30 Nisan 2012 Pazartesi

KÜRESEL ÇEVRE SORUNLARI



İnsanlar yaşamlarını sürdürebilmek için çevredeki diğer canlıları ve cansız doğayı kullanmak zorundadır. Bütün canlı türleri için geçerli olan bu varoluş tarzı, insan toplulukları söz konusu olduğunda aşırı kullanım nedeniyle çevresel yıkım düzeyine varan sonuçlar yaratmıştır. Örneğin 3700 yıl önce Sümer kentleri aşırı sulama nedeniyle toprağın tuzlanarak çölleşmesi sorunuyla karşılaşmıştır. Benzer biçimde Platon Attika tepelerinin aşırı otlatma ve aşırı ağaç kesimi nedeniyle toprak erozyonu yaşadığını söyler (Roussopoulos, 1993, s.15-16).

Ancak bu sorunlar genellikle bölgesel sorunlar olarak kalmıştır. Doğal süreçler ve küreselleşme günümüz çevre sorunlarını bölgesel sorunlar olmaktan çıkarıp küresel çevre sorunları hâline getirmiştir. Bir bölgede meydana gelen çevre felaketi; bulutlar, rüzgar ya da yeraltı sularıyla binlerce kilometre uzaklıktaki bölgelerde de çevre yıkımlarına neden olabilmektedir. Başlıca küresel çevre sorunları şunlardır:

Asit Yağmurları: Asit yağmurları volkanik patlamalar ya da elektrik jeneratörleri, fabrikalar ve motorlu araçlarda kömür ve petrol gibi fosil yakıtların yakılmasından havaya karışan kükürt ve azotun su buharıyla birleşerek sülfürik aside ve nitrik aside dönüşerek yeryüzüne yağmur olarak inmesiyle oluşur. Asit yağmurlarının olumsuz etkileri şunlardır: içilebilir su kaynakları ve toprak kirlenir, yine asit yağmurları böcekleri ve denizlerdeki canlı türlerini öldürür, binalara zarar verir. İnsan sağlığı üzerindeki en önemli etkisi ise ana karnında bebek ölümlerine ve kanser türü hastalıkların ortaya çıkmasına neden olur.

Hava Kirliliği: Canlılar tarafından solunan havanın içine karışan, tüm canlılara ve doğal çevreye zarar veren kimyasalların, gaz ya da sıvıların içinde bulunan ve partikül denilen cansız küçük parçacıkların, mikroskopla görülebilen sağlığa zararlı küçük organizmaların canlılar ve çevre üzerinde tahribat yaratacak, hastalık ve ölüme yol açacak derecede yoğun olmasıdır.

Su Kirliliği: Göller, nehirler, okyanuslar ve yeraltı sularının insan aktivitelerinden kaynaklanan ve su kenarlarında, tabanda ve içinde yaşayan organizmalarla bitkiler için zarar görmeleridir. Su kirliliği atıkların doğrudan suya verilmesiyle oluşur.

Su kirliliğini yaratan başlıca insan aktiviteleri şunlardır: Asit yağmurları, gemi atıkları, kentlerden çıkan atık suların kanalizasyonla denizlere atılması, denize kurulan balık çiftliklerinde kullanılan yemlerin deniz tabanında birikmesi, deniz yüzeyine petrol akması, tarımda ilaçları ve kimyasal gübre.

Çevre ve Toplum
Toprak kaybı ve toprak kalitesinde azalma: Doğal afetler ve insan aktiviteleri nedeniyle bölgede yaşayan canlıların ve bitkilerin zarar görmesi, toprağın besleme gücünü kaybetmesidir. Toprak kaybı ve toprak kalitesinde azalmaya neden olan insan aktiviteleri şunlardır: Ormanların tahrip edilmesi, tarım alanlarının aşırı ekimi nedeniyle toprağın besinlerini kaybetmesi, aşırı otlatma, sulama sistemleri ve kanalizasyonla toprak yüzeyinin atılması, yeraltı sularının kendini yenilemesine izin vermeyecek derecede aşırı sondajla çıkarılması, endüstriyel atıklar, kentsel atıklar, motorlu araçlar ve yayaların toprak üzerinde yaptığı tahribattır. Bu aktiviteler toprak yüzeyindeki kaya ve toprak gibi katı maddelerin rüzgar ve suyla taşınması olarak adlandırılan erozyona, toprağın asitlenmesine, tuzlanmasına, toprak yapısının yok olmasına neden olarak üzerinde bitki ve canlıların yaşamasına izin vermeyecek duruma gelmesine neden olur.

iklim değişiklikleri: Belli bir bölgede ortalama hava sıcaklığında meydana gelen değişimdir. iklim değişiklerinin en önemli göstergeleri kutuplarda buzulların erimesi, okyanuslarda sıcak su akıntılarıyla taşınan ısının yeniden dağılımı, belirli bölgelerde yüzeye düşen yağmur miktarının azalması ve kuraklık dönemlerinin uzamasıdır.

Küresel Isınma: Yeryüzünde toprak yüzeyi ve okyanus yüzeylerinde ortalama hava sıcaklığının artmasıdır. Küresel ısınmanın başlıca nedeni insan aktivitelerinden kaynaklanan gazların oluşturduğu sera etkisidir.

Sera Etkisi: Atmosferde başlıca sera gazları olarak bilinen karbondioksit, metan, kloroflorokarbonlar ve su buharının radyasyonu emerek sera etkisi oluşturmasıdır. Doğal halde volkanik patlamalardan çıkan bu gazlardan bazıları ve su buharı belli bir ölçüde yeryüzünde sıcaklığın korunarak yaşamın devam etmesine katkıda bulunmaktadır. Ancak insan eylemleriyle sera etkisi yaparak gazların miktarındaki artış küresel ısınmanın başlıca nedeni olarak görülmektedir.

iklim değişiklikleri ve sera etkisiyle ilgili daha geniş bilgiye www.ipcc.ch adresinden ulaşabilirsiniz.

Ozon tabakasının delinmesi: Ozon tabakası kutuplar üzerinde yer alan ve güneşten gelen ve canlılar için zararlı olan ultraviole ışınlarını tutan bir tabakadır. insan aktivitelerinden çıkan kloroflorokarbonlar ozon tabakasını incelterek canlılar için zararlı ışınların yeryüzüne ulaşmasını kolaylaştırmaktadır.

Çevre sorunlarının küreselleşmesi ve yeryüzünde tüm canlı yaşamı tehdit eder hâle gelmesi son yüzyıl içinde gerçekleşmiştir. Doğanın kirliliği belli bir ölçüde temizyelebilme kapasitesi vardır. Doğal süreçler nedeniyle yukarıda sözü edilen canlılar için zararlı olaylar gerçekleşse bile, bunlar topyekün tüm canlıların yaşamını tehdit edecek ölçüye ulaşmamıştır. Binlerce yıldır insanoğlu yeryüzünde yaşamını sürdürmektedir ve doğaya zararlı aktiviteler olarak kabul edilen aktivitelerin bazılarını da sürdürmüştür. O halde son yüzyıl içinde insan toplumların ne değişmiştir de yeryüzü içindeki tüm canlılarla birlike yol olma tehlikesiyle karşılaşmıştır. Bundan sonraki bölümde çevre sorunları denilen, tüm canlı yaşamın varoluşunu tehlike altına sokan insan aktivitelerinin neler olduğu ve sorunların çözümü için neler yapılması gerektiğine dair farklı bakış açıları anlatılacaktır.

Günümüzde doğanın kirliliği emme ve temizleme kapasitesinin aşılmasının olası sonucu nedir?

İNSAN-DOĞA İLİŞKİSİNİ VE ÇEVRE SORUNLARININ NEDENLERİNİ AÇIKLAYAN YAKLAŞIMLAR

Temel Kavramlar
Çevre kirliliği ve nasıl çözülebileceğiyle ilgili farklı bakış açıları konusunda bilgi edinmek isteyenlerin karşılaşacağı en önemli sorun, çevre sorunlarıyla ilgisiz görünen ama anlamlarından çok farklı bir içerik ve kullanımla karşımıza çıkan eski kavramlar ve birbirleriyle oldukça örtüşen yaklaşımlar yığını karşısında kalma durumudur.

Bu nedenle çevresel yıkımının nedenlerini ve çözüm önerilerin açıklayan yaklaşımların sınıflandırılmasında iki ölçüt kullanılmıştır:

• Yaklaşımın dayandığı etik temel,
• Çevre sorunlarına önerilen çözümlerde toplumsal, ekonomik ve siyasal değişimi benimseme dereceleri.

Yaklaşımların daha kolay anlaşılabilmesi için öncelikle bazı temel kavramların açıklanması gerekmektedir. Bu kavramlardan en önemlileri şunlardır: çevrecilik, radikal ekoloji, antroposentrik etik ve ekosentrik etik ve habitat

Çevrecilik/Radikal Ekoloji: Sözlük anlamında herhangi bir kişi ya da canlının içinde geliştiği şartlara çevre, organizmalarla çevreleri arasındaki ilişkileri inceleyen bilim dalına da ekoloji (çevre bilim) denir (Alison, 1991, s.26). Doğa bilimlerinin bir dalı olan ekoloji doğayı kapalı bir eko-sistemler topluluğu olarak tanımlar. Eko-sistem birbiriyle bütünleşmiş ve uzun süredir birlikte yaşayabilen canlılar topluluğu ve çevrelerinden oluşur. Uzun süre yaşayabilme ve varlığını her türlü ortamda koruma özelliği, sistemin bir istikrarı olduğunu gösterir. istikrarın korunması ise türler arasındaki ve ortamdaki dengenin korunmasına bağlıdır (Vester, 1997, s.27). Radikal ekoloji, doğa bilimlerinin bir dalı olan ekolojiye normatif bir anlam katar. Yani, ekoloji biliminde kapalı bir yapı için alışılagelmiş tahmin ve değişim hesaplarının terkedilerek neyin doğru neyin yanlış olduğuna dair bir inanç, arzu edilen ve edilmeyen davranışlar hakkında bir yargı ekler. Yukarıdaki tanımlar göz önüne alındığında çevrecilik “kültürel olarak tanımlanmış sorumluluklar çerçevesinde yaşanabilir bir gelecek arayışı” (Milton, 1993, s.2) olarak tanımlanabilir.


Radikal ekoloji de çevreciliğin bu amacını paylaşır. Hem çevrecilik hem radikal ekoloji, insan eylemlerini günümüz çevre sorunları ve ekolojik yıkımın temel nedeni olarak görür. O hâlde, neden çevrecilik ve radikal ekoloji farklı ve birbiriyle çatışan iki temel çevre hareketini oluşurur? 


Aralarındaki en önemli fark nedir?
Çevrecilik çevre sorunlarının çözümü için doğaya odaklanır. Doğa, doğal bilimler aracılığıyla anlayabileceğimiz bir nesnedir. insanlar var olabilmek için doğayı kullanmak zorundadır. Çevre sorunları ise insanları doğaya yaptıkları belirli müdahaleler sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu nedenle, çevre sorunlarının çözümü için teknolojik yeniliklerden yararlanılabilir. Ayrıca doğaya zarar veren insan davranışlarının azaltılabilmesi için ikna yöntemi, hukuki düzenlemeler ve uluslararası anlaşmalarda çevre sorunlarının çözümüne önemli bir katkıda bulunabilir (Grove-White, 1993, s.19-20). Çevrecilik kendi içinde farklı gruplar barındırmaktadır. Örneğin, sürdürülebilir kalkınmacılar, eko-kalkınmacılar, yeni-mathuscular bu çevreci gruplardan bazılarını oluşturur.

Diğer taraftan radikal ekolojistlere göre insan doğa ile uyum içinde yaşamalıdır. Bu uyumun sağlanabilmesi için insanların tür olarak doğadaki diğer canlılardan üstünlüğü düşüncesinden vazgeçmesi gerekir. Doğadaki uyum insanlığın yararı ön planda tutularak göz ardı edilmemelidir. Günümüzdeki ekolojik yıkımın nedeni hem genel olarak hem de bireysel düzeyde insan eylemleridir. Doğadaki uyum yararına eko-sisteme zarar veren tüm politikalar, planlar ve kurumlar kaldırılmalıdır (Bramwell, 1989, s.16). Radikal ekoloji hareketi de kendi içinde farklı yaklaşımları barındırmaktadır. Örneğin, derin ekolojistler ekolojik yıkımdan tüm insanlığı sorumlu tutarken, sosyal ekolojistler tüm insanlığın değil, belirli sosyal kategorilerin
çevre kirliliği ve doğadaki dengenin bozulmasına neden olan davranışlarda bulunduğunu savunur.

Çevrecilikle Radikal Ekoloji arasındaki en önemli fark nedir?

Antroposentrik Etik/Ekosentrik Etik: Felsefenin bir dalı olan etik, insanların yaşamlarını nasıl sürdürmeleri ve ne yapmaları gerektiğiyle ilgili ahlaki ilkeler ve değerlerle ilgilenir. Çevre etiği ise bu ilke ve değerlerin insan-doğa ilişkisine uyarlanmasıdır. Çevre etiği içinde farklı yaklaşımlar bulunmaktadır. Geniş bir yelpaze sunan Çevre etiğinin iki ucunda antroposentrik etik ve ekosentrik etik yer alır. Antroposentrik etiğe göre insanlar kendilerini doğada yaşayan diğer canlılardan üstün kılacak eşsiz özelliklere sahiptir. insan-olmayan doğa insanların kullanımı için vardır. insanların çevreye veya çevrede yaşayan diğer canlılara karşı herhangi bir etik sorumluluğu bulunmamaktadır. Tek sorumluluk ancak doğanın diğer insan kullanıcılarının kullanım haklarına duyulan saygıdır. Doğa mekanik bir yapı oluşturur ve ortaya çıkan çevre sorunları ister biyolojik ister psikolojik olsun teknolojinin kullanımıyla çözülebilir. Tek tanrılı dinlerde Yaradılış öyküsü antroposentrik etiğin en saf ve etkin hâliyle gözlendiği alandır. Yaratılmışların hiyerarşisinde insan-olmayan doğa en alt basamakta yer alır ve insan kullanımı için yaratılmıştır. Din, antroposentik etik vasıtasıyla doğanın sömürüsünü meşrulaştırır (Merchant, 1992, s.70-74). Ekolojik yıkım küresel bir sorun haline geldiğinde doğal çevrenin korunması ile ilgili tüm öneriler önem kazanmaya başlamıştır. Etkin bir sosyal kurum olarak din de “Halifelik” kavramıyla antroposentrik bakış açısını terk etmeden söz konusu sorunlara kendi çözüm önerilerini getirmiştir.


Diğer taraftan ekosentrik etik evreni de içine alan bütüncül bir yaklaşım sunar. ister canlı ister cansız olsun tüm varlıkların doğuştan gelen bir öz-değeri vardır. Bu öz-değer doğrultusunda tüm yaşam formlarının eşit derecede yaşama ve kendini gerçekleştirme hakkı vardır. Sözü edilen bütüncül metafiziğin temelinde tüm varlıkların ve herşeyin birbiriyle bağlantılı olduğu varsayımı yatar. insanlar ve insan olmayan doğa bütünün parçalarını oluşturmakla birlikte, bütün parçaların toplamından daha farklı bir yapıdır. Bu yapı içinde bilgi birikimsel ve deneysel değil, bağlamsal ve sezgiseldir (Naess, 1973, s.95-99). Bu iki tür bilgi arasındaki farkı şu örnekle açıklayabiliriz: Bir çiçek hakkında bilgi edinmek istediğimizde, o çiçeği koparıp mikroskop altında yapısını incelemek, yapraklarını ya da tohumlarını saymak, nasıl ve neyle beslendiğini açıklamak, gelişimsel süreçlerini incelemek birikimsel ve deneysel bilgi alanına girer. Diğer taraftan çiçeğin bulunduğu toprakla, çevresindeki diğer bitkilerle, hayvanlarla ilişkisini ve evrende varlıklar zinciri içindeki yerini anlamaya çalışmak bağlamsal ve sezgisel bilginin kullanılmasıdır. Ekosentrik etiğin temelini tıpkı antroposentrik etikte olduğu gibi din oluşturmaktadır.

