08 Şubat 2010 Pazartesi

651. Ey gönül! Sen aynada kendini eğri görürsen,....

651. Ey gönül! Sen aynada kendini eğri görürsen,

bu eğrilik sendendir, aynadan değil.

Mefâ'îlün, Mefâ'îlün, Mefâ'îlün, Mefâ'îlün

(c. 111, 1337)



• Ey yüzünü ekşitmiş sevgili! İşine karışmamam, "Neden yüzünü ekşittin?" dememem için, sanki yüzünün etrafına; "Sirke ne güzel katıktır!" diye yazan dost!



• Yüzünün asıklığını, ekşiliğini, dolayısıyla başına gelenlerden şikâyetini bırakır da; kinden, hırstan bir iki adım uzaklaşır da hilme, yumuşaklığa, başa gelenlere razı olmaya doğru yaklaşırsan, bal gibi olursun, kendinle beraber nice kişileri de tatlılaştırırsın. Fakat sen çok tenbelsin, kemale doğru yürüyemiyorsun.



• Aslında ben hatâ ettim, yanlış gördüm, yanlış söyledim. Zaten ben her zaman yanlış işler yaparım. Ben senin gerçek yüzünü görebilseydim, gözüm böyle şaşı kalır mıydı?



• Ey gönül! Sen aynada kendini eğri görürsen, bu eğrilik sendendir. Eğri alan sensin, ayna eğri değil! Ayna her şeyi doğru gösterir. Önce sen kendini doğrult!



"Mevlâna bir Mesnevî beytinde şöyle buyurur

"Seni görünce kendimi gördüm. Aferin beni bana gösteren aynaya!" (Mesnevî, c. VI, nr. 1085). Başkaları bizim için ayna gibi olunca, başkalarında gördüğümüz kusur, kendi kusurumuzdur. O kusur onlara ait değildir."



• Adamın biri kuyu başına gitmiş de ayı kuyuda görmüş, ayın kuyuya düştüğünü sanmış. Ay ise gökyüzünden ona seslenmiş; "Acele etme, yanlış görme, ben buradayım." demiş.



• Sen ayı şu kirli, alçak yeryüzünde arama! Yoklukta varlık olmaz. Bir adam Ebucehil karpuzu ekse, seker kamışı biçmez. İnsan ne ekti ise onu biçer.



• Ey benim canım! Hoşluk, güzellik varlığını, benliğini gidermektedir. Sense güzelliğini varlıkta arıyorsun. O burada görünmez. Sen her şeyi elde edebileceğin yerde ara!



Divan-ı Kebir den Seçmeler – Şefik Can – Cild 2

30 Ocak 2010 Cumartesi

NOKTALAMA İŞARETLERİ

-----------------------------------------------------------------
Nokta ( . )
1. Cümlenin sonuna konur: Her derdin bir çaresi vardır.
UYARI: Ancak, duraklamanın daha az yapıldığı sıralı cümlelerde nokta yerine virgül veya noktalı virgül konur:
At ölür, meydan kalır; yiğit ölür, şan kalır.
2. Bazı kısaltmaların sonuna konur: Alb. (albay), Dr. (doktor), Prof. (profesör),
Not: Birden fazla kelimenin kısaltıldığı durumlarda aralara nokta konmaz:
TBMM, TDK, ODTÜ, KATÜ, İTÜ…
Not: Birden fazla kelimeden oluşan bazı kısaltmalarda araya nokta konur:
M.Ö., M.S., B.E., H.O., H.A.,K.K.K, P.K., T.C.,
3. Sayılardan sonra sıra bildirmek için konur: 3. (üçüncü), 15. (on beşinci), IV. bölüm
4. Arka arkaya sıralanan virgülle veya çizgiyle ayrılan rakamlardan sadece sonuncu rakama nokta konur:
3, 4 ve 7. maddeler; XII – XIV. yüzyıllar arasında.
--------------------------------------------------------------
Virgül ( , )
1. Birbiri ardınca sıralanan eş görevli kelime ve kelime gruplarının arasına konur:
Fırtınadan, soğuktan, karanlıktan ve biraz da korkudan sonra bu sıcak, ferah ve sevimli odanın havasında eridim.
2. Sıralı cümleleri birbirinden ayırmak için konur:
Bir varmış, bir yokmuş.
3. Cümlede özel olarak vurgulanması gereken ögelerden sonra konur:
Okulumuz öğretmenleri, yalnız ve ancak, Milli Eğitim Müdürlüğü izniyle çalışabilir..
4. Uzun cümlelerde yüklemden uzak düşmüş olan ögeleri belirtmek için konur:
Saniye Hanımefendi, merdivenlerde oğlunun ayak seslerini duyar duymaz, hasretlisini karşılamaya atılan bir genç kadın gibi, koltuğundan fırlamış ve ona kapıyı kendi eliyle açmaya gelmişti.
5. Cümle içinde ara sözleri ve ara cümleleri ayırmak için konur:
Örnek olsun diye, örnek istemez ya, söylüyorum.
6. Anlama güç kazandırmak için tekrarlanan kelimeler arasına konur:
Kopar sonbahar tellerinden / Derinden, derinden, derinden / Biten yazla başlar keder musikisi
UYARI: Ancak, ikilemelerde kelimeler arasına virgül konmaz: akşam akşam, yavaş yavaş, bata çıka, koşa koşa.
7. Tırnak içinde olmayan aktarma cümlelerden sonra konur: Datça’ya gideceğim, dedi.
8. Kendisinden sonraki cümleye bağlı olarak ret, kabul ve teşvik bildiren hayır, yok, yoo, evet, peki, pekâlâ, tamam, olur, hayhay, baş üstüne, öyle, haydi, elbette gibi kelimelerden sonra konur:
Peki, gideriz. Olur, ben de size katılırım.
10. Bir kelimenin kendisinden sonra gelen kelime veya kelime gruplarıyla yapı ve anlam bakımından bağlantısı olmadığını göstermek için kullanılır:
Bu, tek gözlü, genç fakat ihtiyar görünen bir adamcağızdır. Bu gece, eğlenceleri içlerine sinmedi.
11. Hitap için kullanılan kelimelerden sonra konur: Sayın Başkan, Sevgili kardeşim, Değerli arkadaşım,
UYARI: Metin içinde ve, veya, yahut bağlaçlarından önce de, sonra da virgül konmaz:
Nihat sabaha kadar uyuyamadı ve şafak sökerken cephe dönüşü kıyafeti ile sokağa fırladı
12. Yüklemi 3. tekil kişi eki alan cümlelerde, sıfat tamlaması şeklindeki özneleri nesne ve dolaylı tümleçten ayırt edebilmek için kullanılır:
Küçük, ağacın arkasına saklandı. İhtiyar adamı karşıya geçirdi.
--------------------------------------------------------------------
Noktalı virgül ( ; )
1. Cümle içinde virgüllerle ayrılmış tür veya takımları birbirinden ayırmak için konur:
Erkek çocuklara Doğan, Tuğrul, Orhan; kız çocuklara ise İnci, Çiçek, Gönül, Yonca adları verilir.
2. Ögeleri arasında virgül bulunan sıralı cümleleri birbirinden ayırmak için konur:
Sevinçten, heyecandan içim içime sığmıyor; bağırmak, kahkahalar atmak, ağlamak istiyorum.
Sabahtan beri bekliyorum; ne gelen var, ne giden. İş işten geçti; artık gelse de olur, gelmese de.
3. Kendilerinden evvelki cümleyle ilgi kuran ancak, yalnız, fakat, lâkin, çünkü, yoksa, bundan dolayı, binaenaleyh, sonuç olarak, bununla birlikte, öyleyse vb. cümle başı bağlaçlarından önce konur:
Halis bir şiir fena okunabilir; fakat sahte bir şiir iyi okunamaz
Bir millet ordusunu kaybedebilir, bağımsızlığını da kaybedebilir; fakat dilini sakladıkça o millet yaşıyor demektir.
UYARI: Sıralı cümleler arasında ancak, fakat, çünkü vb. cümle başı bağlayıcılarından önce yazar, araya nokta, virgül, noktalı virgül koymakta serbesttir. Bu husus, yazarın üslûptaki tercihiyle ilgilidir.
---------------------------------------------------------------------
İki nokta ( : )
1. Kendisinden sonra örnek verilecek cümlenin sonuna konur:
Millî Edebiyat akımının temsilcilerinden bazılarını sıralayalım: Ömer Seyfettin, Halide Edip Adıvar, Ziya Gökalp…
Çantasındakiler: ruj, pamuk, mendil…
2. Kendisinden sonra açıklama yapılacak cümlenin sonuna konur:
Varlık dergisini çıkarmaktaki tek amacımız şudur: Türk edebiyatının kimsesiz ve başıboş olmadığını ispatlamak.
UYARI: İki noktadan sonra cümle gelirse ilk kelime büyük harfle; sadece örnekler sıralanacaksa küçük yazılır.
---------------------------------------------------------------------
Üç nokta ( ... )
1. Tamamlanmamış cümlelerin sonuna konur:
Eğer ödevlerini zamanında bitirmezsen…
Aradığınız adam ben değilim ki…
2. Alıntılarda; başta, ortada ve sonda alınmayan kelime ve bölümlerin yerine konur:
UYARI: Türk imlâsında iki nokta yan yana kullanılmaz.
---------------------------------------------------------------------
Soru işareti ( ? )
1. Soru bildiren cümle veya sözlerin sonuna konur:
Ne zaman tükenecek bu yollar, arabacı?
Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?
UYARI: Kızma, şaşma, alınma gibi anlamlar içerdiğinde soru işareti konmaz:
Nasıl yapamazsın bu soruyu! Ne kadar güzel bir araba değil mi!
UYARI: Soru bildiren cümle veya sözlerde bazen cevabın ne olacağı sözün gelişinden belli olur. Bu tür cümle ve sözlerin sonunda da soru işareti kullanılır: Haksız mıyım? Liderler içinde Atatürk gibisi var mı?
2. Bilinmeyen yer, tarih vb. durumlar için kullanılır: Yunus Emre (1240?-1320), (Doğum yeri: ?).
3. Bir bilginin şüpheyle karşılandığı veya kesin olmadığı durumlarda yay ayraç içinde soru işareti kullanılır:
Ankara'dan Konya'ya 1,5 (?) saatte gitmiş. 1496 (?) yılında doğan Fuzulî...
UYARI: mı / mi eki -ınca / -ince anlamında zarf-fiil işleviyle kullanıldığı zaman soru işareti konmaz:
Akşam oldu mu sürüler döner. Hava karardı mı eve gideriz.
UYARI: Soru ifadesi taşıyan sıralı ve bağlı cümlelerde soru işareti en sona konur:
Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?
Üsküdar'dan mı, Hisar'dan mı, Kavaklar'dan mı?
---------------------------------------------------------------------


