestane dorusu, küf yeşili, lâvanta mavisi, limon sarısı, maden mavisi, okyanus mavisi, safra yeşili, sıçan kırı, süt kırı, turna kırı
5. Rengin tonunu belirtmek üzere renkten önce kullanılan sıfatlar ayrı yazılır: açık mavi, açık yeşil, kara sarı, kirli sarı, konur al, koyu mavi, koyu yeşil.
6. Sıfatı sonda olan birleşik kelimeler (isnat grupları) ayrı yazılır: ayak yalın, baş açık; başı açık, cebi delik, eli sıkı, gözü açık, kulağı delik.
7. Grup vurgusu ilk kelimede olan ikilemeler ayrı yazılır: adım adım, ağır ağır, akın akın, allak bullak, aval aval (bakmak), baka baka, cır cır (ötmek), cik cik (ötmek), çeşit çeşit, derin derin, gide gide, güzel güzel, kara kara, karış karış, konuşa konuşa, kös kös (dinlemek), kucak kucak, şıp şıp (damlamak), şıpır şıpır, tak tak (vurmak), takım takım, tıkır tıkır, uslu uslu, yavaş yavaş (krş. Birleşik kelimeler A. 6).
bata çıka, çoluk çocuk, düşe kalka, eciş bücüş, eğri büğrü, enine boyuna, eski püskü, ev bark, konu komşu, pılı pırtı, salkım saçak, sere serpe, soy sop, süklüm püklüm, yana yakıla, yarım yamalak.
m- ile yapılmış ikilemeler de ayrı yazılır: at mat, çocuk mocuk, dolap molap, kapı mapı, kitap mitap.
İsim hâl ekleri ve iyelik ekiyle yapılan ikilemeler de ayrı yazılır: baş başa, diz dize, el ele, göz göze, iç içe, omuz omuza, yan yana; baştan başa, daldan dala, elden ele, günden güne, içten içe, yıldan yıla; başa baş, bire bir, dişe diş, göze göz, teke tek; ardı ardına, boşu boşuna, darı darına, günü gününe, peşi peşine, ucu ucuna.
8. Yer adlarında kullanılan Batı, Doğu, Güney, Kuzey, Güneybatı, Güneydoğu, Kuzeybatı, Kuzeydoğu, Aşağı, Orta, Yukarı, Küçük, Büyük, Eski, Yeni, İç, Yakın, Uzak kelimeleri ayrı yazılır: Batı Anadolu, Doğu Anadolu, Batı Trakya, Orta Anadolu, Kuzey Amerika, Orta Amerika, Güney Amerika, Orta Asya, Orta Avrupa, Orta Doğu, Yakın Doğu, Uzak Doğu, Güneybatı Anadolu, İç Anadolu, İç Asya, İç Erenköy, İç Aydınlıkevler, Küçük Çekmece, Büyük Çekmece, Aşağı Ayrancı, Yukarı Ayrancı, Küçük Çamlıca, Büyük Çamlıca, Küçük Menderes, Büyük Menderes, Küçük Melen, Büyük Melen, Eski Kızılelma, Yeni Kızılelma.
9. Köy, mahalle, dağ, tepe, göl, deniz, ırmak, su vb. kelimelerle kurulmuş sıfat tamlaması ve belirtisiz isim tamlaması kalıbındaki yer adlarında birinci kelime tek başına söz konusu yer adını anlatabiliyorsa bu tür yer adlarında köy, mahalle vb. kelimeler ayrı yazılır: Bahçelievler Mahallesi, Yunus Emre Mahallesi; Alp dağları, Altay dağları, Nemrut dağı; Aral gölü, Balkaş gölü, Léman gölü; Marmara denizi; Sakarya ırmağı, Meriç nehri, Tuna nehri.
Bazı örneklerde birleşiğin ilk sözü bir özel isim, çoğu defa bir şehir adıdır. Bu tür örneklerde ikinci kelime kullanılmadığı takdirde göl, körfez, dağ, boğaz değil, şehir anlaşılır. Bundan dolayı ikinci kelimenin büyük harfle başladığını ilgili bölümde görmüştük. Bu tür birleşik kelimeler de ayrı yazılır: Burdur Gölü, Van Gölü; Çanakkale Boğazı, Gülek Boğazı, İstanbul Boğazı; İskenderun Körfezi, İzmir Körfezi; Ağrı Dağı (krş. Birleşik kelimeler A. 18).
10. Şahıs adlarından oluşmuş mahalle, bulvar, cadde, sokak, ilçe, köy vb. yer ve kuruluş adlarında sondaki unvanlar hariç, şahıs adları ayrı yazılır: Gazi Osmanpaşa Mahallesi, Yunus Emre Mahallesi; Gazi Mustafa Kemal Bulvarı; Ziya Gökalp Bulvarı; Nene Hatun Caddesi; Fevzi Çakmak Sokağı, Cemal Nadir Sokağı; Mustafa Kemalpaşa (ilçesi), Koca Mustafapaşa; Kâzım Karabekir Eğitim Fakültesi, Sultan Ahmet Camii, Sütçü İmam Üniversitesi (bk. Birleşik kelimeler A. 19).
11. Şehirlere sonradan verilmiş olan unvanlar ayrı yazılır: Gazi Antep, Gazi Magosa, Kahraman Maraş, Şanlı Urfa.
12. Bir kelime birden fazla yerin adı olarak kullanılıyorsa bu yerleri birbirinden ayırmak için başa getirilen kelimeler ayrı yazılır: Anadolu Kavağı, Rumeli Kavağı, Karadeniz (veya Zonguldak) Ereğlisi, Konya Ereğlisi, Marmara Ereğlisi.
13. Ait olduğu dilde ayrı yazılan yabancı yer adları Türkçede de ayrı yazılır: Buenos Aires, Frankfurt am Main, Freiburg im Breisgau, Hyde Park, Korlovy Vary, Mont Blanc, New Orleans, New York, Rio de Janeiro, San Marino, Wiener Neustadt, Titov Veles (krş. Birleşik kelimeler A. 20).
14. Ev, ocak ve yurt kelimeleriyle kurulan birleşik kelimeler ayrı yazılır: aş evi, bakım evi, doğum evi, düğün evi, gözlem evi, huzur evi, konuk evi, ordu evi, radyo evi, yayın evi; aile ocağı, aş ocağı, sağlık ocağı; öğrenci yurdu, sağlık yurdu, yetiştirme yurdu.
15. Ara, dış, öte, sıra sözlerinin sona getirilmesiyle oluşturulan birleşik kelime ve terimler ayrı yazılır: devletler arası, kıt'alar arası, milletler arası, uluslar arası; ahlâk dışı, çağ dışı, din dışı, kanun dışı, olağan dışı, yasa dışı; fizik ötesi, kızıl ötesi, mor ötesi; aklı sıra, ardı sıra, peşi sıra, yanı sıra.
16. Somut olarak yer belirten üst sözüyle oluşturulan birleşik kelime ve terimler ayrı yazılır: arka üstü, baş üstü, böbrek üstü (bezleri), kıç üstü, sırt üstü, tepe üstü.
Somut olarak yer belirten alt sözüyle oluşturulan birleşik kelime ve terimler de ayrı yazılır: deri altı, su altı, toprak altı, yer altı (krş. Birleşik kelimeler A. 16).
17. Alt, üst, ana, ön, art, arka, yan, karşı, iç, dış, orta, büyük, küçük, sağ, sol, peşin, bir, iki, tek, çok, çift sözlerinin başa getirilmesiyle oluşturulan birleşik kelime ve terimler ayrı yazılır: alt tabaka, alt yapı, alt yazı; üst kat, üst küme, üst yapı; ana arı, ana bilim dalı, ana cadde, ana dil, ana dili, ana düşünce, ana fikir, ana kent, ana şehir, ana vatan, ana yön, ana yurt; ön çalışma, ön denetim, ön lisans, ön seçim, ön söz, ön şart, ön yargı; art damak, art düşünce, art niyet; arka teker; yan cümle, yan etki; karşı devrim, karşı görüş, karşı oy; iç barış, iç deniz, iç kulak, iç savaş, iç tüzük; dış borç, dış gezi, dış hat, dış piyasa; orta dalga, orta elçi, orta kulak, orta oyunu, orta öğrenim; büyük anne, büyük baba, büyük elçi, büyük şehir; küçük dil, küçük hanım, küçük harf, küçük parmak; sağ açık, sağ bek; sol açık, sol bek; peşin fikir, peşin hüküm; bir çenekliler, bir çenetli, bir gözeli, bir hücreli, bir terimli; iki anlamlı, iki canlı, iki cinslikli, iki çenekliler, iki düzlemli, iki eşeyli; tek anlamlı, tek erkçi, tek eşli, tek hücreli, tek renkli, tek sesli; çok anlamlı, çok düzlemli, çok eşli, çok fazlı, çok gözeli, çok hücreli; çift ayaklılar, çift dişliler, çift kanatlılar
18. Birden fazla kelimeden oluşan sayılar ayrı yazılır: on dört, elli iki, yüz altmış dört, kırk bir, üç yüz kırk yedi, bin dokuz yüz doksan altı (krş. Birleşik kelimeler A. 22).
19. Nota, oyun, tabanca vb. kavramları niteleyen sayılar da ayrı yazılır: on altılık, otuz ikilik; altmış altı, elli bir; yedi altmış beşlik, otuz sekizlik, kırk beşlik.
20. İçinde bulunduğumuz gün ve dönemin dışında belli bir tarihi gösteren bu gün kelimesiyle şu gün, o gün, ertesi gün, geçen gün, her gün, öbür gün kelimeleri ayrı yazılır.
21. Kanunda bitişik yazılanlar dışında kuruluş adları ayrı yazılır: Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türk Dil Kurumu, Yüksek Seçim Kurulu, Devlet Malzeme Ofisi, Emekli Sandığı, Atatürk Orman Çiftliği (krş. Birleşik kelimeler A. 31).
22. Herhangi bir sözündeki bir kelimesi gelenekleşmiş olarak ayrı yazılır.
* * *
Birleşik kelimelerin dışında kalan atasözleri ve deyimler ayrı yazılır: Akıl yaşta değil baştadır; akıntıya kürek çekmek, çam devirmek, çanak tutmak, gönlünden geçirmek, göz atmak, kulak asmak, kulak vermek, çantada keklik, devede kulak, kepçe kuyruk, yağlı kuyruk, yüz görümlüğü.
----------------------------------------------
ALINTI KELİMELERİN YAZILIŞI
Dilimize mal olmuş yabancı kökenli kelimeler, Türkçe’de söylendiği gibi yazılır: inci, kent, kamu, duvar, merdiven, çamaşır, pencere, kitap, memleket, ceviz, iskele, banka, sigorta, hidrojen, operasyon, futbol, portakal, sandalye, elektrik, otomobil, parlâmenter, parlâmento, şarjör.
Ancak şu örneklerde söyleniş çoğunlukla değiştiği hâlde, yazılış korunmaktadır: arozöz, beysbol, blender, briyantin, çikolata, entelektüel, firkateyn, fosseptik, ıskonto, kampus, master, mikser, mokasen, mönü, pound, şanjman, trotuvar.
Yabancı kökenli kelimelerin yazılışlarıyla ilgili bazı noktalar aşağıda ayrıca gösterilmiştir:
1. İki ünsüzle biten birtakım Arapça ve Farsça kökenli kelimelerin söylenişinde ünsüzler arasında bir ünlü türemiştir. Bu ünlü yazılışta da söyleyişte de belirtilir: bahis (< Arapça bahs), emir (< Arapça emr), fikir (< Arapça fikr), hüküm (< Arapça hükm), ilim (< Arapça ilm), keşif
(< Arapça keşf), nakil (< Arapça nakl), nutuk (< Arapça nutk), ömür
(< Arapça ömr), sabır (< Arapça sabr), şahıs (< Arapça şahs), şehir
(< Farsça şehr 'kent'), zehir (< Farsça zehr).
Bu kelimeler ünlüyle başlayan bir ek veya etmek, edilmek, olmak, olunmak, eylemek yardımcı fiillerini aldıkları zaman türemiş olan ünlü, söylenişte de yazılışta da düşer: bahse, emri, fikre, hükmün, nutku, ömrün, şahsı, şehre; keşfolunmak, nakletmek, şükretmek, seyredilmek, zehretmek, zikreylemek (bk. Birleşik kelimeler A. 2).
2. İki ünsüzle başlayan batı kökenli alıntılar, ünsüzler arasına ünlü konmadan yazılır: francala, gram, gramer, gramofon, grup, kral, kredi, kritik, plân, pratik, problem, profesör, program, proje, propaganda, protein, prova, psikoloji, slogan, snop, spiker, spor, staj, stil, stüdyo, trafik, tren, triptik.
Ancak bu tür birkaç alıntıda, söz başında veya iki ünsüz arasında bir ünlü türemiştir. Bu ünlü söylenişte de yazılışta da gösterilir: iskarpin, iskele, iskelet, istasyon, istatistik, kulüp.
3. İçinde yan yana iki veya daha fazla ünsüz bulunan batı kökenli alıntılar, ünsüzler arasına ünlü konmadan yazılır: alafranga, apartman, biyografi, elektrik, gangster, kilogram, orkestra, paragraf, program, telgraf.
4. İki ünsüzle biten batı kökenli alıntılar, ünsüzler arasına ünlü konmadan yazılır: aks, film, form, lüks, modern, natürmort, risk, seks, slayt, teyp.
5. Batı kökenli alıntıların içindeki ve sonundaki g ünsüzleri olduğu gibi korunur: biyografi, diyagram, dogma, magma, monografi, paragraf, program; arkeolog, demagog, diyalog, filolog, jeolog, katalog, monolog, psikolog, Türkolog, ürolog.
Ancak coğrafya, fotoğraf ve topoğraf kelimelerinde g 'ler, ğ 'ye döner.
* * *
Aşağıdaki durumlarda batı kökenli kelimeler, özgün imlâları ile yazılırlar:
1. Ödünçlemeler (Dilimize mal olmamış yabancı kelimeler): by-pass (İngilizce), center (İngilizce), centrum (Lâtince), check-up (İngilizce), fuel oil (İngilizce), pizza (İtalyanca), ravioli (İtalyanca), spaghetti (İtalyanca).
2. Bilim, sanat ve uzmanlık dallarında kullanılan bazı terimler: cuprum, deseptyl, quercus, terminus technicus.
3. Lâtin yazı sistemini kullanan dillerden alınma deyim ve sözler: Veni, vidi, vici;
------------------------------------------
YABANCI ÖZEL ADLARIN YAZILIŞI
Arapça ve Farsça adların yazılışı
1. Arap ve Fars kökenli bazı kişi adları hem Türkler hem de Araplar ve Farslar tarafından kullanılmaktadır. Bu tür adlar Türkler tarafından kullanıldığı zaman Türkçe söylenişlerine göre yazılırlar:
Ahmet, Bedrettin, Fuat, Mehmet, Necmettin, Nizamettin, Ömer, Rıza, Saadettin.
2. Arapça ve Farsça yer adları Türkçe söylenişlerine göre yazılır:
Cezayir, Fas, Filistin, Mısır, Suudî Arabistan; Bağdat, Cidde, Erdebil, Halep, İsfahan, Şiraz, Tebriz, Trablusgarp
--------------------------------------------
Lâtin yazı sistemini kullanan dillerdeki adların yazılışı
1. Lâtin yazı sistemini kullanan dillerdeki özel adlar özgün imlâlarıyla yazılır: Beethoven, Cervantes, Chopin, Byron, Rousseau, Shakespeare, Bologna, Buenos Aires, New York,Rio de Janerio,
Yabancı özel adlardan türetilmiş akım adları Türkçe söylenişlerine göre yazılır: Dekartçılık, Epikürcülük, Kalvenci, Kalvencilik, Kalvenizm, Kartezyenizm, Lüterci, Lütercilik, Marksçılık, Marksist, Marksizm.
2. Batı kökenli kişi ve yer adlarının bir bölümü eskiden beri dilimizde Türkçe biçimiyle yerleşmiştir. Bu gibi özel adlar Türkçe söylenişlerine göre yazılır: Napolyon, Şarlken, Şarl (Demirbaş Şarl); Marsilya, Münih, Selânik, Hollânda.
-------------------------------------------------
TÜRK DEVLET VE TOPLULUKLARINDAKİ ÖZEL ADLARIN YAZILIŞI
1. Türk devlet ve topluluklarındaki özel adlar ünlüler bakımından Türkiye Türkçesi’ndeki söyleyişe göre yazılır: Azerbaycan, Özbekistan;Semerkant, Bakû, Bişkek; Samed Vurgun, Nebi Hazri, İslâm Kerimov, Abdürrauf Fıtrat
2. Ünsüzlerin yazılışında, ilgili Türk topluluğundaki kullanıma uyulur: Saparmurad Niyazov, Gasım Gasımzade, Cusupov, Joldasbekov, Kaydarov, Ğabdulla.
Öteden beri Türkiye'de tanınmış olan şahsiyetlerin adları ülkemizde yaygınlaşmış imlâları ile yazılabilir: Abdullah Tukay, Cengiz Aytmatov.
Türkiye Türkçesi alfabesinde bulunmayan x “h” ile, w “v” ile, ñ “n” ile gösterilir: Bahtiyar (Baxtiyar) Vahabzade, Muhtar Avezov (Muxtar Awezov), Baykonur (Baykoñur).
28 Eylül 2010 Salı
Yazım Kuralları 4
Hece yapısı ve satır sonunda kelimelerin bölünmesi
Türkçe’de kelime içinde iki ünlü arasındaki ünsüz, kendinden önceki ünlüyle değil, kendinden sonraki ünlüyle hece kurar: a-ra-ba, ka-ra-ca, ta-le-be.
Ancak bazı alıntı kelimelerde iki ünlü arasındaki ünsüz kendinden sonraki ünlüyle değil, kendinden önceki ünlüyle hece kurar: cüz'î, kur'a, Kur'an, vüs'at (bk. Alıntı kelimelerde kesmeli yazılışı).
Kelime içinde yan yana gelen ünsüzlerden sonuncusu kendisinden sonraki ünlüyle, diğerleri kendilerinden önceki ünlüyle hece kurar: bir-lik, sev-mek, Türk-çe, Kork-maz.
Türkçe’de satır sonunda kelimeler bölünebilir, fakat heceler bölünemez. Satıra sığmayan kelimeler bölünürken satır sonuna kısa çizgi (-) konur.
Burasını ilk defa görüyormuş gibi duvarlara, perdelere, möblelere, eşyalara bakıyor, hayret ediyordu. Bütün bu muhitte Türk hayatına, Türk ruhuna ait bir gölge, bir çizgi bile yoktu. Birden Bursa'daki çocukluğunun geçtiği baba evini hatırladı; sofada rahat ve beyaz örtülü divanlar vardı.
(Ömer Seyfettin, Primo Türk Çocuğu)
UYARI: Bitişik yazılan kelimelerde de bu kurala uyulur:
baş-öğretmen değil, ba-şöğ-ret-men; ilk-okul değil, il-ko-kul; Karaosman-oğlu değil, Karaosmanoğ-lu.
UYARI: Ayırmada satır sonunda ve satır başında tek harf bırakılmaz:
a-raba değil, ara-ba;müdafa-a değil, müda-faa;
UYARI: Kesme işareti satır sonuna geldiği zaman yalnız kesme işareti kullanılır; ayrıca çizgi kullanılmaz.
................................................................................................... Edirne'
nin...
UYARI: Rakamların satır sonuna gelmesi durumunda da yalnız kesme işareti kullanılır:
................................................................................................. 1996'
da...
UYARI: Gırtlak ünsüzü için kesme kullanılan kelimelerde kesmeli heceler satır sonuna getirilmez:
meş'-aleyi değil, meş'a-leyi; vüs'-ati değil, vüs'a-ti.
------------------------------------
Sayıların yazılışı
1. Sayılar rakamla da yazıyla da yazılabilir. küçük sayılar, yüz ile bin sayıları ve daha çok edebî karakter taşıyan metinlerde geçen sayılar yazıyla gösterilir: iki hafta sonra, haftanın beşinci günü, üç ayda bir, dört kardeş…
Buna karşılık saat, para tutarı, ölçü, istatistik verilere ilişkin sayılar ile büyük sayılarda rakam kullanılır:
öğleden sonra saat 17.30'da, 1.500.000 lira, 25 kilogram, 150 kilometre, 15 metre kumaş, 1.250.000 kişi.
Saat ve dakikaların metin içinde yazıyla yazılması da mümkündür: saat dokuzu beş geçe, saat yediye çeyrek kala, saat sekizi on dakika üç saniye geçe, meselâ saat onda.
2. Birden fazla kelimeden oluşan sayılar ayrı yazılır: iki yüz, üç yüz altmış beş.
UYARI: Ancak para ile ilgili işlem ve belgelerde sayılar bitişik yazılır:
yüzdoksanbin, ikiyüzellibin, beşyüzaltmışbin
3. Sıra sayıları yazıyla ve rakamla gösterilebilir. Rakamla gösterilmesi durumunda ya rakamdan sonra bir nokta konur veya rakamdan sonra kesme konularak derece gösteren ek yazılır: 15., 56., XX.; 5' inci, 6' ncı.
4. Üleştirme sayıları rakamla değil yazıyla belirtilir: ikişer, dokuzar, yüzer; üçer üçer, onar onar.
-------------------------------------------
Büyük harflerin kullanıldığı yerler
A. Cümle büyük harfle başlar:
Hayatta en hakikî mürşit ilimdir. Ak akça kara gün içindir.
1. Cümle içinde başkasından aktarılan ve tırnak içine alınan cümleler de büyük harfle başlar:
Atatürk, " Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur." diyor.
2. Tırnak içinde aktarılan söz, tam bir cümle değilse veya cümlenin baş tarafı alınmamışsa büyük harfle başlamaz:
Nabi'nin "... var içinde" redifli gazeli Divan'ında uyuyor.
3. Ayrıca iki çizgi arasındaki açıklama cümleleri de büyük harfle başlamaz:
4. İki noktadan sonra gelen cümleler de büyük harfle başlar:
Bence edebiyatın temel görevi şudur: Hem günlük hayatı, hem geleceği hem de hayatın felsefesini işlemektir.
UYARI: İki noktadan sonra cümle niteliğinde olmayan örnekler sıralanırsa bu örnekler büyük harfle başlamaz:
Bazı örneklerde -sız eki kalıplaşmıştır: densiz, hırsız, ıssız, öksüz.
B. Özel adlar büyük harfle başlar.
1. Kişi adlarıyla soyadları büyük harfle başlar:
Mustafa Kemal Atatürk, Ahmet Haşim, Tevfik Fikret, Mehmet Emin Yurdakul,
2. Takma adlar da büyük harfle başlar: Muhibbî (Kanunî Sultan Süleyman), Server Bedi (Peyami Safa)
3. Kişi adlarından önce ve sonra gelen saygı sözleri, unvanlar ve meslek adları büyük harfle başlar:
Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, Hamdi Bey, Bay Ali Çiçekçi, Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Doktor Behçet Uz, Mareşal Fevzi Çakmak, Yüzbaşı Cengiz Topel.
4. Tarihî kişilerin adlarından önce gelen unvan ve lâkaplar da büyük harfle başlar:
Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim, Kanunî Sultan Süleyman, Genç Osman, Avcı Mehmet
UYARI: Akrabalık adları bildiren kelimeler büyük harfle başlamaz. Ancak akrabalık bildiren kelimeler lâkap yerine geçtiği zaman büyük harfle başlar
Fahriye abla, Ayşe teyze, Fatik nine, Saim amca, Ali enişte; Nene Hatun, Baba Gündüz, Dayı Kemal, Hala Sultan.
5. Resmî yazılarda saygı bildiren sözlerden sonra gelen ve makam, unvan bildiren kelimeler büyük harfle başlar:
Sayın Bakan, Sayın Başkan, Sayın Profesör, Sayın Vali.
6. Mektuplarda ve resmî yazışmalarda hitapların ilk kelimesi de büyük harfle başlar:
Sevgili kardeşim, Aziz dostum, Değerli arkadaşım.
7. Hayvanlara verilen özel adlar büyük harfle başlar: Düldül, Sarıkız, Fino, Karabaş, Pamuk, Minnoş, Tekir, Kiraz
8. Millet, boy, oymak adları büyük harfle başlar:
Türk, Alman, İngiliz, Rus, Arap, Japon; Oğuz, Kazak, Kırgız, Özbek, Tatar; Karakeçili, Hacımusalı.
9. Dil ve lehçe adları büyük harfle başlar:
Türkçe, Almanca, İngilizce, Rusça, Arapça; Oğuzca, Kazakça, Kırgızca, Özbekçe, Tatarca.
10. Din ve mezhep adları ile bunların mensuplarını anlatan sözler büyük harfle başlar:
Müslüman, Hristiyanlık, Budizm; Hanefî / Hanefîlik, Malikî / Malikîlik, Protestan / Protestanlık, Katolik / Katoliklik.