Ortaçağ Hıristiyan Kozmolojisi birbirine bağlı varlıklar zinciri kavramıyla ekosentrik etiğin temelini oluştururken aynı zamanda varlıklar hiyerarşisi kavramı ve insan-olmayan doğayı bu hiyerarşinin en altına yerleştirerek de antroposentrik etiğin temelini oluşturur. Ekosentrik etiğin yeniden doğuşu 18. ve 19. yüzyılda endüstrileşme karşıtı olarak Avrupa’da ortaya çıkan romantizm ve Amerika’da ortaya çıkan aşkıncılık akımlarıyla olmuştur.

Habitat: Bir organizmanın yaşadığı ve geliştiği yer olarak tanımlanabilir. Bu yer hava, su ya da toprak üzerinde olup her zaman sınırlı fiziksel bir bölgeyi işaret eder. Çevre terimi habitatla karşılaştırıldığında habitat tamamen fiziksel bir bölgeyi işaret ederken, çevre insan toplulukları da dahil olmak üzere bu toplulukların içinde geliştiği şartları açıklamak için de kullanılır.

Bu bölümde günümüzde çevre hareketinin içinde yer alan farklı grupların ve bakış açılarının sınıflandırılmasında çevrecilik/radikal ekoloji ayrımı göz önüne alınacaktır. Ayrımın en önemli noktası çevre sorunlarına çözüm önerilerin de yer alan sosyal, ekonomik ve siyasal değişimin derecesidir. Çevrecilik yaklaşımları altında en fazla taraftar bulan Yeni-Mathusculuk, Eko-kalkınma ve Sürdürülebilir Kalkınma yaklaşımları verilecektir. Radikal Ekoloji yaklaşımları olarak da Derin Ekoloji, Sosyal Ekoloji ve Ekofeminizm anlatılacaktır.

Çevrecilik Yaklaşımları
Çevrecilik yaklaşımları genel olarak ekonomik stratejiler olarak adlandırılabilir. Kapitalist üretim tarzını, endüstrileşmeyi, ekonomik kalkınma kavramını, insan-doğa ilişkisinin toplumsal ve ideolojik yapısını sorgulamaz. Çevreci yaklaşımlara göre insan-doğa ilişkisi antroposentrik etik temelinde gelişir. Çevresel yıkımın etkilerinin azaltacak ekonomik ve siyasal tedbirlerin hem küresel düzeyde yıkımı önleyeceği hem de kalkınmanın devam edebileceğini savunur. Başlıca çevrecilik yaklaşımları Yeni-Mathusculuk, Eko-kalkınma ve Sürdürülebilir Kalkınmadır.

Yeni-Malthusculuk: Çevreciliğin düşünsel temelini oluşturan Malthus’un tezine göre yeryüzündeki nüfus artışı ile yiyecek üretimindeki artış arasında orantısız bir ilişki bulunmaktadır. Diğer bir deyişle, yiyecek üretimindeki artış oranı nüfus artışından çok daha yavaş olmaktadır. Yeni-Malthuscular bu orantısız ilişkinin teknolojik genişleme, mineral kaynakların tüketimi ve kirlilik çeşitlerinin oluşturulması ile dünyanın üzerindeki nüfusu besleme, kirliliği emebilme kapasitesi ve mevcut tüketim tarzı arasında olduğunu belirtiler (Mellos, 1988:15). Bu yaklaşım beraberinde nüfus artışını sıfırlama konusunda ‘ortak karar’a dayanan ‘ortak baskı’ tedbirlerinin alınmasının gerekliliği tartışmalarının başlatmıştır (Hardin, 1968:1244-47).

Yeni-Mathusculuğun baskıcı önlem önerilerine getirilen eleştirilerin başında, çevre problemlerinin teknik problemler olarak değil, ekonomik ve toplumsal problemler olarak ele alınmasının gerekliliğidir. Örneğin, III.Dünya ülkelerindeki yiyecek kıtlığının fiziksel problemler değil, toplumsal ve ekonomik bağlamda oluşan problemler olarak ele almak gerekir (Mellos, 1988:47,50).

Eko-Kalkınma: Mevcut ekonomik kalkınma modelleriyle varoluşu sürdürmenin imkansızlığı üzerindeki görüş birliği, mevcut problemlere alternatif ekonomik, toplumsal ve siyasi yaklaşımların ortaya çıkmasına yol açtı. Bu yaklaşımlardan biri de Eko-Kalkınma’dır. 1972 yılında Stockholm’de düzenlenen insan Çevresi Konferansının genel sekreteri Maurice Strong tarafından ortaya konulan Eko-Kalkınma yaklaşımı bir dizi deneysel araştırma yazılarından oluşmaktadır. Çevre Problemlerinin nedenleri yerine etkileri üzerine odaklanır. Merkezileşmiş ekonomik ve siyasi gücün dünyayı zenginler ve fakirler olarak ikiye böldüğünü, toplumsal eşitsizliğin çevresel yıkımı ve doğal kaynakların tükenmesine neden olduğunu belirtir(Mellos, 1988:301).

Toplumsal eşitsizliğin neden olduğu çevresel yıkım insanların doğal kaynaklarla doğrudan ilişkisine bağlıdır (Dalby, 1998:301-303). Doğal kaynaklarla kurulan ilişkiye göre iki temel insan grubu vardır: Eko-sistem insanları ve biyosfer insanları. Yerel doğal kaynaklar üzerinde yaşayan ve bunları yaşamlarını sürdürmek için kullanan insanlar “eko-sistem insanları” olarak adlandırır. Eko-sistem insanları varolabilmek için doğrudan bu kaynaklara bağımlıdır. Ekonomik eylemleri yerel ticaretle sınırlı olduğundan doğal afetlere, çevresel yıkıma, toprak kalitesinin düşmesine, yerel hayvan nüfusunun azalmasına karşı varoluşları savunmasız kalır.

Doğayı romantikleştirmeden yaşamlarını doğal kaynaklar üzerinden sürdürürler ve doğal çevrelerindeki biyoçeşitliliği desteklerler. “Biyosfer insanları” ise uzak mesafelerden kaynakları getirtebilecek ekonomik güce sahiptir. Gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkelerin elit tabaka insanları bu sınıflandırma içinde yer alır. Ekonomik güçleri yiyecek ve diğer ürünleri küresel düzeyde uluslararası ticaretle sağlamaya imkân tanır. Biyosfer insanları kaynakların tükenmesi ve atıkların yarattığı kirliliğin olumsuzluklarından uzak kalabilme gücüne sahiptir. Biyosfer insanlarının ekonomik güçleri eko-sistem insanlarının yerel ticaretlerinin yerini alır. ihtiyaçlarını karşılamak için kurulan tarım sanayileri yerel insanları şehirlere ya da nadir ormanların bulunduğu ve tarımı desteklemeyen bölgelere göçe zorlar. Bu toprakların kullanımı hakkında yeterli bilgi, ekonomik ve toplumsal destekleri olmadığından sonuçta ekolojik yıkıma neden olurlar. Şehirlerde ise gecekondu bölgelerine yerleşerek daha da yoksullaşarak biyosferik ekonomik sisteme bağımlı olarak yaşamlarını sürdürmeye çalışırlar.

Eko-Kalkınma yaklaşımı dört temel noktada eleştirilir: 1. Üretimi ve tüketimi tek ve farklılaşmamış bir eyleme dönüştürür ve toplumsal ilişkiler bağlamından çıkarıp doğrudan doğa ile ilişkili olarak görterir (Mellos, 1988:61). Ayrıca insanın ekonomik davranışlarında devletin rolünü göz ardı eder. 2. insanları küresel düzeyde kır/kent ayırımına göre değerlendirerek gelişmekte olan ülkelerdeki insanların özel şartlarını göz ardı eder. 3. Hem gelimiş ülkelerde hem de gelişmekte olan ülkelerde ırk, toplumsal cinsiyet ve etnik ayrımcılığı dikkate almaz. 4. Gelişmiş ülkelerdeki kentsel alan ile gelişmekte olan ülkelerdeki kentsel alanlarların tek
ortak özellikleri tüm dünyadan tüketim maddelerini alabilme ayrıcalığı olarak gösterir.

Bunun dışına yaşam kalitesi açısından büyük farklılıklar gösterdiğini göz ardı eder.
Sürdürülebilir Kalkınma: 1987 yılında Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonunun
yayınlanan raporu, Eko-Kalkınma yaklaşımının eleştirilen yönlerini değerlendirmeye alan bir yaklaşım sergiler. Brundtland Rapor’u olarak da bilinen bu raporda mevcut ekonomik kalkınma stratejileri ‘sürdürülemez’ olarak tanımlanır ve gelecek kuşakların ihtiyaçlarının da göz önünde bulundurarak oluşturulan çözüm önerileri ‘sürdürülebilir kalkınma’ başlığı altında sunulur (Ortak Geleceğimiz, 1987:71).

Raporun ana fikri mevcut kalkınma stratejilerinin gelişmekte olan ülkelerde yoksulluğa, gelişmiş ülkelerde de kirlilik ve çevresel yıkıma neden olduğudur. Gelişmiş ülkelerdeki sanayi atıkları insan ve diğer canlı türlerinin yaşamlarını asit yağmurları, ozon tabakasının delinmesi ve bazı türlerinin tamamen yok olmasına neden olarak tehdit etmektedir. Bu nedenle kirlilik yaratan etmenleri önlemek ve kontrol altına almak gerekmektedir. Diğer taraftan gelişmekte olan ülkeler, gelişmiş ülkelerin kalkınma stratejilerini uygulayamayacaklarını bilmelidir. Çünkü artık
dünyanın taşıma kapasitesi batı tarzı kalkınmadaki yenilenemeyen enerji kaynaklarının sınırsız kullanımını destekleyemeyecek durumdadır. Ancak insanlık kalkınmayı belirli sınırlar içinde yine de sürdürebilecek durumdadır. Bu sınırlar teknoloji kullanımının yaygınlığı, doğal kaynakların kullanımda toplumsal örgütlenme, insan eylemlerinin biyosfer üzerindeki etkileri ve kirliliğin doğa tarafında emilme kapasitesine bağlı olarak düzenlenir. Gelişmekte olan ülkeler batı tarzı kalkınmayı sürdürmeye devam ederlerse kitlesel yoksulluk kaçınılmazdır. Sürdürülebilir kalkınma birikim için değil, yalnızca insan ihtiyaçlarını karşılamak için olduğundan gelişmekte olan ülkeler için bulunmaz bir fırsattır.

Gelişmekte olan ülkelerde kalkınma için nüfus artışı kilit konumdadır. Fazla nüfus, kaynaklar üzerinde baskı yaratır ve yoksulluğu beraberinde getirir. Ayrıca mevcut ekonomik kalkınma stratejileri gelişmekte olan ülkelerdeki yerel eko-sistemlerle uyumlu geleneksel yaşam tarzlarını da yok etmektedir.

Sürdürülebilir kalkınma geniş bir yelpazede yer almaktadır. Bunun anlamı çevrenin korunması için yalnızca ekonomik değil, toplumsal ve siyasi kalkınma da gerekmektedir. insan ihtiyaçlarının alanını genişletmek insan Hakları Beyannamesinde belirtilen her birey için asgari düzeyde yaşam, sağlık ve refah standartlarının sağlanması, yeterli yiyecek, giyecek, sağlık hizmeti ve sosyal güvencenin sağlanması demektir. Sürdürülebilir kalkınmanın amaçlarının ve sürdürülebilir yaşam tarzının gerçekleşebilmesi için geniş ölçekli katılım desteklenmelidir. Sağlıklı bir çevre için etkin vatandaşlık, eğitim ve çevresel yönetim gereklidir. Amaç, tüm uluslar
için ekonomik kalkınma hedeflerinden vazgeçmeden eko-toplumlar yaratmaktır. Sürdürülebilir Kalkınma iki noktada eleştirilir:

• ‘Sürdürülebilirlik’ kavramının esnek ve muğlak bir kavramdır. Kapitalist üretim tarzı içinde sürdürülebilir kalkınma ekonomik ve ekolojik değil, ideolojik ve siyasi bir sorundur. Mevcut kapitalist üretim tarzında sürdürülebilir kalkında sürdürülebilir kapitalizm anlamına geleceğinden kısa vadede sürdürülebilir kapitalizm imkansızdır (O’Connor, 2000:18).

• Ülkelerin gelişmişlik düzeylerine göre önerilen çözümler, gelişmiş ülkelerin
lehine, gelişmekte olan ülkelerin aleyhinedir (Aslanoğlu, 1994: 38-43). Sürdürülebilir
kalkınmada gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler için ayrı ayrı tanımlanan hedefler, gelişmiş ülkelerin kapitalist kalkınma sırasında tükettikleri doğal kaynaklar yerine, gelişmekte olan ülkelerdeki kaynaklardan yararlanmak, bu ülkelerdeki kaynakların kirlenmesini ve tükenmesini engellemeye çalışmak olarak anlaşılabilir. Bu bağlamda Aslanoğlu’na (1994) göre Sürdürülebilir  Kalkınma Batı ayrıcalığının sürdürülebilirliğidir.

Radikal Ekoloji Yaklaşımları
Bu bölümde ele alınan radikal ekoloji yaklaşımları hem antroposentrik hem de ekosentrik etik temelli olabilir. Ancak ortak yaklaşımları, çevre sorunlarına önerilen ekonomik stratejilerin, kısa vadeli teknolojik ve politik çözümlerin yeterli olmadığını, sorunların ancak radikal bir toplumsal, siyasal, ekonomik ve ideolojik yapılanma öneren çözümlerle ortadan kaldırılabileceğini savunur. Bu bağlamda kapitalizm, endüstrileşme, hiyerarşi, ataerkillik ve din ideolojisi eleştirilir. Başlıca
radikal ekoloji yaklaşımları; Derin Ekoloji, Sosyal Ekoloji ve her ikisini de eleştiren Ekofeminizm’ dir.

Derin Ekoloji: Günümüzdeki Derin Ekoloji hareketinin kökleri 18 ve 19. yüzyılda Avrupa ve Amerika’da endüstrileşme karşıtı olarak ortaya çıkan romantizm ve aşkıncılık akımlarına dayanır. Romantizm, edebiyat, müzik, resim ve drama alanlarında artistik ve entellektüel bir akım olarak doğmuştur. Toplumdaki maddi değişimlere tepki gösterir. Romantiklere göre maddi değişim sürecinde kentler, nüfusun yoğunlaştığı ve yalnızca kırsal kesimin ürünlerinin tüketildiği alanlar olarak görülür. Eski toprak aristokrasisinin yerini yeni burjuvazi almış ve kentler yıkım alanlarına dönüşmüştür. Eski toprak aristokrasisi kendini endüstrileşmeyi
reddeden romantiklerle bağlantılandırır. Endüstrileşmeyle birlikte oluşan yeni toplumsal düzende burjuvazi bilimsel bilgi düzen, otorite, akılcılık ve Aydınlanma felsefesiyle özdeşleştirilirken eski toprak aristokrasisi materyalizmin reddi formunda burjuvaziye ve onun temsil ettiği herşeye baş kaldırır. Bilimsel bilgi ve mantığa karşılık sezgisel bilgi ve duygusallığı insanoğlunun en önemli ve değerli yönü olarak görürler.