Ünlem işareti ( ! )
1. Sevinç, kıvanç, acı, korku, şaşma, seslenme, hitap ve uyarı gibi duyguları anlatan cümlelerin sonuna konur:
Ne mutlu Türküm diyene! Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!
UYARI: Seslenme ve hitap sözlerinden hemen sonra konulabileceği gibi cümlenin sonuna da konabilir:
Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken / Sana uğurlar olsun... Ayrılıyor yolumuz! (Faruk Nafiz Çamlıbel)
2. Bir söze alay, kinaye veya küçümseme anlamı kazandırmak için ayraç içinde ünlem işareti kullanılır:
İsteseymiş bir günde bitirirmiş (!) ama ne yazık ki vakti yokmuş (!)
---------------------------------------------------------------------
Tırnak işareti ( “...” )
1. Başka bir kimseden veya yazıdan olduğu gibi aktarılan sözler tırnak içine alınır:
Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde Atatürk'ün “Hayatta en hakikî mürşit ilimdir.” vecizesi yer almaktadır.
UYARI: Aynen alınmayan söz ve yazılar tırnak içinde gösterilmez.
UYARI: Tırnak içindeki alıntının sonunda bulunan işaret (nokta, soru işareti, ünlem işareti vb.) tırnak içinde kalır:
“Akıl yaşta değil baştadır.” atasözü yüzyılların tecrübesinden süzülüp gelen bir gerçeği ifade etmiyor mu?
UYARI: Uzun alıntılarda her paragraf ayrı ayrı tırnak içine alınır.
2. Özel olarak belirtilmek istenen sözler tırnak içine alınır:
Yeni bir “barış taarruzu” başladı.
3. Kitapların ve yazıların adları ve başlıkları tırnak içine alınır:
Yahya Kemal'in bazı şiirleri “Kendi Gök Kubbemiz” adı altında çıktı. (A. Hamdi Tanpınar)
UYARI: Tırnak içine alınan sözlerden sonra kesme işareti kullanılmaz:
Yahya Kemal’in “Kendi Gök Kubbemiz”i okudunuz mu?
----------------------------------------------------------------
Kesme işareti ( ' )
1. Özel adlara getirilen iyelik ve hâl eklerini ayırmak için konur:
Türkiye’m, Yunus Emre'yi, Ziya Gökalp'ten; Türk'e, Jüpiter'den, Venüs'ü; Türkiye'de, Van Gölü'ne, Ağrı Dağı'nı…
UYARI: Yabancı özel adlar dışındaki özel adlara getirilen yapım ekleri ve çokluk eki kesmeyle ayrılmaz:
Türklük, Türkleşmek, Türkçü, Türkçülük, Türkçe, Müslümanlık, Hristiyanlık, Avrupalı, Avrupalılaşmak, Aydınlı, Konyalı, Bursalı; Ahmetler, Mehmetler, Yakup Kadriler, Ereğliler.
UYARI: -ler eki, -gil eki anlamındaysa kesme işareti kullanılmaz. Ancak, o isimde olan birkaç kişi anlamındaysa kesme işareti kullanılır: Bu akşam Ahmetlere gideceğiz. Soruyu yalnız Ahmet’ler cevaplayabildi.
2. Kısaltmalara getirilen ekleri ayırmak için konur: TBMM'nin, TDK'nin, BM'de, ABD'de
UYARI: Küçük harflerle yapılan kısaltmalara getirilen eklerde kelimenin okunuşu; büyük harflerle yapılan kısaltmalara getirilen eklerde kısaltmanın son harfinin okunuşu esas alınır: kg'dan, cm'yi, mm’den; THY’de, TRT'den.
Ancak kısaltması büyük harflerle yapıldığı hâlde bir kelime gibi okunan kısaltmalara getirilen eklerde bu okunuş esas alınır: ASELSAN'da, BOTAŞ'ın, NATO'dan, UNESCO'ya.
4. Sayılara getirilen ekleri ayırmak için konur: “Mayısın 19'uncu günü” 1985'te, 8'inci madde, 2'nci kat; 7,65’lik
UYARI: Sıra sayıları ekle gösterildiği zaman rakamdan sonra sadece kesme işareti ve ek yazılır; ayrıca nokta konmaz: 8.'inci değil 8'inci, 2.'nci değil 2'nci.
UYARI: Üleştirme sayıları rakamla değil yazıyla gösterilir: 6'şar değil altışar,
5. Dilimizde kolmak, netmek, neylemek, napmak gibi fiiller yoktur. Ancak konuşmada ve vezin dolayısıyla şiirde bu tür kullanılışlar ortaya çıkabilmektedir. Seslerin vezin dolayısıyla şiirde veya konuşma sırasında düştüğünü göstermek için kesme kullanılır: K'oldu, N'oldu? N'etsin? N'eylesin? N'apalım?
6. Bir ek veya harften sonra gelen ekleri ayırmak için konur:
A'dan Z'ye kadar, b'nin m'ye dönüşmesi, Türkçede -daş'la yapılmış birçok söz vardır.
7. Özel adlar için yay ayraç içinde bir açıklama yapıldığı takdirde kesme işareti yay ayraçtan sonra konur: Yunus Emre (1240?-1320)'nin, Yakup Kadri (Karaosmanoğlu)'nin.
Ancak, cins isimler için yapılan açıklamalarda yay ayraçtan sonra doğal olarak kesme işaretine gerek yoktur: İmek fiili (ek fiil)nin geniş zamanı şahıs ekleriyle çekilir.
8. Anlam karışıklığını gidermek için aynı yazılıştaki farklı kelimeleri ayırmak için kullanılır.
Eleştirme’nin/eleştirmen’in, tava’nın/tavan’ın, öğretmen’in/öğretme’nin, bilgi’nin/bilgin’in
------------------------------------------------------------
Kısa çizgi ( - )
1. Satıra sığmayan kelimeler bölünürken satır sonuna konur:
2. Ara sözleri ve ara cümleleri ayırmak için kullanılır: Örnek olsun diye -örnek istemez ya- söylüyorum.
3. Fiil kök ve gövdelerini göstermek için kullanılır: al-, dur-, gör-, ver-; başar-, kana-, okut-, taşla-, yazdır-.
4. Dil bilgisinde eklerin başına konur: -den, -lık, -ış, -ak.
5. Eski harfli metinlerin yeni yazıya aktarılmasında Arapça ve Farsça kurallara göre yapılmış tamlamaların, birleşik ve türemiş kelimelerin ögelerini ayırmak için kullanılır:
Dârü'l-fünûn, Hâkimiyet-i Milliye, Servet-i Fünûn
6. Kelimeler arasında “-den...-a, ve, ile, ilâ, arasında” anlamlarını vermek üzere kullanılır:
Türkçe-Fransızca Sözlük, Aydın-İzmir yolu, 09.30-10.30, 1914-1918 Birinci Dünya Savaşı, 1995-1996 öğretim yılı.
7. Bazı terim ve kuruluş adlarında kelimeler arasına konur:
Sıfat-fiil, zarf-fiil; Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Fen-Edebiyat Fakültesi.
8. Yabancı özel adlarda ve henüz dilimize mal olmadığı için özgün imlâlarıyla yazılan yabancı kelimelerde kullanılır:
Saint-Gotthard, Sainte-Beuve, Boulogne-sur-Mer, Bouches-du-Rhône, Salins-les-Bains, by-pass, check-up,
---------------------------------------------------------------------
Uzun çizgi (—)
Yazıda satır başına alınan konuşmaları göstermek için kullanılır. Buna konuşma çizgisi de denir.
— Hana sağ indi, ölü çıktı geçende! (Faruk Nafiz Çamlıbel, Han Duvarları)
UYARI: Konuşmalar tırnak içinde verildiği zaman uzun çizgi kullanılmaz.
---------------------------------------------------------------------
Tek tırnak işareti ( ‘...’ )
1. Tırnak içinde verilen ve yeniden tırnağa alınması gereken bir sözü belirtmek için kullanılır:
Edebiyat öğretmeni “Şiirler içinde ‘Han Duvarları’ gibisi var mı?” dedi.
------------------------------------------------------------------------
Kaynakça: TDK İmla Kılavuzu