11. Din ve mitoloji kavramlarını karşılayan özel adlar büyük harfle başlar:
Tanrı, Allah, Cebrail, Zeus, Oziris, Kibele
KayıUYARI: Ancak tanrı?kelimesi özel ad olarak kullanılmadığı zaman küçük harfle başlar: Eski Yunan tanrıları.
12. Gezegen ve yıldız adları büyük harfle başlar: Merkür, Dünya, Neptün, Plüton, Halley.
UYARI: Dünya, güneş, ay kelimeleri yalnız coğrafya ve gök bilimiyle ilgili yayınlarda terim olarak kullanıldığı zaman büyük harfle başlar; bunun dışındaki durumlarda küçük harf kullanılır.
13. Yer adları (kıt'a, ülke, bölge, il, ilçe, köy, semt, cadde, sokak vb.) büyük harfle başlar:
Asya, Türkiye, İç Anadolu, Yakın Doğu; Ankara, Turgutlu, Ürgüp, Bahçelievler, Atatürk Bulvarı, Asmalımescit Sokağı.
UYARI: Yer adlarında ilk isimden sonra gelen deniz, nehir, göl, dağ, boğaz… tür isimleri küçük harfle başlar:
Marmara denizi, Aral gölü, Balkaş gölü, Sakarya ırmağı, Meriç / Tuna nehri, Alp dağları, Altay dağları, Erciyes dağı.
UYARI: İkinci isim özel isme dâhil ise ve ikisi birden kastedilen kavramı karşılıyorsa, ikinci isim büyük harfle başlar:
Çanakkale Boğazı, İstanbul Boğazı; Beyşehir Gölü, Van Gölü, Tuz Gölü; Anadolu Kavağı, Rumeli Kavağı; Gülek Geçidi; Ağrı Dağı; Konya Ovası, Haymana Ovası, Muş Ovası; Adalar Denizi.
NOT: Bu örneklerde ikinci isim kullanılmadığı takdirde söz konusu yer adı anlaşılmaz. Meselâ Çanakkale Boğazı sadece Çanakkale kelimesiyle anlatılamaz; sadece Çanakkale denildiği zaman Çanakkale şehri anlaşılır.
14. Mahalle, meydan, cadde, sokak adlarında geçen mahalle, meydan, cadde, sokak kelimeleri büyük harfle başlar:
Gazi Osmanpaşa Mahallesi, Karaköy Meydanı, Atatürk Bulvarı, Nene Hatun Caddesi, Cemal Nadir Sokağı…
15. Saray, köşk, han, kale, köprü, anıt vb. yapı adlarının bütün kelimeleri büyük harfle başlar:
Topkapı Sarayı, Çankaya Köşkü, Horozlu Han, Ankara Kalesi, Mostar Köprüsü, Beyazıt Kulesi, Bilge Kağan Anıtı.
16. Kurum, kuruluş ve kurul adları büyük harfle başlar:
Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türk Dil Kurumu, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Devlet Malzeme Ofisi, Millî Kütüphane, Atatürk Orman Çiftliği, Çankaya Lisesi; Türk Ocağı, Emek İnşaat; Bakanlar Kurulu,
UYARI: Kuruluş bildiren kelimeler, belli bir kurum kastedildiği zaman büyük harfle başlar:
Bu yıl Meclis, yeni döneme erken başlayacaktır. Kurum, imlâ konusunda yoğun bir çalışma içine girmiştir.
17. Kitap, dergi, gazete, tablo, heykel ve hukukla ilgili kanun, tüzük, yönetmelik, yönerge, genelge adlarının her kelimesi büyük harfle başlar:
Safahat, Türk Dili, Varlık; Milliyet, Halı Dokuyan Kızlar (tablo); Düşünen Adam (heykel); Medenî Kanun…
UYARI: Özel ada dâhil olmayan gazete, dergi, tablo vb. sözler büyük harfle başlamaz:
Milliyet gazetesi, Türk Dili dergisi, Halı Dokuyan Kızlar tablosu.
UYARI: Kitap adlarında ve başlıklarda, arada ve sonda bulunan ve, ile, ya, veya, yahut, ki, da, de sözleriyle mı, mi, mu, mü soru eki küçük harfle yazılır:
Maî ve Siyah, Suç ve Ceza, Leylâ ile Mecnun, Turfanda mı, Turfa mı? Diyorlar ki, Ya Devlet Başa ya Kuzgun Leşe…
18. Millî ve dinî bayramların adları büyük harfle başlar:
Cumhuriyet Bayramı, Ramazan Bayramı, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, Nevruz Bayramı…
UYARI: Bayram niteliği kazanmış günlerin adları da büyük harfle başlar:
Anneler Günü, Öğretmenler Günü, Tıp Bayramı.
UYARI: Ancak genel nitelikteki günlerin, haftaların, mevsimlerin, kurultay, bilgi şöleni vb. toplantıların adları küçük harfle başlar: tiyatro günü, kitap haftası, film haftası, sağlık haftası, dil kurultayı.
19. Tarihî olay, çağ ve dönem adları büyük harfle başlar:
Kurtuluş Savaşı, Cilâlı Taş Devri, İlk Çağ, Yükselme Devri, Millî Edebiyat Dönemi, Tanzimat Dönemi.
UYARI: Ancak tarihî dönem bildirmeyip tür veya tarz bildiren terimler küçük harfle başlar:
divan edebiyatı, halk şiiri, klâsik Türk edebiyatı, Türk sanat müziği, tekke edebiyatı, Servet-i Fünun edebiyatı..
NOT: Bunlardan bölüm ve ana bilim dalı olarak kullanılıp özel ad durumuna gelmiş olanlar büyük harfle başlar:
Eski Türk Edebiyatı Ana Bilim Dalı, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.
20. Özel adlardan türetilen bütün kelimeler büyük harfle başlar:
Türklük, Türkleşmek, Türkçü, Türkçülük, Türkçe, Türkolog, Türkoloji, Avrupalılaşmak, Asyalılık, Darvinci, Bursalı.
21. Yer, millet ve kişi adlarıyla kurulan birleşik kelimelerde özel adlar büyük harfle başlar:
Antep fıstığı, Brüksel lâhanası, Behçet hastalığı, Frenk gömleği, Hindistan cevizi, İngiliz anahtarı, Japon gülü, Maraş dondurması, Van kedisi, Vaşington portakalı.
Ç. Belli bir tarih bildiren ay ve gün adları büyük harfle başlar:
29 Mayıs 1453 Salı günü, 29 Mayıs Salı, 1919 Mayıs’ının 19'uncu günü,
UYARI: Ancak belli bir tarihi belirtmeyen ay ve gün adları küçük harfle başlar:
Okullar genellikle eylülün ikinci haftasında öğretime başlar. Yürütme Kurulu toplantılarını perşembe günleri yaparız.
Türkçe’de kelime içinde iki ünlü arasındaki ünsüz, kendinden önceki ünlüyle değil, kendinden sonraki ünlüyle hece kurar: a-ra-ba, ka-ra-ca, ta-le-be.
Ancak bazı alıntı kelimelerde iki ünlü arasındaki ünsüz kendinden sonraki ünlüyle değil, kendinden önceki ünlüyle hece kurar: cüz'î, kur'a, Kur'an, vüs'at (bk. Alıntı kelimelerde kesmeli yazılışı).
Kelime içinde yan yana gelen ünsüzlerden sonuncusu kendisinden sonraki ünlüyle, diğerleri kendilerinden önceki ünlüyle hece kurar: bir-lik, sev-mek, Türk-çe, Kork-maz.
Türkçe’de satır sonunda kelimeler bölünebilir, fakat heceler bölünemez. Satıra sığmayan kelimeler bölünürken satır sonuna kısa çizgi (-) konur.
Burasını ilk defa görüyormuş gibi duvarlara, perdelere, möblelere, eşyalara bakıyor, hayret ediyordu. Bütün bu muhitte Türk hayatına, Türk ruhuna ait bir gölge, bir çizgi bile yoktu. Birden Bursa'daki çocukluğunun geçtiği baba evini hatırladı; sofada rahat ve beyaz örtülü divanlar vardı.
(Ömer Seyfettin, Primo Türk Çocuğu)
UYARI: Bitişik yazılan kelimelerde de bu kurala uyulur:
baş-öğretmen değil, ba-şöğ-ret-men; ilk-okul değil, il-ko-kul; Karaosman-oğlu değil, Karaosmanoğ-lu.
UYARI: Ayırmada satır sonunda ve satır başında tek harf bırakılmaz:
a-raba değil, ara-ba;müdafa-a değil, müda-faa;
UYARI: Kesme işareti satır sonuna geldiği zaman yalnız kesme işareti kullanılır; ayrıca çizgi kullanılmaz.
................................................................................................... Edirne'
nin...
UYARI: Rakamların satır sonuna gelmesi durumunda da yalnız kesme işareti kullanılır:
................................................................................................. 1996'
da...
UYARI: Gırtlak ünsüzü için kesme kullanılan kelimelerde kesmeli heceler satır sonuna getirilmez:
meş'-aleyi değil, meş'a-leyi; vüs'-ati değil, vüs'a-ti.
------------------------------------
Sayıların yazılışı
1. Sayılar rakamla da yazıyla da yazılabilir. küçük sayılar, yüz ile bin sayıları ve daha çok edebî karakter taşıyan metinlerde geçen sayılar yazıyla gösterilir: iki hafta sonra, haftanın beşinci günü, üç ayda bir, dört kardeş…
Buna karşılık saat, para tutarı, ölçü, istatistik verilere ilişkin sayılar ile büyük sayılarda rakam kullanılır:
öğleden sonra saat 17.30'da, 1.500.000 lira, 25 kilogram, 150 kilometre, 15 metre kumaş, 1.250.000 kişi.
Saat ve dakikaların metin içinde yazıyla yazılması da mümkündür: saat dokuzu beş geçe, saat yediye çeyrek kala, saat sekizi on dakika üç saniye geçe, meselâ saat onda.
2. Birden fazla kelimeden oluşan sayılar ayrı yazılır: iki yüz, üç yüz altmış beş.
UYARI: Ancak para ile ilgili işlem ve belgelerde sayılar bitişik yazılır:
yüzdoksanbin, ikiyüzellibin, beşyüzaltmışbin
3. Sıra sayıları yazıyla ve rakamla gösterilebilir. Rakamla gösterilmesi durumunda ya rakamdan sonra bir nokta konur veya rakamdan sonra kesme konularak derece gösteren ek yazılır: 15., 56., XX.; 5' inci, 6' ncı.
4. Üleştirme sayıları rakamla değil yazıyla belirtilir: ikişer, dokuzar, yüzer; üçer üçer, onar onar.
-------------------------------------------
Büyük harflerin kullanıldığı yerler
A. Cümle büyük harfle başlar:
Hayatta en hakikî mürşit ilimdir. Ak akça kara gün içindir.
1. Cümle içinde başkasından aktarılan ve tırnak içine alınan cümleler de büyük harfle başlar:
Atatürk, " Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur." diyor.
2. Tırnak içinde aktarılan söz, tam bir cümle değilse veya cümlenin baş tarafı alınmamışsa büyük harfle başlamaz:
Nabi'nin "... var içinde" redifli gazeli Divan'ında uyuyor.
3. Ayrıca iki çizgi arasındaki açıklama cümleleri de büyük harfle başlamaz:
4. İki noktadan sonra gelen cümleler de büyük harfle başlar:
Bence edebiyatın temel görevi şudur: Hem günlük hayatı, hem geleceği hem de hayatın felsefesini işlemektir.
UYARI: İki noktadan sonra cümle niteliğinde olmayan örnekler sıralanırsa bu örnekler büyük harfle başlamaz:
Bazı örneklerde -sız eki kalıplaşmıştır: densiz, hırsız, ıssız, öksüz.
B. Özel adlar büyük harfle başlar.
1. Kişi adlarıyla soyadları büyük harfle başlar:
Mustafa Kemal Atatürk, Ahmet Haşim, Tevfik Fikret, Mehmet Emin Yurdakul,
2. Takma adlar da büyük harfle başlar: Muhibbî (Kanunî Sultan Süleyman), Server Bedi (Peyami Safa)
3. Kişi adlarından önce ve sonra gelen saygı sözleri, unvanlar ve meslek adları büyük harfle başlar:
Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, Hamdi Bey, Bay Ali Çiçekçi, Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Doktor Behçet Uz, Mareşal Fevzi Çakmak, Yüzbaşı Cengiz Topel.
4. Tarihî kişilerin adlarından önce gelen unvan ve lâkaplar da büyük harfle başlar:
Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim, Kanunî Sultan Süleyman, Genç Osman, Avcı Mehmet
UYARI: Akrabalık adları bildiren kelimeler büyük harfle başlamaz. Ancak akrabalık bildiren kelimeler lâkap yerine geçtiği zaman büyük harfle başlar
Fahriye abla, Ayşe teyze, Fatik nine, Saim amca, Ali enişte; Nene Hatun, Baba Gündüz, Dayı Kemal, Hala Sultan.
5. Resmî yazılarda saygı bildiren sözlerden sonra gelen ve makam, unvan bildiren kelimeler büyük harfle başlar:
Sayın Bakan, Sayın Başkan, Sayın Profesör, Sayın Vali.
6. Mektuplarda ve resmî yazışmalarda hitapların ilk kelimesi de büyük harfle başlar:
Sevgili kardeşim, Aziz dostum, Değerli arkadaşım.
7. Hayvanlara verilen özel adlar büyük harfle başlar: Düldül, Sarıkız, Fino, Karabaş, Pamuk, Minnoş, Tekir, Kiraz
8. Millet, boy, oymak adları büyük harfle başlar:
Türk, Alman, İngiliz, Rus, Arap, Japon; Oğuz, Kazak, Kırgız, Özbek, Tatar; Karakeçili, Hacımusalı.
9. Dil ve lehçe adları büyük harfle başlar:
Türkçe, Almanca, İngilizce, Rusça, Arapça; Oğuzca, Kazakça, Kırgızca, Özbekçe, Tatarca.
10. Din ve mezhep adları ile bunların mensuplarını anlatan sözler büyük harfle başlar:
Müslüman, Hristiyanlık, Budizm; Hanefî / Hanefîlik, Malikî / Malikîlik, Protestan / Protestanlık, Katolik / Katoliklik.
11. Din ve mitoloji kavramlarını karşılayan özel adlar büyük harfle başlar:
Tanrı, Allah, Cebrail, Zeus, Oziris, Kibele
KayıUYARI: Ancak tanrı?kelimesi özel ad olarak kullanılmadığı zaman küçük harfle başlar: Eski Yunan tanrıları.
12. Gezegen ve yıldız adları büyük harfle başlar: Merkür, Dünya, Neptün, Plüton, Halley.
UYARI: Dünya, güneş, ay kelimeleri yalnız coğrafya ve gök bilimiyle ilgili yayınlarda terim olarak kullanıldığı zaman büyük harfle başlar; bunun dışındaki durumlarda küçük harf kullanılır.
13. Yer adları (kıt'a, ülke, bölge, il, ilçe, köy, semt, cadde, sokak vb.) büyük harfle başlar:
Asya, Türkiye, İç Anadolu, Yakın Doğu; Ankara, Turgutlu, Ürgüp, Bahçelievler, Atatürk Bulvarı, Asmalımescit Sokağı.
UYARI: Yer adlarında ilk isimden sonra gelen deniz, nehir, göl, dağ, boğaz… tür isimleri küçük harfle başlar:
Marmara denizi, Aral gölü, Balkaş gölü, Sakarya ırmağı, Meriç / Tuna nehri, Alp dağları, Altay dağları, Erciyes dağı.
UYARI: İkinci isim özel isme dâhil ise ve ikisi birden kastedilen kavramı karşılıyorsa, ikinci isim büyük harfle başlar:
Çanakkale Boğazı, İstanbul Boğazı; Beyşehir Gölü, Van Gölü, Tuz Gölü; Anadolu Kavağı, Rumeli Kavağı; Gülek Geçidi; Ağrı Dağı; Konya Ovası, Haymana Ovası, Muş Ovası; Adalar Denizi.
NOT: Bu örneklerde ikinci isim kullanılmadığı takdirde söz konusu yer adı anlaşılmaz. Meselâ Çanakkale Boğazı sadece Çanakkale kelimesiyle anlatılamaz; sadece Çanakkale denildiği zaman Çanakkale şehri anlaşılır.
14. Mahalle, meydan, cadde, sokak adlarında geçen mahalle, meydan, cadde, sokak kelimeleri büyük harfle başlar:
Gazi Osmanpaşa Mahallesi, Karaköy Meydanı, Atatürk Bulvarı, Nene Hatun Caddesi, Cemal Nadir Sokağı…
15. Saray, köşk, han, kale, köprü, anıt vb. yapı adlarının bütün kelimeleri büyük harfle başlar:
Topkapı Sarayı, Çankaya Köşkü, Horozlu Han, Ankara Kalesi, Mostar Köprüsü, Beyazıt Kulesi, Bilge Kağan Anıtı.
16. Kurum, kuruluş ve kurul adları büyük harfle başlar:
Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türk Dil Kurumu, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Devlet Malzeme Ofisi, Millî Kütüphane, Atatürk Orman Çiftliği, Çankaya Lisesi; Türk Ocağı, Emek İnşaat; Bakanlar Kurulu,
UYARI: Kuruluş bildiren kelimeler, belli bir kurum kastedildiği zaman büyük harfle başlar:
Bu yıl Meclis, yeni döneme erken başlayacaktır. Kurum, imlâ konusunda yoğun bir çalışma içine girmiştir.
17. Kitap, dergi, gazete, tablo, heykel ve hukukla ilgili kanun, tüzük, yönetmelik, yönerge, genelge adlarının her kelimesi büyük harfle başlar:
Safahat, Türk Dili, Varlık; Milliyet, Halı Dokuyan Kızlar (tablo); Düşünen Adam (heykel); Medenî Kanun…
UYARI: Özel ada dâhil olmayan gazete, dergi, tablo vb. sözler büyük harfle başlamaz:
Milliyet gazetesi, Türk Dili dergisi, Halı Dokuyan Kızlar tablosu.
UYARI: Kitap adlarında ve başlıklarda, arada ve sonda bulunan ve, ile, ya, veya, yahut, ki, da, de sözleriyle mı, mi, mu, mü soru eki küçük harfle yazılır:
Maî ve Siyah, Suç ve Ceza, Leylâ ile Mecnun, Turfanda mı, Turfa mı? Diyorlar ki, Ya Devlet Başa ya Kuzgun Leşe…
18. Millî ve dinî bayramların adları büyük harfle başlar:
Cumhuriyet Bayramı, Ramazan Bayramı, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, Nevruz Bayramı…
UYARI: Bayram niteliği kazanmış günlerin adları da büyük harfle başlar:
Anneler Günü, Öğretmenler Günü, Tıp Bayramı.
UYARI: Ancak genel nitelikteki günlerin, haftaların, mevsimlerin, kurultay, bilgi şöleni vb. toplantıların adları küçük harfle başlar: tiyatro günü, kitap haftası, film haftası, sağlık haftası, dil kurultayı.
19. Tarihî olay, çağ ve dönem adları büyük harfle başlar:
Kurtuluş Savaşı, Cilâlı Taş Devri, İlk Çağ, Yükselme Devri, Millî Edebiyat Dönemi, Tanzimat Dönemi.
UYARI: Ancak tarihî dönem bildirmeyip tür veya tarz bildiren terimler küçük harfle başlar:
divan edebiyatı, halk şiiri, klâsik Türk edebiyatı, Türk sanat müziği, tekke edebiyatı, Servet-i Fünun edebiyatı..
NOT: Bunlardan bölüm ve ana bilim dalı olarak kullanılıp özel ad durumuna gelmiş olanlar büyük harfle başlar:
Eski Türk Edebiyatı Ana Bilim Dalı, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.
20. Özel adlardan türetilen bütün kelimeler büyük harfle başlar:
Türklük, Türkleşmek, Türkçü, Türkçülük, Türkçe, Türkolog, Türkoloji, Avrupalılaşmak, Asyalılık, Darvinci, Bursalı.
21. Yer, millet ve kişi adlarıyla kurulan birleşik kelimelerde özel adlar büyük harfle başlar:
Antep fıstığı, Brüksel lâhanası, Behçet hastalığı, Frenk gömleği, Hindistan cevizi, İngiliz anahtarı, Japon gülü, Maraş dondurması, Van kedisi, Vaşington portakalı.
Ç. Belli bir tarih bildiren ay ve gün adları büyük harfle başlar:
29 Mayıs 1453 Salı günü, 29 Mayıs Salı, 1919 Mayıs’ının 19'uncu günü,
UYARI: Ancak belli bir tarihi belirtmeyen ay ve gün adları küçük harfle başlar:
Okullar genellikle eylülün ikinci haftasında öğretime başlar. Yürütme Kurulu toplantılarını perşembe günleri yaparız.
Yazım Kuralları 3
BAZI KELİME VE EKLERİN YAZILIŞI
Türkçe’nin yazılışında tek sese tek harf ilkesi benimsendiği için genellikle büyük sorunlarla karşılaşılmaz. Ancak, bazı kelime ve eklerde özel durumlar söz konusudur. Bu bakımdan bu tür eklerle kelimelerin yazılışı üzerinde ayrıca durmak gerekir. Sayıların yazılışı da özel olarak ele alınması gereken konulardan biridir.
--------------------------------------
a - ı, e - i değişmesi
Dilimizde a, e ünlüsü ile biten fiillerin şimdiki zaman çekiminde, söyleyişte de yazılışta da a sesleri ı, u; e sesleri i, ü olur: başlıyor, kanıyor, oynuyor, doymuyor; izliyor, diyor, gelmiyor, gözlüyor.
Birden çok heceli olup a, e ünlüleri ile biten fiiller, ünlüyle başlayan ek aldıkları zaman bu fiillerdeki a, e ünlülerinde söyleyişte yaygın bir daralma (ı ve i'ye dönme) eğilimi görülür. Ancak, söyleyişteki ı, i sesleri yazıya geçirilmez: başlayan, yaşayacak, atlayarak, saklayalı, atmayalım, gelmeyen, izlemeyecek, gitmeyerek, gizleyeli, besleyelim.
Buna karşılık tek heceli olan demek ve yemek fiillerinde, söyleyişteki i sesi yazıya da geçirilir: diyen, diyerek, diyecek, diyelim, diye; yiyen, yiyerek, yiyecek, yiyelim, yiye, yiyince, yiyip. Ancak deyince, deyip örneklerindeki e yazılışta korunur.
---------------------------------------
i - ı değişmesi
Dilimize Arapça’dan girmiş bulunan kelimelerde kalın k'den sonra gelen i sesi, ı'ya döner ve ı ile yazılır: inkılâp…
---------------------------------------
b - p değişmesi
Alıntı kelimelerde s ünsüzünden sonra gelen b sesi ünsüz benzeşmesine uğrayarak p'ye dönüşür ve p ile yazılır: ispat, kispet, müspet, naspetmek, nispet, tespih, tespit.
UYARI: s dışındaki tonsuzlardan sonra gelen b'ler p'ye dönmez: ikbal, makbul, takbih, tatbik, teşbih.
---------------------------------------
d - t değişmesi
Dilimize Farsça’dan geçen -dar ekindeki d sesi tonsuz (sert) ünsüzlerden sonra ünsüz benzeşmesine uğrayarak t sesine dönüşmüştür: emektar, minnettar, silâhtar, taraftar. Dilimize Arapça’dan geçen miktar kelimesi ile Hayrettin, Seyfettin, Necmettin gibi özel adlarda da d sesi t'ye dönmüştür.
Buna karışlık Arapça’dan dilimize giren birçok kelimede tonsuz (sert) ünsüzlerden sonra gelen d korunmuştur: takdim, takdir, takdis, tasdik, tekdir.
Alıntı kelimelerin hece sonlarında bulunan d sesi ise kendisinden sonra gelen tonsuz ünsüzlerin etkisinde kalarak t sesine dönüşür ve t ile yazılır: methiye, tetkik.
---------------------------------------
ğ - v değişmesi
Dilimizde değişik biçimlerde yazılan birtakım Türkçe kelimeler vardır: döğmek, dövmek; göğermek, gövermek; oğmak, ovmak; öğmek, övmek; söğmek, sövmek. Dilimizde o, ö seslerinden sonra gelen ğ’lerin v’ye dönme eğilimi güçlüdür. Ortak söyleyişte v'li biçimler daha yaygın olmakla birlikte ğ’li biçimler de büsbütün ortadan kalkmış değildir.
---------------------------------------
n - m değişmesi
Dilimizde b ünsüzünden önce gelen n ünsüzü bazı örneklerde m'ye dönüşür: saklambaç (< saklanbaç), dolambaç (< dolanbaç), ambar (< anbar), amber (< anber), cambaz (< canbaz), çarşamba (< çeharşenbe), perşembe (< pencşenbe), çember (< çenber), kümbet (< gunbed), memba (< menba), mümbit (< munbit), tambur (< tunbur). Buna karşılık İstanbul, bin bir, binbaşı, onbaşı gibi kelimelerde söyleyişte m'ye doğru bir kayma olmasına rağmen yazıda n sesi korunur.