Diğer taraftan Amerikan Aşkıncılığı, Yeni Dünya’nın fethi ve medenileştirilerek cennet bahçelerini yeryüzünde kurmak için vahşi doğanın tahribatına karşı çıkarlar. Endüstrileşme, teknoloji ve bilimsel bilgi karşıtlığıyla kendilerini Avrupa romantiklerine yakın bulurlar. Amerika’da Burrough, Muir, Thoreau, Emerson insandoğa ilişkisinin romantik-aşkıncı kavramsallaştırılmasının öncüleridir (Pepper, 1988, s.76-81); Worster, 1990, s.6-17).
 insan-doğa ilişkisinde ekosentrik etiğin ilkelerini benimseyen derin ekolojistler göre ekolojik yıkımın nedeni insan eylemleridir. Bu yıkımdan belli bir grubun eylemleri değil, insanlığın tamamı sorumludur. Oysaki ekolojik enge ve diğer türlerin yaşamı insan toplumundaki ekonomi ve ideolojiden daha önemlidir. Çevreciliğe alternatif olarak kabul edilen derin ekolojinin hedefi sosyo-ekonomik ve politik yapılarda kökten bir değişimin gerçekleşmesidir. Derin ekolojinin sekiz temel ilkesi vardır. Bu ilkelerden üç tanesi insan-doğa ilişkisini ele alır. Beş tanesi ise insan toplumlarının temelini oluşturması istenen ilkelerden oluşur (Naess, 1973,s.95-99).


 Bu ilkeler:
1. insan ve çevresiyle ilgili ilişkisel, bütüncül bir imaj yaratmak,
2. insanlar da dâhil olmak üzere tüm yaşam formlarının eşit öneme sahip olduğunu anlatan biyosferik eşitliği kabul etmek,
3. insan ve diğer yaşam formları arasında mücadele değil, ortak-yaşam ve ortak-varoluşu gerçekleştirmek,
4. Sınıfsız bir toplum yaratmak,
5. Çevre kirliliği ve kaynakların tükenmesiyle mücadele etmek,
6. işin parçalanması yerine iş bölümünü gerçekleştirerek toplumlarda ekonomik, kültürel ve teknolojik çeşitliliği geliştirmek ve bunların bütünleşmesini sağlamak,
7. Siyasi yönetimde yerel otoriteleri güçlendirme, merkezsizleştirme ve ekonomik açıdan kendine yeterliliği sağlanmak,
8. Bilimsel değil sezgisel bilgiye dayalı ekolojik bilgiyi geliştirmektir.


Sosyal Ekoloji: Sosyal ekoloji radikal ekoloji hareketindeki temel bölünmelerinden biridir. Barry Commomer, Andre Gorz ve John Clark ekolojik problemlere Marksizm ve Sosyalizmin bakış açısından yaklaştıkları için kendilerini sosyal ekolojist olarak adlandırırlar; ancak sosyal ekoloji adı orjinal olarak eko-anarşizmden geliştirilerek Murray Bookchin tarafından kullanılmıştır.
Derin ekolojiden farklı olarak sosyal ekoloji antroposentrik etiğin ilkelerini benimser. Rasyonal ve bilimsel düşünceyi savunur. Sosyal ekolojiye göre günümüzdeki ekolojik sorunların nedeni kapitalizmin hiyerarşinin yer aldığı insan topluluklarında üretim araçlarını tahakküm araçları olarak kullanmasıdır. Kapitalizmin mentalitesi doğayı yalnızca insan tüketimi ve üretimi için gerekli olan bir kaynak olarak görür. Kapitalizm yaşam tarzı haline geldiğinde yalnızca ekonomi olmaktan çıkar, büyü ya da öl mentalitesi ve pazarın kaosu toplumun tüm yönlerine etki eder. Hiyerarşik bir toplumla birleştiğinde kapitalizmin mentalitesi doğanın insan tarafından sömürüsünü meşrulaştırır. Ekolojik yıkımı durdurmak ve insanın doğa üzerindeki hâkimiyetini yok etmek için önce insanın insan üzerinde hâkimiyetini yok etmek gerekir (Bookchin, 1988, s.71).
  
Ekolojik sorunları çözmek ve ekolojik açıdan dengeli bir toplum yaratabilmek için eko-topluluklar oluşturulmalıdır. Bu toplulukların oluşturulması sırasında toprağın ekolojisi dikkate alınmalıdır. Merkezsizleştirme, yerel yönetimlere ağırlık verme, topluluk içinde yüz yüze ilişkileri güçlendirme, gündelik yaşamda işin dönüşümlü olarak yapılması, toprak yönetiminde ekolojik çevreyle insan yerleşimi arasında dengenin sağlanması, insan ihtiyaçlarının insancıllaştırılarak yaratıcılık ve yaşama en yüksek değerin verilmesi, fosil yakıtlarla diğer enerji türlerinin dengeli bir biçimde kullanılması, orta ölçekli tarım işletmelerine önem verilmesi, tarımsal ürün çeşitliliğinin sağlanması, teknolojik olarak hem endüstriyel makinaların hem de zanaatkar araçlarının bir arada kullanılması, üretimde miktara değil kaliteye önem verilmesi sosyal ekolojinin ekolojik açıdan ideal insan topluluklarının oluşturulması için ortaya koyduğu ilkelerdir.

Ekofeminizm: Çevre yaklaşımları adı altında toplanabilecek tüm farklı görüşlere en güçlü muhalefet çevre sorunlarına feminist bakış açısı getiren Ekofeminizm’ dir. Ekofeministler çevre sorunlarını kadın sorunları olarak görürler. Çünkü kadınlar çevre kirliliği nedeniyle yaşamları ve doğurganlıkları tehlikede olduğunda bile çocukların, hastaların, yaşlıların bakımı ve sorumluluklarını yerine getirirler.

Ekofeministlere göre bireysel olarak erkekler değil ama ataerkillik kadın ve doğa arasında ilişki kurarak her ikisini de tahakküm altına alır ve sömürür. Bu kadın sorunlarının ve çevre sorunlarının temelinde ataerkil ideoloji yatmaktadır. Hem antroposentrik hem de ekosentrik etiği reddederek kadınsı değerlerin yüceltildiği bir ‘ortaklık etiği’ önerirler (Merchant, 1995, s.xix).

Ortaklık etiği ne insan ihtiyaçlarını herşeyin üzerinde tutar ne de insan ihtiyaç ve çıkarlarını ikincil konuma düşürür. insan toplulukları ile insan-olmayan topluluklar arasında dinamik bir ilişki vardır. Doğa insanları yok edebilme ve insanlar olmadan da evrilme ve gelişme potansiyeline sahiptir. Buna karşılık insanlar doğa ve kendilerini bilim ve teknoloji ile yok edebilme gücüne sahiptir. Öyleyse, insanlar doğa ile kurdukları ilişkide kendi temel ihtiyaçlarını karşılarken, doğadaki diğer varlıkların da yaşamlarını sürdürmelerine izin vermelidir.

Ekofeminizm kendi içinde farklı yaklaşımlar sergiler. Birinci grup ekofeministler, kadın-doğa ilişkisinin köklerinin kadının biyolojik ve psikolojik özelliklerinde yattığını savunur. Çevre sorunlarının çözümü için kadınsı değerleri yücelten, yeryüzü tinselliğine dayalı yeni bir din anlayışı önerir. ikinci grupta yer alan ekofeministler, kadın-doğa ilişkisini ve çevre sorunlarını daha çok sosyal ekoloji çerçevesinde değerlendirirler. Kadınların erkeklerden farklı biyolojik ve psikolojik özellikleri olduğunu kabul etmezler. Kadın ve doğanın ikili sömürüsünün maddi temellerini ortaya koyabilmek için ideolojik yapılanmaların ve toplumsal süreçlerin incelenmesi gerektiğini savunurlar. Birinci ayırımda yer alan Ekofeministleri kadın tinselliğine kuvvetli vurguları ve geleneksel cinsiyet rollerini pekiştirici yaklaşımlarından dolayı eleştirirler. Üçüncü grupta yer alan ekofeministler, birinci ve ikinci gruptaki ekofeministleri beyaz, ortasınıf, kentli batı kadının doğa ile olan konumuyla ilgilendiği söyleyerek eleştirilirler. Üçüncü grup ekofeministlerin diğer ekofeministlere yönelttiği eleştiriler şu şekilde sıralanabilir (Agarwal, 1992, s.122-123):

1. Kadınların tek kategori olarak ele alırlar. Kadınlar arasındaki sınıf, ırk, etnik köken ve bunun gibi farklılıkları görmezler. Böylece kadınların konumlarında etkili olan diğer tahakküm şekillerini göz ardı ederler.

2. Kadınların ve doğanın tahakküm altına alınmasını yalnızca ideolojik olarak ele alırlar. Ekonomik avantaj ve politik güce dayanan bu tahakkümün maddi kaynağını ihmal ederler.
  
3. Kadınların ve doğanın tahakkümünü ideolojik olarak değerlendirirken dahi ideolojik yapılanmanın üretildiği toplumsal, ekonomik ve politik yapılar konusunda çok az şey söylerler.

4. Kadınların doğa ile olan maddi ilişkisini (toplumsal cinsiyet temelinde oluşan iş bölümünün kadınlar için belirlediği evin yiyecek, giyecek ve yakacak temini sağlama) değerlendirirken bu kadınların ve diğerlerinin sözü edilen ilişkiyi nasıl düşündüklerini dikkate almazlar.

5. Kadın-doğa ilişkisini değiştirilemez ve değişmez dişi bir öz anlayışına bağlayarak doğa, kültür, toplumsal cinsiyet ve bunun gibi kavramların tarihsel ve toplumsal olarak nasıl yapılandırıldığını, farklı kültür ve zamanlarda nasıl farklılaştığını göz ardı ederler.

Ekofeminizmin diğer çevre yaklaşımlarına getirdiği eleştiriler nelerdir?


TÜRKiYE’DE ÇEVRE SORUNLARI
Ekonomik Gelişme, Kentleşme ve Çevre Sorunlarının Ortaya Çıkışı
Türkiye’de çevre kirliliğinin artması ve ekosistemin bozulmasına neden olan yapısal faktörler batılı ülkelerdeki gelişmelere benzer bir yol takip etmiştir. Batı tarzı ekonomik kalkınma için endüstrileşmenin desteklenmesi, yüksek kentleşme oranı ve bu gelişmelere paralel olarak ilerleyen tarım politikaları genel olarak Türkiye’deki çevre sorunlarının temel nedenlerini oluşturur.
Tarihsel olarak Türkiye’deki çevre sorunları incelendiğinde, 1923 öncesi dönemde, oldukça ilkel olan Osmanlı endüstrisi yiyecek ve tekstil ürünlerinde yoğunlaşmıştı. I.Dünya Savaşı sırasında uluslararası ticaret önündeki engeller istanbul’da milli kapitalizmin ortaya çıkmasına yol açtı. Kırsal Anadolu başkenti beslemek için yiyecek üretmeye başladı (Boratav, 1988, s.19-24). O dönemde meydana gelen en önemli çevre yıkımları, anlatılan nedenlerden dolayı erozyon ve aşırı otlatmadan kaynaklanan toprak kaybıydı. Döneme ait çevre konularına duyulan ilgi,
günümüzde kaynakların akılcı kullanımını hedefleyen ilgiden farkılılk gösteriyordu.
Çevre sorunları başkentin sorunlarıydı. istanbul Belediyesi tarafından kentin çevre planlamasıyla ilgili düzenlemeler yapıldı (Ziyaoğlu, 1971; Akad, 1992, s.151 aktaran Dinçer, 1996, s.86). II. Meşrutiyet sırasında çevre sorunları yeni kurulan partilerin konut sorunları ve çevre sağlığı politikaları yoluyla yavaş yavaş ilgi alanı oluşturmaya başladı (Öz, 1989, s.30 aktaran Dinçer, 1996, s.86).
1923-1950 yılları arasında endüstri devlet tarafından desteklenirken tarım ekonomik
kalkınmanın itici gücünü oluşturuyordu. Savaştan sonra yalnızca endüstriyel
kalkınmada değil tarımda da yavaşlama görüldü (Boratav, 1988, s.39-84). Savaş sonrası ekonomik gelişmelere paralel olarak 1945-1950 yılları arasında hızlı bir kentleşme başladı. Ulusal savunma sorunlarının savaş sonunda azalmasına rağmen insanlar kentlere göç etme eğilimi gösterdiler (Keleş, 2000, s.41-42). Bu dönemde çevre konularına duyulan ilgi oldukça sınırlıydı. Hükümete bağlı olmayan bazı organizasyonlar kaynakların akılcı kullanımı, doğanın korunmasıyla ilgili çevre hareketi oluştursalar bile, temel olarak bu hareket elitist bir karakter taşıyordu. Dönemin esas ilgi konusu devlet politikaları ve halkın sosyo-ekonomik sorunlarıydı.
Bunun nedeni çevre sorunlarının henüz acil çözüm gerektiren bir durumda olmamasıydı (Dinçer, 1996, s.87).

1950-1960 yılları arasında başlıca ekonomik tercihler savaş sonrası dönemin uluslararası politikalarına göre belirlendi. Bazı sektörlerde önemli değişimler meydana geldi. Tarımda mekanizasyona geçildi ve yine bu yıllarda hızlı kentleşme gerçekleşti (Boratav, 1988, s.86-107; Dinçer, 1996, s.87).

Türkiye’de hızlı kentleşme; itici, çekici ve dönüştürücü faktörler nedeniyle çevre kirliliğinin en önemli kaynağı hâline gelmiştir. Hızlı kentleşmeye yol açan itici faktörlerin başında tarımda düşük üretim seviyesi, düşük tarımsal gelir, bazı bölgelerde toprak sahipliğinin dengesiz dağlımı ve tarımda mekanizasyon gibi değişen şartlar gelir. Ulaşımın gelişmesi kentlere göçü destekleyen dönüştürücü faktör olarak fabrikalardaki yeni iş olanakları ve hizmet sektörünün gelişmesi de hızlı kentleşme için çekici faktörler olarak görülebilir. Ayrıca hızlı kentleşme yalnızca yeni iş olanakları nedeniyle gerçekleşmemiştir. Eğitim ve sağlık hizmetlerinden daha fazla yararlamak isteği ve boş zaman aktiviteleri için merkezlere yakın olma isteği de hızlı kentleşmeye yol açmıştır (Keleş, 2000, s.53). Diğer taraftan kentlerde yaratılan yeni iş olanaklarının yetersizliği kentlere göçü engellememiş ve kentlerin dış mahallelerinde kırsal kesimle güçlü bağları bulunan, yaşamlarını kazanmak için marjinal sektörde çalışan yeni bir alt sınıfın da oluşumuna yol açmıştır (Boratav, 1988, s.106-107). Kaçak yapılaşma nedeniyle kenti çevreleyen bölgelerde çevre yıkımları meydana gelmiştir.

Bununla beraber, Türkiye’de hızlı kentleşme yalnızca sosyal ve ekonomik şartların değişmesiyle kendiliğinden meydana gelen bir olgu değildir. Aynı zamanda hükümet politikalarıyla da desteklenmiştir. 1963-1967 Birinci ve 1968-1972 ikinci Beş Yıllık Kalkınma Planlarında kentleşmenin desteklenmesi hükümet politikası olarak ele alınmıştır. 1973-1996 yılları arasında temel amaç kentleşmenin desteklenmesi yerine kentlerde yaşam standardının yükseltilmesi olmuştur. 1996-2000 Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planında ise metropollere hızı göçün yavaşlatılması hedeşeyen politikalar benimsenmiştir (Keleş, 2000, s.54-59).

Diğer taraftan, 1970’lerde Avrupa ve Amerika’da çevre konularına gösterilen ilgiye paralel olarak Türkiye’de de çevre konusuna gösterilen ilgide hafif bir artış meydana gelmiştir. Türkiye’nin üye olduğu uluslararası organizasyonların anlaşmaları çerçevesinde ve 1972 Stockholm Konferansından sonra çevre konuları belli bir düzeyde devlet tarafından desteklenmeye ve medya aracılığıyla kamunun bilgisine sunulmaya başlanmıştır (Dinçer, 1996:85).
1980 sonrası dönem çevre konularıyla ilgili olarak devlet tarafından hukuki ve politik eylemlerin gerçekleştirildiği dönemdir. Çevre korumayla ilgili maddeler 1982 Anayasasında yer almış ve 1983’de çevre koruma ve yönetimiyle ilgili Çevre Kanunu çıkmıştır. Bu kanuna göre çevre korumayla ilgili önlemler ekonomik kalkınma hedeşeriyle uyumlu olmalıdır (Dinçer, 1996:90,92). 1991’de ise Çevre Bakanlığı kurulmuştur.