YAZIM KURALLARI

SUNUŞ

Harf sistemini kullanan yazılarda üç türlü imlâ düzeni vardır:
1. Sese (söyleyişe) bağlı imlâ düzeni,
2. Kökene bağlı imlâ düzeni,
3. Geleneğe bağlı imlâ düzeni.
Alfabe sistemi yüzyıllardan beri değişmemiş olan dillerde genellikle geleneğe bağlı imlâ düzeni hâkimdir. Böyle dillerdeki imlâ düzeni, başlangıçta sese ve kökene bağlı olsa da zaman içinde söyleyişte meydana gelen değişmeler imlâya yansıtılmadığı için imlâ, söyleyiş veya kökene bağlı olmaktan çıkar ve gelenekleşmiş olur. Yeni alfabelerin uygulandığı dillerde ise söyleyişe bağlı bir imlâ düzeni benimsenebilir. Ancak diller sürekli bir değişim içinde olduğu, dolayısıyla söyleyiş de sürekli olarak değiştiği için bu tür imlâ düzenlerinde de zamanla gelenekleşmeler başlar.
Bilindiği gibi Türk alfabesi de 1928'de kabul ettiğimiz yeni bir alfabedir. Tabiî olarak yeni alfabemizde söyleyiş esas alınmış ve söyleyişe bağlı bir imlâ düzeni öngörülmüştür. Bu bakımdan yeni Türk alfabesi dünyada örnek gösterilecek alfabelerden biridir. Ancak aşağıda belirteceğimiz bazı sebepler yüzünden imlâmız bir türlü yerine oturamamış ve birtakım sıkıntılarla karşı karşıya kalınmıştır. Bu sebepler şunlardır:
1. Dil Encümeni tarafından hazırlanan ve 1929'da yayımlanan İmlâ Lûgati, bütün ihtiyaçlara cevap verebilecek ayrıntılardan yoksundu. Yeni alfabenin kabul edilmesinden çok kısa bir süre sonra basılan bu imlâ kılavuzunda birçok eksikliklerin olması tabiîdir. Ancak birkaç yıl içindeki uygulama da göz önünde bulundurularak eksiklikler giderilebilir ve fazla zaman kaybetmeden ayrıntılı bir imlâ kılavuzu çıkarılabilirdi. Oysa 1929'daki İmlâ Lûgati'nden ancak 12 yıl sonra, 1941'de yeni İmlâ Kılavuzu basılmıştır.
2. Geç de olsa 1941'de basılan İmlâ Kılavuzu, Türk imlâsının birçok sorununu çözmüş ve imlâda sorun olabilecek birçok konuyu istikrara kavuşturmuştu. İmlâ kurallarının çoğu 1929'dan 1965'e kadar, tam 36 yıl hiç değişmemiş ve böylece bir gelenek oluşmuştu. Ancak başına "yeni" sözü eklenerek ve 1. baskı olduğu belirtilerek 1965'te basılan Yeni İmlâ Kılavuzu bazı değişiklikler getirmiş ve oluşmuş geleneği sarsmıştır. Söz gelişi 1965'e kadar düzeltme işaretiyle yazılan lâstik, klâsik, plân, Lâtin gibi kelimelerden 1965'te düzeltme işareti kaldırılmıştır. 1965'e kadar ayrı yazılan baba tatlısı, mine çiçeği, salkım söğüt gibi kelimeler, 36 yıl sonra birleştirilmiştir. 1965'e kadar arabasiyle, ordusiyle şeklinde yazılan kelimelerin 1965 kılavuzuna göre arabasıyla, ordusuyla şeklinde yazılması gerekmiştir. Burada birkaç örneğini gösterdiğimiz değişiklikler 1965 kılavuzuyla sınırlı kalmamış, yerleşmiş düzen bir defa sarsılınca artık sık sık değişikliklere gidilmiş ve imlâdaki istikrar iyice bozulmuştur. Söz gelişi 1965'te sadece batı kökenli kelimelerden kaldırılan düzeltme işareti, 1970'te lâtif, telâffuz gibi doğu kökenli kelimelerden de kaldırılmıştır. 36 yıllık arabasiyle sözünü 1965'te arabasıyla yapan yeni kılavuz 1970'te bu defa arabasıyle biçimini benimsemiş, 1977'de ise tekrar 1965'e dönmüştür. Meslekî, millî, resmî gibi kelimelerde 1977'ye kadar, tam 48 yıl kullanılan düzeltme işareti 1977'de nispet î'sinin üzerinden kaldırılmıştır. 1965'teki Yeni İmlâ Kılavuzu'yla başlayan ve burada ancak küçük bir kısmını gösterdiğimiz bu değişiklikler, hem imlâmızdaki gelenek ve istikrarı ortadan kaldırmış, hem de toplumda birçok tartışmalara yol açmıştır.
1982'de bir anayasa kuruluşu hâline getirilen ve buna göre yeniden düzenlenen Türk Dil Kurumunun 1985'teki İmlâ Kılavuzu'nda da birtakım değişikliklerin olması tabiîydi. Çünkü Kurum imlâda ilk defa değişiklik yapmıyordu. Maalesef 1965'te değişiklikler başlamış ve imlâmızdaki istikrar bozulmuştu. Kurumun istikrarsızlığa bir çözüm araması ve 1985'te çözümünü kamuoyuna sunması çok normaldi. Elbette bu çözüm teklifine karşı da eleştiriler olacaktı ve oldu. Ancak tartışmaların ardı arkası kesilmediği gibi imlâmızdaki istikrar da bir türlü sağlanamadı. Bütün bunları göz önünde bulunduran Türk Dil Kurumu, yeni baskı için İmlâ Kılavuzu'nu tekrar gözden geçirmeye karar verdi. Kurum üyeleri arasından 7 kişilik bir komisyon oluşturuldu. Talim ve Terbiye Kurulunun edebiyatçı iki üyesi de komisyona davet edildi. Bazen haftada birkaç defa toplanılarak iki yıla yakın süreyle kılavuz üzerinde çalışıldı. Komisyonun hazırladığı taslak, dört gün boyunca 40 kişilik Bilim Kurulunda tartışıldı ve taslağa son şekil verildi.
Komisyon, yeni baskıda, aşağıdaki hususların göz önünde bulundurulmasına karar vermişti:
1. İmlâ kuralları mümkün olduğu kadar kesin olmalı ve kesin bir ifade ile belirtilmelidir. Ancak çok zorunlu durumlarda ikili şekillere ve ihtimallere izin verilmelidir.
2. İmlâ Kılavuzu üzerindeki eleştiriler de dikkate alınarak uzlaşmacı bir yol tutulmalıdır. Yeni değişikliklerle yeni bir istikrarsızlığa yol açmak yerine imlâmızda az çok gelenekleşmiş hususlar benimsenmeli; tespit edilen ilkelere aykırı da olsa gelenekleşmiş yazılışlar tercih edilmelidir.
3. İlkeler mümkün olduğu kadar ayrıntılı olmalı ve bol örneklerle açıklanmalıdır.