---------------------------------------
Ünsüz türemesi (y - v)
Türkçe kökenli kelimelerde iki ünlü yan yana bulunmadığından bazı alıntı kelimelerde ünlüler arasında y, v sesleri türemiştir: fiyat (< fiat), fayda (< faide), zayıf (< zaif), mavna (< ma'ûna); konservatuvar, lâboratuvar, pisuvar, repertuvar, trotuvar, tuval, tuvalet.
Buna karşılık birçok örnekte y, v türemesi görülmez: duayen, fail, faiz, fuar, fuaye, kuaför, lâik, puan, suare.
---------------------------------------
Ünsüz düşmesi
Türkçe’de ikiz (şeddeli) ünsüz bulunmaz. Bu bakımdan Arapça’dan dilimize girmiş olan ve sonunda ikiz ünsüz bulunan kelimelerin yalın durumunda ünsüzlerden biri düşer (ünsüz tekleşir):
hak (< hakk), his (< hiss), ret (< redd), zan (< zann), zem (< zemm).
Bu tür kelimelere ünlüyle başlayan bir ek geldiği zaman düşen ünsüz ortaya çıkar:
hak / hakka, his / hissimiz, ret / reddi, zan / zannımca, zem / zemmi
Öte yandan afv kelimesinde v düşmüş ve bu durum yazıya da geçmiştir: af (< afv). Ancak, kelime ünlüyle başlayan bir ek aldığı zaman f sesi ikizleşir: affa uğramak
Alıntı kelimelerden ft, st ünsüz çiftleriyle bitenlerin bir kısmında t sesi söyleyişte düşme eğilimi göstermekle birlikte yazılışta korunur: çift, rast, serbest.
UYARI: Farsça’dan dilimize girmiş hane sözüyle yapılan birleşik kelimelerde;
ha hecesi korunmuştur: birahane, muayenehane, yazıhane; darphane, dökümhane, yatakhane. Görüldüğü gibi kelime ünlüyle de ünsüzle de bitse ha hecesi korunmaktadır. Bazı örneklerde ise söyleyişte düşme eğilimi görülür. Yazıda birliğin sağlanabilmesi için bu tür örneklerde de ha hecesinin yazılması gerekir: dershane, eczahane, hastahane, pastahane, postahane (bk. Birleşik kelimeler A. 24).
UYARI: Fransızca’dan dilimize girmiş olan sürpriz kelimesinde söyleyişte de yazılışta da r ünsüzü korunur; kelimenin süpriz şeklinde söylenmesi yanlıştır.
---------------------------------------
Mastar eklerinin yazılışı
-ma, -me ile biten mastarlar -a, -e, -ı, -i ekleriyle genişletildiğinde araya y koruyucu ünsüzü girer: kazanma-y-a, aldanma-y-ı, okuma-y-a, yazma-y-ı, sevme-y-e, görme-y-i, gülme-y-e, silme-y-i.
-mak, -mek ile biten mastarlardan sonra -a, -e, -ı, -i eklerinden biri gelirse -k ünsüzü yumuşar: ... yazmağa (başladı). ... bildirmeğe (geldim). Ancak mastarlarda y'li yazılışa doğru güçlü bir eğilim vardır.
----------------------------------------
-ki aitlik ekinin yazılışı
-ki aitlik eki ünlü uyumlarına uymaz: akşamki, yarınki, duvardaki, Turgut'unki, yoldaki, ondaki, yazıdaki, onunki.
Yalnız birkaç örnekte bu ek, ünlü uyumlarına uyar: bugünkü, dünkü, öbürkü.
----------------------------------------
Ki bağlacının yazılışı
Ki bağlacı ayrı yazılır: demek ki, kaldı ki, bilmem ki.
Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin.
UYARI: Ancak ki bağlacı, birkaç örnekte kalıplaşmış olduğu için bitişik yazılır:
Sanki , Belki, Hâlbuki, Çünkü, Mademki, Meğerki, Oysaki,.
Şüphe ve pekiştirme göreviyle kullanılan ki sözü de ayrı yazılır: Babam geldi mi ki? Başbakan konuşacak mı ki?
----------------------------------------
mı, mi, mu, mü soru ekinin yazılışı
1. mı, mi, mu, mü soru eki gelenekleşmiş olarak ayrı yazılır: Kaldı mı? Sen de mi Brutus?İnsanlık öldü mü?
2. Soru ekine birtakım ekler de getirilebilir. Bu ekler soru ekiyle bitişik yazılır:
Verecek misin? Okuyor muyuz? Çocuk muyum? Gelecek miydi? Ölür müsün, öldürür müsün?
3. Sorudan başka görevlerde kullanıldığı zaman da ayrı yazılır: Güzel mi güzel! Yağmur yağdı mı dışarı çıkamayız.
----------------------------------------
Da, de bağlacının yazılışı
1. Da, de bağlacı ayrı yazılır; ancak, kendisinden önceki kelimenin son ünlüsüne bağlı olarak büyük ünlü uyumuna uyar ve da, de biçimini alır: Kızı da geldi gelini de. Orhan da biliyor. Oğluna da bildirdi. Sen de mi kardeşim?
UYARI: Ayrı yazılan da, de hiçbir zaman ta, te şeklinde yazılmaz.
UYARI: Ya sözüyle birlikte kullanılan da mutlaka ayrı yazılır (ya da).
UYARI: Da, de bağlacı, kendisinden önceki kelimeden kesme ile ayrılmaz.
UYARI: Bulunma hâli eki olan -da, -de, -ta, -te'nin da, de bağlacı ile hiçbir ilgisi yoktur; bulunma hâli eki getirildiği kelimeye bitişik yazılır: devede kulak, evde kalmak, ayakta durmak, çantada keklik. Yeme de yanında yat.
---------------------------------------------
-İmek ek fiilinin yazılışı
1. İmek ek fiili ayrı yazıldığı zaman ünlü uyumlarına uymaz: kalır idim, durur idim, dargın imiş, yorgun ise.
2. Ancak, imek fiili bugün daha çok ekleşmiş olarak kullanılmakta ve ünlü uyumlarına uymaktadır.
3. Ünlüyle biten kelimelere eklendiği zaman i- ünlüsü düşebilir. Bu durumda araya y ünsüzü girer: satıcıydı (satıcı idi), yoncaymış (yonca imiş), yabancıymış (yabancı imiş), başıymış (başı imiş), sonuncuydu (sonuncu idi), ikinciymiş (ikinci imiş), neyse (ne ise), deliyse (deli ise).
4. Ünsüzle biten kelimelere eklendiği zaman da i- ünlüsü düşebilir: kalırmış (kalır imiş), yorgundu (yorgun idi), yakarsa (yakar ise), toprakmış (toprak imiş), yakmışsa (yakmış ise), güzelmiş (güzel imiş), gelirse (gelir ise)
----------------------------------
Alıntı kelimelerde kesmeli yazılış
1. Türkçe’nin ses düzeni gereğince iki ünlü arasındaki ünsüzler kendilerinden önce gelen ünlüyle değil kendilerinden sonra gelen ünlüyle hece kurarlar: a-ra-ba-cı, o-ku-lu-muz, se-vi-ne-cek-ler, ta-şı-na-bi-lir.
Ancak içlerinde Arapça’ya özgü gırtlak ünsüzü (ayın ve hemze) bulunan bazı alıntı kelimelerde, bu durumdaki ünsüzlerin kendilerinden önceki ünlüyle hece kurdukları da görülür: cüz-î, hal-etmek, iş-ar, iz-an, kıt-a, kur-a, Kur-an, mel-un, mer-i, meş-ale, meş-um, nez-etmek, sun-î, vak-a, vüs-at. Bu kelimeler yazılışta kesmeyle gösterilir: cüz'î, hal'etmek, iş'ar, iz'an, kıt'a, kur'a, Kur'an, mel'un, mer'i, meş'ale, meş'um, nez'etmek, sun'î, vak'a, vüs'at. Bu yapıda olup da tamamen Türkçenin ses düzenine uymuş, çok sık kullanılan ve kesmesiz okunduğunda yadırganmayan kelimelerde kesme kullanılmaz: defa, defetmek, heyet, menetmek, mesele, neşe, neşet, sanat.
2. Arapça’dan alınmış bazı sözlerde gırtlak ünsüzü kelimenin sonunda bulunur. Bu durumda gırtlak ünsüzü söyleyiş bakımından tamamen erimiş durumdadır: cüz, def, hal, kat, men
Ancak bu kelimeler iyelik ekleriyle kullanıldığı takdirde, kelimeyle iyelik eki arasına kesme konur: cüz'ü, def'i, hal'i, kat'ı, men'i, nev'i, tab'ı, vaz'ı.
3. Sonunda gırtlak ünsüzü bulunan kelimeler iyelik ekini -ı, -i biçiminde alırlar: bayi-i, cami-i, mâni-i, memba-ı, mısra-ı, sanayi-i. Ancak cami ve mâni sözlerinde iyelik eki -si biçiminde de gelebilir: cami-si, mâni-si.
Bu tür kelimeler yönelme ve yükleme hâli eklerini (-e, -i) alınca, araya y sesi girebileceği gibi y'siz de yazılabilir: bayi-ye, cami-ye, memba-ya, mevzu-ya, mısra-ya; bayi-yi, cami-yi, memba-yı, mevzu-yu, mısra-yı; bayi-e, cami-e, memba-a, mevzu-a, mısra-a; bayi-i, cami-i, memba-ı, mevzu-u, mısra-ı.
UYARI: Bayi, cami, sanayi gibi kelimeler yalın hâlde iken tek i ile yazılır.
---------------------------------------------
Türkçe’nin yazılışında tek sese tek harf ilkesi benimsendiği için genellikle büyük sorunlarla karşılaşılmaz. Ancak, bazı kelime ve eklerde özel durumlar söz konusudur. Bu bakımdan bu tür eklerle kelimelerin yazılışı üzerinde ayrıca durmak gerekir. Sayıların yazılışı da özel olarak ele alınması gereken konulardan biridir.
--------------------------------------
a - ı, e - i değişmesi
Dilimizde a, e ünlüsü ile biten fiillerin şimdiki zaman çekiminde, söyleyişte de yazılışta da a sesleri ı, u; e sesleri i, ü olur: başlıyor, kanıyor, oynuyor, doymuyor; izliyor, diyor, gelmiyor, gözlüyor.
Birden çok heceli olup a, e ünlüleri ile biten fiiller, ünlüyle başlayan ek aldıkları zaman bu fiillerdeki a, e ünlülerinde söyleyişte yaygın bir daralma (ı ve i'ye dönme) eğilimi görülür. Ancak, söyleyişteki ı, i sesleri yazıya geçirilmez: başlayan, yaşayacak, atlayarak, saklayalı, atmayalım, gelmeyen, izlemeyecek, gitmeyerek, gizleyeli, besleyelim.
Buna karşılık tek heceli olan demek ve yemek fiillerinde, söyleyişteki i sesi yazıya da geçirilir: diyen, diyerek, diyecek, diyelim, diye; yiyen, yiyerek, yiyecek, yiyelim, yiye, yiyince, yiyip. Ancak deyince, deyip örneklerindeki e yazılışta korunur.
---------------------------------------
i - ı değişmesi
Dilimize Arapça’dan girmiş bulunan kelimelerde kalın k'den sonra gelen i sesi, ı'ya döner ve ı ile yazılır: inkılâp…
---------------------------------------
b - p değişmesi
Alıntı kelimelerde s ünsüzünden sonra gelen b sesi ünsüz benzeşmesine uğrayarak p'ye dönüşür ve p ile yazılır: ispat, kispet, müspet, naspetmek, nispet, tespih, tespit.
UYARI: s dışındaki tonsuzlardan sonra gelen b'ler p'ye dönmez: ikbal, makbul, takbih, tatbik, teşbih.
---------------------------------------
d - t değişmesi
Dilimize Farsça’dan geçen -dar ekindeki d sesi tonsuz (sert) ünsüzlerden sonra ünsüz benzeşmesine uğrayarak t sesine dönüşmüştür: emektar, minnettar, silâhtar, taraftar. Dilimize Arapça’dan geçen miktar kelimesi ile Hayrettin, Seyfettin, Necmettin gibi özel adlarda da d sesi t'ye dönmüştür.
Buna karışlık Arapça’dan dilimize giren birçok kelimede tonsuz (sert) ünsüzlerden sonra gelen d korunmuştur: takdim, takdir, takdis, tasdik, tekdir.
Alıntı kelimelerin hece sonlarında bulunan d sesi ise kendisinden sonra gelen tonsuz ünsüzlerin etkisinde kalarak t sesine dönüşür ve t ile yazılır: methiye, tetkik.
---------------------------------------
ğ - v değişmesi
Dilimizde değişik biçimlerde yazılan birtakım Türkçe kelimeler vardır: döğmek, dövmek; göğermek, gövermek; oğmak, ovmak; öğmek, övmek; söğmek, sövmek. Dilimizde o, ö seslerinden sonra gelen ğ’lerin v’ye dönme eğilimi güçlüdür. Ortak söyleyişte v'li biçimler daha yaygın olmakla birlikte ğ’li biçimler de büsbütün ortadan kalkmış değildir.
---------------------------------------
n - m değişmesi
Dilimizde b ünsüzünden önce gelen n ünsüzü bazı örneklerde m'ye dönüşür: saklambaç (< saklanbaç), dolambaç (< dolanbaç), ambar (< anbar), amber (< anber), cambaz (< canbaz), çarşamba (< çeharşenbe), perşembe (< pencşenbe), çember (< çenber), kümbet (< gunbed), memba (< menba), mümbit (< munbit), tambur (< tunbur). Buna karşılık İstanbul, bin bir, binbaşı, onbaşı gibi kelimelerde söyleyişte m'ye doğru bir kayma olmasına rağmen yazıda n sesi korunur.
---------------------------------------
Ünsüz türemesi (y - v)
Türkçe kökenli kelimelerde iki ünlü yan yana bulunmadığından bazı alıntı kelimelerde ünlüler arasında y, v sesleri türemiştir: fiyat (< fiat), fayda (< faide), zayıf (< zaif), mavna (< ma'ûna); konservatuvar, lâboratuvar, pisuvar, repertuvar, trotuvar, tuval, tuvalet.
Buna karşılık birçok örnekte y, v türemesi görülmez: duayen, fail, faiz, fuar, fuaye, kuaför, lâik, puan, suare.
---------------------------------------
Ünsüz düşmesi
Türkçe’de ikiz (şeddeli) ünsüz bulunmaz. Bu bakımdan Arapça’dan dilimize girmiş olan ve sonunda ikiz ünsüz bulunan kelimelerin yalın durumunda ünsüzlerden biri düşer (ünsüz tekleşir):
hak (< hakk), his (< hiss), ret (< redd), zan (< zann), zem (< zemm).
Bu tür kelimelere ünlüyle başlayan bir ek geldiği zaman düşen ünsüz ortaya çıkar:
hak / hakka, his / hissimiz, ret / reddi, zan / zannımca, zem / zemmi
Öte yandan afv kelimesinde v düşmüş ve bu durum yazıya da geçmiştir: af (< afv). Ancak, kelime ünlüyle başlayan bir ek aldığı zaman f sesi ikizleşir: affa uğramak
Alıntı kelimelerden ft, st ünsüz çiftleriyle bitenlerin bir kısmında t sesi söyleyişte düşme eğilimi göstermekle birlikte yazılışta korunur: çift, rast, serbest.
UYARI: Farsça’dan dilimize girmiş hane sözüyle yapılan birleşik kelimelerde;
ha hecesi korunmuştur: birahane, muayenehane, yazıhane; darphane, dökümhane, yatakhane. Görüldüğü gibi kelime ünlüyle de ünsüzle de bitse ha hecesi korunmaktadır. Bazı örneklerde ise söyleyişte düşme eğilimi görülür. Yazıda birliğin sağlanabilmesi için bu tür örneklerde de ha hecesinin yazılması gerekir: dershane, eczahane, hastahane, pastahane, postahane (bk. Birleşik kelimeler A. 24).
UYARI: Fransızca’dan dilimize girmiş olan sürpriz kelimesinde söyleyişte de yazılışta da r ünsüzü korunur; kelimenin süpriz şeklinde söylenmesi yanlıştır.
---------------------------------------
Mastar eklerinin yazılışı
-ma, -me ile biten mastarlar -a, -e, -ı, -i ekleriyle genişletildiğinde araya y koruyucu ünsüzü girer: kazanma-y-a, aldanma-y-ı, okuma-y-a, yazma-y-ı, sevme-y-e, görme-y-i, gülme-y-e, silme-y-i.
-mak, -mek ile biten mastarlardan sonra -a, -e, -ı, -i eklerinden biri gelirse -k ünsüzü yumuşar: ... yazmağa (başladı). ... bildirmeğe (geldim). Ancak mastarlarda y'li yazılışa doğru güçlü bir eğilim vardır.
----------------------------------------
-ki aitlik ekinin yazılışı
-ki aitlik eki ünlü uyumlarına uymaz: akşamki, yarınki, duvardaki, Turgut'unki, yoldaki, ondaki, yazıdaki, onunki.
Yalnız birkaç örnekte bu ek, ünlü uyumlarına uyar: bugünkü, dünkü, öbürkü.
----------------------------------------
Ki bağlacının yazılışı
Ki bağlacı ayrı yazılır: demek ki, kaldı ki, bilmem ki.
Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin.
UYARI: Ancak ki bağlacı, birkaç örnekte kalıplaşmış olduğu için bitişik yazılır:
Sanki , Belki, Hâlbuki, Çünkü, Mademki, Meğerki, Oysaki,.
Şüphe ve pekiştirme göreviyle kullanılan ki sözü de ayrı yazılır: Babam geldi mi ki? Başbakan konuşacak mı ki?
----------------------------------------
mı, mi, mu, mü soru ekinin yazılışı
1. mı, mi, mu, mü soru eki gelenekleşmiş olarak ayrı yazılır: Kaldı mı? Sen de mi Brutus?İnsanlık öldü mü?
2. Soru ekine birtakım ekler de getirilebilir. Bu ekler soru ekiyle bitişik yazılır:
Verecek misin? Okuyor muyuz? Çocuk muyum? Gelecek miydi? Ölür müsün, öldürür müsün?
3. Sorudan başka görevlerde kullanıldığı zaman da ayrı yazılır: Güzel mi güzel! Yağmur yağdı mı dışarı çıkamayız.
----------------------------------------
Da, de bağlacının yazılışı
1. Da, de bağlacı ayrı yazılır; ancak, kendisinden önceki kelimenin son ünlüsüne bağlı olarak büyük ünlü uyumuna uyar ve da, de biçimini alır: Kızı da geldi gelini de. Orhan da biliyor. Oğluna da bildirdi. Sen de mi kardeşim?
UYARI: Ayrı yazılan da, de hiçbir zaman ta, te şeklinde yazılmaz.
UYARI: Ya sözüyle birlikte kullanılan da mutlaka ayrı yazılır (ya da).
UYARI: Da, de bağlacı, kendisinden önceki kelimeden kesme ile ayrılmaz.
UYARI: Bulunma hâli eki olan -da, -de, -ta, -te'nin da, de bağlacı ile hiçbir ilgisi yoktur; bulunma hâli eki getirildiği kelimeye bitişik yazılır: devede kulak, evde kalmak, ayakta durmak, çantada keklik. Yeme de yanında yat.
---------------------------------------------
-İmek ek fiilinin yazılışı
1. İmek ek fiili ayrı yazıldığı zaman ünlü uyumlarına uymaz: kalır idim, durur idim, dargın imiş, yorgun ise.
2. Ancak, imek fiili bugün daha çok ekleşmiş olarak kullanılmakta ve ünlü uyumlarına uymaktadır.
3. Ünlüyle biten kelimelere eklendiği zaman i- ünlüsü düşebilir. Bu durumda araya y ünsüzü girer: satıcıydı (satıcı idi), yoncaymış (yonca imiş), yabancıymış (yabancı imiş), başıymış (başı imiş), sonuncuydu (sonuncu idi), ikinciymiş (ikinci imiş), neyse (ne ise), deliyse (deli ise).
4. Ünsüzle biten kelimelere eklendiği zaman da i- ünlüsü düşebilir: kalırmış (kalır imiş), yorgundu (yorgun idi), yakarsa (yakar ise), toprakmış (toprak imiş), yakmışsa (yakmış ise), güzelmiş (güzel imiş), gelirse (gelir ise)
----------------------------------
Alıntı kelimelerde kesmeli yazılış
1. Türkçe’nin ses düzeni gereğince iki ünlü arasındaki ünsüzler kendilerinden önce gelen ünlüyle değil kendilerinden sonra gelen ünlüyle hece kurarlar: a-ra-ba-cı, o-ku-lu-muz, se-vi-ne-cek-ler, ta-şı-na-bi-lir.
Ancak içlerinde Arapça’ya özgü gırtlak ünsüzü (ayın ve hemze) bulunan bazı alıntı kelimelerde, bu durumdaki ünsüzlerin kendilerinden önceki ünlüyle hece kurdukları da görülür: cüz-î, hal-etmek, iş-ar, iz-an, kıt-a, kur-a, Kur-an, mel-un, mer-i, meş-ale, meş-um, nez-etmek, sun-î, vak-a, vüs-at. Bu kelimeler yazılışta kesmeyle gösterilir: cüz'î, hal'etmek, iş'ar, iz'an, kıt'a, kur'a, Kur'an, mel'un, mer'i, meş'ale, meş'um, nez'etmek, sun'î, vak'a, vüs'at. Bu yapıda olup da tamamen Türkçenin ses düzenine uymuş, çok sık kullanılan ve kesmesiz okunduğunda yadırganmayan kelimelerde kesme kullanılmaz: defa, defetmek, heyet, menetmek, mesele, neşe, neşet, sanat.
2. Arapça’dan alınmış bazı sözlerde gırtlak ünsüzü kelimenin sonunda bulunur. Bu durumda gırtlak ünsüzü söyleyiş bakımından tamamen erimiş durumdadır: cüz, def, hal, kat, men
Ancak bu kelimeler iyelik ekleriyle kullanıldığı takdirde, kelimeyle iyelik eki arasına kesme konur: cüz'ü, def'i, hal'i, kat'ı, men'i, nev'i, tab'ı, vaz'ı.
3. Sonunda gırtlak ünsüzü bulunan kelimeler iyelik ekini -ı, -i biçiminde alırlar: bayi-i, cami-i, mâni-i, memba-ı, mısra-ı, sanayi-i. Ancak cami ve mâni sözlerinde iyelik eki -si biçiminde de gelebilir: cami-si, mâni-si.
Bu tür kelimeler yönelme ve yükleme hâli eklerini (-e, -i) alınca, araya y sesi girebileceği gibi y'siz de yazılabilir: bayi-ye, cami-ye, memba-ya, mevzu-ya, mısra-ya; bayi-yi, cami-yi, memba-yı, mevzu-yu, mısra-yı; bayi-e, cami-e, memba-a, mevzu-a, mısra-a; bayi-i, cami-i, memba-ı, mevzu-u, mısra-ı.
UYARI: Bayi, cami, sanayi gibi kelimeler yalın hâlde iken tek i ile yazılır.
---------------------------------------------
Yazım Kuralları 2
YAZIM KURALLARI
Düzeltme işareti
Düzeltme işaretinin (^) iki görevi vardır: Uzatma ve inceltme. Bu işaretin kullanılacağı yerler aşağıda gösterilmiştir:
1. Yazılışları bir, anlamları ve okunuşları ayrı olan kelimeleri ayırt etmek için, okunuşları uzun olan ünlülerin üzerine düzeltme işareti konur: adem (yokluk), âdem (insan); adet (sayı), âdet (gelenek, alışkanlık); alem (bayrak), âlem (dünya, evren); alim (her şeyi bilici), âlim (bilgin); aşık (ayak bileğindeki kemik), âşık (vurgun, tutkun); hakim (hikmet sahibi), hâkim (yargıç); hali (pazar yerini), hâli (durumu, vaziyeti); hala (babanın kız kardeşi), hâlâ (henüz); şura (şu yer), şûra (danışma kurulu).
Yazılışları bir, işlevleri ve okunuşları farklı olan Arapça bi-, Farsça bî- ön eklerini birbirinden ayırt etmek için okunuşu uzun olan Farsça bî- ön ekinde düzeltme işareti kullanılır: bîçare (çaresiz), bîtaraf (tarafsız), bîvefa (vefasız); bihakkın (hakkı ile), bizatihi (kendiliğinden), bilumum (bütün, hepsi).
UYARI: Katil (< katl = öldürme) kelimesiyle karışma ihtimali olduğu hâlde katil (ka:til = öldüren) kelimesinin düzeltme işareti konmadan yazılması yaygınlaşmıştır. Bu yaygınlaşmada düzeltme işaretinin k'yi ince okutması endişesi etkili olmuştur.
2. Arapça ve Farsçadan dilimize giren birtakım kelime ve eklerde g, k, l ünsüzlerinin ince okunduğunu göstermek için, bu ünsüzlerden sonra gelen a ve u sesleri üzerine düzeltme işareti konur: dergâh, gâvur, ordugâh, tezgâh, yadigâr; dükkân, hikâye, kâfir, kâğıt, kâr, mahkûm, mekân, mezkûr, sükûn, sükût; ahlâk, billûr, evlât, felâket, hilâl, ilâç, ilân, ilâve, iflâs, ihtilâl, istiklâl, kelâm, lâkin, lâle, lâzım, mahlâs, selâm, sülâle, telâş, üslûp.