Diğer taraftan, 1985’den sonra çevreci grupların halkın dikkatini çekmek ve hükümetleri çevreyi kirletenlere karşı önlem almaya zorlamak için yaptıkları eylemler artmıştır. 1987 yılında Yeşil Parti kurulduysa da 1988’de kapatılmıştır. Böylece çevre konularını siyasi platforma taşıma ve halkın dikkatini çekmek imkânları daralmıştır.

Kentleşme ve Batı tarzı ekonomik kalkınma Türkiye’de çevresel yıkıma neden olan faktörlerden yalnızca ikisini oluşturmaktadır. Diğer faktörlerin neler olduğunu anlamak için çevre sorunlarının gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler açısından gösterdikleri farklılıkları incelemek gerekir (Aslanoğlu, 1994). Gelişmiş ülkeler açısından çevre sorunları endüstriyel kirlilik, katı atıklarıdaki artış ve sınırsız tüketim olarak görülürken gelişmekte olan ülkeler için bu sorun açlık, yoksulluk, aşırı nüfus, toprağın eşitsiz dağlımı ve doğal kaynakların tükenmesi olarak ortaya çıkmaktadır. Gelişmiş ülkeler için çevre sorunları endüstrileşmiş ve gelişmiş olmanın sonuçlarıdır ve dünya artık gelişmekte olan ülkelerin gelişmiş olanların yollarını takip
ederek kalkınmasını kaldırabilecek durumda değildir. Gelişmekte olan ülkeler açısından ise sorun hâlâ gelişmekte olmanın getirdiği bir sonuçtur ve gelişmiş olanların yolunu takip ederek gerçekleşecek olan kalkınmadan sonra yok olacaktır.
Türkiye’de çevre konularına duyulan ilgi gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında oldukça zayıf kalmaktadır. Çevre sorunlarına gösterilen ilginin bir göstergesi olarak çevreyle ilgili protestolar, çevre koruma yasaları ve hükümete bağlı olmayan çevre organizasyonlarının kurulması büyük ölçüde uluslararası anlaşmalardan etkilenmiştir.

AÖF üniversitesi yayınlarından

25 Kasım 2011 Cuma

Kavramlar

Modernizm, Aydınlanma döneminde ortaya çıkan temel inanç, değer ve varsayımları ifade eder ve gelecek hakkında iyimserdir.  Bilime, teknolojiye, ilerlemeye inanır ve güvenir. Gerçek, güzellik ve ahlak gibi konularda birçok insanın üzerinde insanın üzerinde uzlaşabileceği standartlar olduğunu ileri sürer.

Postmodernizm ise gelecek hakkında kötümserdir, tarihin belirli bir doğru üzerinde ilerlediğine inanmaz  ve gelişme anlayışını reddeder. Sürekli ve hızla değişen, bölünmüş, kaos içinde ve karmaşık bir toplumsal dünya anlayışına sahiptir. Sosyolojiye Giriş sh.20

25 Ağustos 2011 Perşembe

Çağlar Keyder – “Toplumsal ve Ekonomik Boyutlarıyla Dünyada Değişim”

http://www.ekopolitik.org/public/printnews.aspx?id=4511

Çağlar Keyder – “Toplumsal ve Ekonomik Boyutlarıyla Dünyada Değişim”

1947 yılında İstanbul’da doğdu. İlk ve orta öğretimini İstanbul’da tamamladıktan sonra ABD’de lisans ve doktora eğitimi gördü. 1969 yılında ODTÜ Ekonomi Bölümü’ne asistan olarak girdi. ODTÜ’deki öğretim üyeliği 1982’ye kadar devam etti. Bu tarihten sonra New York Eyalet Üniversitesi Binghamton Kampüsü’nde Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi oldu. Halen Binghamton’da ve 1994’ten beri Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyeliği yapmaktadır. Türkiye Bilimler Akademisi üyesi olan Çağlar Keyder, Oxford, Chicago, California ve Washington Üniversiteleri’nde de değişik dönemlerde ders verdi. Keyder’in ilk kitabı 1976 yılında Birikim Yayınları’ndan yayımlanan Azgelişmişlik, Emperyalizm ve Türkiye’dir. 1978 yılında İngiltere-Fransa Karşılaştırmalı 19. Yüzyıl İktisat Tarihi (P.K. O’Brien ile beraber) adlı kitabı, 1982’de ise Dünya Ekonomisi İçinde Türkiye, 1923-1929 (Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1993) başlıklı tezi yayımlandı. 1987 yılında Verso Yayınları tarafından State and Class in Turkey adlıyla yayımlanan kitabının Türkçesi 1989’da Türkiye’de Devlet ve Sınıflar adıyla İletişim Yayınları’ndan çıktı. 1975 ile 1985 arasında tarımsal yapılar ve dönüşümler üzerine bir dizi makale yazmış, yine bu yıllarda Osmanlı toplumsal yapısı üzerine çeşitli çalışmalar yapmıştır. 1993’te yayımlanan Ulusal Kalkınmacılığın İflası (Metis Yayınları, 1993) adlı kitabında global dönüşümler ve bu dönüşümlerin Türkiye’ye etkileri incelenir; 1999 yılında basılan derlemesi İstanbul: Küreselle Yerel Arasında (Metis Yayınları, 2000) ise aynı dinamiklerin kentsel etkilerini çözümlemeye yöneliktir. Küreselleşme sürecini anlatan makalelerini topladığı kitabı Memalik-i Osmaniye’den Avrupa Birliği’ne adıyla İletişim Yayınları’nca 2003 yılında yayımlanmıştır.

Çağlar Keyder: Krizle ilgili neler söylendiğine bakıp, onları toparladığımız vakit büyük bir resim ortaya çıkacaktır. Bu resim görülüp, işleyiş anlaşıldıktan sonra geleceğe dönük değişim de biraz olsun algılanabilir.

“Kriz” çokça kullandığımız bir kelimedir. 5 veya 10 yıllık belli periyotlarda yaşanan sorunları nitelendirmek için genellikle kriz kelimesini kullanırız. Kriz konusunun iktisat bilimi içerisinde de ayrı bir yeri ve önemi vardır. Fakat, son zamanlarda gündeme gelen “kriz” kelimesi belli periyotlarla yaşanan emlak veya envanter krizinden öte, daha etraflı ve niteliksel bir değişimi ifade etmek için kullanılıyor.

Niteliksel değişimi ifade eden bu tür “kriz”ler çok sık yaşanmadığı için, bunlar geçmişte yaşadığımız “1930 Buhranı” ile kıyaslanmaktadır. Bu tür nadir yaşanan krizlerin en büyük özelliği çok boyutlu olmalarıdır. Yani sadece ekonomik değil aynı zamanda sistemin, ideolojik ve hegemonik yapının çöktüğü bir krizdir. Fakat bu krizin daha da önemli bir özelliği vardır. Tanınmış bir tarihçi olan Niall Ferguson, geçenlerde Financial Times’ta çıkan bir makalesinde bu krizle birlikte Batı’nın çöktüğüne ve yeni küresel merkezin, güç odaklarının Çin ve Uzak Asya’ya doğru kaydığına değindi. Hâlbuki bu akademisyen krizden önceki dönemde Amerikan İmparatorluğu’ndan bahsediyordu. Öyle bir kriz yaşıyoruz ki 500 yıllık bir dönemin kapanışı gündeme gelebiliyor.

Bunun dışında hepimizin bildiği gibi küresel ısınma merkezli yoğun bir tartışma ortamı da mevcut. Bu tartışmaların bir kısmı toplum ile doğa arasındaki ilişkilerin yeniden düzenlenmesi ekseninde gerçekleşiyor. Sosyal bilimciler arasında dünyadaki kaynakların, iklimlerin, doğanın değişmeyen şeyler olduğu kabul edilir. Bundan ötürü olaylar analiz edilirken doğadaki olaylara atıfta bulunulmaz. Küresel ısınma ile birlikte sosyal bilimciler arasında da doğa olaylarına karşı bir bilinç oluşuyor ve olaylar sadece insan veya toplum faktörüyle değil, aynı zamanda doğadaki değişimler göz önüne getirilerek ele alınıyor. Tüm bunlardan da anlaşılacağı gibi tarih yazımını etkileyecek ciddi bir sistemsel kırılmanın eşiğindeyiz. Dolayısıyla bu yaşananlara kriz denilmesi gayet normaldir.

Ekonominin ne olduğu ve toplum yapısının bu ekonomik sisteme göre nasıl şekillenmesi gerektiğine dair, 1970’lerden bugüne kadar gelen bu denge yalpalanmaya başladı. 1945’ten sonra başlayan ve 70’lerin bir bölümüne kadar hâkim olan Fordist ekonomik form içerisinde belli bir sermaye ve emek barışı sağlanmış, devlet Keynesyen bir tarzda ekonomiyle güçlü bir ilişki biçimine girmiş, gelir dağılımını iyileştirmeye dönük hamleler atılmış, çalışma hayatını iyileştirmeye yönelik politikalar sayesinde refah devleti dediğimiz bir sistem ortaya çıkmıştır. Bu Fordist denge sayesinde hemen hemen herkes orta sınıf dediğimiz yapı içerisinde başarılı bir şekilde tüketime dâhil olmuştur. Bu ekonomik modelin Türkiye’deki yansıması ulusal kalkınmacılık şeklinde olmuştur.

Yukarıda sözüne ettiğimiz model 1970’lerde çatlamaya başladı. Nitekim 1970’lerde dünya kapitalizminin ortaya çıkmasına yönelik olarak, özellikle Amerika’daki sermayedarlar bütün bu Fordist denklemin ortaya çıkardığı maliyetlerden hoşlanmamaya ve Amerika’nın sınırlarının dışına çıkmaya çalışmaya başladılar. Amerika’daki sermayedarlar, kapitalistler, sanayiciler şunları söylemeye başladılar; ‘işçileri çok fazla kayırıyorsunuz, sendikalara gereğinden fazla yüz veriyorsunuz, ücretler çok yükseldi, ayrıca bizden çok fazla vergi alıyorsunuz, aldığınız vergileri de gidip işe yaramayan insanlara dağıtıyorsunuz. Ayrıca bizim üzerimizde çok fazla denetim var; burada doğayı korumak gerekiyor, şurada da tüketiciyi korumak gerekiyor, bu ürünler kullanılır, şunlar kullanılamaz vs.’ Bütün bunlar şu sonucu çıkarıyor; artık bizim sermayemizi Amerika’da sanayiye yatırmamızı hiçbir şekilde özendirmeyen bir sistem var ortada.

Dolayısıyla bunu değiştirelim, değiştirmezsek artık yatırım yapmayacağız. Yatırımı gidip Avrupa’da yapacağız veyahut başka türlü kullanacağız parayı. Bu tepki, bildiğimiz gibi Amerika’da siyasi bir değişime yol açtı, 1980’den itibaren Keynes ve Fordistçi sistemi reddeden yeni bir akım çıktı ve iktidara geldi. Ronald Reagan’ın başkan olmasıyla beraber, onun gibi düşünen iktisatçılar da hâkim olmaya başladı. O sıralarda neo-liberal insanlara Nobeller verildi, iktisat bilimi değişti ve şunu söylemeye başladı: ‘Gelirleri eşitlemeye çalışmak’. Keynesci sistem iktisat için oldukça kötüdür, çünkü sermayedarları böyle bir duruma sokar, onlar da yatırım yapamazlar. Dolayısıyla biz istihdamı büyütmeye çalışmayı unutalım, geliri dağıtmaya çalışmayı tek bir nokta üzerinde toplayalım; o nokta da kapitalistleri hoş tutmak olsun.
Kapitalistleri hoş tutunca yatırım yaparlar, yatırım yapınca da istihdam oluşur, istihdam ortaya çıkınca da gelir kendiliğinden dağılır. Dolayısıyla tek şeye bakmamız gerekir; yatırımı nasıl maximize edeceğiz? Tabi bu domestik anlamda yerel ekonomiler ve toplumlar çerçevesinde böyle olurken, bir yandan dünyadaki tek kapitalist pazarın, tek kapitalist yatırım sahasının oluşmasını isteyen bir projede de vardı. Onunla beraber Amerikan sanayisi, kendini Japonlar ve Avrupalılarla rekabet halinde bulmaya başladı.

Amerikan kapitalistlerin buna tepkileri şuydu; ‘madem onlar gelip bizim pazarımızı elimizden alıyorlar, biz de onlarla rekabet için dünyaya yayılalım’. Küreselleşme Amerikan şirketlerinin rekabete girme çabasıdır aslında. Dünyada, bizim gibi ülkelerde ulusal kalkınmacılık vasıtasıyla ortaya çıkan bir sanayi potansiyeli, işçi sınıfı, bir alt yapı söz konusuydu. Dolayısıyla Amerikan sermayesi bunları nasıl devreye sokarız, diye düşünmeye başladı. Devreye sokmak da bu ülkelerin açılmasını sağlamakla oldu.

Açılmasını sağlamak da, işte bizim çok yakından tanıdığımız krizler, krizlerin sonunda IMF’nin devreye girmesi, IMF’nin devreye girmesiyle de zorunlu olarak bir takım açılmaların; ticaret açılması, sermayenin girişini kabullenmek, yeni kuralları kabullenmek, yeni yasaların ortaya çıkması vs. devreye girmesi anlamına geldi.

Küreselleşmeyi teknolojinin mahsulü ya da kendiliğinden olan bir şey gibi görmek yanlış. Küreselleşmeyi belli aktörlerin, özellikle Amerikan şirketlerinin, Amerikan kurumları ve Amerikan devleti vasıtasıyla bütün dünyayı tek bir kapitalist pazarda bütünleştirmeye çalışması projesi olarak görmek gerekir. Bir yandan küreselleşme, bir yandan da daha önce sözünü ettiğim ülkenin içinde Keynesçiliğe, denetime, sendikalara karşı olan olay. Çünkü küreselleşme varsa, dönüp devlete diyorsunuz ki; ‘sen beni çok fazla denetlemeye çalışırsan ben de Meksika’ya giderim, Kore’ye, Hindistan’a yatırım yaparım’.

Diğer taraftan da sendikalara diyorsunuz ki; ‘siz benden çok fazla ücret isterseniz aynı şeyleri başka yerlerde yaparım’. Dolayısıyla birden bire sermayenin göreli konumu gerek devlete karşı, gerek işçiye karşı oldukça güçlendi; bu çok güçlenmenin adı da neo-liberalizm dediğimiz olay. Bir şekilde sermaye artık eskiden yapamadığı şeyleri yapabilmeye başlıyor, eskiden gidemediği yerlere gitmeye başlıyor, tabi bunun neticesinde de giderek daha iyi duruma geliyor. Dolayısıyla ortada yaratılan değerden, eskiye nazaran çok daha fazla pay almaya başlıyor.
Bu Fordist sistemin ya da Türkiye gibi yerlerdeki ulusal kalkınmacı sistemin yavaş yavaş değişmesi, sonunda küresel anlamda tek bir kapitalist ekonominin oluşmasını sağlayan bir şey. Küresel anlamda tek bir ekonomi oluştuğu zaman, bunun içinde sermaye güçlenirken, biraz önce söylediğim nedenlerden dolayı, karşısında durabilecek güçler de giderek zayıflıyor. Böyle bir ortamda ‘çok hızlı yükselen bir kar haddi’ , ‘çok hızlı bozulan bir gelir dağılımı’ gibi sorunlar ortaya çıkmaya başlıyor.