4. Kılavuzun dizin bölümü geniş tutulmalı, sözlükteki bütün maddeleri, hatta daha fazlasını kapsamalıdır. Dizine bakan okuyucu, bitişik ayrı demeden her kelimeyi orada bulabilmelidir.
Yukarıdaki kararların uygulanması tabiî ki kolay olmamıştır. Özellikle ilkelerle gelenekleşmiş yazılışlar arasındaki çelişki bizi sürekli olarak zorlamıştır. En büyük sıkıntının da birleşik kelimelerde ortaya çıktığı görülmüştür. Birleşik kelimelerdeki bitişik yazma eğiliminin sınır tanımaz bir şekilde yaygınlaşması karşısında bunu sınırlayıcı bir kuralın getirilmesi şart olmuştu. Yanlış eğilimi yaygınlaştıran düşünce şuydu: İki veya üç kelimeden oluşan bir yapı; yeni bir nesne, kavram veya hareketi karşılıyorsa bitişik yazılır. Bu durumda masa saati, duvar saati, masa takvimi, duvar takvimi, beyaz peynir, dil peyniri, şiş kebabı, kuş uçuşu, lâvanta mavisi, kefal balığı, muhalefet partisi, örümcek ağı, pul biber, yok etmek, var olmak, arz etmek, azat edilmek gibi binlerce kelimenin bitişik yazılması gerekecekti. Bir kısmı yazılmaya başlanmıştı bile. Evet bunlar yeni nesne, kavram ve hareketleri karşılayan birleşik kelimelerdi; ama Türk imlâ geleneğinde bunları bitişik yazmak yoktu. Üstelik bunları bitişik yazmak Türkçe’nin yapısına da uygun düşmüyordu; bitişik yazılan kelime, tek kelime gibi algılanıyor ve vurgunun yeri değiştirilebiliyordu. Kara borsa ve yaş çay kelimelerini bitişik gören spikerlerimiz vurguyu ikinci kelimeye kaydırarak dilimizin vurgu sistemini bozuyorlardı. Esasen Türkçe; binlerce nesne, kavram ve hareketi tek kelimeyle değil, iki kelimeyle karşılayan bir dildi ve bugüne kadar olduğu gibi bunların ayrı yazılmasında hiçbir sakınca yoktu. Bu bakımdan komisyonumuz, öncelikle bitişik yazılan birleşik kelime ile ayrı yazılan birleşik kelime kavramlarını birbirinden ayırdı ve bitişik yazılanlara bitişik kelime denmesini uygun gördü. Ses düşmesi, ses türemesi ve vurgunun yer değiştirmesiyle kaynaşmış hâle gelen bitişikler dışındaki bitişik kelimeler için şu kuralı getirdik: Kelimelerden biri veya ikisi, birleşme sırasında benzetme yoluyla anlam değişmesine uğrarsa bu tür birleşik kelimeler bitişik yazılır. Demek ki bitişik yazılmak için yeni bir kavramı karşılamak yetmeyecekti; kelimelerden en az birisinin anlam değişmesine uğraması şart olacaktı ve bu değişik anlam, kelimenin yalnızken taşıdığı anlamlardan biri olmayacaktı; birleşme sırasında ortaya çıkacaktı. Söz gelişi kapı kolu, kapı'dan da kol'dan da farklı yeni bir nesnenin adıdır; ama birleşiği oluşturan her iki kelime de kendi anlamını korumaktadır. Kol kelimesi "insanın kolu" anlamında olmadığı için ilk bakışta anlamca farklılaşmış görünüyorsa da kol'un bu anlamı yalnız kullanıldığında da mevcuttur; anlam farklılaşması birleşme sırasında olmamıştır; o hâlde bu birleşik, ayrı yazılmalıdır. Buna karşılık bir alet adı olan kargaburnu sözünde ne karga ne burun vardır; bu kelimeler birleşme sırasında kendi anlamlarından çıkmışlar ve benzetme yoluyla yeni bir nesneye ad olmuşlardır; o hâlde bu birleşik, bitişik yazılmalıdır. İmlâ kuralları bölümümüzde bütün bunlar gruplara ayrılarak ve bol örneklerle desteklenerek gösterilmiştir. Ayrıca gelenekten gelen bütün bitişik kelimeler de mümkün olduğu kadar sınıflandırılarak ayrı ayrı maddeler hâlinde belirtilmiştir. Aynı şekilde ayrı yazılan birleşik kelimeler de sınıflandırılmış ve madde madde gösterilmiştir. Hangi tür birleşik kelimenin bitişik yazılışının gelenekleştiği tabiî yine de tartışılacak bir konudur. Biz böyle durumlarda bütün imlâ kılavuzlarına başvurarak bitişik yazılışı gelenekleşmiş olan yapı ve kelimeleri belirlemeye çalıştık.
İmlâ kılavuzlarının büyük çoğunluğunda bitişik olanları gelenekleşmiş saydık. Bitişik veya ayrı yazılışlar çeşitli imlâ kılavuzlarında farklılık gösteriyorsa tabiî ki yukarda belirlediğimiz kurala uyduk. Bu arada birçok imlâ kılavuzunda bitişik yazılan fakat yaygın olarak kullanılmayan yapı ve kelimeleri de gelenekleşmiş saymadık.
Hane, zade, name, perver, perest gibi kelimelerle, Farsça kurala göre oluşturulan yemekhane, dayızade, beyanname, vatanperver, putperest gibi birleşiklerle yine Farsça ve Arapça kurallara göre oluşturulan ehvenişer, gayrimenkul, methüsena, özbeöz, daüssıla, aleykümselâm, maşallah, fisebilillâh gibi birleşiklerin bitişik yazılması tabiîdir. Bunlar kalıp olarak, tek bir kelime gibi dilimize yerleşmişlerdir ve bu kalıplar yeni kelime yapımında artık kullanılmamaktadır. Buna karşılık Türkçe kurallara göre kurulan benzer anlamlardaki birleşiklerin, gelenekleşmedikleri takdirde bitişik yazılmalarına gerek yoktur. Söz gelişi aş evi, doğum evi ayrı yazılır. Bu örneklerde kelimeler kendi anlamlarını korumaktadır ve aynı yapıyla huzur evi, konuk evi gibi pek çok yeni terim yapılmıştır.
Kuruluşların kanunca belirlenmiş adlarına da İmlâ Kılavuzu'nun müdahale etmesi düşünülemez. Dışişleri Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Yükseköğretim Kurulu gibi kuruluşların özel adları tabiî ki kanunda belirlendiği gibi kullanılacaktır; ancak bir kuruluş adı söz konusu olmayıp kavramlardan bahsediliyorsa bunların iç işleri, yüksek öğretim şeklinde ayrı yazılması, imlâ kurallarımızın gereğidir.