Batı kökenli kelimelerde de l ünsüzünün ince okunduğunu göstermek için düzeltme işareti kullanılır: klâsik, lâhana, lâik, lâmba, Lâtin, melânkoli, plâk, plâj, plân, reklâm.
UYARI: Lâik sözünde l ince okunur, a uzatılmaz.
Ses yansımalı kelimelerde de l ünsüzünün ince okunduğunu göstermek için düzeltme işareti kullanılır: lâpa lâpa, lâp lâp, lâkırdı, lâppadak.
3. Nispet î'sini göstermek için düzeltme işareti kullanılır: ahlâkî, dâhilî, dünyevî, edebî, fikrî, haricî, iktisadî, insanî, medenî, sıhhî, siyasî. Böylece (Türk) askeri ve askerî (okul), (İslâm) dini ve dinî (bilgiler), (fizik) ilmi ve ilmî (tartışmalar), (Atatürk'ün) resmi ve resmî (kuruluşlar) gibi anlamları farklı kelimelerin karıştırılması önlenmiş olur.
Söyleyişte kısalmış olan nispet î'lerine düzeltme işareti konmaz: çengi, çini, tiryaki, zenci; Kutsi, Necmi, Ruhi.
Nispet î'si bazı Türkçe kelimelerde de kullanılır: altunî, bayatî, gümüşî, kurşunî. Bu örneklerde ikinci heceler de uzun söylenir.
Türkü (< Türkî), varsağı (< Varsağî), Hüsnü, Lütfü, kırmızı gibi kelimelerde nispet î'si ünlü uyumlarına uymuştur.
Nispet î'si alan kelimelere Türkçe ekler getirildiğinde düzeltme işareti olduğu gibi kalır: ciddîleşmek, ciddîlik, millîleştirmek, millîlik, resmîleştirmek, resmîlik.
Sözlük, dizin ve ansiklopedilerde düzeltme işareti almamış olan kelimeler önce gelir.
adet (sayı)
âdet (gelenek, alışkanlık).
----------------------------------------
Ünsüzlerin nitelikleri
Bugünkü Türkiye Türkçe’sinde kökeni Türkçe olan kelimelerin sonunda tonlu (yumuşak) b, c, d, g ünsüzleri bulunmaz: ağaç, ak, at, büyük, ip, ot, saç, üç, yoğurt, yurt. Ancak, anlam farkını belirtmek üzere ad, od, sac gibi birkaç kelimenin yazılışında buna uyulmaz: ad (isim), at (binek hayvanı); od (ateş), ot (bitki); sac (yassı demir), saç (kıl).
Dilimizdeki alıntılar da hac, şad, yad gibi birkaç örnek dışında, kelime sonunda tonsuzlaşma kuralına uymuştur: sebep (< sebeb), kitap (< kitab), bent (< bend), cilt (< cild), bant (< band), etüt (< etüd), metot (< metod), standart (< standard), ahenk (< aheng), hevenk (< aveng), renk (< reng). Bu gibi alıntılar ünlü ile başlayan bir ek aldıklarında tonsuz (sert) ünsüzler tonlulaşır (yumuşar): sebep / sebebi, kitap / kitabı, bent / bendi, cilt / cildi, etüt / etüdü, metot / metodu, ahenk / ahengi, hevenk / hevengi, renk / rengi. Buna karşılık bank, tank gibi birkaç yabancı kelime bu kurala uymaz.
UYARI: Bazı alıntı sözlerde tonlulaşma (yumuşama) olmaz: ahlâk / ahlâkın, cumhuriyet / cumhuriyete, evrak / evrakı, hukuk / hukuku, ittifak / ittifaka, sepet / sepeti.
Birden fazla heceli kelimelerin sonunda bulunan p, ç, t, k ünsüzleri iki ünlü arasında kalınca tonlulaşarak (yumuşayarak) b, c, d, ğ'ye dönüşür: çalap / çalabı, kelep / kelebi; ağaç / ağacı, kazanç / kazancı; geçit / geçidi, kanat / kanadı; başak / başağı, bıçak / bıçağı, çocuk / çocuğu, dudak / dudağı, durak / durağı, uzak / uzağı.
Tek heceli kelimelerin sonunda bulunan p, ç, t, k ünsüzleri ise iki ünlü arasında kalınca çoğunlukla korunur: ak / akı; at / atı; ek / eki; et / eti; göç / göçü; ip / ipi; kaç / kaça, kaçıncı; kök / kökü; ok / oku; ot / otu; saç / saçı; sap / sapı; suç / suçu; üç / üçü, üçüncü. Ancak, tek heceli olduğu hâlde sonundaki ünsüzü tonlulaşan (yumuşayan) kelimeler de vardır: but / budu, dip / dibi, gök / göğü, kap / kabı, kurt / kurdu, uç / ucu, yurt / yurdu.
Dilimizde tonsuz (sert) ünsüzle biten kelimelere gelen ekler tonsuz (sert) ünsüzle başlar: aç-tı, aş-çı, bak-tım, bas-kı, çiçek-ten, düş-kün, geç-tim, ipek-çi, seç-kin, seç-ti, süt-çü. Buna karşılık üçgen, dörtgen, beşgen, dikgen, çokgen kelimeleri bu kurala uymaz.
Düzeltme işareti
Düzeltme işaretinin (^) iki görevi vardır: Uzatma ve inceltme. Bu işaretin kullanılacağı yerler aşağıda gösterilmiştir:
1. Yazılışları bir, anlamları ve okunuşları ayrı olan kelimeleri ayırt etmek için, okunuşları uzun olan ünlülerin üzerine düzeltme işareti konur: adem (yokluk), âdem (insan); adet (sayı), âdet (gelenek, alışkanlık); alem (bayrak), âlem (dünya, evren); alim (her şeyi bilici), âlim (bilgin); aşık (ayak bileğindeki kemik), âşık (vurgun, tutkun); hakim (hikmet sahibi), hâkim (yargıç); hali (pazar yerini), hâli (durumu, vaziyeti); hala (babanın kız kardeşi), hâlâ (henüz); şura (şu yer), şûra (danışma kurulu).
Yazılışları bir, işlevleri ve okunuşları farklı olan Arapça bi-, Farsça bî- ön eklerini birbirinden ayırt etmek için okunuşu uzun olan Farsça bî- ön ekinde düzeltme işareti kullanılır: bîçare (çaresiz), bîtaraf (tarafsız), bîvefa (vefasız); bihakkın (hakkı ile), bizatihi (kendiliğinden), bilumum (bütün, hepsi).
UYARI: Katil (< katl = öldürme) kelimesiyle karışma ihtimali olduğu hâlde katil (ka:til = öldüren) kelimesinin düzeltme işareti konmadan yazılması yaygınlaşmıştır. Bu yaygınlaşmada düzeltme işaretinin k'yi ince okutması endişesi etkili olmuştur.
2. Arapça ve Farsçadan dilimize giren birtakım kelime ve eklerde g, k, l ünsüzlerinin ince okunduğunu göstermek için, bu ünsüzlerden sonra gelen a ve u sesleri üzerine düzeltme işareti konur: dergâh, gâvur, ordugâh, tezgâh, yadigâr; dükkân, hikâye, kâfir, kâğıt, kâr, mahkûm, mekân, mezkûr, sükûn, sükût; ahlâk, billûr, evlât, felâket, hilâl, ilâç, ilân, ilâve, iflâs, ihtilâl, istiklâl, kelâm, lâkin, lâle, lâzım, mahlâs, selâm, sülâle, telâş, üslûp.
Batı kökenli kelimelerde de l ünsüzünün ince okunduğunu göstermek için düzeltme işareti kullanılır: klâsik, lâhana, lâik, lâmba, Lâtin, melânkoli, plâk, plâj, plân, reklâm.
UYARI: Lâik sözünde l ince okunur, a uzatılmaz.
Ses yansımalı kelimelerde de l ünsüzünün ince okunduğunu göstermek için düzeltme işareti kullanılır: lâpa lâpa, lâp lâp, lâkırdı, lâppadak.
3. Nispet î'sini göstermek için düzeltme işareti kullanılır: ahlâkî, dâhilî, dünyevî, edebî, fikrî, haricî, iktisadî, insanî, medenî, sıhhî, siyasî. Böylece (Türk) askeri ve askerî (okul), (İslâm) dini ve dinî (bilgiler), (fizik) ilmi ve ilmî (tartışmalar), (Atatürk'ün) resmi ve resmî (kuruluşlar) gibi anlamları farklı kelimelerin karıştırılması önlenmiş olur.
Söyleyişte kısalmış olan nispet î'lerine düzeltme işareti konmaz: çengi, çini, tiryaki, zenci; Kutsi, Necmi, Ruhi.
Nispet î'si bazı Türkçe kelimelerde de kullanılır: altunî, bayatî, gümüşî, kurşunî. Bu örneklerde ikinci heceler de uzun söylenir.
Türkü (< Türkî), varsağı (< Varsağî), Hüsnü, Lütfü, kırmızı gibi kelimelerde nispet î'si ünlü uyumlarına uymuştur.
Nispet î'si alan kelimelere Türkçe ekler getirildiğinde düzeltme işareti olduğu gibi kalır: ciddîleşmek, ciddîlik, millîleştirmek, millîlik, resmîleştirmek, resmîlik.
Sözlük, dizin ve ansiklopedilerde düzeltme işareti almamış olan kelimeler önce gelir.
adet (sayı)
âdet (gelenek, alışkanlık).
----------------------------------------
Ünsüzlerin nitelikleri
Bugünkü Türkiye Türkçe’sinde kökeni Türkçe olan kelimelerin sonunda tonlu (yumuşak) b, c, d, g ünsüzleri bulunmaz: ağaç, ak, at, büyük, ip, ot, saç, üç, yoğurt, yurt. Ancak, anlam farkını belirtmek üzere ad, od, sac gibi birkaç kelimenin yazılışında buna uyulmaz: ad (isim), at (binek hayvanı); od (ateş), ot (bitki); sac (yassı demir), saç (kıl).
Dilimizdeki alıntılar da hac, şad, yad gibi birkaç örnek dışında, kelime sonunda tonsuzlaşma kuralına uymuştur: sebep (< sebeb), kitap (< kitab), bent (< bend), cilt (< cild), bant (< band), etüt (< etüd), metot (< metod), standart (< standard), ahenk (< aheng), hevenk (< aveng), renk (< reng). Bu gibi alıntılar ünlü ile başlayan bir ek aldıklarında tonsuz (sert) ünsüzler tonlulaşır (yumuşar): sebep / sebebi, kitap / kitabı, bent / bendi, cilt / cildi, etüt / etüdü, metot / metodu, ahenk / ahengi, hevenk / hevengi, renk / rengi. Buna karşılık bank, tank gibi birkaç yabancı kelime bu kurala uymaz.
UYARI: Bazı alıntı sözlerde tonlulaşma (yumuşama) olmaz: ahlâk / ahlâkın, cumhuriyet / cumhuriyete, evrak / evrakı, hukuk / hukuku, ittifak / ittifaka, sepet / sepeti.
Birden fazla heceli kelimelerin sonunda bulunan p, ç, t, k ünsüzleri iki ünlü arasında kalınca tonlulaşarak (yumuşayarak) b, c, d, ğ'ye dönüşür: çalap / çalabı, kelep / kelebi; ağaç / ağacı, kazanç / kazancı; geçit / geçidi, kanat / kanadı; başak / başağı, bıçak / bıçağı, çocuk / çocuğu, dudak / dudağı, durak / durağı, uzak / uzağı.
Tek heceli kelimelerin sonunda bulunan p, ç, t, k ünsüzleri ise iki ünlü arasında kalınca çoğunlukla korunur: ak / akı; at / atı; ek / eki; et / eti; göç / göçü; ip / ipi; kaç / kaça, kaçıncı; kök / kökü; ok / oku; ot / otu; saç / saçı; sap / sapı; suç / suçu; üç / üçü, üçüncü. Ancak, tek heceli olduğu hâlde sonundaki ünsüzü tonlulaşan (yumuşayan) kelimeler de vardır: but / budu, dip / dibi, gök / göğü, kap / kabı, kurt / kurdu, uç / ucu, yurt / yurdu.
Dilimizde tonsuz (sert) ünsüzle biten kelimelere gelen ekler tonsuz (sert) ünsüzle başlar: aç-tı, aş-çı, bak-tım, bas-kı, çiçek-ten, düş-kün, geç-tim, ipek-çi, seç-kin, seç-ti, süt-çü. Buna karşılık üçgen, dörtgen, beşgen, dikgen, çokgen kelimeleri bu kurala uymaz.
Yazım Kuralları 1
SUNUŞ
Harf sistemini kullanan yazılarda üç türlü imlâ düzeni vardır:
1. Sese (söyleyişe) bağlı imlâ düzeni,
2. Kökene bağlı imlâ düzeni,
3. Geleneğe bağlı imlâ düzeni.
Alfabe sistemi yüzyıllardan beri değişmemiş olan dillerde genellikle geleneğe bağlı imlâ düzeni hâkimdir. Böyle dillerdeki imlâ düzeni, başlangıçta sese ve kökene bağlı olsa da zaman içinde söyleyişte meydana gelen değişmeler imlâya yansıtılmadığı için imlâ, söyleyiş veya kökene bağlı olmaktan çıkar ve gelenekleşmiş olur. Yeni alfabelerin uygulandığı dillerde ise söyleyişe bağlı bir imlâ düzeni benimsenebilir. Ancak diller sürekli bir değişim içinde olduğu, dolayısıyla söyleyiş de sürekli olarak değiştiği için bu tür imlâ düzenlerinde de zamanla gelenekleşmeler başlar.
Bilindiği gibi Türk alfabesi de 1928'de kabul ettiğimiz yeni bir alfabedir. Tabiî olarak yeni alfabemizde söyleyiş esas alınmış ve söyleyişe bağlı bir imlâ düzeni öngörülmüştür. Bu bakımdan yeni Türk alfabesi dünyada örnek gösterilecek alfabelerden biridir. Ancak aşağıda belirteceğimiz bazı sebepler yüzünden imlâmız bir türlü yerine oturamamış ve birtakım sıkıntılarla karşı karşıya kalınmıştır. Bu sebepler şunlardır:
1. Dil Encümeni tarafından hazırlanan ve 1929'da yayımlanan İmlâ Lûgati, bütün ihtiyaçlara cevap verebilecek ayrıntılardan yoksundu. Yeni alfabenin kabul edilmesinden çok kısa bir süre sonra basılan bu imlâ kılavuzunda birçok eksikliklerin olması tabiîdir. Ancak birkaç yıl içindeki uygulama da göz önünde bulundurularak eksiklikler giderilebilir ve fazla zaman kaybetmeden ayrıntılı bir imlâ kılavuzu çıkarılabilirdi. Oysa 1929'daki İmlâ Lûgati'nden ancak 12 yıl sonra, 1941'de yeni İmlâ Kılavuzu basılmıştır.
2. Geç de olsa 1941'de basılan İmlâ Kılavuzu, Türk imlâsının birçok sorununu çözmüş ve imlâda sorun olabilecek birçok konuyu istikrara kavuşturmuştu. İmlâ kurallarının çoğu 1929'dan 1965'e kadar, tam 36 yıl hiç değişmemiş ve böylece bir gelenek oluşmuştu. Ancak başına "yeni" sözü eklenerek ve 1. baskı olduğu belirtilerek 1965'te basılan Yeni İmlâ Kılavuzu bazı değişiklikler getirmiş ve oluşmuş geleneği sarsmıştır. Söz gelişi 1965'e kadar düzeltme işaretiyle yazılan lâstik, klâsik, plân, Lâtin gibi kelimelerden 1965'te düzeltme işareti kaldırılmıştır. 1965'e kadar ayrı yazılan baba tatlısı, mine çiçeği, salkım söğüt gibi kelimeler, 36 yıl sonra birleştirilmiştir. 1965'e kadar arabasiyle, ordusiyle şeklinde yazılan kelimelerin 1965 kılavuzuna göre arabasıyla, ordusuyla şeklinde yazılması gerekmiştir. Burada birkaç örneğini gösterdiğimiz değişiklikler 1965 kılavuzuyla sınırlı kalmamış, yerleşmiş düzen bir defa sarsılınca artık sık sık değişikliklere gidilmiş ve imlâdaki istikrar iyice bozulmuştur. Söz gelişi 1965'te sadece batı kökenli kelimelerden kaldırılan düzeltme işareti, 1970'te lâtif, telâffuz gibi doğu kökenli kelimelerden de kaldırılmıştır. 36 yıllık arabasiyle sözünü 1965'te arabasıyla yapan yeni kılavuz 1970'te bu defa arabasıyle biçimini benimsemiş, 1977'de ise tekrar 1965'e dönmüştür. Meslekî, millî, resmî gibi kelimelerde 1977'ye kadar, tam 48 yıl kullanılan düzeltme işareti 1977'de nispet î'sinin üzerinden kaldırılmıştır. 1965'teki Yeni İmlâ Kılavuzu'yla başlayan ve burada ancak küçük bir kısmını gösterdiğimiz bu değişiklikler, hem imlâmızdaki gelenek ve istikrarı ortadan kaldırmış, hem de toplumda birçok tartışmalara yol açmıştır.
1982'de bir anayasa kuruluşu hâline getirilen ve buna göre yeniden düzenlenen Türk Dil Kurumunun 1985'teki İmlâ Kılavuzu'nda da birtakım değişikliklerin olması tabiîydi. Çünkü Kurum imlâda ilk defa değişiklik yapmıyordu. Maalesef 1965'te değişiklikler başlamış ve imlâmızdaki istikrar bozulmuştu. Kurumun istikrarsızlığa bir çözüm araması ve 1985'te çözümünü kamuoyuna sunması çok normaldi. Elbette bu çözüm teklifine karşı da eleştiriler olacaktı ve oldu. Ancak tartışmaların ardı arkası kesilmediği gibi imlâmızdaki istikrar da bir türlü sağlanamadı. Bütün bunları göz önünde bulunduran Türk Dil Kurumu, yeni baskı için İmlâ Kılavuzu'nu tekrar gözden geçirmeye karar verdi. Kurum üyeleri arasından 7 kişilik bir komisyon oluşturuldu. Talim ve Terbiye Kurulunun edebiyatçı iki üyesi de komisyona davet edildi. Bazen haftada birkaç defa toplanılarak iki yıla yakın süreyle kılavuz üzerinde çalışıldı. Komisyonun hazırladığı taslak, dört gün boyunca 40 kişilik Bilim Kurulunda tartışıldı ve taslağa son şekil verildi.
Komisyon, yeni baskıda, aşağıdaki hususların göz önünde bulundurulmasına karar vermişti:
1. İmlâ kuralları mümkün olduğu kadar kesin olmalı ve kesin bir ifade ile belirtilmelidir. Ancak çok zorunlu durumlarda ikili şekillere ve ihtimallere izin verilmelidir.
2. İmlâ Kılavuzu üzerindeki eleştiriler de dikkate alınarak uzlaşmacı bir yol tutulmalıdır. Yeni değişikliklerle yeni bir istikrarsızlığa yol açmak yerine imlâmızda az çok gelenekleşmiş hususlar benimsenmeli; tespit edilen ilkelere aykırı da olsa gelenekleşmiş yazılışlar tercih edilmelidir.
3. İlkeler mümkün olduğu kadar ayrıntılı olmalı ve bol örneklerle açıklanmalıdır.
4. Kılavuzun dizin bölümü geniş tutulmalı, sözlükteki bütün maddeleri, hatta daha fazlasını kapsamalıdır. Dizine bakan okuyucu, bitişik ayrı demeden her kelimeyi orada bulabilmelidir.
Yukarıdaki kararların uygulanması tabiî ki kolay olmamıştır. Özellikle ilkelerle gelenekleşmiş yazılışlar arasındaki çelişki bizi sürekli olarak zorlamıştır. En büyük sıkıntının da birleşik kelimelerde ortaya çıktığı görülmüştür. Birleşik kelimelerdeki bitişik yazma eğiliminin sınır tanımaz bir şekilde yaygınlaşması karşısında bunu sınırlayıcı bir kuralın getirilmesi şart olmuştu. Yanlış eğilimi yaygınlaştıran düşünce şuydu: İki veya üç kelimeden oluşan bir yapı; yeni bir nesne, kavram veya hareketi karşılıyorsa bitişik yazılır. Bu durumda masa saati, duvar saati, masa takvimi, duvar takvimi, beyaz peynir, dil peyniri, şiş kebabı, kuş uçuşu, lâvanta mavisi, kefal balığı, muhalefet partisi, örümcek ağı, pul biber, yok etmek, var olmak, arz etmek, azat edilmek gibi binlerce kelimenin bitişik yazılması gerekecekti. Bir kısmı yazılmaya başlanmıştı bile. Evet bunlar yeni nesne, kavram ve hareketleri karşılayan birleşik kelimelerdi; ama Türk imlâ geleneğinde bunları bitişik yazmak yoktu. Üstelik bunları bitişik yazmak Türkçe’nin yapısına da uygun düşmüyordu; bitişik yazılan kelime, tek kelime gibi algılanıyor ve vurgunun yeri değiştirilebiliyordu. Kara borsa ve yaş çay kelimelerini bitişik gören spikerlerimiz vurguyu ikinci kelimeye kaydırarak dilimizin vurgu sistemini bozuyorlardı. Esasen Türkçe; binlerce nesne, kavram ve hareketi tek kelimeyle değil, iki kelimeyle karşılayan bir dildi ve bugüne kadar olduğu gibi bunların ayrı yazılmasında hiçbir sakınca yoktu. Bu bakımdan komisyonumuz, öncelikle bitişik yazılan birleşik kelime ile ayrı yazılan birleşik kelime kavramlarını birbirinden ayırdı ve bitişik yazılanlara bitişik kelime denmesini uygun gördü. Ses düşmesi, ses türemesi ve vurgunun yer değiştirmesiyle kaynaşmış hâle gelen bitişikler dışındaki bitişik kelimeler için şu kuralı getirdik: Kelimelerden biri veya ikisi, birleşme sırasında benzetme yoluyla anlam değişmesine uğrarsa bu tür birleşik kelimeler bitişik yazılır. Demek ki bitişik yazılmak için yeni bir kavramı karşılamak yetmeyecekti; kelimelerden en az birisinin anlam değişmesine uğraması şart olacaktı ve bu değişik anlam, kelimenin yalnızken taşıdığı anlamlardan biri olmayacaktı; birleşme sırasında ortaya çıkacaktı. Söz gelişi kapı kolu, kapı'dan da kol'dan da farklı yeni bir nesnenin adıdır; ama birleşiği oluşturan her iki kelime de kendi anlamını korumaktadır. Kol kelimesi "insanın kolu" anlamında olmadığı için ilk bakışta anlamca farklılaşmış görünüyorsa da kol'un bu anlamı yalnız kullanıldığında da mevcuttur; anlam farklılaşması birleşme sırasında olmamıştır; o hâlde bu birleşik, ayrı yazılmalıdır. Buna karşılık bir alet adı olan kargaburnu sözünde ne karga ne burun vardır; bu kelimeler birleşme sırasında kendi anlamlarından çıkmışlar ve benzetme yoluyla yeni bir nesneye ad olmuşlardır; o hâlde bu birleşik, bitişik yazılmalıdır. İmlâ kuralları bölümümüzde bütün bunlar gruplara ayrılarak ve bol örneklerle desteklenerek gösterilmiştir. Ayrıca gelenekten gelen bütün bitişik kelimeler de mümkün olduğu kadar sınıflandırılarak ayrı ayrı maddeler hâlinde belirtilmiştir. Aynı şekilde ayrı yazılan birleşik kelimeler de sınıflandırılmış ve madde madde gösterilmiştir. Hangi tür birleşik kelimenin bitişik yazılışının gelenekleştiği tabiî yine de tartışılacak bir konudur. Biz böyle durumlarda bütün imlâ kılavuzlarına başvurarak bitişik yazılışı gelenekleşmiş olan yapı ve kelimeleri belirlemeye çalıştık.
İmlâ kılavuzlarının büyük çoğunluğunda bitişik olanları gelenekleşmiş saydık. Bitişik veya ayrı yazılışlar çeşitli imlâ kılavuzlarında farklılık gösteriyorsa tabiî ki yukarda belirlediğimiz kurala uyduk. Bu arada birçok imlâ kılavuzunda bitişik yazılan fakat yaygın olarak kullanılmayan yapı ve kelimeleri de gelenekleşmiş saymadık.