Bu olayı sadece ulusal olarak, Amerikan ekonomisinin içinde çok hızlı bozulan bir şey olarak görmeyelim, aynı zamanda şöyle düşünün; küreselleşme giderek eskiden bu işle hiç ilişkisi olmayan insanların değer yaratmasını ve o değerin küresel ekonominin parçası olmasını sağlıyor. Kim bu değer yaratan insanlar? Ayda 60 $ aylığı olan Filipinli kızlar ya da 100$ aylığı olan Çinli, üç ay önce köylü olan insanlar. Yani öyle bir durum ortaya çıkıyor ki, eskiden ayda 1000 $ ücreti olan işçilerin yaptığı şeyler, şimdi 100 $ ücreti olan işçiler tarafından yapılmaya başlanıyor. Bir değer muhasebesi yaptığınız takdirde, ortaya çıkan değerleri yaratan insanların aldıkları gelir çok daha düşük, eskiye nazaran. Gelir dağılımı meselesine baktığımız zaman artık sadece işçilerin durumlarını kaybetmeleri ya da devletin artık daha az vergi alma meselesi değil, aynı zamanda dünyanın içindeki gelir dağılımının da bozulması.

Bu Marksist ekonomi, politikte klasik bir eksik tüketim senaryosu. Çünkü kullanılan argüman şu; eğer gelir dağılımı bozulursa, yani kar sermayedarların elinde çok fazla kalırsa ve bu işçilere yeteri kadar dağıtılmazsa, o zaman onların ürettiği malı kim satın alacak? Olayı biraz daha aritmetik olarak düşünecek olursak; geliri düşük olan insanlar gelirlerinin %100’ünü harcarlar. Gelirleri yüksek olan insanlar gelirlerinin çok daha azını, sadece %’60’ını, %’50’sini tüketirler. Dolayısıyla geliri o şekilde dağıttığınız takdirde, tüm üretim tüm gelire eşit olduğu için, gelirlerinden daha az tüketim yapan insanlara, gelirlerinden çok daha azını vererek oldukça zenginleştirmiş oluyorsunuz.

Onlar ne yapacak bu parayı? İdeal olarak, standart ekonomi teorisinde şöyle bir şey vardır; alırlar bu parayı, %’60’ını, %’50’sini tüketirler, geriye kalanıyla da yatırım yaparlar. Ama yatırım yapmaları için, yaptıkları yatırımla üretilen ürünün tüketileceğini varsaymaları lazım. Ama ortada tüketim yoksa onlar da yatırım yapmayı reddediyorlar.

Bunun da bir çözümü var klasik teoride; alırsınız o parayı, yeni yeni kapitalistleşen ülkeye yatırırsınız. Gelişmiş ülkelerin önlerinde bu kadar çok sermaye olduğu bir durumda, yeni kapitalistleşen ülkelere net olarak sermaye yatırımı yapmaları gerekir. İngiltere yaptı bunu 19. yüzyılda, Fransa yaptı. Gittiler Amerika’ya; Amerika yeni gelişen kapitalist bir ülkeydi. Dolayısıyla bu konjonktürde bakıyorsunuz tam tersi olmaya başlamış. Bırakın Amerikan sermayedarlarının net olarak başka bir yere yatırım yapmasını, onun yerine dışarıdan Amerika’ya yatırım yapılmaya başlanmış mesela. Eksik tüketim eğiliminin ortaya çıktığı bir durum: Giovanni Arrighi’nin ‘Uzun 20. yüzyıl’ diye bir kitabı var, orada çok iyi anlatılır, çünkü bu sözünü ettiğimiz dinamik 12. yüzyıldan beri oluşagelmiş bir dinamiktir.

Eksik tüketim krizinin başlaması noktasında ellerinde çok fazla gelir biriken bu sermayedarlar, yatıracak yer bulamayınca paralarını finansa çevirmeye başladılar. Yani gerçek yatırım yapmıyorlar, onun yerine spekülatif sanat tabloları satın alıyorlar, spekülatif kağıt hisse senedi, bono vs. satın alıyorlar. Yani ekonominin normal gidişatına nazaran, oransız bir finansallaşma söz konusu oluyor. Oransız finansallaşma şu demek; insanlar paralarını yatıracak bir yer bulamadıkları için, hızlı dönebilecek finansal araçlara para yatırırlar. İstanbul’a bakarsanız bu çok açık görünüyor; insanlar spekülasyon uğruna her yerde kuleler dikmişler. Nasıl olmuş bu olay? Çok ucuz paralar gelmiş, çok ucuz fonlar gelmiş, menkul yatırım ortaklıkları ortaya çıkmış vs. ondan sonra da ortaya bir spekülatif “balon” çıkmış.

Spekülatif balonlar birçok yerde, gayrimenkulde de ortaya çıkabilir, çünkü insanlar içinde oturmak için değil, hemen çevirmek için satın alıyorlar. Sanat piyasasında çıkabilir, hisse senedi piyasasında çıkabilir, derivative piyasasında çıkabilir, bir sürü yerde spekülatif balonlar ortaya çıkabilir. Nitekim bu sözünü ettiğim konjonktürün son aşamasında 2000’lerden bu yana, bu spekülatif balonlar sürekli büyüdüler. 2008’e balonların patlama noktasına geldiğimizde, bu spekülatif balonlar o kadar büyüktü ki artık finansal kağıtların değeri dünya gelirinin toplamının 8-10 misline kadar artmıştı. Bu çok saçma bir durum; tahmin edersiniz ki bu spekülatif kağıtları alan insanlar buradan bir gelir bekliyorlar.

Diyelim ki çok az, örneğin %1 gelir bekliyorlar, %1 gelir bekleseler dahi dünya gelirinin 3’te-4’te birinin bu kâğıtlara kar olarak geçmesi gerekir. Tabi aslında böyle bir şey yoktu; bu kâğıtlara para yatıran insanlar bu kâğıtların değerleneceğini umuyorlardı, onlardan bir getiri beklemiyorlardı. Kâğıtların değerlenmesi de ancak daha fazla insan piyasaya girerse mümkün olur, yani bildiğimiz ‘saadet zinciri’ olayı. Daha fazla insan kâğıtlara para yatırırsa kâğıtların fiyatı artar, ama daha fazla insan derse ki ne yapıyorum ben, bu kâğıtlar bu kadar etmez, bu kâğıtları topladığımız zaman bu şirketin tüm varlığının 100 misli anlamına geliyor, aslında normal olarak 10 misli olması lazım, bunun farkına vardıkları anda olay çözülmeye başlıyor. Bir noktada balonun şişmesi devam etmiyor.

Bu finansallaşma meselesini bu şekilde büyüten iki ayrı dinamik var; bu dinamiklerin bir tanesi biraz önce söylediğim. Yani insanların elinde o kadar çok para var ki ne yapacaklarını bilemiyorlar, yatıracak yer yok; dolayısıyla diyorlar ki bunu böyle finansa koyalım. İkinci dinamik biraz daha ilginç; çünkü özellikle bu her zaman böyle olmamış tarihte, ama içinde olduğumuz krizde olmuş; ‘eksik tüketim’ olayı, bir yandan insanların elinde yeteri kadar gelir yok dolayısıyla reel manada tüketim yapamıyorlar, bir yandan da onları tüketim yapmaya özendirecek bir sürü insan var.

Böylece onlara çok ucuz miktarlarda, kolay borç verilmeye başlanıyor. Yani kredi dediğimiz olay, biliyorsunuz kredi aslında tüketici kredisi veya mortgage meselesi tarihte çok rastlanılan şeyler değildirler. Yani ben çok iyi hatırlıyorum bundan 30 sene önce ev almak için elinizde bir valizle para götürürdünüz ve öyle alırdınız evi. Şimdi öyle değil. Şimdi bankaya gidiyorsunuz, bankadan ayda bilmem yüzde 1 ile 1.5 ile borç alıyorsunuz vs. 1970’de, 1980’de Türkiye’de kredi kartı diye bir şey yoktu. Şimdi Türkiye’de 40- 50 milyon kredi kartı var, insanların, herkesin cebinde kredi kartları 3’er, 4’er tane.

Şimdi bu ne demek? Bu demek ki eksik tüketim durumlarında aslında yapay olarak, talep üretmeye yönelik bir kredi patlaması da oluyor. Dolayısıyla bu kredi patlaması biraz önce söylediğim balonu şişiren faktörlerden bir tanesi. Yani balonu şişiren şeylerden bir tanesi de ortada bu krediyi almak isteyen insanların olması. Şimdi tabi bu son gördüğümüz balonun özelliklerinden biri şuydu; biliyorsunuz esas balonun patlaması ipotek piyasası ile oldu Amerika’da, mortgage olayının çözülmesi olayı.

Bankalar gidiyorlardı hiç olmayacak, geliri olmayan insanlara ipotek veriyorlardı. Yani adamın işi yok, işi olsa da diyelim ayda 1.500 dolar 2000 dolar kazanacak, siz ona ev kredisi veriyorsunuz ve size her ay 2.000 dolar geri vereceğini düşünüyorsunuz, olacak iş değil. Ama şimdi bu işi yapıyordu bankalar, çünkü ellerinde o kadar çok para vardı ki demin bahsettiğim nedenlerden dolayı, bu parayı harcamak mecburiyetindeler. Şimdi o parayı alıyorlardı ve kredi olarak veriyorlardı ondan sonra, o alan insanların onlara verdiği kâğıtları, imzaladıklarını paketleyip başka bankalara satıyorlardı. O başka bankalar da bunları paketleyip başka bankalara satıyorlardı.

Bu arada ortaya sigorta şirketleri çıkıyordu, sigorta şirketleri de bu borcun geri ödenip ödenmeme ihtimaline karşı sizin riskinizi satın alıyordu. Ondan sonra size verdiği garanti sigortasının riskini satın alan başka sigorta şirketleri vardı. Böyle böyle ancak tabi dünya gelirinin 7-8 katı kağıt ortaya çıktı. Bir insan ipotek alıyordu bir ev karşılığında, ki o da saçma sapan bir ipotekti, sırf onun sırtından olayın 8-10 misli kağıt ortada dolaşmaya başlıyordu. Şimdi bu tabi olacak bir şey değil ve bunu söyleyen çok oldu; bu iş böyle yürümez, bu kâğıtların geri ödenmesi söz konusu, bu kadar çok finansal asset ortalıkta dolaşırsa bu bir noktada patlayacaktır falan…

Hakikaten de bu bir saadet zinciriydi ve saadet zinciri bir süre sonra kopar. Öyleyse saadet zinciri sadece bir-iki adamın oluşturduğu bir şey değil, bütün finansal sistem saadet zinciri. Özetlersem şimdiye kadar söylediklerimi; Fordist sistem bittikten sonra ortaya neo-liberal sistem çıktı ve neo-liberal sistem küreselleşme ile beslenen bir sistemdi. Bunun ortaya çıkması ile muazzam bir gelir dağılımı bozukluğu söz konusu oldu. Benim dediğim gibi sadece ülkeler içinde değil, dünyanın artık tek bir ekonomi olduğunu göz önüne alırsanız, bir dünya sorunu.

Dünyada gelir dağılımı bozukluğunun ortaya çıkardığı finanssallaşma da bir noktada patlamaya mahkûmdur. Bu bir dönemin bitmesine işaret eder. Krizler aynı zamanda karar anlarıdır. Kriz bir şeyin bittiğini ve yeni bir takım fırsatların ortaya çıktığını ve bunların içinden bir tanesinin, bazılarının ön plana çıkacağı bir dönemdir.

Mesela şu anda bu kriz dönemi şuna işaret ediyor: Neo-liberal sistem dediğimiz olay bitmiştir, dolayısıyla yeni bir şey ortaya çıkacaktır ama ne çıkacak tabi tam olarak bilemiyoruz, çünkü bu sene olacak bir şey olmayabilir. Bu kriz döneminde 5 sene de sürebilir. Nitekim mesela şimdiki Amerikan yönetimi, krize yol açan denetimsizliğin sürmesi için büyük gayret sarfediyor. Bunu değiştirmeye, yeni denetim mekanizması getirmeye, bankalar üzerinden finans kurumlarını kontrol etmeye hiç niyetleri yok. Biliyorsunuz, bu olayın sorumlularını getirdiler Beyaz Saraya koydular, dolayısıyla oradan da ümit yok. Bu önümüzdeki 6 ay içinde çözülür, yeni bir sistem oturur demek imkânsız, yok böyle bir şey.

İkincisi de; aynı olayın diğer yönü olan küreselleşme. Küreselleşme de acaba neo-liberalizm gibi çöktü mü, bitti mi bundan sonra daha farklı olacak mı diye sorulabilir, çünkü küreselleşmeyle neo-liberalizm beraber gelmişlerdi. Bu konuda bir şey söylemek daha zor, çünkü küreselleşme çok boyutlu bir olay. Bu çok boyutlu olayı sadece ekonomi perspektifinden, sadece sermaye-işçi dengesi açısından görmek yanlış olur.

Küreselleşme muhtemelen çok farklı şekillerde devam edecektir. Bu krizin içinden ekonomik anlamda birtakım mücadelelerin çıkma ihtimali var tabi ki, Amerika ve Çin’in bir ekonomik savaşa girme ihtimali var, ama bu illa küreselleşme bitti demek olmayabilir, çünkü küreselleşme her ne kadar siyasi, toplumsal bir çözüm ise de, 80’lerde ortaya çıkan bir çözüm ise de küreselleşmeyi alttan destekleyen çok şey var. Teknoloji var, internet var, yeni kültürler var, bir sürü olaylar var ve bu olayların kolay kolay bitmesi söz konusu değil. Küreselleşme lafının çok fazla yorumu var, ekonomik anlamda bildiğimiz şekilde küreselleşme, yani sermayenin ticaretin bu kadar serbest olduğu ortam bitebilir, ama bu küreselleşmenin bittiği anlamına gelmez.

1945 sonrasında, Amerika hiç tartışılmayan bir şekilde hegemon devlet oldu. Kapitalist dünyanın bütün kurumlarını, bütün ideolojisini Amerika saptıyordu, Amerika’dan yayılıyordu her şey. Bu olay tabi son krizle beraber çözülmeye başladı. Şöyle ki; Amerika küreselleşmeyi ve neo-liberalizmi bütün dünyaya mal etmeye çalışıyordu 1980’lerde. Çok meşhur Washington uzlaşması dediğimiz bir olay var biliyorsunuz. Bu olay aslında şunu söylüyordu; bakın, aslında dünyada tek bir ekonomik sistem olmalı, o da benim sistemim.

Dünya özellikle 1990’da Sovyetler birliği yıkıldıktan sonra, rakip hiçbir şey yok, liberal ekonomi tek modeldir, medeniyet budur, tek model çerçevesinde olacaktır artık her şey. Dolayısıyla kimse buna yeni alternatif getiremez. O dönemde tarih de bitti, bundan böyle tartışacak bir şey kalmadı, tek model-tek denge etrafında şekillenecek bir dünyadan bahsedilmeye başlandı. Bu olay son krizle beraber bitmekle kalmadı, aynı zamanda krizden çok farklı şekillerde etkilenen ülkeler ortaya çıktı.

En çok etkilenenler, Washington uzlaşmasına en çok inanmış ülkelerdi: Amerika ve İngiltere. Avrupa nispeten daha az etkilendi, çünkü Avrupa bütün bu retoriğe rağmen, bütün bu ideolojiye rağmen refah devletinden vazgeçmemişti; hiçbir zaman gelir dağılımı Amerika’daki kadar bozulmadı. En başarılı ülkeler neo-liberalizmi zımnen de olsa reddetmiş ülkeler, bunun başında Çin geliyor. Ama Çin ile birlikte Asya’daki birçok ülke devleti de çok ufaltıp, denetimden vazgeçip, devletin ekonomi ile ilişkisinden vazgeçti. Tam tersine en başarılı olan ülkeler reddetmişler bu ideolojiyi. Öyle bir durum çıktı ki, şimdi artık Amerika’nın kalkıp da tek yol vardır demesine imkân yok.

Öyle bir noktaya geldik ki, artık küreselleşme devam edecek, ama o küreselleşme içinde herkesin ayrı bir modeli olma ihtimali çok yüksek. Buradan şunu anlamak gerekiyor artık hegemonya dediğimiz olay tek odaklı olmayacak. Herkesin farklı bir modeli olacaksa, herkesin farklı bir yöntemi olacaksa ekonomisiyle, toplumuyla ilişki açısından, devletler daha fazla işin içinde olacaklarsa, o zaman tek yol dediğimiz olay artık geçerli değil. Dolayısıyla hegemonya olayı çok büyük sorun olmaya başladı.