Uzun ünlülerin belli durumlar dışında gösterilmemesi, kesmesiz söylenişi yadırganmayan kelimelerde kesme işaretlerinin kullanılmaması, Arapça ve Farsça kurallara göre oluşturulmuş birleşik yapıların tek bir kelime şeklinde bitişik yazılması ve bunlarda kesme, kısa çizgi gibi birtakım işaretlerin kullanılmaması vb. kurallar tabiî ki ilmî yayınları içine almaz. Eski metinlerin yeni yazıya çevrilmesinde, eski metinlerden yapılan alıntılarda ve bilimsel çalışmalarda, bu çalışmaların gerektirdiği yazılış ve işaretlere başvurulabilir; bu hususa kuralların ilgili bölümlerinde de yer verilmiştir. Ağızlara ait farklı söyleyişlerin de bilimsel çalışmalarda ve sanat eserlerinde gösterilebileceğini unutmamak gerekir.
Kılavuz hazırlanırken bugüne kadarki bütün kılavuzlara bakılmış ve imlâda sorun olan birçok husus veya kelimenin eski kılavuzlarda yer almadığı hayretle görülmüştür. Biz, hiçbir konunun açıkta kalmamasına, sorun olan her nokta ve kelimenin kılavuzda yer almasına çalıştık. Bu bakımdan elimizdeki kılavuz, bugüne kadarki en ayrıntılı kılavuz olmuştur. Bütün bunlara rağmen imlâda istikrara kavuşmak, bütün toplumun uzlaşmasına ve bundan da önemli olarak herkesin imlâda titizlik göstermesine bağlıdır. Özellikle her gün insanımızın eline ulaşan basın yayın organlarının gerekli titizlik ve duyarlığı göstermesi şarttır. Gazetelerimizde imlâ kurallarına uyulursa bu dalga dalga bütün topluma yayılır. Tabiî okullarımızda imlâ kurallarının titizlikle öğretilmesi ve konunun öneminin öğrencilere benimsetilmesi temel şarttır.
Bu kılavuzdan sonra da şüphesiz eleştiriler olacaktır. Yapıcı eleştirilerin dikkate alınacağı da muhakkaktır. İmlâ konusunda toplumca göstereceğimiz duyarlık, bu kılavuzun işlevinin daha iyi bir şekilde yerine getirilmesini sağlayacaktır.
---------------------------------------------------------------
OKUYUCULARIN DİKKATİNE
1. Okuyucular İmlâ Kılavuzu'nun yalnız dizin bölümünü kullanmakla kalmamalı, kurallar bölümünü de okumalı, hatta sık sık bu bölüme de başvurmalıdırlar.
2. "İmlâ Kuralları" bölümünde bazı uyarılara yer verilmiştir. Uyarılar, yanlış anlamaları ve sık yapılan hataları önleyici niteliktedir.
3. Yine kurallar bölümünde, bazı bölüm ve cümlelerin sonunda bk. veya krş. şeklinde göndermeler yer almıştır. Kılavuzu kullananlar, gönderilen yere baktıkları takdirde konuyu daha iyi anlayacaklardır.
4. Kılavuzun dizin bölümüne, bitişik yazılsın, ayrı yazılsın bütün kelimeler alınmaya çalışılmıştır. Bitişik yazılan birleşik fiillerde hem -ma'lı, hem -mak'lı mastarlar alınmış; ayrı yazılanlarda -mak'lı mastarlarla yetinilmiştir.
5. Ver-, bil-, dur-, kal- yardımcı fiilleriyle kurulan birleşik fiiller, kalıplaşmış olanlar dışında, dizine alınmamıştır. Buna karşılık sınırlı sayıda fiille kullanılan gel-, koy-, yaz- yardımcı fiilleriyle kurulanlar dizinde gösterilmiştir.
6. Dilimizde iki şekilde kullanılan kelimeler vardır: Üzere-üzre, sahife-sayfa, İbranîce-İbranca gibi. Bu tür kelimelerin her iki şekli de yanlış olmadığı için dizinde kendi sıralarında ayrı ayrı yer almışlardır.
7. Dizinde, bazı sözlerin yanında yay ayraç içinde açıklamalar verilmiştir. Açıklamalar, kelimelerin doğrudan doğruya tanımını veya anlamını vermek üzere konulmamıştır. Sadece kelimenin ne olduğunu açıklamak ve karıştırılabilecek benzer kelimelerden o kelimeyi ayırmak için açıklamalara başvurulmuştur.
8. Eklerle kullanılırken bazı kelimelerin sonlarında çeşitli ses olayları meydana gelmektedir. Ağaç, kâğıt, kavak gibi kelimeler ünlüyle başlayan bir ek aldıklarında sonlarındaki ünsüz tonlulaşmaktadır: ağacı, kâğıdı, kavağı... Bazı kelimeler ise son hecedeki ünlülerini düşürmektedirler: gönlü, zikri, ağzı... Bütün bu değişmeler dizinde ağaç,-cı; gönül,-nlü şeklinde gösterilmiştir. Eklerle kullanılırken değişime uğramayan kelimeler için herhangi bir belirtmeye ihtiyaç duyulmamıştır. Söz gelişi hukuk kelimesi dizinde sadece hukuk şeklinde yer almaktadır. Bu, -u ekini aldığı zaman kelimenin hukuku şeklinde olduğunu, asla hukuğu şekline dönmediğini gösterir. Ancak bu konuda da ikili şekillerin bulunabileceğini gözden uzak tutmamak gerekir: yoku~yoğu, ağza~ağıza, göğse~göğüse.
Bazı alıntı kelimelerde son hecede kalın ünlü bulunduğu hâlde, ek ince olarak gelmektedir. Bu durum da dizinde gösterilmiştir: kalp,-bi, saat,-ti.
9. İsim tamlaması yapısındaki birleşik kelimeler ek alırken araya bir n sesi girer: kaynanadilini, dereotunu... Bu tür birleşik kelimelerin çok az bir kısmında n bulunmaz: ayakkabıyı, yüzbaşıyı. Eki -yı şeklinde alanlar dizinde gösterilmiştir. Bu şekilde gösterilmeyenlerin eki -nı şeklinde aldığı unutulmamalıdır.
İsim tamlaması yapısındaki yer adlarında ise ek hangi şekilde olursa olsun gösterilmiştir. Adapazarı'nı, Altınözü'nü...
10. Dilimize mal olmamış kelimeler (ödünçlemeler) dizinde eğik yazı ile ve özgün imlâları korunarak belirtilmiştir: check-up, fuel-oil...