Hane, zade, name, perver, perest gibi kelimelerle, Farsça kurala göre oluşturulan yemekhane, dayızade, beyanname, vatanperver, putperest gibi birleşiklerle yine Farsça ve Arapça kurallara göre oluşturulan ehvenişer, gayrimenkul, methüsena, özbeöz, daüssıla, aleykümselâm, maşallah, fisebilillâh gibi birleşiklerin bitişik yazılması tabiîdir. Bunlar kalıp olarak, tek bir kelime gibi dilimize yerleşmişlerdir ve bu kalıplar yeni kelime yapımında artık kullanılmamaktadır. Buna karşılık Türkçe kurallara göre kurulan benzer anlamlardaki birleşiklerin, gelenekleşmedikleri takdirde bitişik yazılmalarına gerek yoktur. Söz gelişi aş evi, doğum evi ayrı yazılır. Bu örneklerde kelimeler kendi anlamlarını korumaktadır ve aynı yapıyla huzur evi, konuk evi gibi pek çok yeni terim yapılmıştır.
Kuruluşların kanunca belirlenmiş adlarına da İmlâ Kılavuzu'nun müdahale etmesi düşünülemez. Dışişleri Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Yükseköğretim Kurulu gibi kuruluşların özel adları tabiî ki kanunda belirlendiği gibi kullanılacaktır; ancak bir kuruluş adı söz konusu olmayıp kavramlardan bahsediliyorsa bunların iç işleri, yüksek öğretim şeklinde ayrı yazılması, imlâ kurallarımızın gereğidir.
Uzun ünlülerin belli durumlar dışında gösterilmemesi, kesmesiz söylenişi yadırganmayan kelimelerde kesme işaretlerinin kullanılmaması, Arapça ve Farsça kurallara göre oluşturulmuş birleşik yapıların tek bir kelime şeklinde bitişik yazılması ve bunlarda kesme, kısa çizgi gibi birtakım işaretlerin kullanılmaması vb. kurallar tabiî ki ilmî yayınları içine almaz. Eski metinlerin yeni yazıya çevrilmesinde, eski metinlerden yapılan alıntılarda ve bilimsel çalışmalarda, bu çalışmaların gerektirdiği yazılış ve işaretlere başvurulabilir; bu hususa kuralların ilgili bölümlerinde de yer verilmiştir. Ağızlara ait farklı söyleyişlerin de bilimsel çalışmalarda ve sanat eserlerinde gösterilebileceğini unutmamak gerekir.
Kılavuz hazırlanırken bugüne kadarki bütün kılavuzlara bakılmış ve imlâda sorun olan birçok husus veya kelimenin eski kılavuzlarda yer almadığı hayretle görülmüştür. Biz, hiçbir konunun açıkta kalmamasına, sorun olan her nokta ve kelimenin kılavuzda yer almasına çalıştık. Bu bakımdan elimizdeki kılavuz, bugüne kadarki en ayrıntılı kılavuz olmuştur. Bütün bunlara rağmen imlâda istikrara kavuşmak, bütün toplumun uzlaşmasına ve bundan da önemli olarak herkesin imlâda titizlik göstermesine bağlıdır. Özellikle her gün insanımızın eline ulaşan basın yayın organlarının gerekli titizlik ve duyarlığı göstermesi şarttır. Gazetelerimizde imlâ kurallarına uyulursa bu dalga dalga bütün topluma yayılır. Tabiî okullarımızda imlâ kurallarının titizlikle öğretilmesi ve konunun öneminin öğrencilere benimsetilmesi temel şarttır.
Bu kılavuzdan sonra da şüphesiz eleştiriler olacaktır. Yapıcı eleştirilerin dikkate alınacağı da muhakkaktır. İmlâ konusunda toplumca göstereceğimiz duyarlık, bu kılavuzun işlevinin daha iyi bir şekilde yerine getirilmesini sağlayacaktır.
-------------------------------------------
OKUYUCULARIN DİKKATİNE
1. Okuyucular İmlâ Kılavuzu'nun yalnız dizin bölümünü kullanmakla kalmamalı, kurallar bölümünü de okumalı, hatta sık sık bu bölüme de başvurmalıdırlar.
2. "İmlâ Kuralları" bölümünde bazı uyarılara yer verilmiştir. Uyarılar, yanlış anlamaları ve sık yapılan hataları önleyici niteliktedir.
3. Yine kurallar bölümünde, bazı bölüm ve cümlelerin sonunda bk. veya krş. şeklinde göndermeler yer almıştır. Kılavuzu kullananlar, gönderilen yere baktıkları takdirde konuyu daha iyi anlayacaklardır.
4. Kılavuzun dizin bölümüne, bitişik yazılsın, ayrı yazılsın bütün kelimeler alınmaya çalışılmıştır. Bitişik yazılan birleşik fiillerde hem -ma'lı, hem -mak'lı mastarlar alınmış; ayrı yazılanlarda -mak'lı mastarlarla yetinilmiştir.
5. Ver-, bil-, dur-, kal- yardımcı fiilleriyle kurulan birleşik fiiller, kalıplaşmış olanlar dışında, dizine alınmamıştır. Buna karşılık sınırlı sayıda fiille kullanılan gel-, koy-, yaz- yardımcı fiilleriyle kurulanlar dizinde gösterilmiştir.
6. Dilimizde iki şekilde kullanılan kelimeler vardır: Üzere-üzre, sahife-sayfa, İbranîce-İbranca gibi. Bu tür kelimelerin her iki şekli de yanlış olmadığı için dizinde kendi sıralarında ayrı ayrı yer almışlardır.
7. Dizinde, bazı sözlerin yanında yay ayraç içinde açıklamalar verilmiştir. Açıklamalar, kelimelerin doğrudan doğruya tanımını veya anlamını vermek üzere konulmamıştır. Sadece kelimenin ne olduğunu açıklamak ve karıştırılabilecek benzer kelimelerden o kelimeyi ayırmak için açıklamalara başvurulmuştur.
8. Eklerle kullanılırken bazı kelimelerin sonlarında çeşitli ses olayları meydana gelmektedir. Ağaç, kâğıt, kavak gibi kelimeler ünlüyle başlayan bir ek aldıklarında sonlarındaki ünsüz tonlulaşmaktadır: ağacı, kâğıdı, kavağı... Bazı kelimeler ise son hecedeki ünlülerini düşürmektedirler: gönlü, zikri, ağzı... Bütün bu değişmeler dizinde ağaç,-cı; gönül,-nlü şeklinde gösterilmiştir. Eklerle kullanılırken değişime uğramayan kelimeler için herhangi bir belirtmeye ihtiyaç duyulmamıştır. Söz gelişi hukuk kelimesi dizinde sadece hukuk şeklinde yer almaktadır. Bu, -u ekini aldığı zaman kelimenin hukuku şeklinde olduğunu, asla hukuğu şekline dönmediğini gösterir. Ancak bu konuda da ikili şekillerin bulunabileceğini gözden uzak tutmamak gerekir: yoku~yoğu, ağza~ağıza, göğse~göğüse.
Bazı alıntı kelimelerde son hecede kalın ünlü bulunduğu hâlde, ek ince olarak gelmektedir. Bu durum da dizinde gösterilmiştir: kalp,-bi, saat,-ti.
9. İsim tamlaması yapısındaki birleşik kelimeler ek alırken araya bir n sesi girer: kaynanadilini, dereotunu... Bu tür birleşik kelimelerin çok az bir kısmında n bulunmaz: ayakkabıyı, yüzbaşıyı. Eki -yı şeklinde alanlar dizinde gösterilmiştir. Bu şekilde gösterilmeyenlerin eki -nı şeklinde aldığı unutulmamalıdır.
İsim tamlaması yapısındaki yer adlarında ise ek hangi şekilde olursa olsun gösterilmiştir. Adapazarı'nı, Altınözü'nü...
10. Dilimize mal olmamış kelimeler (ödünçlemeler) dizinde eğik yazı ile ve özgün imlâları korunarak belirtilmiştir: check-up, fuel-oil...
Harf sistemini kullanan yazılarda üç türlü imlâ düzeni vardır:
1. Sese (söyleyişe) bağlı imlâ düzeni,
2. Kökene bağlı imlâ düzeni,
3. Geleneğe bağlı imlâ düzeni.
Alfabe sistemi yüzyıllardan beri değişmemiş olan dillerde genellikle geleneğe bağlı imlâ düzeni hâkimdir. Böyle dillerdeki imlâ düzeni, başlangıçta sese ve kökene bağlı olsa da zaman içinde söyleyişte meydana gelen değişmeler imlâya yansıtılmadığı için imlâ, söyleyiş veya kökene bağlı olmaktan çıkar ve gelenekleşmiş olur. Yeni alfabelerin uygulandığı dillerde ise söyleyişe bağlı bir imlâ düzeni benimsenebilir. Ancak diller sürekli bir değişim içinde olduğu, dolayısıyla söyleyiş de sürekli olarak değiştiği için bu tür imlâ düzenlerinde de zamanla gelenekleşmeler başlar.
Bilindiği gibi Türk alfabesi de 1928'de kabul ettiğimiz yeni bir alfabedir. Tabiî olarak yeni alfabemizde söyleyiş esas alınmış ve söyleyişe bağlı bir imlâ düzeni öngörülmüştür. Bu bakımdan yeni Türk alfabesi dünyada örnek gösterilecek alfabelerden biridir. Ancak aşağıda belirteceğimiz bazı sebepler yüzünden imlâmız bir türlü yerine oturamamış ve birtakım sıkıntılarla karşı karşıya kalınmıştır. Bu sebepler şunlardır:
1. Dil Encümeni tarafından hazırlanan ve 1929'da yayımlanan İmlâ Lûgati, bütün ihtiyaçlara cevap verebilecek ayrıntılardan yoksundu. Yeni alfabenin kabul edilmesinden çok kısa bir süre sonra basılan bu imlâ kılavuzunda birçok eksikliklerin olması tabiîdir. Ancak birkaç yıl içindeki uygulama da göz önünde bulundurularak eksiklikler giderilebilir ve fazla zaman kaybetmeden ayrıntılı bir imlâ kılavuzu çıkarılabilirdi. Oysa 1929'daki İmlâ Lûgati'nden ancak 12 yıl sonra, 1941'de yeni İmlâ Kılavuzu basılmıştır.
2. Geç de olsa 1941'de basılan İmlâ Kılavuzu, Türk imlâsının birçok sorununu çözmüş ve imlâda sorun olabilecek birçok konuyu istikrara kavuşturmuştu. İmlâ kurallarının çoğu 1929'dan 1965'e kadar, tam 36 yıl hiç değişmemiş ve böylece bir gelenek oluşmuştu. Ancak başına "yeni" sözü eklenerek ve 1. baskı olduğu belirtilerek 1965'te basılan Yeni İmlâ Kılavuzu bazı değişiklikler getirmiş ve oluşmuş geleneği sarsmıştır. Söz gelişi 1965'e kadar düzeltme işaretiyle yazılan lâstik, klâsik, plân, Lâtin gibi kelimelerden 1965'te düzeltme işareti kaldırılmıştır. 1965'e kadar ayrı yazılan baba tatlısı, mine çiçeği, salkım söğüt gibi kelimeler, 36 yıl sonra birleştirilmiştir. 1965'e kadar arabasiyle, ordusiyle şeklinde yazılan kelimelerin 1965 kılavuzuna göre arabasıyla, ordusuyla şeklinde yazılması gerekmiştir. Burada birkaç örneğini gösterdiğimiz değişiklikler 1965 kılavuzuyla sınırlı kalmamış, yerleşmiş düzen bir defa sarsılınca artık sık sık değişikliklere gidilmiş ve imlâdaki istikrar iyice bozulmuştur. Söz gelişi 1965'te sadece batı kökenli kelimelerden kaldırılan düzeltme işareti, 1970'te lâtif, telâffuz gibi doğu kökenli kelimelerden de kaldırılmıştır. 36 yıllık arabasiyle sözünü 1965'te arabasıyla yapan yeni kılavuz 1970'te bu defa arabasıyle biçimini benimsemiş, 1977'de ise tekrar 1965'e dönmüştür. Meslekî, millî, resmî gibi kelimelerde 1977'ye kadar, tam 48 yıl kullanılan düzeltme işareti 1977'de nispet î'sinin üzerinden kaldırılmıştır. 1965'teki Yeni İmlâ Kılavuzu'yla başlayan ve burada ancak küçük bir kısmını gösterdiğimiz bu değişiklikler, hem imlâmızdaki gelenek ve istikrarı ortadan kaldırmış, hem de toplumda birçok tartışmalara yol açmıştır.
1982'de bir anayasa kuruluşu hâline getirilen ve buna göre yeniden düzenlenen Türk Dil Kurumunun 1985'teki İmlâ Kılavuzu'nda da birtakım değişikliklerin olması tabiîydi. Çünkü Kurum imlâda ilk defa değişiklik yapmıyordu. Maalesef 1965'te değişiklikler başlamış ve imlâmızdaki istikrar bozulmuştu. Kurumun istikrarsızlığa bir çözüm araması ve 1985'te çözümünü kamuoyuna sunması çok normaldi. Elbette bu çözüm teklifine karşı da eleştiriler olacaktı ve oldu. Ancak tartışmaların ardı arkası kesilmediği gibi imlâmızdaki istikrar da bir türlü sağlanamadı. Bütün bunları göz önünde bulunduran Türk Dil Kurumu, yeni baskı için İmlâ Kılavuzu'nu tekrar gözden geçirmeye karar verdi. Kurum üyeleri arasından 7 kişilik bir komisyon oluşturuldu. Talim ve Terbiye Kurulunun edebiyatçı iki üyesi de komisyona davet edildi. Bazen haftada birkaç defa toplanılarak iki yıla yakın süreyle kılavuz üzerinde çalışıldı. Komisyonun hazırladığı taslak, dört gün boyunca 40 kişilik Bilim Kurulunda tartışıldı ve taslağa son şekil verildi.
Komisyon, yeni baskıda, aşağıdaki hususların göz önünde bulundurulmasına karar vermişti:
1. İmlâ kuralları mümkün olduğu kadar kesin olmalı ve kesin bir ifade ile belirtilmelidir. Ancak çok zorunlu durumlarda ikili şekillere ve ihtimallere izin verilmelidir.
2. İmlâ Kılavuzu üzerindeki eleştiriler de dikkate alınarak uzlaşmacı bir yol tutulmalıdır. Yeni değişikliklerle yeni bir istikrarsızlığa yol açmak yerine imlâmızda az çok gelenekleşmiş hususlar benimsenmeli; tespit edilen ilkelere aykırı da olsa gelenekleşmiş yazılışlar tercih edilmelidir.
3. İlkeler mümkün olduğu kadar ayrıntılı olmalı ve bol örneklerle açıklanmalıdır.
4. Kılavuzun dizin bölümü geniş tutulmalı, sözlükteki bütün maddeleri, hatta daha fazlasını kapsamalıdır. Dizine bakan okuyucu, bitişik ayrı demeden her kelimeyi orada bulabilmelidir.
Yukarıdaki kararların uygulanması tabiî ki kolay olmamıştır. Özellikle ilkelerle gelenekleşmiş yazılışlar arasındaki çelişki bizi sürekli olarak zorlamıştır. En büyük sıkıntının da birleşik kelimelerde ortaya çıktığı görülmüştür. Birleşik kelimelerdeki bitişik yazma eğiliminin sınır tanımaz bir şekilde yaygınlaşması karşısında bunu sınırlayıcı bir kuralın getirilmesi şart olmuştu. Yanlış eğilimi yaygınlaştıran düşünce şuydu: İki veya üç kelimeden oluşan bir yapı; yeni bir nesne, kavram veya hareketi karşılıyorsa bitişik yazılır. Bu durumda masa saati, duvar saati, masa takvimi, duvar takvimi, beyaz peynir, dil peyniri, şiş kebabı, kuş uçuşu, lâvanta mavisi, kefal balığı, muhalefet partisi, örümcek ağı, pul biber, yok etmek, var olmak, arz etmek, azat edilmek gibi binlerce kelimenin bitişik yazılması gerekecekti. Bir kısmı yazılmaya başlanmıştı bile. Evet bunlar yeni nesne, kavram ve hareketleri karşılayan birleşik kelimelerdi; ama Türk imlâ geleneğinde bunları bitişik yazmak yoktu. Üstelik bunları bitişik yazmak Türkçe’nin yapısına da uygun düşmüyordu; bitişik yazılan kelime, tek kelime gibi algılanıyor ve vurgunun yeri değiştirilebiliyordu. Kara borsa ve yaş çay kelimelerini bitişik gören spikerlerimiz vurguyu ikinci kelimeye kaydırarak dilimizin vurgu sistemini bozuyorlardı. Esasen Türkçe; binlerce nesne, kavram ve hareketi tek kelimeyle değil, iki kelimeyle karşılayan bir dildi ve bugüne kadar olduğu gibi bunların ayrı yazılmasında hiçbir sakınca yoktu. Bu bakımdan komisyonumuz, öncelikle bitişik yazılan birleşik kelime ile ayrı yazılan birleşik kelime kavramlarını birbirinden ayırdı ve bitişik yazılanlara bitişik kelime denmesini uygun gördü. Ses düşmesi, ses türemesi ve vurgunun yer değiştirmesiyle kaynaşmış hâle gelen bitişikler dışındaki bitişik kelimeler için şu kuralı getirdik: Kelimelerden biri veya ikisi, birleşme sırasında benzetme yoluyla anlam değişmesine uğrarsa bu tür birleşik kelimeler bitişik yazılır. Demek ki bitişik yazılmak için yeni bir kavramı karşılamak yetmeyecekti; kelimelerden en az birisinin anlam değişmesine uğraması şart olacaktı ve bu değişik anlam, kelimenin yalnızken taşıdığı anlamlardan biri olmayacaktı; birleşme sırasında ortaya çıkacaktı. Söz gelişi kapı kolu, kapı'dan da kol'dan da farklı yeni bir nesnenin adıdır; ama birleşiği oluşturan her iki kelime de kendi anlamını korumaktadır. Kol kelimesi "insanın kolu" anlamında olmadığı için ilk bakışta anlamca farklılaşmış görünüyorsa da kol'un bu anlamı yalnız kullanıldığında da mevcuttur; anlam farklılaşması birleşme sırasında olmamıştır; o hâlde bu birleşik, ayrı yazılmalıdır. Buna karşılık bir alet adı olan kargaburnu sözünde ne karga ne burun vardır; bu kelimeler birleşme sırasında kendi anlamlarından çıkmışlar ve benzetme yoluyla yeni bir nesneye ad olmuşlardır; o hâlde bu birleşik, bitişik yazılmalıdır. İmlâ kuralları bölümümüzde bütün bunlar gruplara ayrılarak ve bol örneklerle desteklenerek gösterilmiştir. Ayrıca gelenekten gelen bütün bitişik kelimeler de mümkün olduğu kadar sınıflandırılarak ayrı ayrı maddeler hâlinde belirtilmiştir. Aynı şekilde ayrı yazılan birleşik kelimeler de sınıflandırılmış ve madde madde gösterilmiştir. Hangi tür birleşik kelimenin bitişik yazılışının gelenekleştiği tabiî yine de tartışılacak bir konudur. Biz böyle durumlarda bütün imlâ kılavuzlarına başvurarak bitişik yazılışı gelenekleşmiş olan yapı ve kelimeleri belirlemeye çalıştık.
İmlâ kılavuzlarının büyük çoğunluğunda bitişik olanları gelenekleşmiş saydık. Bitişik veya ayrı yazılışlar çeşitli imlâ kılavuzlarında farklılık gösteriyorsa tabiî ki yukarda belirlediğimiz kurala uyduk. Bu arada birçok imlâ kılavuzunda bitişik yazılan fakat yaygın olarak kullanılmayan yapı ve kelimeleri de gelenekleşmiş saymadık.
Hane, zade, name, perver, perest gibi kelimelerle, Farsça kurala göre oluşturulan yemekhane, dayızade, beyanname, vatanperver, putperest gibi birleşiklerle yine Farsça ve Arapça kurallara göre oluşturulan ehvenişer, gayrimenkul, methüsena, özbeöz, daüssıla, aleykümselâm, maşallah, fisebilillâh gibi birleşiklerin bitişik yazılması tabiîdir. Bunlar kalıp olarak, tek bir kelime gibi dilimize yerleşmişlerdir ve bu kalıplar yeni kelime yapımında artık kullanılmamaktadır. Buna karşılık Türkçe kurallara göre kurulan benzer anlamlardaki birleşiklerin, gelenekleşmedikleri takdirde bitişik yazılmalarına gerek yoktur. Söz gelişi aş evi, doğum evi ayrı yazılır. Bu örneklerde kelimeler kendi anlamlarını korumaktadır ve aynı yapıyla huzur evi, konuk evi gibi pek çok yeni terim yapılmıştır.
Kuruluşların kanunca belirlenmiş adlarına da İmlâ Kılavuzu'nun müdahale etmesi düşünülemez. Dışişleri Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Yükseköğretim Kurulu gibi kuruluşların özel adları tabiî ki kanunda belirlendiği gibi kullanılacaktır; ancak bir kuruluş adı söz konusu olmayıp kavramlardan bahsediliyorsa bunların iç işleri, yüksek öğretim şeklinde ayrı yazılması, imlâ kurallarımızın gereğidir.
Uzun ünlülerin belli durumlar dışında gösterilmemesi, kesmesiz söylenişi yadırganmayan kelimelerde kesme işaretlerinin kullanılmaması, Arapça ve Farsça kurallara göre oluşturulmuş birleşik yapıların tek bir kelime şeklinde bitişik yazılması ve bunlarda kesme, kısa çizgi gibi birtakım işaretlerin kullanılmaması vb. kurallar tabiî ki ilmî yayınları içine almaz. Eski metinlerin yeni yazıya çevrilmesinde, eski metinlerden yapılan alıntılarda ve bilimsel çalışmalarda, bu çalışmaların gerektirdiği yazılış ve işaretlere başvurulabilir; bu hususa kuralların ilgili bölümlerinde de yer verilmiştir. Ağızlara ait farklı söyleyişlerin de bilimsel çalışmalarda ve sanat eserlerinde gösterilebileceğini unutmamak gerekir.
Kılavuz hazırlanırken bugüne kadarki bütün kılavuzlara bakılmış ve imlâda sorun olan birçok husus veya kelimenin eski kılavuzlarda yer almadığı hayretle görülmüştür. Biz, hiçbir konunun açıkta kalmamasına, sorun olan her nokta ve kelimenin kılavuzda yer almasına çalıştık. Bu bakımdan elimizdeki kılavuz, bugüne kadarki en ayrıntılı kılavuz olmuştur. Bütün bunlara rağmen imlâda istikrara kavuşmak, bütün toplumun uzlaşmasına ve bundan da önemli olarak herkesin imlâda titizlik göstermesine bağlıdır. Özellikle her gün insanımızın eline ulaşan basın yayın organlarının gerekli titizlik ve duyarlığı göstermesi şarttır. Gazetelerimizde imlâ kurallarına uyulursa bu dalga dalga bütün topluma yayılır. Tabiî okullarımızda imlâ kurallarının titizlikle öğretilmesi ve konunun öneminin öğrencilere benimsetilmesi temel şarttır.
Bu kılavuzdan sonra da şüphesiz eleştiriler olacaktır. Yapıcı eleştirilerin dikkate alınacağı da muhakkaktır. İmlâ konusunda toplumca göstereceğimiz duyarlık, bu kılavuzun işlevinin daha iyi bir şekilde yerine getirilmesini sağlayacaktır.
-------------------------------------------
OKUYUCULARIN DİKKATİNE
1. Okuyucular İmlâ Kılavuzu'nun yalnız dizin bölümünü kullanmakla kalmamalı, kurallar bölümünü de okumalı, hatta sık sık bu bölüme de başvurmalıdırlar.
2. "İmlâ Kuralları" bölümünde bazı uyarılara yer verilmiştir. Uyarılar, yanlış anlamaları ve sık yapılan hataları önleyici niteliktedir.
3. Yine kurallar bölümünde, bazı bölüm ve cümlelerin sonunda bk. veya krş. şeklinde göndermeler yer almıştır. Kılavuzu kullananlar, gönderilen yere baktıkları takdirde konuyu daha iyi anlayacaklardır.
4. Kılavuzun dizin bölümüne, bitişik yazılsın, ayrı yazılsın bütün kelimeler alınmaya çalışılmıştır. Bitişik yazılan birleşik fiillerde hem -ma'lı, hem -mak'lı mastarlar alınmış; ayrı yazılanlarda -mak'lı mastarlarla yetinilmiştir.
5. Ver-, bil-, dur-, kal- yardımcı fiilleriyle kurulan birleşik fiiller, kalıplaşmış olanlar dışında, dizine alınmamıştır. Buna karşılık sınırlı sayıda fiille kullanılan gel-, koy-, yaz- yardımcı fiilleriyle kurulanlar dizinde gösterilmiştir.
6. Dilimizde iki şekilde kullanılan kelimeler vardır: Üzere-üzre, sahife-sayfa, İbranîce-İbranca gibi. Bu tür kelimelerin her iki şekli de yanlış olmadığı için dizinde kendi sıralarında ayrı ayrı yer almışlardır.
7. Dizinde, bazı sözlerin yanında yay ayraç içinde açıklamalar verilmiştir. Açıklamalar, kelimelerin doğrudan doğruya tanımını veya anlamını vermek üzere konulmamıştır. Sadece kelimenin ne olduğunu açıklamak ve karıştırılabilecek benzer kelimelerden o kelimeyi ayırmak için açıklamalara başvurulmuştur.