Hegemonya olayının sorun olması bir taraftan iyi, çünkü ülkeler kendi kültürleri, kendi taleplerine göre dışarıdan fazla baskı olmadan bir takım yöntemler bulacaklar vesaire. Ama bir taraftan da, tabi hegemonyasız bir dünya çok tehlikeli bir dünya olabilir. Kaotik bir dünya olabilir, ekonomik savaşların olduğu bir dünya olabilir, başka tür savaşların olduğu bir tür dünya olabilir. Hegemonya’nın ikna edici tarafının işlemediği, hegemonya’nın kurum boyutunun işlemediği dönemde, askeri güç çok ön plana çıkabilir. Askeri gücün ön plana çıkması da, biliyorsunuz Amerika’nın askeri gücünün harcamaları tüm dünyanınkine eşit, birtakım sorunlar çıkarabilir, bu çok hoş bir durum değil aslında; hegemonyanın bu kadar havada olması ve ne olduğunun bilinmemesi. Buradan ortaya çıkacak daha büyük sorunların, kaotik potansiyelinde nasıl halledebilineceği üzerinde pek bir düşüncemiz yok şu anda.

Bütün bunları bir arada düşündüğünüz takdirde bir taraftan 25 senelik bir olayın bitmesi öbür taraftan daha büyük, 1945’ten beri devam eden bir olayın çözülmesi, bir yandan söylenilen bütün bu ekonomik ağırlık Batıdan Doğuya doğru gidiyor olayının düşünülmesi, bir yandan da çok daha büyük olan sorun; doğa-insan dengesinin yeniden düşünülmeye başlaması vs. Bunlar hakikaten çok önemli bir konjonktür yaşadığımızı söylüyor. Biliyorsunuz, Çinliler heyecanlı zamanlarda yaşamayı bir beddua olarak kabul ederlermiş. Biz de şimdi heyecanlı zamanlarda yaşıyoruz.

Soru: Sizce Türkiye’deki sınıflar, sorunu nasıl etkiler? Toplumsal ve sosyolojik yansımalarını kaldırdık biraz. Üçlü bir krizden bahsediyoruz. Ekonomik; 70’den beri başlayan sistemin çözülmesi, politik; hegemonik yapının çözülüyor olması ve teknolojik; doğa-insan ilişkileri içerisinde eski teknolojinin kullanılamıyor olması. Bu üçlü kriz, hangi boyutta dünyayı nasıl şekillendirir? Son olarak; krizde kredi olayından bahsetmiştiniz, yanlış hatırlamıyorsam 1850’lerdeki krizde Marx’ın bu konuda bir yazısı vardı; kapitalizm’in sonunun ve devrimin vaktinin geldiğini söylüyordu, anlattığı bu günkü duruma benzer bir durum mudur? Önümüzdeki dönemlerde yavaş yavaş bütün boyutlarıyla göreceğiz, tek boyutlu olmayacak. Ekonomik boyutunun yanı sıra belki savaşlarla göreceğiz, belki yeni teknolojilerle vs. Bu bir toplumsal değişim mi, yoksa ayrışma mı? Türkiye’deki sınıfları nasıl etkiler?

Çağlar Keyder: 19. yy’ da kredi olayı oluyor, çeşitli balonlar uçuruluyor, hatta biliyorsunuz 17. yy’ dan kalma meşhur bir lale tohumu balonu vardır Amsterdam’da vs. Fakat bunların hiçbiri sözünü ettiğim boyuta ulaşmadı, çünkü küresel ekonomi yoktu. Gerçekten dünyada dolaşan bu finans volümünün, dünya GDP’sinin bilmem kaç katı olması, hiç havsalanın alabileceği bir rakam mı bu? Olayın toplumsal sonuçları neler olabilir sorusuna bakacak olursak; bilenler bilir Karl Polanyi adında bir tarihçinin, 1944’de yayımlanmış ‘Büyük Dönüşüm’ adlı kitabında işaret etmeye çalıştığı aslında budur; ekonomik krizlerin, aslında nasıl toplumsal ve siyasi krizlere yol açtığı meselesi.

Polanyi’nin söylediği şu: ‘Bakın, piyasaya dayalı bir ekonomi hiçbir zaman işlemez, çünkü piyasa kutuplaştırıcıdır; çok büyük ölçekte gelir dağılımı bozuklukları yaratır, insanları riske atar ve toplumu bir arada tutmaya yarayan bağlar, aslında ekonomide olabilecek bütün bozuklukları dengelemeye çalışan bağlardır’. Bu bağlar modern dünyanın mahallelerinde, köylerinde, pek fazla kalmadı, giderek çözülüyor. Biz ne kadar ideolojik olarak şunu da yapalım, bunu da yapalım desek de, sonuç olarak insanlar liberal dünyaya alıştılar aslında; kendi bacaklarından asılmaya, kendi çabalarıyla bir şeyler yapmaya vs. komşuluklara çok fazla güvenmiyorlar; onların yerine ortaya devlet çıkıyor, devletin yaptığı bir koruma var: Sosyal politika.

Bunun çok önemli bir şey olduğunu biliyoruz. Niye? Çünkü bakıyorsunuz, örneğin Avrupa’daki AB ülkeleri’nin ortalamasına, milli gelirin %28’i bu işe yarıyor. Emekli maaşı veriyor, sağlık hizmeti sağlıyor, yoksullara bir takım yardımlar yapıyor vs. Çok büyük bir rakam, dolayısıyla böyle bir rakamın olduğu bir toplumda aslında bütün ekonomiye, piyasaya karşı insanları koruma rolünü devlet üstlenmiş demektir. Devletin bütün bu yaptıklarına rağmen yasanın çok kutuplaştırıcı, çok ortalığı tahrip edici, çok dengeleri bozucu bir şekilde hareket etmesi mümkün.

Nitekim neo-liberalizm bunu yaptı; piyasayı öyle bir şekle soktu ki, vergiler azalsın, sermaye istediği gibi girip çıksın vs. Piyasa sürekli dengeleri bozan bir eleman olmaya başladı. Buna karşın devletin toplumu koruma çabası giderek zayıflamaya başladı. Devlet piyasanın bütün bu sorumsuz işleyişine karşı toplumu korumaya çalıştığı zaman da başarısızlığa mahkûm oldu. Çünkü daha fazla da vergi alamıyor bir yandan, talep çok daha fazla. Çok daha fazla işsizlik var, çok daha fazla insanlar ilerinden atılıp 6 ay boyunca yeni bir işe girmeyi bekliyorlar, çok daha fazla insan yoksullaşıyor vs. Dolayısıyla devletin bu korumayı yapabilme kapasitesi azalıyor. 1930’lar krizi için Polanyi’nin buradan çıkardığı sonuç şu: ‘Böyle bir durumda devletin bu korumayı yapamaması, piyasanın sürekli olayı çalkalaması ve de dengesizleştirmesi ve istihdamı zorlaştırması insanları birbirine düşürür’.

İnsanlar birbirlerine karşı artık defansif olmaya başlarlar ve de kendilerini koruyabilmek için, çok daha radikal şeyler yapmaya temayül ederler, diyor. Böylelikle kendilerine birtakım şeyler vadeden, milliyetçilik çerçevesinden olabilir yahut bugün Avrupa’da gördüğümüz gibi, ‘Müslümanları atarsak ne güzel yaşarız’ gibi sözler sarf eden insanlar olabilir ve yahut ‘yabancıların gelişini durduralım’ diyen insanlar olabilir, ‘yabancı işçileri atalım’ diyen insanlar çıkabilir vs.

Aslında duruma doğru düzgün bir sonuç getirmeyen fakat tepki halinde bir direnme çerçevesinde, bizim geri diye düşünebileceğimiz siyasi noktalara kayan gruplar ortaya çıkabilir. Bu çok tehlikeli ve de bunu görüyoruz. İngiltere’de dahi, üstelik orada böyle bir olay 40-50 yıldır olmadı, ‘British National Party’ diye bir grup çıktı ve oy almaya başladı. Buna karşılık Avusturya ve Danimarka’da ne olduğunu hepiniz biliyorsunuz, Cenevre’deki referandum’u biliyorsunuz. Dolayısıyla bu tür konjonktürlerin siyasi bir riski vardır ve bu risk de, 1930’larda bütün bu liberal mimariyi altüst eden devletçi ve ırkçı bir şey çıkardı ortaya.

Aynı senaryo ortaya çıkacak demek çok zor, ama şunu olacağı muhakkak; krizin daha uzun soluklu olacağını düşünürsek, devlete olan talep artacaktır. Yani devlet artık toplumu düşünmeli, güvenliksiz kalan insanları düşünmeli, artık dengeleri sağlamaya mecbur olmalı vs. Bu talepler her yerde farklı şekillerde ortaya çıkar sanıyorum; Çin bu son kriz döneminde ilginç bir dönüşüm yaptı. Eskiden bütün ekonomi politikası ihracata yönelikken birden dedi ki, demek bu iş böyle olmayacak, biz iç talebi biraz şişirmeye ve içerdeki dengeleri tutmaya çalışalım, çünkü içeride gelir dağılımı meselesi çok bozuk bir şekilde değerlendiriliyordu.

İhracat yapan sahil şehirleri ve sanayileri çok iyi durumdayken, içerdeki bölgesel dengesizlik ortaya çıkmaya başladı; 800 milyon köylü eskisi gibi yaşıyor hala, doğru düzen bir sağlık hizmeti yok vs. Yani farklı şekillerde yanıt verilebilir bu olaya, ama her halükarda devlet çok daha fazla orada olacaktır, çok daha aktif olacaktır bu olaylar çerçevesinde. Bizim gibi insanların yapması gereken, bu devlete yönelmenin mümkün olduğu kadar daha demokratik bir platformda olmasını ve istenmeyen mecralara girmemesini sağlamak.

Dinleyici Yorumu: 1870 krizinden sonra Bismark’ın sosyal diktatör olduğuna karar verilmiş. Krizlerden sonra sosyal devlet sistemi artıyor. Emmanuel Todd; krizler döneminde faşizm yükseliyor, diyor. Bunun nedeni faşizm olmasından mülhem değil, devlete olan talep yükseldiği için. Devlet ve cemaatçilik aynı anda yükselmeye başlıyor. Koruyucu devlet istiyorlar, suçu ötekinde buluyorlar. ‘Biz’ ve ‘öteki’ diye ayrılıyor; ‘biz’leri koruyan bir devlet ve de yok edilmesi gereken ‘öteki’ler.

Soru: Şu anda yaşadığımız kriz sonrasında muhtemelen, özellikle dünyada yönetici bir elit var, hem siyasi hem de ticari bir elit var, parayı sermayeyi elinde tutan elitler var. Normal mantıkla baktığınız zaman bu elitlerin de değişmesi gerekiyor. Eğer bunların değişeceğini varsayarsak Türkiye ya da Ortadoğu’daki dengeler de buna bağlı olarak değişebilir mi, yoksa bu krizde aynı aktörler bir şekilde farklı görevler alarak devam edebilirler mi?

Çağlar Keyder: Kişiler değişirse devam edebilirler, fakat taleplerinin farklı olacağı muhakkak. Ben en çok Amerikan basınını takip ediyorum ama İngiltere’de de çok benzer şeyler var; bankerlerin, bütün bu olup bitene rağmen, kendilerine hala 500 milyon dolarlık bonus verilebiliyor. Bu muazzam popülist bir tepki ortaya çıkarmaya başladı. Bu olayın üstünü kapatmaya daha yakın olan gazeteler de dahi, ‘ya bu kadar da olmaz artık’ havası oluşmaya başladı.

Dolayısıyla, bu sadece finans olayı da olmayacaktır. Çünkü sonuç olarak, bütün bu global neo-liberalizm çerçevesinde toplumsal sorumluluğunu tamamen yitirmiş olan bir yönetici toplum var; işte bunun tepkiye yol açması muhakkak. Ama bu, bu insanların dönüşümü, yeni insanların ortaya çıkması şeklinde olabilir. Mesela 1930’lar krizinde, insanlar şunu demeye başladılar; ‘işte bu sermayedarları bize sattınız bunlarsız olmaz diye, ama bakın ne yaptılar? Sonunda insanların %20’si, üçte biri işsiz, ortalık mahvolmuş durumda.

Dolayısıyla bırakın, bu sermayedarlardan vazgeçin, bu işi iyi bilen teknokratlar idare etsin demeye başladılar. Nitekim bu şekilde olmamasına rağmen bütün Almanya’da, bütün İtalya’da ve Amerika’da teknokratlar, bürokratlar oturup plan yapmaya başladılar. Dediler ki; ‘sen şunu ona sat’, ‘şurada bir kartel kurun, fiyatları böyle düzenleyin’ vs.

Nitekim 1945 sonrasından 1970’e kadar, Avrupa ülkelerinin hepsinde sektörel bazda planlama olayı aynen uygulanıyordu. Mesela Fransa’da teknokratlar bu işi yapıyorlardı, çağırıyorlardı şirketlerin PDC’lerini, ondan sonra diyorlardı ki; ‘sen bunu yapacaksın, bunu yatıracaksın, şunla şunu yapacaksın’, onlar da bunu kabul ediyorlardı. Bu tür dönüşümler, aslında böyle iyi yaklaşımları ortaya çıkarabilir. Böyle olacağını tahmin ediyorum.

Soru: Bu yeni dönemde, silahlı güçler, özellikle ordular Savaşsal bir senaryoya göre ortaya çıkabilir. Mesela Sovyetler Birliği çöktüğü zaman, Sovyet ordusunun finansal problemi vardı ve Sovyet ordusu Çeçenistan’da yenilgiye uğradı. Bu orduların finansmanı sorunu var, savaşlarda bir denge bulunacaksa, orduları finanse edecek parayı nereden bulacaklar bu sefer yeni aktörler?

Çağlar Keyder: Ordular, öyle sandığınız kadar pahalıya çıkmazlar. Neredeyse dünyadaki bütün savunma masrafları kadar para harcayan Amerika’nın tüm gideri %5, %6 kadardır. Çok büyük bir paradan söz edilmiyor. Saklı bir takım kalemler de vardır muhakkak. Bir de şöyle bir sorun var; talep sadece, ‘ya gelin bizi bu ekonomiden koruyun’ şeklinde olmuyor. Çünkü o talebi yönlendirmek çok kolay. İnsanlar; ‘siz en büyük milletsiniz, sizin dünyaya karşı sorumluluğunuz var’ dediklerinde, kolaylaşıyor bu paraları orduya aktarmak. Eğer tüm bu anlattıklarımız çerçevesinde, konjonktürde dünyanın daha barışçıl olmasını düşünen insanlar varsa, en önemli görevimiz bu saptırmaları önlemektir.

‘Bakın bu olay milliyetçilikle olmaz, birbirinizi dövmekle, Müslümanları oradan atın, bilmem Kürtleri orada bırakın demekle olmaz, çünkü ortada başka bir sorun var ve bu sorunun çözümü de şöyle olmalı vs.’ gibi sözler sarf edilmelidir. Ne yazık ki yalnızca Türkiye’de değil, tüm dünyada bir boşluk var, bu retoriği ortaya atabilecek insanlar arasında. Sol yok, (varsa da dünyanın bu durumunu anlayan bir sol değil henüz, belki zaman alır, belki de geç kalır bilemiyorum) hiçbir yer yok.

Soru: Bu konuda bir soru sormak istiyorum. Bu günlerde bir kitapla ilgileniyorum, yazarı bir Rus, muhteşem bir adam, sürekli ona merak saldım. Onu okurken, Rus tarihini de çok fazla okumak zorunda kaldım. Orda bir şey ilgilimi çekiyor ve Ruslara sürekli aynı soruyu soruyorum; siz devrimi ne zaman kaybettiniz? Rusya’nın devrimi ne zaman kaybettiği sorusu, günümüzü çok fazla ilgilendiren bir soru. Burada bana İsviçreli polis sordu; ‘Komünistler iktidara gelir mi?’. ‘Kesinlikle gelmez’ dedim. ‘Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?’dedi. ‘Hiç gitmediler ki, niye gelsinler?’diye cevap verdim.