YAZIM KURALLARI
Düzeltme işareti
Düzeltme işaretinin (^) iki görevi vardır: Uzatma ve inceltme. Bu işaretin kullanılacağı yerler aşağıda gösterilmiştir:
1. Yazılışları bir, anlamları ve okunuşları ayrı olan kelimeleri ayırt etmek için, okunuşları uzun olan ünlülerin üzerine düzeltme işareti konur: adem (yokluk), âdem (insan); adet (sayı), âdet (gelenek, alışkanlık); alem (bayrak), âlem (dünya, evren); alim (her şeyi bilici), âlim (bilgin); aşık (ayak bileğindeki kemik), âşık (vurgun, tutkun); hakim (hikmet sahibi), hâkim (yargıç); hali (pazar yerini), hâli (durumu, vaziyeti); hala (babanın kız kardeşi), hâlâ (henüz); şura (şu yer), şûra (danışma kurulu).
Yazılışları bir, işlevleri ve okunuşları farklı olan Arapça bi-, Farsça bî- ön eklerini birbirinden ayırt etmek için okunuşu uzun olan Farsça bî- ön ekinde düzeltme işareti kullanılır: bîçare (çaresiz), bîtaraf (tarafsız), bîvefa (vefasız); bihakkın (hakkı ile), bizatihi (kendiliğinden), bilumum (bütün, hepsi).
UYARI: Katil (< katl = öldürme) kelimesiyle karışma ihtimali olduğu hâlde katil (ka:til = öldüren) kelimesinin düzeltme işareti konmadan yazılması yaygınlaşmıştır. Bu yaygınlaşmada düzeltme işaretinin k'yi ince okutması endişesi etkili olmuştur.
2. Arapça ve Farsçadan dilimize giren birtakım kelime ve eklerde g, k, l ünsüzlerinin ince okunduğunu göstermek için, bu ünsüzlerden sonra gelen a ve u sesleri üzerine düzeltme işareti konur: dergâh, gâvur, ordugâh, tezgâh, yadigâr; dükkân, hikâye, kâfir, kâğıt, kâr, mahkûm, mekân, mezkûr, sükûn, sükût; ahlâk, billûr, evlât, felâket, hilâl, ilâç, ilân, ilâve, iflâs, ihtilâl, istiklâl, kelâm, lâkin, lâle, lâzım, mahlâs, selâm, sülâle, telâş, üslûp.
Batı kökenli kelimelerde de l ünsüzünün ince okunduğunu göstermek için düzeltme işareti kullanılır: klâsik, lâhana, lâik, lâmba, Lâtin, melânkoli, plâk, plâj, plân, reklâm.
UYARI: Lâik sözünde l ince okunur, a uzatılmaz.
Ses yansımalı kelimelerde de l ünsüzünün ince okunduğunu göstermek için düzeltme işareti kullanılır: lâpa lâpa, lâp lâp, lâkırdı, lâppadak.
3. Nispet î'sini göstermek için düzeltme işareti kullanılır: ahlâkî, dâhilî, dünyevî, edebî, fikrî, haricî, iktisadî, insanî, medenî, sıhhî, siyasî. Böylece (Türk) askeri ve askerî (okul), (İslâm) dini ve dinî (bilgiler), (fizik) ilmi ve ilmî (tartışmalar), (Atatürk'ün) resmi ve resmî (kuruluşlar) gibi anlamları farklı kelimelerin karıştırılması önlenmiş olur.
Söyleyişte kısalmış olan nispet î'lerine düzeltme işareti konmaz: çengi, çini, tiryaki, zenci; Kutsi, Necmi, Ruhi.
Nispet î'si bazı Türkçe kelimelerde de kullanılır: altunî, bayatî, gümüşî, kurşunî. Bu örneklerde ikinci heceler de uzun söylenir.
Türkü (< Türkî), varsağı (< Varsağî), Hüsnü, Lütfü, kırmızı gibi kelimelerde nispet î'si ünlü uyumlarına uymuştur.
Nispet î'si alan kelimelere Türkçe ekler getirildiğinde düzeltme işareti olduğu gibi kalır: ciddîleşmek, ciddîlik, millîleştirmek, millîlik, resmîleştirmek, resmîlik.
Sözlük, dizin ve ansiklopedilerde düzeltme işareti almamış olan kelimeler önce gelir.
adet (sayı)
âdet (gelenek, alışkanlık).
---------------------------------------------------------------------
Ünsüzlerin nitelikleri
Bugünkü Türkiye Türkçe’sinde kökeni Türkçe olan kelimelerin sonunda tonlu (yumuşak) b, c, d, g ünsüzleri bulunmaz: ağaç, ak, at, büyük, ip, ot, saç, üç, yoğurt, yurt. Ancak, anlam farkını belirtmek üzere ad, od, sac gibi birkaç kelimenin yazılışında buna uyulmaz: ad (isim), at (binek hayvanı); od (ateş), ot (bitki); sac (yassı demir), saç (kıl).
Dilimizdeki alıntılar da hac, şad, yad gibi birkaç örnek dışında, kelime sonunda tonsuzlaşma kuralına uymuştur: sebep (< sebeb), kitap (< kitab), bent (< bend), cilt (< cild), bant (< band), etüt (< etüd), metot (< metod), standart (< standard), ahenk (< aheng), hevenk (< aveng), renk (< reng). Bu gibi alıntılar ünlü ile başlayan bir ek aldıklarında tonsuz (sert) ünsüzler tonlulaşır (yumuşar): sebep / sebebi, kitap / kitabı, bent / bendi, cilt / cildi, etüt / etüdü, metot / metodu, ahenk / ahengi, hevenk / hevengi, renk / rengi. Buna karşılık bank, tank gibi birkaç yabancı kelime bu kurala uymaz.
UYARI: Bazı alıntı sözlerde tonlulaşma (yumuşama) olmaz: ahlâk / ahlâkın, cumhuriyet / cumhuriyete, evrak / evrakı, hukuk / hukuku, ittifak / ittifaka, sepet / sepeti.
Birden fazla heceli kelimelerin sonunda bulunan p, ç, t, k ünsüzleri iki ünlü arasında kalınca tonlulaşarak (yumuşayarak) b, c, d, ğ'ye dönüşür: çalap / çalabı, kelep / kelebi; ağaç / ağacı, kazanç / kazancı; geçit / geçidi, kanat / kanadı; başak / başağı, bıçak / bıçağı, çocuk / çocuğu, dudak / dudağı, durak / durağı, uzak / uzağı.
Tek heceli kelimelerin sonunda bulunan p, ç, t, k ünsüzleri ise iki ünlü arasında kalınca çoğunlukla korunur: ak / akı; at / atı; ek / eki; et / eti; göç / göçü; ip / ipi; kaç / kaça, kaçıncı; kök / kökü; ok / oku; ot / otu; saç / saçı; sap / sapı; suç / suçu; üç / üçü, üçüncü. Ancak, tek heceli olduğu hâlde sonundaki ünsüzü tonlulaşan (yumuşayan) kelimeler de vardır: but / budu, dip / dibi, gök / göğü, kap / kabı, kurt / kurdu, uç / ucu, yurt / yurdu.
Dilimizde tonsuz (sert) ünsüzle biten kelimelere gelen ekler tonsuz (sert) ünsüzle başlar: aç-tı, aş-çı, bak-tım, bas-kı, çiçek-ten, düş-kün, geç-tim, ipek-çi, seç-kin, seç-ti, süt-çü. Buna karşılık üçgen, dörtgen, beşgen, dikgen, çokgen kelimeleri bu kurala uymaz.
BAZI KELİME VE EKLERİN YAZILIŞI
Türkçe’nin yazılışında tek sese tek harf ilkesi benimsendiği için genellikle büyük sorunlarla karşılaşılmaz. Ancak, bazı kelime ve eklerde özel durumlar söz konusudur. Bu bakımdan bu tür eklerle kelimelerin yazılışı üzerinde ayrıca durmak gerekir. Sayıların yazılışı da özel olarak ele alınması gereken konulardan biridir.
---------------------------------------------------------------------
a - ı, e - i değişmesi
Dilimizde a, e ünlüsü ile biten fiillerin şimdiki zaman çekiminde, söyleyişte de yazılışta da a sesleri ı, u; e sesleri i, ü olur: başlıyor, kanıyor, oynuyor, doymuyor; izliyor, diyor, gelmiyor, gözlüyor.
Birden çok heceli olup a, e ünlüleri ile biten fiiller, ünlüyle başlayan ek aldıkları zaman bu fiillerdeki a, e ünlülerinde söyleyişte yaygın bir daralma (ı ve i'ye dönme) eğilimi görülür. Ancak, söyleyişteki ı, i sesleri yazıya geçirilmez: başlayan, yaşayacak, atlayarak, saklayalı, atmayalım, gelmeyen, izlemeyecek, gitmeyerek, gizleyeli, besleyelim.
Buna karşılık tek heceli olan demek ve yemek fiillerinde, söyleyişteki i sesi yazıya da geçirilir: diyen, diyerek, diyecek, diyelim, diye; yiyen, yiyerek, yiyecek, yiyelim, yiye, yiyince, yiyip. Ancak deyince, deyip örneklerindeki e yazılışta korunur.
---------------------------------------------------------------------
i - ı değişmesi
Dilimize Arapça’dan girmiş bulunan kelimelerde kalın k'den sonra gelen i sesi, ı'ya döner ve ı ile yazılır: inkılâp…
---------------------------------------------------------------------
b - p değişmesi
Alıntı kelimelerde s ünsüzünden sonra gelen b sesi ünsüz benzeşmesine uğrayarak p'ye dönüşür ve p ile yazılır: ispat, kispet, müspet, naspetmek, nispet, tespih, tespit.