8. Eklerle kullanılırken bazı kelimelerin sonlarında çeşitli ses olayları meydana gelmektedir. Ağaç, kâğıt, kavak gibi kelimeler ünlüyle başlayan bir ek aldıklarında sonlarındaki ünsüz tonlulaşmaktadır: ağacı, kâğıdı, kavağı... Bazı kelimeler ise son hecedeki ünlülerini düşürmektedirler: gönlü, zikri, ağzı... Bütün bu değişmeler dizinde ağaç,-cı; gönül,-nlü şeklinde gösterilmiştir. Eklerle kullanılırken değişime uğramayan kelimeler için herhangi bir belirtmeye ihtiyaç duyulmamıştır. Söz gelişi hukuk kelimesi dizinde sadece hukuk şeklinde yer almaktadır. Bu, -u ekini aldığı zaman kelimenin hukuku şeklinde olduğunu, asla hukuğu şekline dönmediğini gösterir. Ancak bu konuda da ikili şekillerin bulunabileceğini gözden uzak tutmamak gerekir: yoku~yoğu, ağza~ağıza, göğse~göğüse.
Bazı alıntı kelimelerde son hecede kalın ünlü bulunduğu hâlde, ek ince olarak gelmektedir. Bu durum da dizinde gösterilmiştir: kalp,-bi, saat,-ti.
9. İsim tamlaması yapısındaki birleşik kelimeler ek alırken araya bir n sesi girer: kaynanadilini, dereotunu... Bu tür birleşik kelimelerin çok az bir kısmında n bulunmaz: ayakkabıyı, yüzbaşıyı. Eki -yı şeklinde alanlar dizinde gösterilmiştir. Bu şekilde gösterilmeyenlerin eki -nı şeklinde aldığı unutulmamalıdır.
İsim tamlaması yapısındaki yer adlarında ise ek hangi şekilde olursa olsun gösterilmiştir. Adapazarı'nı, Altınözü'nü...
10. Dilimize mal olmamış kelimeler (ödünçlemeler) dizinde eğik yazı ile ve özgün imlâları korunarak belirtilmiştir: check-up, fuel-oil...
Mesnevî Şerif'ten
Bu esasa göre kuşun,
avcıyla konuşup,görüşmesi
Kuş dedi ki: Azizim, halvette oturma. Ahmed’in dininde rahiplik iyi değildir.
Peygamber, rahipliği nehyetti. Sen, nasıl oldu da böyle bid’ate kapıldın.
480. Cuma namazını kılmak, namazı cemaatle eda etmek, halka iyilik yapmalarını, Allah buyruklarını tutmalarını emretmek, kötülükte bulunmaktan çekinmek lâzım.
Kötü huyluların zahmetlerini çekip sabretmek, bulut gibi halka menfaatli olmak gerek.
“İnsanların hayırlısı halka faydalı olanıdır” babacığım. Taş değilsen taşla toprakla işin ne?
Acınmış, Allah rahmetine erişmiş ümmetin arasında ol. Ahmed’in sünnetini bırakma, ona mahkûm et kendini.
Mesnevî 5. Cilt
avcıyla konuşup,görüşmesi
Kuş dedi ki: Azizim, halvette oturma. Ahmed’in dininde rahiplik iyi değildir.
Peygamber, rahipliği nehyetti. Sen, nasıl oldu da böyle bid’ate kapıldın.
480. Cuma namazını kılmak, namazı cemaatle eda etmek, halka iyilik yapmalarını, Allah buyruklarını tutmalarını emretmek, kötülükte bulunmaktan çekinmek lâzım.
Kötü huyluların zahmetlerini çekip sabretmek, bulut gibi halka menfaatli olmak gerek.
“İnsanların hayırlısı halka faydalı olanıdır” babacığım. Taş değilsen taşla toprakla işin ne?
Acınmış, Allah rahmetine erişmiş ümmetin arasında ol. Ahmed’in sünnetini bırakma, ona mahkûm et kendini.
Mesnevî 5. Cilt
15 Eylül 2010 Çarşamba
Düşük kur, yüksek reel faiz
Merkez Bankası’nın faizi dediğimiz zaman aslında politika faizi olarak adlandırılan faizden söz ediyoruz. Haftalık repo ihalelerine uygulanan yüzde 7 oranındaki politika faizi piyasalar için belirleyici oran olarak kabul ediliyor. Onun için de adı politika faizi zaten. Buna karşılık piyasaların gözü halen yüzde 6,5 ve 9 olarak uygulanan gecelik borçlanma ve borç verme faizlerinde. Bunlar da piyasadaki faizleri etkileyen oranlar.
Merkez Bankası’nın faizinin yanında piyasada birçok faiz var. Örneğin Hazine’nin ihalelerde oluşan tahvil bono faizi yüzde 8’in biraz üzerinde seyrediyor. Bankaların mevduata uyguladıkları faiz de yüzde 8 ile 10 arasında değişiyor. Bankaların kredi faizleri ise kredinin cinsine göre değişkenlik gösteriyor.
Buraya kadar anlattığım bütün faizlerde verilen oranlar yıllık oranlar. Yani örneğin bir geceliğine parasını Merkez Bankası’na yatıran banka yıllık yüzde 6,5 olarak hesaplanan faizin bir geceye isabet eden bölümünü alacak.
Ayrıca bu oranlar nominal faizleri gösteriyor. Nominal sözcüğü “görünürdeki” anlamına geliyor. Bir de reel faiz var. Reel faiz enflasyonun yarattığı satınalma gücü kaybının giderilmesiyle ele geçecek oranı gösteriyor. Diyelim ki yılbaşında bankaya yüzde 10 yıllık faiz oranıyla 100 TL mevduat yatırdınız. Yılsonunda 110 TL paranız olacak demektir.
Eğer yıl ortalaması olarak enflasyon yüzde 5 olmuşsa o zaman yüzde 10 olan nominal faiz yüzde 5 reel faize denk gelecek demektir. Reel faiz, bugünün nominal faiziyle bir yıl sonrasının enflasyon oranı arasındaki ilişkiyi ortaya koyan bir hesaplama. Şöyle bir formülle hesaplanıyor: Reel faiz = (1 + nominal faiz) / (1 + beklenen enflasyon) -1.
Merkez Bankası’nın Ağustos ayı ikinci dönem beklenti anketine göre 12 ay sonrası için beklenen enflasyon oranı yüzde 7,16 olarak ortaya çıkmış bulunuyor. Bu durumda bugün 100 TL’sını bankaya bir yıl vadeli olarak yatıran bir kişi vade sonunda 10 TL nominal faiz alacak. Bu kişinin eline geçen reel faiz ise yukarıdaki formülden giderek yüzde 3 olarak hesaplanıyor.
Merkez Bankası beklenti anketinde 12 ay sonrası için beklenen dolar kuru da 1,57 olarak çıkıyor. Dolar kuru ben bu yazıyı yazdığımda 1,52 idi. Bir Amerikalı 100 dolarını Türkiye’ye getirse ve bu kurdan bozdursa eline 152 TL geçer. Bu parayı hemen götürüp bir yıllığına yüzde 10 faizle bankaya yatırsa vade sonunda 167,2 TL’sı olur. Bu parayı o zamanki kur olan 1,57’den dolara çevirse eline 106,5 dolar geçer. Amerika’da kalsa 100 dolarına 2 ile 3 dolar arasında bir faiz kazanacaktı. O da yüzde 3 olan enflasyona kurban gidecekti.
Oysa buradan kazandığı yüzde 6,5 faizin reel faize dönüştürülmüş oranı yüzde 3,4 olacak, ülkesinde kazanamadığı reel faizi buradan elde etmiş olacaktır. Yani doğru hesabı ve doğru karşılaştırmayı yapabilmek açısından Amerikalı için reel faiz bizim koşullarımıza göre değil kendi ülkesinin koşullarına göre hesaplanmalıdır. Eğer tersi olur da dolar 1,50’ye düşerse o zaman bu Amerikalı 11,5 dolar faiz getirisi elde etmiş olacaktır. Kendi ülkesinde enflasyon yüzde 3 olduğuna göre reel faizi de yüzde 8,3 olacaktır.
Bu dönem içinde Türkiye’ye ne kadar fazla miktarda sıcak para gelirse TL o kadar değer kazanacak ve reel faiz de yabancı yatırımcı açısından o kadar artmış olacaktır. Yani bir yandan faizden kazanırken bir yandan da TL’nin değerlenmesinden para kazanacaktır. Özetle sistem sıcak paranın çok miktarda gelmesine, TL’nin değer kazanmasına ve faizlerin dünya düzeyinin üzerinde olmasına dayanmaktadır. Faizin yüksekliği sıcak parayı çekmekte, sıcak paranın artan biçimde gelişi TL’sının değerli olmasına ve bu ikisi yabancıların yüksek reel faiz elde etmesine yol açmaktadır.
Reel faiz yükseldikçe risk alma eğilimi ve sıcak para girişi artıyor.
Merkez Bankası’nın faizinin yanında piyasada birçok faiz var. Örneğin Hazine’nin ihalelerde oluşan tahvil bono faizi yüzde 8’in biraz üzerinde seyrediyor. Bankaların mevduata uyguladıkları faiz de yüzde 8 ile 10 arasında değişiyor. Bankaların kredi faizleri ise kredinin cinsine göre değişkenlik gösteriyor.
Buraya kadar anlattığım bütün faizlerde verilen oranlar yıllık oranlar. Yani örneğin bir geceliğine parasını Merkez Bankası’na yatıran banka yıllık yüzde 6,5 olarak hesaplanan faizin bir geceye isabet eden bölümünü alacak.
Ayrıca bu oranlar nominal faizleri gösteriyor. Nominal sözcüğü “görünürdeki” anlamına geliyor. Bir de reel faiz var. Reel faiz enflasyonun yarattığı satınalma gücü kaybının giderilmesiyle ele geçecek oranı gösteriyor. Diyelim ki yılbaşında bankaya yüzde 10 yıllık faiz oranıyla 100 TL mevduat yatırdınız. Yılsonunda 110 TL paranız olacak demektir.
Eğer yıl ortalaması olarak enflasyon yüzde 5 olmuşsa o zaman yüzde 10 olan nominal faiz yüzde 5 reel faize denk gelecek demektir. Reel faiz, bugünün nominal faiziyle bir yıl sonrasının enflasyon oranı arasındaki ilişkiyi ortaya koyan bir hesaplama. Şöyle bir formülle hesaplanıyor: Reel faiz = (1 + nominal faiz) / (1 + beklenen enflasyon) -1.
Merkez Bankası’nın Ağustos ayı ikinci dönem beklenti anketine göre 12 ay sonrası için beklenen enflasyon oranı yüzde 7,16 olarak ortaya çıkmış bulunuyor. Bu durumda bugün 100 TL’sını bankaya bir yıl vadeli olarak yatıran bir kişi vade sonunda 10 TL nominal faiz alacak. Bu kişinin eline geçen reel faiz ise yukarıdaki formülden giderek yüzde 3 olarak hesaplanıyor.
Merkez Bankası beklenti anketinde 12 ay sonrası için beklenen dolar kuru da 1,57 olarak çıkıyor. Dolar kuru ben bu yazıyı yazdığımda 1,52 idi. Bir Amerikalı 100 dolarını Türkiye’ye getirse ve bu kurdan bozdursa eline 152 TL geçer. Bu parayı hemen götürüp bir yıllığına yüzde 10 faizle bankaya yatırsa vade sonunda 167,2 TL’sı olur. Bu parayı o zamanki kur olan 1,57’den dolara çevirse eline 106,5 dolar geçer. Amerika’da kalsa 100 dolarına 2 ile 3 dolar arasında bir faiz kazanacaktı. O da yüzde 3 olan enflasyona kurban gidecekti.
Oysa buradan kazandığı yüzde 6,5 faizin reel faize dönüştürülmüş oranı yüzde 3,4 olacak, ülkesinde kazanamadığı reel faizi buradan elde etmiş olacaktır. Yani doğru hesabı ve doğru karşılaştırmayı yapabilmek açısından Amerikalı için reel faiz bizim koşullarımıza göre değil kendi ülkesinin koşullarına göre hesaplanmalıdır. Eğer tersi olur da dolar 1,50’ye düşerse o zaman bu Amerikalı 11,5 dolar faiz getirisi elde etmiş olacaktır. Kendi ülkesinde enflasyon yüzde 3 olduğuna göre reel faizi de yüzde 8,3 olacaktır.
Bu dönem içinde Türkiye’ye ne kadar fazla miktarda sıcak para gelirse TL o kadar değer kazanacak ve reel faiz de yabancı yatırımcı açısından o kadar artmış olacaktır. Yani bir yandan faizden kazanırken bir yandan da TL’nin değerlenmesinden para kazanacaktır. Özetle sistem sıcak paranın çok miktarda gelmesine, TL’nin değer kazanmasına ve faizlerin dünya düzeyinin üzerinde olmasına dayanmaktadır. Faizin yüksekliği sıcak parayı çekmekte, sıcak paranın artan biçimde gelişi TL’sının değerli olmasına ve bu ikisi yabancıların yüksek reel faiz elde etmesine yol açmaktadır.
Reel faiz yükseldikçe risk alma eğilimi ve sıcak para girişi artıyor.
18 Ağustos 2010 Çarşamba
Yunus Emre
* Çiçeklerle hoş geçin, balı incitme gönül !..Bir küçük meyve için, dalı incitme gönül..! Başın olsada yüksek, gözün enginde gerek !..Kibirle yürüyerek ; Yolu incitme gönül...! * Yunus Emre ?
7 Ağustos 2010 Cumartesi
H. Nur Artıran ile Ropörtaj - "Çok iyi bir göz doktoruna beyin ameliyatı yaptırmazlar. Elbette âşıklar medresesininde bir kuralı var. ”
http://www.semazen.net/roportaj_detay.php?id=77
23 Temmuz 2010
Mevlevilik konusunda yapılan akademik çalışmaları yeterli buluyor musunuz? Bu anlamda AŞK’IN SULTANLARI sempozyumu Mevleviliği tanıma anlamında nasıl bir görevi olacak?
Bendeniz akademik olarak, Hz.Mevlânâ, Mesnevî ve benzeri konularda çok ciddi çalışma ve araştırmaların yapıldığına inanıyorum. Gerek ülkemizde gerek yurt dışında konuya duyarlı bir çok üniversite ve akademisyenler olduğu gibi, gerçektende çok büyük bir gayret ve özveriyle bu konuda hizmet verenler de çoğunlukta. Bunları ve hizmetlerini görmezlikten gelmek haksızlık olur. Tasavvûfî olarak üzerine en çok çalışma ve araştırma yapılan Hz.Mevlânâ ve Mevleviliktir. Samimiyetle hizmet eden herkese gönülden şükran borçluyuz. Fakat; Mevlevîlik Hây’dan gelip, Hû’ya giden Hakk âşıklarının yoludur. Bu söz halk arasında beyhûde bir ömür sürmek gibi anlaşılsa da işin gerçeği başka. Aşıklar sulatanı Hz.Mevlânâ bir beytinde şöyle der:
AŞK söze sığmaz
AŞK Kelama gelmez
AŞK istemekle anlaşılmaz
Aşk öyle bir denizdir ki dibi görünmez
Denizin katreleri damlaları sayılmaz
Yedi deniz bir araya gelse
Aşk’a katre bile olmaz
Şu bir gerçeki; yedi deniz bir araya gelse katre bile olamadığı Aşk’ı ve âşıkları ne kadar söylerseniz söyleyin , ne kadar anlatırsanız anlatın, isterse yüzlerce cilt kitap yazın gene de, aşk’ı ve âşıkları anlatmaya kelimeler, sözler, kifâyetsiz olur. Bu tür ciddi ve güvenilir araştırmalar, Hz.Mevlânâ’nın dolayısıyla da Mevlevîliğin dışını şeklini suretini anlatan merkez işâretler gibidir. Gerçek mânası ise, öze sâdık bir şekilde Cenâb-ı Allah’a sadakat ve teslimiyet içersinde yol yürümekle elde edilir. Hz.Mevlânâ: “Aşk eğer sadece sözle ifade edilen kitap ilmi olsaydı o ilim ile, hâl ilmi arasında ne fark olurdu ? der. Yedi denizin katre bile olamayacağı aşk’ı ve aşk’a sultan olanları, ne zaman, ne mekan, ne söze, ne kelama sığdırmak, ne de kemaliyle idrâk edip anlamak çok kolay olmasa da, yinede onları gönüllerimizde taşımak, acizâne de olsa çeşitli vesilelerle anmaya çalışmak, “Kişi sevdiği ile beraberdir” hâdis-i şerifini yaşamaya vesile olacaktır. O nedenle bu sempozyum vesilesiyle, tüm yaşamlarını aşk-ı ilâhiye adayan son dönem İstanbul Mevlevîlerinin bir kez daha ehil dillerce anılması, dolayısıyla da gerçek mânada anlaşılması yegâne arzularımızdan biridir.
Mevlevilik Cumhuriyet tarihiyle birlikte nasıl bir yapı ve dönüşüm geçirdi? Bu yolda yürümek isteyenlere ne tavsiye edersiniz?
Efendim bir çok yerde dile getirmeye çalıştığımız gibi, bir kez daha arz etmek isteriz ki; Mevlevîlik İslâmiyeti en nâif, en zârif bir şekilde yaşama biçimidir. Mevlevîliği İslâmiyetin dışında farklı bir şey gibi algılamak kişinin kendi eksiğidir. Bu çerçeveden bakılacak olursa: Gerçek imân sahipleri çeşitli zâhiri değişimler neticesinde mânevî erozyona uğramazlar. Cumhuriyetimizin gelişi, Cenâb-ı Hakk’ın âyetlerini, Efendimizin sünnetlerini değiştirmeyeceğine göre, dolayısıyla; Mevlevîlikte de hiçbir köklü mânâ değişimine yol açmaz. Eskiden Mevlevîhânelerde yapılan maddi mânevi tüm eğitimler günümüzde de farklı şekillerde devam ediyor. Belki isim ve şekil değiştirdi hepsi o kadar.. Nâçizâne arz etmek istediğim, şekiller suretler değişebilir, fakat öz her zaman aslını muhafaza eder bundan kimsenin şüphesi olmasın. Bildiğiniz üzere puta tapmanın yegane belirtisi de şekle surete takılıp kalmaktır. Maksat şekilden suretten kurtulup, şekilden suretten münezzeh olana ulaşmaktır.
Mevleviliğin edebiyatımıza ve musikimize çok ciddi katkılarının olduğu inkar edilemez, bunu nasıl değerlendirmeliyiz ? Bu katkı günümüzde de devam ediyor mu? Ayrıca kültürel hayatımızda tasavvuf geleneği ve Mevlevilik nasıl bir yerde duruyor size göre?
Efendim en basit bir şekliyle; Tasavvuf ham işlenmemiş olanı işlemek, en sert metaı bile ilmek, ilmek çiçek, çiçek dokumaktır.Malûm edebiyat kök olarak edebten gelir. Mevlevîlik de baştan başa edebtir. Edebi olmayanın imânıda olmaz diyen bir ulu sultanın yolunda yürümektir..İlmek ilmek, çiçek çiçek, dokunan cümle güzelliği en ulvî bir şekilde yaşamak ve yaşatabilmektir. Mûsikî ise Elestüb-ü Rabbiküm hitâbını hâlâ bu âlemde duyabilmektir. O nedenle, Mevlevîler için mûsikî bir başka duyuş, bir başka hissediştir. Burada baş kulağının sözü bile yoktur. Tasavvuf mûsikîsini en iyi derecede yansıtan, mûsikî rûhun gıdasıdır sözünü yaşanır bir hâle getiren Mevlevîlerdir. Ancak gönül kulağı açık olanlar, gönle hitâp eden sesleri sezebilir, duyabilir, bunları da çeşitli ahenk ve ritimlerde ehline sunabilir. Bu söz ille de Mevlevîlerin gönül kulağı açık mânâsına gelmemeli, fakat herkeste kabul eder ki; Tasavvûfî mûsikînin pîrânı Mevlevîlerdir. Bunun sırrı hikmeti de Mesnevî’deki çeşitli beyitlerde dile gelmiştir.
Belki günümüzde, Itriler, İsmail Dede, Zekâi Dede, Abdülbâki Nasır Dede, Rauf Yekta Bey, Ahmed Avni Konuk gibi hemen ilk aklımıza gelen bu isimler gibi mûsikîye can veren bestekârlarımız, müzisyenlerimiz kalmadı gibi görünse de, Mevlevîlik var oldukça, aynı zihniyet, aynı aşk-u muhabbet yeri geldikçe, edebiyat, sanat, mûsikî ve daha bir çok konular da maddi mânevi ülkemizin kültür ve gelişimine öncülük edecek, hem dışımızı, hem içimizi süsleyecektir.
Günümüzde tasavvûf geleneği ve Mevlevilik nasıl bir yerde duruyor sorunuza gelince:
Hz.Mevlânâ ve Mesnevî olmazsa her halde tasavvûf dünyası bu kadar câzip ve etkileyici olmazdı. Sizlere de aşikâr olduğu gibi, günümüzde Mesnevî dolayısıyla da Mevlevîlik nâ-mütenâhi olan eşsiz bir yerde duruyor. Hz.Mevlânâ, sekiz yüz yıl sonra bile ilâhi nûruyla tüm dünyayı aydınlatmaya devam ediyor.” Birileri istemese de Allah nûrunu tamamlayacaktır” âyeti gereğince dünya durdukça da bu böyle sürüp gidecektir.. Bunu başka türlü düşünmek beyhûde bir anlayış olur. Bu sözün tasdiki Mesnevî’nin ilk ön sözünde kayıtlıdır.
Sonuç itibariyle Hakk âşıklarını Mevlevîlik temsil ediyorsa, her şeyin bir başı sonu vardır ama, Hakk âşıklarına son yoktur. Onlar ezelden ebede her zaman bâki olup bu fâni dünyayı ebedi müzeyyen kılacaktır.
Mevlevilik son yıllarda ibadet ve dini pratiklerden soyutlanmış, modern bir İslam yorumu gibi algılanıyor. Neden böyle bir algı var sizce?
Efendim, Mevlevîliği İslâmiyetin dışında veya modernize edilmiş bir din anlayışı olarak kabul etmek, az evvelde arz edildiği gibi bu sadece kişinin kendi eksiği, şahsi görüş ve düşüncesidir. Elbette bunu kabul etmek mümkün değil. Akl-ı selim olan herkes bunun böyle olmadığını bilir. Mevlevîlik Hakk âşıklarının yoludur diye tekrar edip duruyoruz. Bu yolun tarifini de bir kaç cümle ile en güzel bir şekilde yine Hz.Mevlânâ dile getirmiştir: “ Aşk kelimesindeki harflerin mânası nedir biliyor musun ? Ayın harfi ibâdet ve kulluk eden. Şın harfi şükür eden. Kaf harfi ise kanâat eden demektir” Görüldüğü üzere; AŞK’ın daha ilk harfi ibâdet ve kulluğu temsil ediyor. Böylesi bir durumda hem Hakk âşık’ı olduğunu iddia edeceksin, hem de mânevî sorumlulukları heybenin arka gözüne atacaksın olur mu böyle bir şey ? Aşıklığın şiârı ibâdet ile muhabbeti birleştirmektir. Gerisi kişinin kendi kendini kandırmasından başka bir şey değildir. Tek başına ibâdet veya muhabbetle yol yürümeye çalışmak tek kanatla uçmaya benzer. Gerçek Hakk âşıkları tüm bu eksikliklerden âzâdedir. Hz.Mevlânâ bir Mesnevî beytinde: “İşin aslı cezbedir aşktır. Fakat aziz dostum, ibâdeti, çalışmayı gayreti bırakıp cezbeyi de oturduğun yerde bekleme. Cezbe kendi kendine gelmez. Gelmesi için bir gayret bir emek gerekir” Der.
Hz.Mevlânâ eline kağırt kalem almadan vezinli kafiyeli yaklaşık yetmiş bin ilâhi beyit söylemiştir. Bu yetmiş bin beyit bir cümlede özetlenecek olsa: Ben Kur’an-ın kulu kölesi Hz.Muhammedin bastığı yerin toprağıyım” beyti ortaya çıkar.
Bu çerçeveden bakılacak olursa: Ben Mevlevîyim diyen herkes gerçekten Kur’an-ın kulu kölesi Hz.Muhammedin bastığı yerin toprağımıdır ? Elbette bu soruya hiç düşünmeden hayır diyeceğim. Tıpkı her müslümanım diyen kişinin efendimizin ahlakıyla ahlaklanmadığı, onun yolunda izinde olmadığı gibi.
Fakat biz Müslümanlar her ne kadarda efendimizin yüksek ahlâk güzelliğini kendi hayatımıza yansıtmakta âciz, yetersiz, gâfil, câhilde olsak, bu durum Efendimize ve onun tebliğ ettiği ilâhi yola bir nakıslık getirmez. Güneş balçıkla sıvanmaz.