Fedorovski diye bir adam var, Fransa’da yaşıyor, Rus diplomat. Ben aynı soruyu ona sordum, dedi ki; ‘Komünistler gittikten sonra’. ‘Komünistler gitti mi gerçekten?’ dedim. ‘O ideoloji gittikten sonra yani’ diye değiştirdi. Peki dedim, sizce de bu çok aşağılık bir durum değil mi? Ben sekreterime sordum, kırma Alman bir kadın. Dedim ki; Sosyal Demokratlar kimin partisi? Kendisi Yeşiller’e veriyor. ‘O yöneticiler ve bürokratların partisi’ dedi. Çok ilginç, Alman halkına şunu sormuyorsun; sol bir parti dediğin zaman, işçinin kendi temsilcisini sormuyorsun. Sorduğun; hangi yönetici olduğudur, yani profesyonel yönetici mi yönetsin seni, yoksa mülk sahibi olan mı? Acaba günümüzdeki bu kriz, menajerlerin kendi arasındaki bir kavganın krizi midir?

Çağlar Keyder: Bu menajerler meselesi önemli, bütün bu Fordist dönemde çok gündemdeydi. Çünkü şirketleri idare edenler de sermaye sahipleri değildiler; profesyonel menajerlerdi. Ama bu neo-liberalizmle beraber değişti. Çünkü profesyonel menajerlerin hepsi sermaye sahibi oldular ve de bir şirkete olan bağlılıkları veya şirketi idare etme anlamında bir projeleri olmamaya başladı. Niye? Gidip bir şirketi satın alıyorlar, sonra şirketin lüzumsuz gördükleri yerlerini kapatıyorlar, arsalarını satıyorlar, ondan sonra makinelerini içine ihraç ediyorlar, bir bakıyorlar satın aldıkları paranın üç misli para yapmışlar, ondan sonra o parayı finansa vs. gönderiyorlar. Sonra da gidip o parayla başka bir şirket satın alıyorlar.

Kapitalizmin etiği kalmadı, onun yerine zengin insanlar bir araya gelip o parayla bir şirket satın alıyorlar, şirketi tasfiye edip kazandıkları parayla yeni bir şirket daha alıyorlar. Yeni bir şirket kuruldu böyle; Cerbeus adında. Cerbeus, Grek mitolojisinde üç başlı bir köpektir. Ölmüş olan insanların tekrar oradan çıkmasını engellemek adına bekler cehennemin kapısında. Bu şirketin yapıp da en çok para kazandığı şey şu; Amerika’da kan satın almak serbesttir, alınıp satılan bir şeydir; biliyorsunuz Türkiye’de böyle değildir.

Meksika sınırına bir sürü yer açmışlar; Meksika’dan geliyor insanlar orada kan satıyorlar, daha sonra gidip o kan’ı hastanelere, şuraya buraya satıyorlar ve buradan yılda 2 milyar dolar falan net kar ediyorlar. Bakın kapitalizm bu şekilde artık; bir vampirleşme söz konusu. Onun için menajerler çok da kabul edilir bir ideolojiye sahip değiller; daha teknokrat daha denetimci… Kapitalizm bir çehre değişikliğine uğradı, hakikaten kimsenin kimseye bir sorumluluğu olmadığı denetimsiz bir kapitalizm ortaya çıkmaya başladı. Türkiye’de bu kadar değil belki, ama birçok yerde bu kadar olabiliyor. Dolayısıyla basit bir yön değiştirmeden söz etmiyoruz; çok farklılaşmış, özellikle Fordist döneme nazaran çok farklılaşmış bir kapitalist etostan söz ediyoruz.

Soru: 'Türkiye’de devletler ve sınıflar’ adlı kitabınızda, bugün yaşanılanları gayet güzel özetliyor ve çok güzel tespitlerde bulunuyorsunuz. Siyasi ve askeri bürokrasiden, yönetimin bir şekilde el değiştirmesi özetle. Bu kitabı krizden yıllar evvel yazmıştınız ama vizyonunuz bugün ne olacağını gayet net bir şekilde özetliyordu. O kitaptaki görüşlerinize, 2008’de başlayan ve halen devam eden krizin değişim ve dönüşümlerini de eklersek, bugün yaşadıklarımız toplumsal uzlaşı mı, barışma mı, yoksa toplumsal ayrışma mı? O bürokratik ve diğer sınıflar arasındaki değişim açısından baktığınız zaman nasıl değerlendiriyorsunuz, nasıl bir süreç içerisinde görüyorsunuz Türkiye’yi?

Çağlar Keyder: O kitapta, esas olarak burjuvazi bu işi ne zaman ele alacak gibi bir soru vardı; kanımca oraya geldik. AKP iktidarı gayet neo-liberal bir iktidardır esas olarak, politikaları birçok şeyi tasfiye etmeye yöneliktir vs. Yine de Türkiye’nin, Amerika’ya yahut Çin’e nazaran bambaşka bir tarihi var. Bu tarih birtakım sınırlar koyuyor yapılabilecek olan şeylerin önüne, bir yandan da tamirat da aynı zamanda oluyor. Bir yandan neo-liberallere sahayı bırakırken, diğer yanan örneğin AKP’nin getirdiği sağlık reformu bence pozitif bir şey’dir.

Tarihi kontekst’in de, bir anlamda her ülke’nin devleti, eski Almanların söylediği gibi; kendi kültürünü yansıtan bir devlettir, dolayısıyla kurumlar da öyledir, yasalar, çeşitli ideolojiler, özellikle hukuk da öyledir. Türkiye daha farklı bir yerde, o nedenle dediğiniz olay varmış gibi gözüküyor. Hala fazla denetim var, hala bürokrasi güçlü vs. Bence öyle değil; neo-liberal olay aslında kazanmış durumda da, devletin, kültürün, toplumun özelliklerinden dolayı onu dengeleyen faktörler diğer ülkelere nazaran daha fazla gündemde diye düşünüyorum.

Soru: Biliyorsunuz kapitalizm her zaman bir yol buluyor ve o kanaldan devam ediyor, bu kanal da daha öncesinde hazırlanıyor zaten. Şu anda benim düşünceme göre kanalı buldular; bunun üzerine 1-2 senedir çalışıyorum. Sizin görüşünüze göre kapitalizm bunan sonra hangi kanal üzerinden gelişmeye başlayacak?

Çağlar Keyder: Şuna katılıyorum; kapitalizm her zaman için akacak bir yol bulacaktır. Sorun, hangi sistemin içerisinde olacağı sorunudur. Ne kadar devletçi olacak, gelir dağılımı ne kadar daha düzgün olacak? Benim düşüncem şu; bu tür gelir dağılımı çerçevesinde, bu şekliyle kapitalizm’in devam etmesine imkân yok.

Dolayısıyla bulacağı teknolojik sektörler yahut bulabileceği yatırım sahaları, aynı zamanda bu yeni gelir dağılımının, devletin yeni yapacağı şeyleri de bir araya getirebilmesi gereken sahalar olacak, bunlar birbirlerinden farklı şeyler olamaz. Bir şekilde uyuşmaları gerekiyor. Ne olabilir? Doğal problemlerin devletler tarafından çok daha güçlü bir şekilde ele alınması örneğin, küresel ısınma olabilir vs. Gerçekleşmesi de şart değil, ideolojik olarak ‘bizim şöyle şeyler yapmamız gerekiyor’ denerek yapılabilir de. Çok yakın gelecekte, yatırım enerji sahalarına olacaktır; güneş enerjisi, enerjinin saklanabilmesi meselesi, depolama olabilir.

Ancak bunların ortaya çıkması yeni bir politik dağılım, yeni bir gelir dağılımı vs. sistemi olabilirse olur. Tek başlarına ortaya çıkması kâfi değildir. Nasıl bir siyasi sistem, nasıl bir toplum dengesi bunları ortaya çıkarabilir? Devletin biraz daha işin içine girdiği, devlet korumacılığının toplum üzerinde çok fazla etkili olacağı bir sistem olacaktır. Dünya kapitalizmi’nin bütün çalışabilecek insanları içerme dönemi de bitti.

Ne olursa olsun, büyüme ne ölçekte olursa olsun; iş yaratmayan ekonomik bir büyüme. Bu yerleşecek artık; her zaman ekonomilerde istihdam edilemeyecek yahut edilmeyen bir nüfus olacak. Bu mecburen devletin işin içinde olmasını gerektiren bir durumdur. O insanlar tamamen faşist bir platforma da yönlendirilebilirler, daha farklı bir şekilde devlet tarafından korunmaya alındıkları için yahut devlet tarafından bugün lüzumsuz gördüğümüz işlere yöneltilebilinecekleri için çok daha farklı durumlara da…

Dinleyici Yorumu: Dünyada bugün milli hâsıla 55 trilyon dolar, bunun üzerinde bir de 150 trilyon civarında toksit kâğıtlar var; şu anda onlar temizlenmemiş durumda. Şu anda büyük bir mikropla karşı karşıyayız, bu domuz gribi falan hep uydurma, şişirme. Esas grip o 150 trilyonluk toksit kâğıtlarda. Bu temizlenmediği sürece hiçbir zaman kapitalist sistem dengelere girmeyecektir. Çünkü o 150 trilyonluk toksit kâğıtlar biraz da gelir dengelerine sağlıklı olarak bölmeli, dağıttığı %5’i elinde hala. Orası temizlenecek ama temizlenmedi, hala bir sistem bulamadılar.

Çağlar Keyder: Beyaz Saray’a, siz bu olaylardan sorumlu olan insanları doldurduğunuz takdirde bulunmaz. Bu tür toksit kâğıtların dünyada bu kadar dolaşmasını hafifçe önlemeye yönelik ufak bir belge getirme önerisi vardır; ‘tobin tax’. Gordon Brown buna yatkın, Sarkozy destekliyor ama Amerika sürekli veto ediyor, siz Beyaz Saray’ın içine City Bank’tan gelen insanları doldurursanız bu toksit kâğıtları temizlemeye imkân olmaz tabi.

Obama diyor ki, ben çok iyi niyetle geldim, organik tarım yapıyorum ilk defa Beyaz Saray’ın bahçesinde, doğal ekotarım’ı destekliyorum, diyor. Sonra ne yapıyor? Ziraat bakanlığına dünyanın en son gelecek kişisini getiriyor. Burada büyük dengesizlikler var; söyledikleriyle uygulamalar tezat.

‘Wall Street’ de bütün bu olayları planlayan insanları ben bir araya getireceğim, kendime danışman yapacağım’ diyor. Bir yandan dediğiniz gibi Monsanto’dan falancayı getiriyor, tam zamanında olmuş bir seçim bir yandan da. Muazzam umutlarla ortaya çıkan bir adam; bu kadar sükûtu hayale uğratması herkesi, hakikaten üzücü.

Dinleyici Yorumu: Sistem içerisinde uzun zaman yetiştirildi, ondan sonra vitrine konuldu; renk bakımından, ‘background’ bakımından, hala hiç kimse sınamadı ID’sini. ID’si yok, nerede doğduğunu söylüyor ama nüfus kâğıdını kimse bilmez, hatta 1 milyon koydular kim getirirse ona verilmek üzere.

Dinleyici Yorumu: Hocam biz burada bir çalışma yapıyoruz; bu yeni krizle ilgili. Az önce Çin’den bahsediyordunuz; onların dediği gibi kriz aynı zamanda fırsat demektir. Diyoruz ki bu kriz, hegemonik bir kriz yarattı.1930’lardaki krizde Türkiye Cumhuriyeti doğdu. Acaba bu krizde de Anadolu ölçekli bir yeni yapılanma olabilir mi? Bir yerelleşme olacaktır bu krizle, ‘lokalizasyon’ dan ‘glokalizasyon’a gidebiliriz. Ama bu yapılar eskisi gibi global olmayacaktır, bölgesel yapılar haline gelecektir, gelmezse zaten kabus olur. Bahsettiğiniz hegemonik parçalanmaların tehlikeleri böylelikle engellenebilir.

Bunun için üç farklı bölge zaten böyle bir yapılanmaya gidiyor; Doğuda bir yapı oluşmaya başladı bile, Çin-Japonya arasında. Japonya’nın en büyük ticari partneri artık Amerika değil, Çin. Çin’in de öyle, Japonya. Ruslar artık gaz’ı Avrupa’ya değil Çin’e vereceklerini söylüyorlar, o belki özellikle doğu Rusya’yı kopartabilir, Sibirya’yı vs. Şimdi bir tarafta AB var, kendi yapısını oluşturuyor, bir de Amerika var; Obama’nın gelme nedeninin Amerika olduğunu düşünüyorum, Amerika’nın kendi bahçesinde egemen olması için Obama’ya ihtiyacı var, Amerika’da kendi bölgesinde oynayacakmış gibi geliyor. Ortada örgütlenememiş bir alan kaldı; Türkiye’den başlayıp, Ortadoğu’yu, Asya’yı vs. kapsayan, tanımlanamamış bir alan.

Tarihsel olarak da, Anadolu’daki durumla bölge arasındaki ilişki oldukça köklü, Büyük İskender’den beri Anadolu ölçekli bir bölge hegemonyası var; Rusya’dan başlayıp Yemen’e kadar giden veya Taşkent’ten Zagreb’e uzanan bölgelerde. Diyoruz ki, bu kriz bir birliktelik için, Müslüman’ı, Hıristiyan’ı, Ortodoks’u, Musevi’yi, Türk’ü, Çerkez’iyle bir ortak kültür yaratma olanağı olabilir mi?

Çağlar Keyder: Bu bana çok spekülatif geliyor, fakat şu doğru; eğer hegemonya çökmüşse, ortada herkese dayatabilecek kurumlar yoksa, herkesi ikna edebilecek bir yaşam stili, bir kültür, bir düzen yoksa, dünya’nın bir çok yerinde, farklı ülkelerin ittifaklarının ortaya çıkacağını tahmin edebiliriz. Bu farklı ittifaklar illa coğrafi bazda olmayabilir, örneğin Brezilya’nın, Hindistan ve Çin’le bir şeyler yapma ihtimali olabilir. Şunu görmek lazım önce; globalleşme döneminde ortaya çıkarılan kurumlar, hiyerarşi’yi kurmaya çalışan kurumlardı; fikri mülkiyetler olayı.

Amerika’nın nedir projesi? Fikri mülkiyetleri biz tutalım, Çin bütün Ipod’ları yapsın ama bundan 5 cent kazansın, biz 40 dolar kazanalım. Bu teknolojiler aslında artık yalnızca Amerika’dan çıkacak diye bir şey kalmadı, çünkü Amerika’daki Çinli işçiler Çin’e döndüler, Hintliler Hindistan’a vs. Hegemonya’yı destekleyen o teknoloji hiyerarşisi ve onun için gerekli olan kurumlar yavaş yavaş çözülünce, çok farklı ittifakların ortaya çıkma ihtimali doğuyor. Dünkü gazetede vardı; Tel Aviv çerçevesindeki risk sermayesi, bütün Almanya’daki Fransa’nın tümünden daha fazla. Tel Aviv’in etrafındaki 1,5 milyonluk nüfus’un aldığı risk sermayesini Amerika’nın bir uzantısı olarak görmek yanlış, orada bu. O bölgeye hitap edecek belki yahut başka ittifaklarla farklı bir şey çıkartacak.

Aynı şey Çin’de de söz konusu; Amerika’da doktora almış, çalışan vs. yüz binlerce Çinliyi getiriyorsunuz ve Çin’de kuruyorsunuz araştırma enstitülerini, aynı şey Hindistan için de geçerli. İngiltere’deki üniversiteler, İngiltere hegemonyasının bitmesinden çok daha sonra, hala en iyi üniversitelerdi. Amerika’da da bu böyle kalacak tabi, en aşağı bir 50 yıl. Ama oradaki üniversiteden çıkan insanları, oradaki araştırma görevlilerini alıp İsrail’e getiriyorsunuz, Çin’e getiriyorsunuz, Hindistan’a vs.