UYARI: s dışındaki tonsuzlardan sonra gelen b'ler p'ye dönmez: ikbal, makbul, takbih, tatbik, teşbih.
---------------------------------------------------------------------
d - t değişmesi
Dilimize Farsça’dan geçen -dar ekindeki d sesi tonsuz (sert) ünsüzlerden sonra ünsüz benzeşmesine uğrayarak t sesine dönüşmüştür: emektar, minnettar, silâhtar, taraftar. Dilimize Arapça’dan geçen miktar kelimesi ile Hayrettin, Seyfettin, Necmettin gibi özel adlarda da d sesi t'ye dönmüştür.
Buna karışlık Arapça’dan dilimize giren birçok kelimede tonsuz (sert) ünsüzlerden sonra gelen d korunmuştur: takdim, takdir, takdis, tasdik, tekdir.
Alıntı kelimelerin hece sonlarında bulunan d sesi ise kendisinden sonra gelen tonsuz ünsüzlerin etkisinde kalarak t sesine dönüşür ve t ile yazılır: methiye, tetkik.
---------------------------------------------------------------------
ğ - v değişmesi
Dilimizde değişik biçimlerde yazılan birtakım Türkçe kelimeler vardır: döğmek, dövmek; göğermek, gövermek; oğmak, ovmak; öğmek, övmek; söğmek, sövmek. Dilimizde o, ö seslerinden sonra gelen ğ’lerin v’ye dönme eğilimi güçlüdür. Ortak söyleyişte v'li biçimler daha yaygın olmakla birlikte ğ’li biçimler de büsbütün ortadan kalkmış değildir.
---------------------------------------------------------------------
n - m değişmesi
Dilimizde b ünsüzünden önce gelen n ünsüzü bazı örneklerde m'ye dönüşür: saklambaç (< saklanbaç), dolambaç (< dolanbaç), ambar (< anbar), amber (< anber), cambaz (< canbaz), çarşamba (< çeharşenbe), perşembe (< pencşenbe), çember (< çenber), kümbet (< gunbed), memba (< menba), mümbit (< munbit), tambur (< tunbur). Buna karşılık İstanbul, bin bir, binbaşı, onbaşı gibi kelimelerde söyleyişte m'ye doğru bir kayma olmasına rağmen yazıda n sesi korunur.
---------------------------------------------------------------------
Ünsüz türemesi (y - v)
Türkçe kökenli kelimelerde iki ünlü yan yana bulunmadığından bazı alıntı kelimelerde ünlüler arasında y, v sesleri türemiştir: fiyat (< fiat), fayda (< faide), zayıf (< zaif), mavna (< ma'ûna); konservatuvar, lâboratuvar, pisuvar, repertuvar, trotuvar, tuval, tuvalet.
Buna karşılık birçok örnekte y, v türemesi görülmez: duayen, fail, faiz, fuar, fuaye, kuaför, lâik, puan, suare.
---------------------------------------------------------------------
Ünsüz düşmesi
Türkçe’de ikiz (şeddeli) ünsüz bulunmaz. Bu bakımdan Arapça’dan dilimize girmiş olan ve sonunda ikiz ünsüz bulunan kelimelerin yalın durumunda ünsüzlerden biri düşer (ünsüz tekleşir):
hak (< hakk), his (< hiss), ret (< redd), zan (< zann), zem (< zemm).
Bu tür kelimelere ünlüyle başlayan bir ek geldiği zaman düşen ünsüz ortaya çıkar:
hak / hakka, his / hissimiz, ret / reddi, zan / zannımca, zem / zemmi
Öte yandan afv kelimesinde v düşmüş ve bu durum yazıya da geçmiştir: af (< afv). Ancak, kelime ünlüyle başlayan bir ek aldığı zaman f sesi ikizleşir: affa uğramak
Alıntı kelimelerden ft, st ünsüz çiftleriyle bitenlerin bir kısmında t sesi söyleyişte düşme eğilimi göstermekle birlikte yazılışta korunur: çift, rast, serbest.
UYARI: Farsça’dan dilimize girmiş hane sözüyle yapılan birleşik kelimelerde;
ha hecesi korunmuştur: birahane, muayenehane, yazıhane; darphane, dökümhane, yatakhane. Görüldüğü gibi kelime ünlüyle de ünsüzle de bitse ha hecesi korunmaktadır. Bazı örneklerde ise söyleyişte düşme eğilimi görülür. Yazıda birliğin sağlanabilmesi için bu tür örneklerde de ha hecesinin yazılması gerekir: dershane, eczahane, hastahane, pastahane, postahane (bk. Birleşik kelimeler A. 24).
UYARI: Fransızca’dan dilimize girmiş olan sürpriz kelimesinde söyleyişte de yazılışta da r ünsüzü korunur; kelimenin süpriz şeklinde söylenmesi yanlıştır.
---------------------------------------------------------------------
Mastar eklerinin yazılışı
-ma, -me ile biten mastarlar -a, -e, -ı, -i ekleriyle genişletildiğinde araya y koruyucu ünsüzü girer: kazanma-y-a, aldanma-y-ı, okuma-y-a, yazma-y-ı, sevme-y-e, görme-y-i, gülme-y-e, silme-y-i.
-mak, -mek ile biten mastarlardan sonra -a, -e, -ı, -i eklerinden biri gelirse -k ünsüzü yumuşar: ... yazmağa (başladı). ... bildirmeğe (geldim). Ancak mastarlarda y'li yazılışa doğru güçlü bir eğilim vardır.
---------------------------------------------------------------------
-ki aitlik ekinin yazılışı
-ki aitlik eki ünlü uyumlarına uymaz: akşamki, yarınki, duvardaki, Turgut'unki, yoldaki, ondaki, yazıdaki, onunki.
Yalnız birkaç örnekte bu ek, ünlü uyumlarına uyar: bugünkü, dünkü, öbürkü.
---------------------------------------------------------------------
Ki bağlacının yazılışı
Ki bağlacı ayrı yazılır: demek ki, kaldı ki, bilmem ki.
Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin.
UYARI: Ancak ki bağlacı, birkaç örnekte kalıplaşmış olduğu için bitişik yazılır:
Sanki , Belki, Hâlbuki, Çünkü, Mademki, Meğerki, Oysaki,.
Şüphe ve pekiştirme göreviyle kullanılan ki sözü de ayrı yazılır: Babam geldi mi ki? Başbakan konuşacak mı ki?
---------------------------------------------------------------------
mı, mi, mu, mü soru ekinin yazılışı
1. mı, mi, mu, mü soru eki gelenekleşmiş olarak ayrı yazılır: Kaldı mı? Sen de mi Brutus?İnsanlık öldü mü?
2. Soru ekine birtakım ekler de getirilebilir. Bu ekler soru ekiyle bitişik yazılır:
Verecek misin? Okuyor muyuz? Çocuk muyum? Gelecek miydi? Ölür müsün, öldürür müsün?
3. Sorudan başka görevlerde kullanıldığı zaman da ayrı yazılır: Güzel mi güzel! Yağmur yağdı mı dışarı çıkamayız.
---------------------------------------------------------------------
Da, de bağlacının yazılışı
1. Da, de bağlacı ayrı yazılır; ancak, kendisinden önceki kelimenin son ünlüsüne bağlı olarak büyük ünlü uyumuna uyar ve da, de biçimini alır: Kızı da geldi gelini de. Orhan da biliyor. Oğluna da bildirdi. Sen de mi kardeşim?
UYARI: Ayrı yazılan da, de hiçbir zaman ta, te şeklinde yazılmaz.
UYARI: Ya sözüyle birlikte kullanılan da mutlaka ayrı yazılır (ya da).
UYARI: Da, de bağlacı, kendisinden önceki kelimeden kesme ile ayrılmaz.
UYARI: Bulunma hâli eki olan -da, -de, -ta, -te'nin da, de bağlacı ile hiçbir ilgisi yoktur; bulunma hâli eki getirildiği kelimeye bitişik yazılır: devede kulak, evde kalmak, ayakta durmak, çantada keklik. Yeme de yanında yat.
---------------------------------------------------------------------
-İmek ek fiilinin yazılışı
1. İmek ek fiili ayrı yazıldığı zaman ünlü uyumlarına uymaz: kalır idim, durur idim, dargın imiş, yorgun ise.
2. Ancak, imek fiili bugün daha çok ekleşmiş olarak kullanılmakta ve ünlü uyumlarına uymaktadır.
3. Ünlüyle biten kelimelere eklendiği zaman i- ünlüsü düşebilir. Bu durumda araya y ünsüzü girer: satıcıydı (satıcı idi), yoncaymış (yonca imiş), yabancıymış (yabancı imiş), başıymış (başı imiş), sonuncuydu (sonuncu idi), ikinciymiş (ikinci imiş), neyse (ne ise), deliyse (deli ise).
4. Ünsüzle biten kelimelere eklendiği zaman da i- ünlüsü düşebilir: kalırmış (kalır imiş), yorgundu (yorgun idi), yakarsa (yakar ise), toprakmış (toprak imiş), yakmışsa (yakmış ise), güzelmiş (güzel imiş), gelirse (gelir ise)
-----------------------------------------------------------------------