Günümüzde Mevlevîlik dünyevî bir trend, kâr kazanç haline geldi. Ben Mevlevîyim demek moda oldu. Fakat ben Mevlevîyim demekle de Mevlevî olunmaz. Maddi, mânevî, soyu sopu aşikâr, başka mezhep, meşrep ve tarike bağlı olanlar bile Mevlevîlik iddiasında bulunuyor. Eyvallah elbette Mevlevîlik kimsenin tekelinde değil, bu bir Hakk yoludur isteyen herkes o yolda yürür ve yürümelidir. Fakat, Armut elmayım diye ortaya çıkarsa bilmeyenler için bir karışıklık söz konusu. Her ikisi de çok hoş tatlı bir meyve ama, tadı, kokusu, çekirdeği, çiçeği, ağacı yaprağı hepsini bir bir hesaplayacak olsak aralarında söze sayıya gelmez farklılıklar var. Semâdan inen yağmur tanecikleri aynı temizlik ve güzellikte yer yüzüne iner. Fakat düştüğü yere göre zehir veya inci olur.
Tasavvuf ve Mevlevilik üzerine çok fazla yayın yapılır oldu. Siz bu yayınları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Efendim ne yazıktır ki; bu yayınlar içersinde az evvel sözünü ettiğimiz gibi tümüyle maddi kâr ve çıkar amaçlı içeriği çarpıtılmış eserler çoğunlukta.. O nedenle okuyucunun çok dikkatli olması, tümüyle ticari maksatla yazılmış eserlere itibar etmemesi gerekir. Efendimiz mümin uyanık olur diye buyurmuştur. Bu sözün muhatapları olan bizler ne zaman uyanık olacağız ?
Doksan altı yıllık bereketli ve feyzli ömrünü, Hz.Mevlânâ ve Mesneviye adayan Şefik Can dedemiz; Tüm yaşamı boyunca Hz.Mevlânâ’nın en doğru bir şekilde anlaşılması için gayret göstermiş; gönülden bir yakarışla her zaman şöyle demiştir: “Hz.Mevlânâ’yı sağdan soldan değil, bizatihi kendisinden öğrenin. O eserlerinde gizlidir”
Ya kendimiz, Hz.Mevlânâ’nın eserlerini temiz bir gönülle okuyup anlamaya çalışacağız, yada mânevî kimliği belli, güvenilir hüsn-ü zân sahibi hâl ehli birinin eserlerini tercih etmek mecburiyetindeyiz.
Bildiğiniz üzere günümüzde bir çok yerde çeşitli kişiler Mesnevî okuyor ve kendi anladıklarını da halka anlatıyor. Böylesi bir durumda Mesnevî, dolayısıyla da Mevlevilik doğru bir şekilde anlaşılabiliyor mu?
Efendim, Mesnevî’yi dolayısıyla da Hakk âşıklarını en derûni ve doğru bir şekilde anlayıp ifade edebilmek için de hâl ehli olmak lâzım. Hz. Mevlânâ ilk on sekiz beyitte boş yere: "Sîne hâğem şerha şerha ez firâk, Tâ bi gûyem şerh-i derd-i iştiyâk." dememiştir.
Yâni beni anlayabilmesi için, tıpkı ben gibi sinesi aşk ateşiyle delik deşik bir âşık isterim. Belki yüzlerce beyitte âşık değilsen âşıkların hallerinden bahsetme sus.. Çünkü senin nefesin son bahar rüzgarı gibi soğuk ve serttir, ağaçları sararır soldurur. Yâni insanlara zarar verir diye buyurmuştur.. Fakat bu feryadın mahiyetine kaç kişi vakıf olur. Doktorluk diploması olan herkes kalp ameliyatı yapmaya kalksa işin sonunu siz düşünün artık. Zâhirde bile her uzvun ayrı bir doktoru, ayrı bir uzmanı var. Bu nasıl olur da mânâ âleminde olmaz. Çok iyi bir göz doktoruna beyin ameliyatı yaptırmazlar, kişinin yerini ve haddini bilmesi gerekir. Eğer böyle olmasa Mevlevîlik içersinde MESNEVÎHÂN’lık diye bir kurum olmazdı. Mesnevîhân Mesevî okuyan demektir. Fakat bu zâhiri bir okuyuş değildir. Öyle olsa Kur’an okumak sünnet, fakat dinlemek farz olmazdı. Mesnevî dinle diye başlamazdı. OKU emri sadece ehline mahsustur. Buda ancak ilâhi bir emirle olur. Kişi kendi kendine oku emri veremez. Kur-an Oku emriyle başlamıştır. Mesnevî dinle. Bu iki farklı kavram arasında birbirini tamamlayan çok güçlü bir bağ var. Arabça bilmekle Kur-an, Farsça bilmekle de Mesnevî anlaşılmaz. O nedenle ki Hz.Mevlânâ bir beytinde: Büyük imamlardan Ebu Hanife hazretleri aşktan bahsetmedi. Şafiî hazretleride aşk’ı açıklamadı, hiçbir mezhep imamı aşk hakkında bir rivâyette bulunmadı. Çünkü din ilmindeki bu câizdir, şu câzi değildir münakaşasının bir sonu vardır. Fakat Hakk âşıklarının ilmine bir son yoktur der. Başı sonu olmayan sonsuz bir engin deryaya ayak ucunu değdiren kendini dalgıç zannederse elbette bazı şeyler de yeterli doğru bir şekilde anlaşılmaya bilir. Bunu da kabul etmek gerekir.
Peki tüm bu olumsuz gibi görünen ve Mevlevîliğin yeterince doğru bir şekilde anlaşılmasına engel olan davranışlar karşısında ne yapmalı ?
Efendim Hz.Mevlânâ her konuda olduğu gibi bu konuda da bizlere yol gösterip, rehberlik etmiştir. “ Karanlık karanlığını artırdığı zaman nûrda nûrunu artırmalı” der. Yapılacak tek şey gerçek nûr sahiplerinin nûrlarını artırması, yâni daha fazla bu konuda emek ve gayret sarf etmesidir. Yoksa bu durum sen ben, doğru yanlış, olur olmaz, tartışmalarıyla hallolacak bir şey değildir. Hakk âşıkları hâmûştur. Onların olduğu yerde lakırdıya yer yoktur. Söz değil hâl vardır. Edeb ve tevazûdan bahsedenler bu sözleri kendilerine sermâye değil de hâl edebilirse sorun çok daha kısa zamanda çözülecektir.
Son dönem İstanbul Mevlevileri konulu sempozyumun hangi vesileyle gündeme geldi ve bu toplantının en önemli özelliği nedir, hangi konular ve isimler konu edilecek bu toplantıda?
Efendim, Aşk’ın Sultanları Son dönem İstanbul Mevlevîleri konulu bir çalışama yapmak bendenizin çok önemli arzularından biriydi.Hz. Mevlânâ’dan günümüze kadar uzanan ve Mevlevî geleneğinde çok önemli bir makam teşkil eden Mesnevîhânlığın, yüzyılımızdaki icâzetli en son temsilcisi ve Ser-târik’i olan Şefik Can Dedemizin vuslatının beşinci yılı vesilesiyle bu niyetimiz Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla da gerçekleşmiş oldu.
Sempozyumun en önemli özelliğine gelince: Hakk ve Hakikatı, ilâhi aşk-u muhabbeti yansıtan her söz, her kelime, her eylem çok önemli ve özeldir. Fakat; “Aşkın Sultanları Son Dönem İstanbul Mevlevîleri” Sempozyumuyla, özellikle İstanbul Mevlevîhânelerinde yetişmiş veya Mevlevî kültürüyle hem-hâl olmuş, politik, ilmî, dinî, tasavvufî görüşleriyle, yaşam biçimleri ve bâkî nitelikteki eserleriyle gelecek nesillere farklı ufuklar açan Türk-İslâm Tasavvûfu’nun örnek şahsiyetlerinden bazı Mevlevî büyüklerimizin genç nesillere tanıtılması vefâ ve şükran duygularıyla yâd edilmesi en büyük amaçlarımızdan biridir. Geçmişimize ve mânevî değerlerimize karşı duyarlı ve bilinçli olmadan, geleceğimize güvenli ve sağlıklı adımlar atmanın mümkün olmadığını buyuran Hz. Mevlânâ’nın, ilâhî aşk yoluna maddî mânevî çok büyük hizmetler vermiş âbide şahsiyetlerden bazılarını, farklı yönleriyle günümüz gençlerine tanıtmak ve bu sâyede mâzimizle geleceğimiz arasında sağlam, güvenilir, kalıcı bir köprü kurmaya çalışmak, hem ülkemiz hem de geleceğimiz adına çok önemli hizmetlerden biri olacağına inanıyoruz.
Sempozyuma konu olan isimler ise:
Yenikapı Mevlevîhânesi Şeyhlerinden Osman Selâhaddin Dede (1820-1887)
Yenikapı Mevlevîhânesi Şeyhlerinden Mehmed Celâleddin Dede ( ö.1908 )
Bahâriye Mevlevîhânesi Şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede (1853-1911)
Yenikapı Mevlevîhânesi son Şeyhi Abdülbâki Dede (Baykara) (1883-1935)
Mesnevi Şârihi Amed Avni Konuk ( 1868-1938 )
Üsküdar Mevlevîhânesi son Şeyhi Ahmed Remzi Akyürek (1872-1944)
Hz.Mevlâna torunu, Postnişîn ve ilk Meclis II. Başkanı Abdülhalim Çelebi (1874-1945)
Beşiktaş Mevlevîhânesi Şeyhi ve Galata Mevlevîhânesi son şeyhi Ahmed Celâleddin Baykara (1853-1946 )
Rüfai Tarikatı Mürşitlerinden olup aynı zamanda Mesnevi’nin birinci cildini şerh etmiş. Kenan Rifai ( 1867-1950 )
Yenikapı Mevlevihânesi Mesnevihânlarından Tahirü-l Mevlevi ( Tahir Olgun ) ( 1877-1951)
Hz. Mevlâna torunu, Mevlâna Dergâhı son Postnişîni ve eski milletvekili Veled Çelebi İzbudak (1867-1953)
Hz. Mevlâna’ya olan derûni büyük aşkıyla gündeme gelen son yüzyılımızın çok önemli Mevlevi şahsiyetlerinden Yaman Dede ( 1887-1962 )
Kasımpaşa ve Bahâriye Mevlevîhânesi Mesnevîhânlarından Şeyh Midhat Bahârî Beytur (1879-1971)
Mevlâna ve Mevlevîlik Araştırmacısı Abdülbâki Gölpınarlı (1900-1982)
Mesnevinin Nahifi tercümesiyle ismi bütünleşen Hz. Mevlâna torunu Prof Dr.Amil Çelebioğlu ( 1934-1990 )
Postnişin Selman Tüzün
Hz. Mevlâna’nın 21. kuşak torunu Dr, Celâleddin Bâkır Çelebi (1926-1996)
Sertarik, Mesnevîhân, Öğretmen Albay Şefik Can (1910-2005)
Tüm bu ulu şahsiyetlerin dışında, yine son yüz yılımızda İstanbul’da Mevlevî kültürüyle yetişmiş edibler, şâirler, mûsikîşinaslarda ehil diller vasıtasıyla sese söze dökülecek, gönüllerimizi aydınlatacak inşallah.
Siz de sempozyumda Mesnevihan Şefik Can hakkında bir tebliğ sunacaksınız. Son dönem İstanbul Mevlevileri içinde Şefik Can nasıl bir kimliğe ve kişiliğe sahip, nasıl hizmetlerde bulunmuştur?
Efendim az evvelde arz ettiğimiz üzere, Şefik Can dedemiz, Hz. Mevlânâ’dan günümüze kadar uzanan ve Mevlevî geleneğinde çok önemli bir makam teşkil eden Mesnevîhânlığın, yüzyılımızdaki icâzetli en son temsilcisi ve Ser-târik’idir.
Onu tanıma lütfûna eren herkeste kabul eder ki; Tevâzu’un, hoş görünün, alçak gönüllülüğün, mütevâzılığın günümüzdeki en önemli temsilcilerinden biri, insana ve düşünceye saygının sembolü, gerçek bir Hakk âşıkıydı.Doksan altı yıllık yaşamında aldığı her nefesi, Hakka, hakikat’a, Hz.Mevlânâ’ya ve bu yolda hizmete adayarak geçirmişti. O nedenle de “HİÇ” kelimesinin ete kemiğe bürünmüş mânâsıydı.En büyük özelliği, Hz.Mevlânâ’yı dilinde söz olarak değil, canında hâl olarak yaşamasıydı. Bu âlemde çok hoş bir sâda bırakarak bâki âleme göçmeden önce Hakk âşıklarına çok önemli mânevî mirâslar bıraktı.Bunlardan en önemlilerinden biri Açıklamalı Mesnevî tercümesidir. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki, günümüzde en çok satılan dolayısıyla da okunan Mesnevî-i şerif Şefik Can dedemizin hazırladığı eserdir. Buradaki en önemli sır: Böylesine önemli bir eserin sadece ilmî bir çeviri olmayışı, her satırına, her cümlesine doksan yıllık engin bir aşk-u muhabbetin katılmasıdır. Mesnevî-i şerifte yok olmanın karşılığıdır.
Röportajı yapan: Gülcan Tezcan
Gerçek Hayat Dergisi 2010 Mayıs sayısı
23 Temmuz 2010
Mevlevilik konusunda yapılan akademik çalışmaları yeterli buluyor musunuz? Bu anlamda AŞK’IN SULTANLARI sempozyumu Mevleviliği tanıma anlamında nasıl bir görevi olacak?
Bendeniz akademik olarak, Hz.Mevlânâ, Mesnevî ve benzeri konularda çok ciddi çalışma ve araştırmaların yapıldığına inanıyorum. Gerek ülkemizde gerek yurt dışında konuya duyarlı bir çok üniversite ve akademisyenler olduğu gibi, gerçektende çok büyük bir gayret ve özveriyle bu konuda hizmet verenler de çoğunlukta. Bunları ve hizmetlerini görmezlikten gelmek haksızlık olur. Tasavvûfî olarak üzerine en çok çalışma ve araştırma yapılan Hz.Mevlânâ ve Mevleviliktir. Samimiyetle hizmet eden herkese gönülden şükran borçluyuz. Fakat; Mevlevîlik Hây’dan gelip, Hû’ya giden Hakk âşıklarının yoludur. Bu söz halk arasında beyhûde bir ömür sürmek gibi anlaşılsa da işin gerçeği başka. Aşıklar sulatanı Hz.Mevlânâ bir beytinde şöyle der:
AŞK söze sığmaz
AŞK Kelama gelmez
AŞK istemekle anlaşılmaz
Aşk öyle bir denizdir ki dibi görünmez
Denizin katreleri damlaları sayılmaz
Yedi deniz bir araya gelse
Aşk’a katre bile olmaz
Şu bir gerçeki; yedi deniz bir araya gelse katre bile olamadığı Aşk’ı ve âşıkları ne kadar söylerseniz söyleyin , ne kadar anlatırsanız anlatın, isterse yüzlerce cilt kitap yazın gene de, aşk’ı ve âşıkları anlatmaya kelimeler, sözler, kifâyetsiz olur. Bu tür ciddi ve güvenilir araştırmalar, Hz.Mevlânâ’nın dolayısıyla da Mevlevîliğin dışını şeklini suretini anlatan merkez işâretler gibidir. Gerçek mânası ise, öze sâdık bir şekilde Cenâb-ı Allah’a sadakat ve teslimiyet içersinde yol yürümekle elde edilir. Hz.Mevlânâ: “Aşk eğer sadece sözle ifade edilen kitap ilmi olsaydı o ilim ile, hâl ilmi arasında ne fark olurdu ? der. Yedi denizin katre bile olamayacağı aşk’ı ve aşk’a sultan olanları, ne zaman, ne mekan, ne söze, ne kelama sığdırmak, ne de kemaliyle idrâk edip anlamak çok kolay olmasa da, yinede onları gönüllerimizde taşımak, acizâne de olsa çeşitli vesilelerle anmaya çalışmak, “Kişi sevdiği ile beraberdir” hâdis-i şerifini yaşamaya vesile olacaktır. O nedenle bu sempozyum vesilesiyle, tüm yaşamlarını aşk-ı ilâhiye adayan son dönem İstanbul Mevlevîlerinin bir kez daha ehil dillerce anılması, dolayısıyla da gerçek mânada anlaşılması yegâne arzularımızdan biridir.
Mevlevilik Cumhuriyet tarihiyle birlikte nasıl bir yapı ve dönüşüm geçirdi? Bu yolda yürümek isteyenlere ne tavsiye edersiniz?
Efendim bir çok yerde dile getirmeye çalıştığımız gibi, bir kez daha arz etmek isteriz ki; Mevlevîlik İslâmiyeti en nâif, en zârif bir şekilde yaşama biçimidir. Mevlevîliği İslâmiyetin dışında farklı bir şey gibi algılamak kişinin kendi eksiğidir. Bu çerçeveden bakılacak olursa: Gerçek imân sahipleri çeşitli zâhiri değişimler neticesinde mânevî erozyona uğramazlar. Cumhuriyetimizin gelişi, Cenâb-ı Hakk’ın âyetlerini, Efendimizin sünnetlerini değiştirmeyeceğine göre, dolayısıyla; Mevlevîlikte de hiçbir köklü mânâ değişimine yol açmaz. Eskiden Mevlevîhânelerde yapılan maddi mânevi tüm eğitimler günümüzde de farklı şekillerde devam ediyor. Belki isim ve şekil değiştirdi hepsi o kadar.. Nâçizâne arz etmek istediğim, şekiller suretler değişebilir, fakat öz her zaman aslını muhafaza eder bundan kimsenin şüphesi olmasın. Bildiğiniz üzere puta tapmanın yegane belirtisi de şekle surete takılıp kalmaktır. Maksat şekilden suretten kurtulup, şekilden suretten münezzeh olana ulaşmaktır.
Mevleviliğin edebiyatımıza ve musikimize çok ciddi katkılarının olduğu inkar edilemez, bunu nasıl değerlendirmeliyiz ? Bu katkı günümüzde de devam ediyor mu? Ayrıca kültürel hayatımızda tasavvuf geleneği ve Mevlevilik nasıl bir yerde duruyor size göre?
Efendim en basit bir şekliyle; Tasavvuf ham işlenmemiş olanı işlemek, en sert metaı bile ilmek, ilmek çiçek, çiçek dokumaktır.Malûm edebiyat kök olarak edebten gelir. Mevlevîlik de baştan başa edebtir. Edebi olmayanın imânıda olmaz diyen bir ulu sultanın yolunda yürümektir..İlmek ilmek, çiçek çiçek, dokunan cümle güzelliği en ulvî bir şekilde yaşamak ve yaşatabilmektir. Mûsikî ise Elestüb-ü Rabbiküm hitâbını hâlâ bu âlemde duyabilmektir. O nedenle, Mevlevîler için mûsikî bir başka duyuş, bir başka hissediştir. Burada baş kulağının sözü bile yoktur. Tasavvuf mûsikîsini en iyi derecede yansıtan, mûsikî rûhun gıdasıdır sözünü yaşanır bir hâle getiren Mevlevîlerdir. Ancak gönül kulağı açık olanlar, gönle hitâp eden sesleri sezebilir, duyabilir, bunları da çeşitli ahenk ve ritimlerde ehline sunabilir. Bu söz ille de Mevlevîlerin gönül kulağı açık mânâsına gelmemeli, fakat herkeste kabul eder ki; Tasavvûfî mûsikînin pîrânı Mevlevîlerdir. Bunun sırrı hikmeti de Mesnevî’deki çeşitli beyitlerde dile gelmiştir.
Belki günümüzde, Itriler, İsmail Dede, Zekâi Dede, Abdülbâki Nasır Dede, Rauf Yekta Bey, Ahmed Avni Konuk gibi hemen ilk aklımıza gelen bu isimler gibi mûsikîye can veren bestekârlarımız, müzisyenlerimiz kalmadı gibi görünse de, Mevlevîlik var oldukça, aynı zihniyet, aynı aşk-u muhabbet yeri geldikçe, edebiyat, sanat, mûsikî ve daha bir çok konular da maddi mânevi ülkemizin kültür ve gelişimine öncülük edecek, hem dışımızı, hem içimizi süsleyecektir.
Günümüzde tasavvûf geleneği ve Mevlevilik nasıl bir yerde duruyor sorunuza gelince:
Hz.Mevlânâ ve Mesnevî olmazsa her halde tasavvûf dünyası bu kadar câzip ve etkileyici olmazdı. Sizlere de aşikâr olduğu gibi, günümüzde Mesnevî dolayısıyla da Mevlevîlik nâ-mütenâhi olan eşsiz bir yerde duruyor. Hz.Mevlânâ, sekiz yüz yıl sonra bile ilâhi nûruyla tüm dünyayı aydınlatmaya devam ediyor.” Birileri istemese de Allah nûrunu tamamlayacaktır” âyeti gereğince dünya durdukça da bu böyle sürüp gidecektir.. Bunu başka türlü düşünmek beyhûde bir anlayış olur. Bu sözün tasdiki Mesnevî’nin ilk ön sözünde kayıtlıdır.
Sonuç itibariyle Hakk âşıklarını Mevlevîlik temsil ediyorsa, her şeyin bir başı sonu vardır ama, Hakk âşıklarına son yoktur. Onlar ezelden ebede her zaman bâki olup bu fâni dünyayı ebedi müzeyyen kılacaktır.
Mevlevilik son yıllarda ibadet ve dini pratiklerden soyutlanmış, modern bir İslam yorumu gibi algılanıyor. Neden böyle bir algı var sizce?
Efendim, Mevlevîliği İslâmiyetin dışında veya modernize edilmiş bir din anlayışı olarak kabul etmek, az evvelde arz edildiği gibi bu sadece kişinin kendi eksiği, şahsi görüş ve düşüncesidir. Elbette bunu kabul etmek mümkün değil. Akl-ı selim olan herkes bunun böyle olmadığını bilir. Mevlevîlik Hakk âşıklarının yoludur diye tekrar edip duruyoruz. Bu yolun tarifini de bir kaç cümle ile en güzel bir şekilde yine Hz.Mevlânâ dile getirmiştir: “ Aşk kelimesindeki harflerin mânası nedir biliyor musun ? Ayın harfi ibâdet ve kulluk eden. Şın harfi şükür eden. Kaf harfi ise kanâat eden demektir” Görüldüğü üzere; AŞK’ın daha ilk harfi ibâdet ve kulluğu temsil ediyor. Böylesi bir durumda hem Hakk âşık’ı olduğunu iddia edeceksin, hem de mânevî sorumlulukları heybenin arka gözüne atacaksın olur mu böyle bir şey ? Aşıklığın şiârı ibâdet ile muhabbeti birleştirmektir. Gerisi kişinin kendi kendini kandırmasından başka bir şey değildir. Tek başına ibâdet veya muhabbetle yol yürümeye çalışmak tek kanatla uçmaya benzer. Gerçek Hakk âşıkları tüm bu eksikliklerden âzâdedir. Hz.Mevlânâ bir Mesnevî beytinde: “İşin aslı cezbedir aşktır. Fakat aziz dostum, ibâdeti, çalışmayı gayreti bırakıp cezbeyi de oturduğun yerde bekleme. Cezbe kendi kendine gelmez. Gelmesi için bir gayret bir emek gerekir” Der.
Hz.Mevlânâ eline kağırt kalem almadan vezinli kafiyeli yaklaşık yetmiş bin ilâhi beyit söylemiştir. Bu yetmiş bin beyit bir cümlede özetlenecek olsa: Ben Kur’an-ın kulu kölesi Hz.Muhammedin bastığı yerin toprağıyım” beyti ortaya çıkar.
Bu çerçeveden bakılacak olursa: Ben Mevlevîyim diyen herkes gerçekten Kur’an-ın kulu kölesi Hz.Muhammedin bastığı yerin toprağımıdır ? Elbette bu soruya hiç düşünmeden hayır diyeceğim. Tıpkı her müslümanım diyen kişinin efendimizin ahlakıyla ahlaklanmadığı, onun yolunda izinde olmadığı gibi.
Fakat biz Müslümanlar her ne kadarda efendimizin yüksek ahlâk güzelliğini kendi hayatımıza yansıtmakta âciz, yetersiz, gâfil, câhilde olsak, bu durum Efendimize ve onun tebliğ ettiği ilâhi yola bir nakıslık getirmez. Güneş balçıkla sıvanmaz.
Günümüzde Mevlevîlik dünyevî bir trend, kâr kazanç haline geldi. Ben Mevlevîyim demek moda oldu. Fakat ben Mevlevîyim demekle de Mevlevî olunmaz. Maddi, mânevî, soyu sopu aşikâr, başka mezhep, meşrep ve tarike bağlı olanlar bile Mevlevîlik iddiasında bulunuyor. Eyvallah elbette Mevlevîlik kimsenin tekelinde değil, bu bir Hakk yoludur isteyen herkes o yolda yürür ve yürümelidir. Fakat, Armut elmayım diye ortaya çıkarsa bilmeyenler için bir karışıklık söz konusu. Her ikisi de çok hoş tatlı bir meyve ama, tadı, kokusu, çekirdeği, çiçeği, ağacı yaprağı hepsini bir bir hesaplayacak olsak aralarında söze sayıya gelmez farklılıklar var. Semâdan inen yağmur tanecikleri aynı temizlik ve güzellikte yer yüzüne iner. Fakat düştüğü yere göre zehir veya inci olur.