Dinleyici Yorumu: Nazlak’ta kota edilmiş biyoteknoloji firmalarının %85’i İsrail kaynaklıydı. Onun en büyük fon yöneticisi bize bir seminer vermişti; 15 ayrı firmayı tanıttı. Gelenlere bakıyorum, yanımda da bir Japon oturuyor; diyor ki herkese Rus diyorsun. Akşam da gece kulübüne gideceğiz. Dedim ki, her geçenle Rusça konuşacağım, cevap gelirse sen bana bir 100 dolar vereceksin gelmezse ben sana vereceğim. Sonuç olarak 15 tanesi bana cevap verdi, ben Rusça konuşunca. Nereden geliyorlar; Kızıl Ordu’dan. Onun biyoteknoloji tasarımlarını koymuşlar dosyalarına, bunlar çünkü çok rahat fon sağlıyorlar, geliyorlar çünkü yalnızca İsrail üzerinden Nazlak’a gidebiliyorlar.

Soru: Bir şeylerin gittiğini görüyoruz, neyin geldiğini hissediyoruz ama çok fazla fikir sahibi değiliz. Fakat herhalde bir kısım hususiyetlerin alametlerine değinebiliriz. Giden liberal kapitalizm, gelen popüler kapitalizm olabilir mi acaba? Bir de şu tarafı var; giden giderken, götürebileceklerinin içine biz de girer miyiz? Yahut yeni geleni karşılama anlamında dinamikleri harekete geçirebilir miyiz?

Çağlar Keyder: 1990’lara baktığınızda, halen daha bir demokrasi vardır. Ekonomide kötü şeyler oluyor olabilir ama hukuka baktığınız zaman, mahkemelerin aldıkları kararlara vs. daha özgürlükçü, olayları hukukun üstünlüğü çerçevesinde yorumlayıcı kararlar olduğunu görürsünüz. 11 Eylül olayından sonra her şey çok hızlı değişti. Tüm dünyada devlet olayının otoriter boyutu ön plana çıkarılmıştır. Mahkemelerde alınan kararlar, insanların hukuk anlayışı değişmiş, Karl Smith ön plana çıkmış, ‘toplumsal güven’ diye bir söylem oluşmuş ve onun için her şey mubah olmaya başlamıştır.

10-15 sene öncesine nazaran çok farklı bir dünyada yaşıyoruz, birçok şeyi kabullendik artık. Soyulduk, ayakkabılarımızı çıkarıyoruz havaalanlarında, insanlar hiçbir açıklama yapmadan kapılara dayanıyorlar vs. Dolayısıyla otoriterlik o anlamada gerçekten oluşmuş durumda ve de tüm dünyada böyle. 11 Eylül olayının ne kadar önemli bir şey olduğunu insanlar giderek anlıyor; muazzam bir dönüşüm oldu. Bu otoriterlik çerçevesinde daha da baskıcı rejimlerle mi bu iş halledilir, çok daha eski Marksist yorumu vardır hani; ‘faşizm, kanlı sermaye’ şeklinde, o tür bir şey mi ortaya çıkar bilemiyorum.

Dinleyici Yorumu: Sanki dünyayı beyaz, egemen, çevre-saha taşıyamadı, piramitin tabanını genişletmek durumdalar, İslam ülkelerinden belli unsurları almak durumundalar, belli bir nispette yani G7, 20 olacak diyelim; dünya nüfusunun %40’ını çalıştıracakları bir dünya kurmak. Bunun da işte telif haklarından, silah güçlerinden ellerinde hangi aletler varsa, bunları yeniden organize ederek bir dünya düzeni kurmak, otoriter kapitalizm böyle olabilir. Ama bu da dünyayı taşıyamaz, ne olursa olsun çok da sağlam bir ittifak değil. %60’la ne kadar güçsüz olursa olsun, ne kadar örgütsüz olursa olsun, nihayetinde analar orada çok daha fazla çocuk doğuruyorlar, her doğan yeni bir ümit, yeni bir zekâ, yeni bir buluş, belki bilmedikleri bir şeyi onlara öğretme anlamında yeni bir imkân olabilir.

Kapitalizm dokuz başlıdır, kolay değildir. Biliyorsunuz meşhur bir analizi vardır Rosa Luxemburg’un; ‘kapitalizm kendi içinde kalırsa son krizini yaşar ve biter. Dışarıda henüz kapitalistleşmemiş sahalara nüfus edebildiği takdirde devam eder’. Sizin dediğiniz %40 sonuç olarak, bu ne demektir? %60’lık gidilebilecek olan yerler var demektir: Çin’in 800 milyon insanı, Hindistan’ın 1 milyar insanı, bunlar hala kapitalizm’i görmedi, hala köylerde ayda 2-3 dolara yaşıyorlar. Sırf teorik olarak kapitalizm’in bitip de yerine yeni bir şeyin geleceğini düşünmüyorum. Mühim olan, %40’ın içine hapsolmuş mutlu azınlığı çok otoriter bir biçimde yönlendirmek, bir şekilde dünyanın gerçekten -mademki küreselleşmeden söz ediyoruz- oraya karşı da bir sorumluluğunun olduğunu, kapitalizmin sadece kendi içinde derinleşmesinin sürekli bir krize yol açacağını, demokratik anlamda daha bir global yayılmasının gerektiğini vs. bunları söylemek gerekir herhalde.

Soru: İnsan faaliyetlerine hücum etmemiş veya onlara sahiplenme cüretini gösterememiş, diyelim ki insanlık buna hazır değil, ben hazır değilim. Bu henüz insanlıkla burun buruna gelmedi mi?

Çağlar Keyder: Kapitalizm her zaman için insanları hareketlendirmesi gereken korkunç bir rejimdir. Ama görüyorsunuz ki kolaylıkla insanları satın alabiliyor, aldatabiliyor. Ben de onu söylemeye çalışıyorum; bakın metalaşma aslında özgürlüktür, bakın çalışmak aslında size iyi gelir vs.: Modernite ve bu piyasanın getirdiği özgürlük aslında insanları aldatan hoş bir bileşim yaratıyor. Ve de gidecek çok yer var, bu yüzden bu kadar kolay olmayacaktır bu işin bitmesi.

Soru: Yani kapitalizm daha totaliter bir kapitalizme mi dönüşür, yoksa -bana Anglosakson kapitalizm daha özgürlükçü bir kapitalizm gibi geliyor- daha otoriter bir kapitalizme mi? Dünyada petrol ticaretinin %70’i 5 kız kardeş tarafından yapılarken %10’u devlet şirketleri tarafından yapılıyor. Bunların başındaki adamlar arasında hiçbir fark yok; aynı jetleri kullanıyorlar, aynı şaraplardan hoşlanıyorlar, hepsinin metresleri var. Bu tür yapılar çok daha ideolojik yapılar; devlet kapitalizm’inden çok daha öte bir yapıymış gibi geliyor bana.

Çağlar Keyder: Şu anda benim gördüğüm en iyi çözüm, global anlamda bir sosyal demokrasi türüdür. Bu tabi ki siyasi olarak her talebimize cevap vermeyecektir, çünkü ister istemez toplumu koruyacağım diye ortaya çıkan devletler daha otoriter oluyorlar, özellikle global dengeler bu şekildeyse. Dünyanın tümü Fordist dönemin içindeyken ve herkesin talepleri birbirine benzerken ve de çatışma şansı, olasılığı pek yokken sosyal demokrasi gerçekten siyasi anlamda da demokrat olabiliyordu. Fakat şu aşamada sosyal demokrasi türü bir ‘toplumu koruma’ rejiminin ortaya çıkması, siyasi olarak öyle de olabilir, böyle de olabilir… Bunu nasıl yapacağımızı sanıyorum toplumsal hareketlenme belirleyecek.





www.ekopolitik.org



18 Temmuz 2011 Pazartesi

Divandan

1015. Duayı tatlılaştır; dua, ağzımıza süt gibi,
bal gibi tatlı gelsin!
Müstef'ilün, Fe'ûlün, Müstef'ilün, Fe'ûlün
(c. IV,203~)

• Önce, bizi adam et, aşka lâyık bir kişi haline getir! Sonra, bize şarap sun; kadehi durmadan döndür!..

• Ey can; bizden, bizim hizmetimizden ne çıkar? Mademki binayı sen kurdun, onu yine kendin tamamla!

• Bizim selâmet evimizi melâmet evi yaptın; melâmet evimizi de selâmet evi yap!

• Bu aşk yolu, sonsuzdur, uzundur! Onu, sonsuz lûtfunla kısalt, iki adımlık yol yap!

• Bizi, nefs-i emmâreye esir ettin fakat, kötülüğü emreden nefsin de emîri sensin; sen, bizi emîr yap da, onu bize kul et!

• Herkese ait olan lûtuflarını has kullarına nasip ettin! Bugün de, has kullarına ihsan ettiğin lûtufları herkese, bütün kullarına lûtfet!

• Her zerreye, lûtfunla, bir başka güneş ver; lûtuf ve ihsan güneşini, herkese tam olarak ver!

• Duayı bize tatlılaştır; dua, ağzımıza süt gibi, bal gibi tatlı gelsin! "Âmin!" diyene de lûtfet, onu herkesin iyiliğini ister bir hale getir!

Divan-ı Kebir den Seçmeler – Şefik Can – Cilt 3

14 Temmuz 2011 Perşembe

Hakiki olan vaitleri gönül kabul eder, içten gelmeyen vaitler ise insanı ıstıraba sokar 180 VİÇ Mesnevi 1. cilt

22 Mayıs 2011 Pazar

" Ama ister bir kitapta, konuşmada, mektupta ya da her ne olursa olsun, diğer kişinin bana söylediği şeyin genellikle benim kanaatim değil onun kanaati olduğu varsayılır; bu zorunlu olarak onunla paylaşmaksızın dikkate almam gereken şeydir. Ancak bu önkabül anlamamı kolaylaştıran bir şey değil, zorlaştıran bir şeydir; çünkü, benim kendi ön-anlamamı belirleyen ön-anlamlar, bütünüyle ilgi dışı kalabilir. Eğer onlar yanlış anlamalar doğurursa, bir metni yanlış anlamaların onlarla çelişen anlamalar olup olmadıklarını nasıl kavrayabilirim? Bir metin daha baştan yanlış anlamardan nasıl korunabilir"8

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Gün içinde fırsat buldukça yazılacak….

(Not: Bursevî Şerhi okunmadan S.Y. yazısından yola çıkarak….)

“Bu eserler, müelliflerinin manevi tecrübeleri olduğundan, bizim onları sözgelimi modern anlatılar gibi ‘okuyup’ anlamamız ve istifade etmemiz hayli güç. ………….Kaldı ki, eserleri ‘müşahade’lerinden ibaret olduğu, hatta binlerce müşanedatından biri olduğu için, filmi gerçekleştirecekleri aşılması güç manialar beklemektedir.”

Alıntısında temel sorun Mesnevi’nin “müşahade”leri anlatan “manevi tecrübe”lerden ibaret görülmesidir.

Burda bir temel sorunla tekrar yüzleşmiş oluyoruz. Tasavvuf bir “manevi tecrübe” aktarımı mı yoksa “insan olmak” üzere, “insan yetiştirmeyi” önceleyen bir meslek mi?

Tasavvufun içinde manevi tecrübe yok mu ya da manevi tecrübe ile insan olgunlaşır itirazlarına verilecek cevap işin pratiğinde ortaya çıkıyor.

Manevî tecrübeyi öne çeken, ona baskın bir rol biçenler uygulamada uzleti, sırları, kendine dönüklüğü bir metod olarak kullanıyorlar. İnsanla fazla muhatap olmayı sevmeyince, ondan bir şey öğrenmekde bir yerde mümkün olmuyor. Bilenler ve bilmeyenler diye bir büyük ayrım çıkarken, asırlar üzerinden damıtılarak bugün taşınan mevlevi zerafetine ise problem çözmek, örnek olmak, bir şeyleri paylaşmak, doğruyu göstermekten ziyade, zor durumlarda nezaketle başından savmak görevi düşüyor.

Bursevî şerhinden verilen alıntılar, şerhin harf semboliğine ne kadar yatkın olduğuna işaret ediyor. Bursevi Şerhi, bu haliyle, hurufiliğe zemin hazırlar bir derinlikte; kabalistik eleştirilerine maruz kalınan geleneğin yazıya geçmiş ilk hali muhtemelen. Ondan evvel var mıydı bilmiyoruz ya da kastı bu değilken bu konuya gereğinden fazla önemi mi verdi onu da bilmiyoruz.

“Mesnevî”yi dikkatli bir okumada harfler üzerinden bir şeyler anlatan satırlara da rastlamak mümkündür. Fakat bu Mesnevinin içinde ne kadardır diye bakıldığında çok fazla değildir. Mesnevinin geri kalanında verdiği mesaja bakmak lazım. Bir çok yerinde okuyana direk olarak verilen mesajların niteliğine bakmalı. “Mesnevî” deki remizler ise hikayelerdeki karakterler üzerinde somut şeyler üzerinedir. Örneğin, padişah bazan insanı temsil eder, bazen yaratıcıyı, bazen şeyhi; gene nefis belli hayvanlar ve onların tabiatları ile temsil edilir. Hatta bir hikayenin içinde, hikaye ilerledikçe, (birinci cilteki “bedevi ve karısı” gibi) bir sembole farklı anlamlar yüklendiği de olur. Mesnevi de kullanılan sembolik dil gündelik hayatın düzenlenmesi üzerine olan hikayelerdir çoğu kez.

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Mesnevî Şerif'ten

Aşağıdaki Bölüm ilginç geldi. Allah'ı anmayı , zikir değil sanki, ahde
vefa olarak almış; "An" maktan önce ve sonra kullanarak. Bölümün
sonunda "çalışmak" var. Bu çalışmak amel olabilir mi?. Meryem
kıssasında ve arkasından gelende ise sebat üzerinde durmuş.

"Tanrı ahdine vefa edersen Tanrı da kereminden senin ahdini korur.
Sense Tanrı'ya vefa etmekten gözünü yummuşsun. "Beni anın da sizi
anayım" ayetini duymadın mı ki?
"Ahdıma vefa edin" ahdına kulak ver de sevgiliden "Ahdınıza vefa
edeyim" vaidi gelsin.
Ey hüzün sahibi, bizim ahdımız ve borç vermemiz nedir? yere kuru tohum
ekmek gibi.



1185. Ondan ne yere bir parlaklık gelir, ne yer sahibi zenginleşir.
Bu, ancak bunun aslını yokluk aleminden veren sensin, bundan bana
lazım diye bir işarette bulunmaktan ibarettir.
Yedim tohumunu da nişane olarak getirdim. Bu nimetten yine bize ihsan
et demektir.
Şu halde ey bahtlı kişi, kuru duayı bırak. Ağaç isteyen tohum eker.
Tohumun yoksa Tanrı, yine o dua yüzünden sana bir fidan bağışlar ki
görenler, ne hoş çalışmış da ne güzel fidana sahip olmuş derler. "

1190. Meryem gibi hani. Derdi vardı da tohumu yoktu. Bu dert yüzünden
sanat sahibi Tanrı, o kuru hurma ağacını yeşertti.
Çünkü o ulu, o temiz kadın vefakardı. Tanrı bu yüzden o istemeden onun
yüzlerce muradını vefa etti.
Vefakar olan topluluk, bu vefayı bütün aleme yaymışlardır.
Denizler de onların buyruklarına uymuştur, dağlar da. Dört unsur bile
onlara kul, köle kesilmiştir.
Bu, inkar edenler, apaçık görsünler de inansınlar diye onlara bir
Tanrı ikramıdır.

1195. Onlar, öyle gizli ikram ve ihsanlara nail olmuşlardır ki, ne
akla, hayale gelir, ne de söze sığar.
Zaten iş, ebedi olan, kesilmeyen, tükenmesine imkan bulunmayan ikram
ve ihsandır.

5. cilt - V.İzbudak Ç.