Tasavvuf ve Mevlevilik üzerine çok fazla yayın yapılır oldu. Siz bu yayınları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Efendim ne yazıktır ki; bu yayınlar içersinde az evvel sözünü ettiğimiz gibi tümüyle maddi kâr ve çıkar amaçlı içeriği çarpıtılmış eserler çoğunlukta.. O nedenle okuyucunun çok dikkatli olması, tümüyle ticari maksatla yazılmış eserlere itibar etmemesi gerekir. Efendimiz mümin uyanık olur diye buyurmuştur. Bu sözün muhatapları olan bizler ne zaman uyanık olacağız ?
Doksan altı yıllık bereketli ve feyzli ömrünü, Hz.Mevlânâ ve Mesneviye adayan Şefik Can dedemiz; Tüm yaşamı boyunca Hz.Mevlânâ’nın en doğru bir şekilde anlaşılması için gayret göstermiş; gönülden bir yakarışla her zaman şöyle demiştir: “Hz.Mevlânâ’yı sağdan soldan değil, bizatihi kendisinden öğrenin. O eserlerinde gizlidir”
Ya kendimiz, Hz.Mevlânâ’nın eserlerini temiz bir gönülle okuyup anlamaya çalışacağız, yada mânevî kimliği belli, güvenilir hüsn-ü zân sahibi hâl ehli birinin eserlerini tercih etmek mecburiyetindeyiz.
Bildiğiniz üzere günümüzde bir çok yerde çeşitli kişiler Mesnevî okuyor ve kendi anladıklarını da halka anlatıyor. Böylesi bir durumda Mesnevî, dolayısıyla da Mevlevilik doğru bir şekilde anlaşılabiliyor mu?
Efendim, Mesnevî’yi dolayısıyla da Hakk âşıklarını en derûni ve doğru bir şekilde anlayıp ifade edebilmek için de hâl ehli olmak lâzım. Hz. Mevlânâ ilk on sekiz beyitte boş yere: "Sîne hâğem şerha şerha ez firâk, Tâ bi gûyem şerh-i derd-i iştiyâk." dememiştir.
Yâni beni anlayabilmesi için, tıpkı ben gibi sinesi aşk ateşiyle delik deşik bir âşık isterim. Belki yüzlerce beyitte âşık değilsen âşıkların hallerinden bahsetme sus.. Çünkü senin nefesin son bahar rüzgarı gibi soğuk ve serttir, ağaçları sararır soldurur. Yâni insanlara zarar verir diye buyurmuştur.. Fakat bu feryadın mahiyetine kaç kişi vakıf olur. Doktorluk diploması olan herkes kalp ameliyatı yapmaya kalksa işin sonunu siz düşünün artık. Zâhirde bile her uzvun ayrı bir doktoru, ayrı bir uzmanı var. Bu nasıl olur da mânâ âleminde olmaz. Çok iyi bir göz doktoruna beyin ameliyatı yaptırmazlar, kişinin yerini ve haddini bilmesi gerekir. Eğer böyle olmasa Mevlevîlik içersinde MESNEVÎHÂN’lık diye bir kurum olmazdı. Mesnevîhân Mesevî okuyan demektir. Fakat bu zâhiri bir okuyuş değildir. Öyle olsa Kur’an okumak sünnet, fakat dinlemek farz olmazdı. Mesnevî dinle diye başlamazdı. OKU emri sadece ehline mahsustur. Buda ancak ilâhi bir emirle olur. Kişi kendi kendine oku emri veremez. Kur-an Oku emriyle başlamıştır. Mesnevî dinle. Bu iki farklı kavram arasında birbirini tamamlayan çok güçlü bir bağ var. Arabça bilmekle Kur-an, Farsça bilmekle de Mesnevî anlaşılmaz. O nedenle ki Hz.Mevlânâ bir beytinde: Büyük imamlardan Ebu Hanife hazretleri aşktan bahsetmedi. Şafiî hazretleride aşk’ı açıklamadı, hiçbir mezhep imamı aşk hakkında bir rivâyette bulunmadı. Çünkü din ilmindeki bu câizdir, şu câzi değildir münakaşasının bir sonu vardır. Fakat Hakk âşıklarının ilmine bir son yoktur der. Başı sonu olmayan sonsuz bir engin deryaya ayak ucunu değdiren kendini dalgıç zannederse elbette bazı şeyler de yeterli doğru bir şekilde anlaşılmaya bilir. Bunu da kabul etmek gerekir.
Peki tüm bu olumsuz gibi görünen ve Mevlevîliğin yeterince doğru bir şekilde anlaşılmasına engel olan davranışlar karşısında ne yapmalı ?
Efendim Hz.Mevlânâ her konuda olduğu gibi bu konuda da bizlere yol gösterip, rehberlik etmiştir. “ Karanlık karanlığını artırdığı zaman nûrda nûrunu artırmalı” der. Yapılacak tek şey gerçek nûr sahiplerinin nûrlarını artırması, yâni daha fazla bu konuda emek ve gayret sarf etmesidir. Yoksa bu durum sen ben, doğru yanlış, olur olmaz, tartışmalarıyla hallolacak bir şey değildir. Hakk âşıkları hâmûştur. Onların olduğu yerde lakırdıya yer yoktur. Söz değil hâl vardır. Edeb ve tevazûdan bahsedenler bu sözleri kendilerine sermâye değil de hâl edebilirse sorun çok daha kısa zamanda çözülecektir.
Son dönem İstanbul Mevlevileri konulu sempozyumun hangi vesileyle gündeme geldi ve bu toplantının en önemli özelliği nedir, hangi konular ve isimler konu edilecek bu toplantıda?
Efendim, Aşk’ın Sultanları Son dönem İstanbul Mevlevîleri konulu bir çalışama yapmak bendenizin çok önemli arzularından biriydi.Hz. Mevlânâ’dan günümüze kadar uzanan ve Mevlevî geleneğinde çok önemli bir makam teşkil eden Mesnevîhânlığın, yüzyılımızdaki icâzetli en son temsilcisi ve Ser-târik’i olan Şefik Can Dedemizin vuslatının beşinci yılı vesilesiyle bu niyetimiz Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla da gerçekleşmiş oldu.
Sempozyumun en önemli özelliğine gelince: Hakk ve Hakikatı, ilâhi aşk-u muhabbeti yansıtan her söz, her kelime, her eylem çok önemli ve özeldir. Fakat; “Aşkın Sultanları Son Dönem İstanbul Mevlevîleri” Sempozyumuyla, özellikle İstanbul Mevlevîhânelerinde yetişmiş veya Mevlevî kültürüyle hem-hâl olmuş, politik, ilmî, dinî, tasavvufî görüşleriyle, yaşam biçimleri ve bâkî nitelikteki eserleriyle gelecek nesillere farklı ufuklar açan Türk-İslâm Tasavvûfu’nun örnek şahsiyetlerinden bazı Mevlevî büyüklerimizin genç nesillere tanıtılması vefâ ve şükran duygularıyla yâd edilmesi en büyük amaçlarımızdan biridir. Geçmişimize ve mânevî değerlerimize karşı duyarlı ve bilinçli olmadan, geleceğimize güvenli ve sağlıklı adımlar atmanın mümkün olmadığını buyuran Hz. Mevlânâ’nın, ilâhî aşk yoluna maddî mânevî çok büyük hizmetler vermiş âbide şahsiyetlerden bazılarını, farklı yönleriyle günümüz gençlerine tanıtmak ve bu sâyede mâzimizle geleceğimiz arasında sağlam, güvenilir, kalıcı bir köprü kurmaya çalışmak, hem ülkemiz hem de geleceğimiz adına çok önemli hizmetlerden biri olacağına inanıyoruz.
Sempozyuma konu olan isimler ise:
Yenikapı Mevlevîhânesi Şeyhlerinden Osman Selâhaddin Dede (1820-1887)
Yenikapı Mevlevîhânesi Şeyhlerinden Mehmed Celâleddin Dede ( ö.1908 )
Bahâriye Mevlevîhânesi Şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede (1853-1911)
Yenikapı Mevlevîhânesi son Şeyhi Abdülbâki Dede (Baykara) (1883-1935)
Mesnevi Şârihi Amed Avni Konuk ( 1868-1938 )
Üsküdar Mevlevîhânesi son Şeyhi Ahmed Remzi Akyürek (1872-1944)
Hz.Mevlâna torunu, Postnişîn ve ilk Meclis II. Başkanı Abdülhalim Çelebi (1874-1945)
Beşiktaş Mevlevîhânesi Şeyhi ve Galata Mevlevîhânesi son şeyhi Ahmed Celâleddin Baykara (1853-1946 )
Rüfai Tarikatı Mürşitlerinden olup aynı zamanda Mesnevi’nin birinci cildini şerh etmiş. Kenan Rifai ( 1867-1950 )
Yenikapı Mevlevihânesi Mesnevihânlarından Tahirü-l Mevlevi ( Tahir Olgun ) ( 1877-1951)
Hz. Mevlâna torunu, Mevlâna Dergâhı son Postnişîni ve eski milletvekili Veled Çelebi İzbudak (1867-1953)
Hz. Mevlâna’ya olan derûni büyük aşkıyla gündeme gelen son yüzyılımızın çok önemli Mevlevi şahsiyetlerinden Yaman Dede ( 1887-1962 )
Kasımpaşa ve Bahâriye Mevlevîhânesi Mesnevîhânlarından Şeyh Midhat Bahârî Beytur (1879-1971)
Mevlâna ve Mevlevîlik Araştırmacısı Abdülbâki Gölpınarlı (1900-1982)
Mesnevinin Nahifi tercümesiyle ismi bütünleşen Hz. Mevlâna torunu Prof Dr.Amil Çelebioğlu ( 1934-1990 )
Postnişin Selman Tüzün
Hz. Mevlâna’nın 21. kuşak torunu Dr, Celâleddin Bâkır Çelebi (1926-1996)
Sertarik, Mesnevîhân, Öğretmen Albay Şefik Can (1910-2005)
Tüm bu ulu şahsiyetlerin dışında, yine son yüz yılımızda İstanbul’da Mevlevî kültürüyle yetişmiş edibler, şâirler, mûsikîşinaslarda ehil diller vasıtasıyla sese söze dökülecek, gönüllerimizi aydınlatacak inşallah.
Siz de sempozyumda Mesnevihan Şefik Can hakkında bir tebliğ sunacaksınız. Son dönem İstanbul Mevlevileri içinde Şefik Can nasıl bir kimliğe ve kişiliğe sahip, nasıl hizmetlerde bulunmuştur?
Efendim az evvelde arz ettiğimiz üzere, Şefik Can dedemiz, Hz. Mevlânâ’dan günümüze kadar uzanan ve Mevlevî geleneğinde çok önemli bir makam teşkil eden Mesnevîhânlığın, yüzyılımızdaki icâzetli en son temsilcisi ve Ser-târik’idir.
Onu tanıma lütfûna eren herkeste kabul eder ki; Tevâzu’un, hoş görünün, alçak gönüllülüğün, mütevâzılığın günümüzdeki en önemli temsilcilerinden biri, insana ve düşünceye saygının sembolü, gerçek bir Hakk âşıkıydı.Doksan altı yıllık yaşamında aldığı her nefesi, Hakka, hakikat’a, Hz.Mevlânâ’ya ve bu yolda hizmete adayarak geçirmişti. O nedenle de “HİÇ” kelimesinin ete kemiğe bürünmüş mânâsıydı.En büyük özelliği, Hz.Mevlânâ’yı dilinde söz olarak değil, canında hâl olarak yaşamasıydı. Bu âlemde çok hoş bir sâda bırakarak bâki âleme göçmeden önce Hakk âşıklarına çok önemli mânevî mirâslar bıraktı.Bunlardan en önemlilerinden biri Açıklamalı Mesnevî tercümesidir. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki, günümüzde en çok satılan dolayısıyla da okunan Mesnevî-i şerif Şefik Can dedemizin hazırladığı eserdir. Buradaki en önemli sır: Böylesine önemli bir eserin sadece ilmî bir çeviri olmayışı, her satırına, her cümlesine doksan yıllık engin bir aşk-u muhabbetin katılmasıdır. Mesnevî-i şerifte yok olmanın karşılığıdır.
Röportajı yapan: Gülcan Tezcan
Gerçek Hayat Dergisi 2010 Mayıs sayısı
3 Ağustos 2010 Salı
? Duanın değil anadile, dile bile ihtiyacı yoktur!
Dücane Cündioğlu
dcundioglu@yenisafak.com.tr03 Temmuz 2010 Cumartesi
Duanın değil anadile, dile bile ihtiyacı yoktur!
İnançlı insan, inandığı için dua etmez, bilâkis dua ettiği/edebildiği için inanır. Dahası, dua ettikçe inanır.
Ne kadar dua ederse/edebilirse o kadar inanır.
Pascal ne güzel söylemiş:
— "Agenouillez-vous, priez et vous croirez!"
Yani:
— "Diz çökün, dua edin; inanacaksınız!"
Önce secdeye kapanmayı bilmeli insan; aczini... güçsüzlüğünü... muhtaç olduğunu... yardıma değil, yaşama ihtiyaç duyduğunu... yaşamaya... ve bir gün ölmeye...
Aczini idrak, güçsüzlüğünü itiraf edebilmeli.
İnsan kendinden saklanmamalı.
***
Düşünerek inanmaz insan. Aslâ, ama aslâ bir düşünme eyleminin sonunda inancı bulmayı beceremez. Bilâkis düşünemediğinde, düşünmek kâr etmediğinde inanır. Eylediğinde yani. Eylemin içinde... yaşamın ve yaşamanın tam da içindeyken...
Belki acı çekerken, belki eğlenirken... ama her hâlukârda istemini/duasını eylemiyle gerçekleştirirken...
İnancın kökenini boşuboşuna serebral korteksin kıvrımlarında aramamalı bu yüzden! İnanç, varlığının kokusunu ancak gönül-yaşam diyalektiğinde duyurur yoksunlarına.
Anacaddelerde değil, bir arasokakta, kimbilir belki bir çıkmazsokakta...
Birdenbire engel(ler) kalkar, yol açılır, ve yürür gidersin. İnanca doğru değil, inancınla birlikte gidersin. İnanmayı, yani güvenmeyi öğrenmiş olarak gidersin.
Yapman gereken oturup düşünmek değil, yürümektir.
Yeter ki yürü, inanırsın.
Dua et, seslen, istersen sövüp say, hem de bütün öfkenle, duyar O, ve cevap verir.
İnan!
***
— "İslamiyet dahil hiçbir dine yakınlık duymadım, ama her dinin bir kültür olarak ritüelleri her zaman hoşuma gitti, her zaman takip etmek, hatta bir parçası olmak istedim." (Akşam, 28 Haziran 2010)
Oray Eğin'in bu açıklaması ne kadar düşündürücü değil mi?
Ve bir o kadar da dürüst ve samimi.
Bu açıklama, bizlere, insanın en güçlü, en derin çelişkilerinden birini gözden geçirme imkânını veriyor.
Yani inançla yaşam arasında gidip gelen bilinç sarkacının o kontrol edilmesi güç salınımını...
— "Ezan Türkçe olsaydı ve ibadete Türkçe çağrılsaydık, belki inanmamıza katkısı olmazdı ama en azından bu topraklarda bir kesimin dine bu kadar yabancı, düşman, mesafeli hatta reddeden olmasının da önü kesilirdi diye düşünmeden edemiyorum.
Açıkçası, ana dilde duayı çağdaşlık olarak da yorumluyorum ben.
İlk defa bir cenaze beni etkiledi. Ve bunda Türkçe'nin rolü büyüktü."
Meselenin siyasî cihetiyle ilgilenmiyorum. Doğrusu çağdaşlık söylemi üzerinden güncellenmiş vatandaş hâline gelmeyi de istemiyorum. Bu nedenle konunun klişelerle tartışılabilecek taraflarını ihmal edip üstüne basa basa şu kelimelerin altını çizmek istiyorum:
— ... belki inanmamıza katkısı olmazdı ama...
Sayın Eğin yanılıyorlar. Türkçe (veya Arapça) dua ve ibadetin inanmalarına katkısının olmayacağı sanısı kesinlikle doğru değildir.
İnançlı insan, inandığı için dua etmez, bilâkis dua ettiği/edebildiği için inanır. Dahası, dua ettikçe inanır. Ne kadar dua ederse/edebilirse o kadar inanır.
O duanın hangi dilde olduğu ise —duanın özü bakımından— hiç ama hiç önemli değildir.
Niçin?
Çünkü dua ve ibadet aklın değil, hislerin faaliyette olduğu zemindir. Dua ve ibadet logos'a (akla) değil, pathos'a (hisse) ihtiyaç duyar. Tutkuya. Acıya. Zevke.
Logos'un fiili değil, pathos'un infialidir dua! Bu nedenledir ki insan dua ve ibadet sırasında, hem de bir çırpıda, suje mevkiinden obje mevkiine geçer; fail iken münfail olur. Eylemi kendisini dönüştürür. Bir bakar ki inanıyor. Aklı isyan ederken, gönlü boyun eğiyor.
Duanın değil anadile, dile bile ihtiyacı yoktur.
Ağlayan, çağıran bağıran, salya sümük zırlayan bir sarhoşun, bir mecnunun dua etmek için dile mi ihtiyacı vardır?
Bazen nârâ, bazen çığlık!
İçten. Sessizce. Bazen gözyaşlarıyla. Belki nefretle, belki aşkla.
Belki dua, belki beddua.
Hepsi bu kadar!
***
Ne tuhaf değil mi, inanmak kolay sanılır. İnanmak, yani güvenmek... Oysa dünyanın en zor işidir inanmak. Nitekim "İnanmak için bir kolumu verirdim" der Cemil Meriç.
Zavallı Kafka, ne kadar da uğraşmıştır inanmak için.
Tolstoy'un veya Dostoyevski'nin o tumturaklı, o sert beyanlarına aldanmayın, sırf inanmak için yazılarında o denli radikal, o denli sekterdirler. Okurlarına sundukları onca delil, inandıklarını değil, inanmayı istediklerini gösterir sadece.
İnanan insan, tedirgin olmanın değerini iyi bilir. Bilir ki tedirginliğine, huzursuzluğuna borçludur inancını.
Mümin olmak emin olmaktır sanılır. Değildir. Mümin olmak, emin olmayı istemek demektir. Hem de iki anlamıyla: başkaları nezdinde emin olmak, ve başkalarından emin olmak...
***
İste ey talib, istersen, olursun!
Dua et, edersen, inanırsın!
İnan ey talib, inanırsan, seversin!
dcundioglu@yenisafak.com.tr03 Temmuz 2010 Cumartesi
Duanın değil anadile, dile bile ihtiyacı yoktur!
İnançlı insan, inandığı için dua etmez, bilâkis dua ettiği/edebildiği için inanır. Dahası, dua ettikçe inanır.
Ne kadar dua ederse/edebilirse o kadar inanır.
Pascal ne güzel söylemiş:
— "Agenouillez-vous, priez et vous croirez!"
Yani:
— "Diz çökün, dua edin; inanacaksınız!"
Önce secdeye kapanmayı bilmeli insan; aczini... güçsüzlüğünü... muhtaç olduğunu... yardıma değil, yaşama ihtiyaç duyduğunu... yaşamaya... ve bir gün ölmeye...
Aczini idrak, güçsüzlüğünü itiraf edebilmeli.
İnsan kendinden saklanmamalı.
***
Düşünerek inanmaz insan. Aslâ, ama aslâ bir düşünme eyleminin sonunda inancı bulmayı beceremez. Bilâkis düşünemediğinde, düşünmek kâr etmediğinde inanır. Eylediğinde yani. Eylemin içinde... yaşamın ve yaşamanın tam da içindeyken...
Belki acı çekerken, belki eğlenirken... ama her hâlukârda istemini/duasını eylemiyle gerçekleştirirken...
İnancın kökenini boşuboşuna serebral korteksin kıvrımlarında aramamalı bu yüzden! İnanç, varlığının kokusunu ancak gönül-yaşam diyalektiğinde duyurur yoksunlarına.
Anacaddelerde değil, bir arasokakta, kimbilir belki bir çıkmazsokakta...
Birdenbire engel(ler) kalkar, yol açılır, ve yürür gidersin. İnanca doğru değil, inancınla birlikte gidersin. İnanmayı, yani güvenmeyi öğrenmiş olarak gidersin.
Yapman gereken oturup düşünmek değil, yürümektir.
Yeter ki yürü, inanırsın.
Dua et, seslen, istersen sövüp say, hem de bütün öfkenle, duyar O, ve cevap verir.
İnan!
***
— "İslamiyet dahil hiçbir dine yakınlık duymadım, ama her dinin bir kültür olarak ritüelleri her zaman hoşuma gitti, her zaman takip etmek, hatta bir parçası olmak istedim." (Akşam, 28 Haziran 2010)
Oray Eğin'in bu açıklaması ne kadar düşündürücü değil mi?
Ve bir o kadar da dürüst ve samimi.
Bu açıklama, bizlere, insanın en güçlü, en derin çelişkilerinden birini gözden geçirme imkânını veriyor.
Yani inançla yaşam arasında gidip gelen bilinç sarkacının o kontrol edilmesi güç salınımını...
— "Ezan Türkçe olsaydı ve ibadete Türkçe çağrılsaydık, belki inanmamıza katkısı olmazdı ama en azından bu topraklarda bir kesimin dine bu kadar yabancı, düşman, mesafeli hatta reddeden olmasının da önü kesilirdi diye düşünmeden edemiyorum.
Açıkçası, ana dilde duayı çağdaşlık olarak da yorumluyorum ben.
İlk defa bir cenaze beni etkiledi. Ve bunda Türkçe'nin rolü büyüktü."
Meselenin siyasî cihetiyle ilgilenmiyorum. Doğrusu çağdaşlık söylemi üzerinden güncellenmiş vatandaş hâline gelmeyi de istemiyorum. Bu nedenle konunun klişelerle tartışılabilecek taraflarını ihmal edip üstüne basa basa şu kelimelerin altını çizmek istiyorum:
— ... belki inanmamıza katkısı olmazdı ama...
Sayın Eğin yanılıyorlar. Türkçe (veya Arapça) dua ve ibadetin inanmalarına katkısının olmayacağı sanısı kesinlikle doğru değildir.
İnançlı insan, inandığı için dua etmez, bilâkis dua ettiği/edebildiği için inanır. Dahası, dua ettikçe inanır. Ne kadar dua ederse/edebilirse o kadar inanır.
O duanın hangi dilde olduğu ise —duanın özü bakımından— hiç ama hiç önemli değildir.
Niçin?
Çünkü dua ve ibadet aklın değil, hislerin faaliyette olduğu zemindir. Dua ve ibadet logos'a (akla) değil, pathos'a (hisse) ihtiyaç duyar. Tutkuya. Acıya. Zevke.
Logos'un fiili değil, pathos'un infialidir dua! Bu nedenledir ki insan dua ve ibadet sırasında, hem de bir çırpıda, suje mevkiinden obje mevkiine geçer; fail iken münfail olur. Eylemi kendisini dönüştürür. Bir bakar ki inanıyor. Aklı isyan ederken, gönlü boyun eğiyor.
Duanın değil anadile, dile bile ihtiyacı yoktur.
Ağlayan, çağıran bağıran, salya sümük zırlayan bir sarhoşun, bir mecnunun dua etmek için dile mi ihtiyacı vardır?
Bazen nârâ, bazen çığlık!
İçten. Sessizce. Bazen gözyaşlarıyla. Belki nefretle, belki aşkla.
Belki dua, belki beddua.
Hepsi bu kadar!
***
Ne tuhaf değil mi, inanmak kolay sanılır. İnanmak, yani güvenmek... Oysa dünyanın en zor işidir inanmak. Nitekim "İnanmak için bir kolumu verirdim" der Cemil Meriç.
Zavallı Kafka, ne kadar da uğraşmıştır inanmak için.
Tolstoy'un veya Dostoyevski'nin o tumturaklı, o sert beyanlarına aldanmayın, sırf inanmak için yazılarında o denli radikal, o denli sekterdirler. Okurlarına sundukları onca delil, inandıklarını değil, inanmayı istediklerini gösterir sadece.
İnanan insan, tedirgin olmanın değerini iyi bilir. Bilir ki tedirginliğine, huzursuzluğuna borçludur inancını.
Mümin olmak emin olmaktır sanılır. Değildir. Mümin olmak, emin olmayı istemek demektir. Hem de iki anlamıyla: başkaları nezdinde emin olmak, ve başkalarından emin olmak...
***
İste ey talib, istersen, olursun!
Dua et, edersen, inanırsın!
İnan ey talib, inanırsan, seversin!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)