Alıntı kelimelerde kesmeli yazılış
1. Türkçe’nin ses düzeni gereğince iki ünlü arasındaki ünsüzler kendilerinden önce gelen ünlüyle değil kendilerinden sonra gelen ünlüyle hece kurarlar: a-ra-ba-cı, o-ku-lu-muz, se-vi-ne-cek-ler, ta-şı-na-bi-lir.
Ancak içlerinde Arapça’ya özgü gırtlak ünsüzü (ayın ve hemze) bulunan bazı alıntı kelimelerde, bu durumdaki ünsüzlerin kendilerinden önceki ünlüyle hece kurdukları da görülür: cüz-î, hal-etmek, iş-ar, iz-an, kıt-a, kur-a, Kur-an, mel-un, mer-i, meş-ale, meş-um, nez-etmek, sun-î, vak-a, vüs-at. Bu kelimeler yazılışta kesmeyle gösterilir: cüz'î, hal'etmek, iş'ar, iz'an, kıt'a, kur'a, Kur'an, mel'un, mer'i, meş'ale, meş'um, nez'etmek, sun'î, vak'a, vüs'at. Bu yapıda olup da tamamen Türkçenin ses düzenine uymuş, çok sık kullanılan ve kesmesiz okunduğunda yadırganmayan kelimelerde kesme kullanılmaz: defa, defetmek, heyet, menetmek, mesele, neşe, neşet, sanat.
2. Arapça’dan alınmış bazı sözlerde gırtlak ünsüzü kelimenin sonunda bulunur. Bu durumda gırtlak ünsüzü söyleyiş bakımından tamamen erimiş durumdadır: cüz, def, hal, kat, men
Ancak bu kelimeler iyelik ekleriyle kullanıldığı takdirde, kelimeyle iyelik eki arasına kesme konur: cüz'ü, def'i, hal'i, kat'ı, men'i, nev'i, tab'ı, vaz'ı.
3. Sonunda gırtlak ünsüzü bulunan kelimeler iyelik ekini -ı, -i biçiminde alırlar: bayi-i, cami-i, mâni-i, memba-ı, mısra-ı, sanayi-i. Ancak cami ve mâni sözlerinde iyelik eki -si biçiminde de gelebilir: cami-si, mâni-si.
Bu tür kelimeler yönelme ve yükleme hâli eklerini (-e, -i) alınca, araya y sesi girebileceği gibi y'siz de yazılabilir: bayi-ye, cami-ye, memba-ya, mevzu-ya, mısra-ya; bayi-yi, cami-yi, memba-yı, mevzu-yu, mısra-yı; bayi-e, cami-e, memba-a, mevzu-a, mısra-a; bayi-i, cami-i, memba-ı, mevzu-u, mısra-ı.
UYARI: Bayi, cami, sanayi gibi kelimeler yalın hâlde iken tek i ile yazılır.
---------------------------------------------------------------------
Hece yapısı ve satır sonunda kelimelerin bölünmesi
Türkçe’de kelime içinde iki ünlü arasındaki ünsüz, kendinden önceki ünlüyle değil, kendinden sonraki ünlüyle hece kurar: a-ra-ba, ka-ra-ca, ta-le-be.
Ancak bazı alıntı kelimelerde iki ünlü arasındaki ünsüz kendinden sonraki ünlüyle değil, kendinden önceki ünlüyle hece kurar: cüz'î, kur'a, Kur'an, vüs'at (bk. Alıntı kelimelerde kesmeli yazılışı).
Kelime içinde yan yana gelen ünsüzlerden sonuncusu kendisinden sonraki ünlüyle, diğerleri kendilerinden önceki ünlüyle hece kurar: bir-lik, sev-mek, Türk-çe, Kork-maz.
Türkçe’de satır sonunda kelimeler bölünebilir, fakat heceler bölünemez. Satıra sığmayan kelimeler bölünürken satır sonuna kısa çizgi (-) konur.
Burasını ilk defa görüyormuş gibi duvarlara, perdelere, möblelere, eşyalara bakıyor, hayret ediyordu. Bütün bu muhitte Türk hayatına, Türk ruhuna ait bir gölge, bir çizgi bile yoktu. Birden Bursa'daki çocukluğunun geçtiği baba evini hatırladı; sofada rahat ve beyaz örtülü divanlar vardı.
(Ömer Seyfettin, Primo Türk Çocuğu)
UYARI: Bitişik yazılan kelimelerde de bu kurala uyulur:
baş-öğretmen değil, ba-şöğ-ret-men; ilk-okul değil, il-ko-kul; Karaosman-oğlu değil, Karaosmanoğ-lu.
UYARI: Ayırmada satır sonunda ve satır başında tek harf bırakılmaz:
a-raba değil, ara-ba;müdafa-a değil, müda-faa;
UYARI: Kesme işareti satır sonuna geldiği zaman yalnız kesme işareti kullanılır; ayrıca çizgi kullanılmaz.
................................................................................................... Edirne'
nin...
UYARI: Rakamların satır sonuna gelmesi durumunda da yalnız kesme işareti kullanılır:
................................................................................................. 1996'
da...
UYARI: Gırtlak ünsüzü için kesme kullanılan kelimelerde kesmeli heceler satır sonuna getirilmez:
meş'-aleyi değil, meş'a-leyi; vüs'-ati değil, vüs'a-ti.
---------------------------------------------------------------------
Sayıların yazılışı
1. Sayılar rakamla da yazıyla da yazılabilir. küçük sayılar, yüz ile bin sayıları ve daha çok edebî karakter taşıyan metinlerde geçen sayılar yazıyla gösterilir: iki hafta sonra, haftanın beşinci günü, üç ayda bir, dört kardeş…
Buna karşılık saat, para tutarı, ölçü, istatistik verilere ilişkin sayılar ile büyük sayılarda rakam kullanılır:
öğleden sonra saat 17.30'da, 1.500.000 lira, 25 kilogram, 150 kilometre, 15 metre kumaş, 1.250.000 kişi.
Saat ve dakikaların metin içinde yazıyla yazılması da mümkündür: saat dokuzu beş geçe, saat yediye çeyrek kala, saat sekizi on dakika üç saniye geçe, meselâ saat onda.
2. Birden fazla kelimeden oluşan sayılar ayrı yazılır: iki yüz, üç yüz altmış beş.
UYARI: Ancak para ile ilgili işlem ve belgelerde sayılar bitişik yazılır:
yüzdoksanbin, ikiyüzellibin, beşyüzaltmışbin
3. Sıra sayıları yazıyla ve rakamla gösterilebilir. Rakamla gösterilmesi durumunda ya rakamdan sonra bir nokta konur veya rakamdan sonra kesme konularak derece gösteren ek yazılır: 15., 56., XX.; 5' inci, 6' ncı.
4. Üleştirme sayıları rakamla değil yazıyla belirtilir: ikişer, dokuzar, yüzer; üçer üçer, onar onar.
---------------------------------------------------------------------
Büyük harflerin kullanıldığı yerler
A. Cümle büyük harfle başlar:
Hayatta en hakikî mürşit ilimdir. Ak akça kara gün içindir.
1. Cümle içinde başkasından aktarılan ve tırnak içine alınan cümleler de büyük harfle başlar:
Atatürk, " Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur." diyor.
2. Tırnak içinde aktarılan söz, tam bir cümle değilse veya cümlenin baş tarafı alınmamışsa büyük harfle başlamaz:
Nabi'nin "... var içinde" redifli gazeli Divan'ında uyuyor.
3. Ayrıca iki çizgi arasındaki açıklama cümleleri de büyük harfle başlamaz:
4. İki noktadan sonra gelen cümleler de büyük harfle başlar:
Bence edebiyatın temel görevi şudur: Hem günlük hayatı, hem geleceği hem de hayatın felsefesini işlemektir.
UYARI: İki noktadan sonra cümle niteliğinde olmayan örnekler sıralanırsa bu örnekler büyük harfle başlamaz:
Bazı örneklerde -sız eki kalıplaşmıştır: densiz, hırsız, ıssız, öksüz.
B. Özel adlar büyük harfle başlar.
1. Kişi adlarıyla soyadları büyük harfle başlar:
Mustafa Kemal Atatürk, Ahmet Haşim, Tevfik Fikret, Mehmet Emin Yurdakul,
2. Takma adlar da büyük harfle başlar: Muhibbî (Kanunî Sultan Süleyman), Server Bedi (Peyami Safa)
3. Kişi adlarından önce ve sonra gelen saygı sözleri, unvanlar ve meslek adları büyük harfle başlar:
Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, Hamdi Bey, Bay Ali Çiçekçi, Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Doktor Behçet Uz, Mareşal Fevzi Çakmak, Yüzbaşı Cengiz Topel.
4. Tarihî kişilerin adlarından önce gelen unvan ve lâkaplar da büyük harfle başlar:
Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim, Kanunî Sultan Süleyman, Genç Osman, Avcı Mehmet
UYARI: Akrabalık adları bildiren kelimeler büyük harfle başlamaz. Ancak akrabalık bildiren kelimeler lâkap yerine geçtiği zaman büyük harfle başlar
Fahriye abla, Ayşe teyze, Fatik nine, Saim amca, Ali enişte; Nene Hatun, Baba Gündüz, Dayı Kemal, Hala Sultan.
5. Resmî yazılarda saygı bildiren sözlerden sonra gelen ve makam, unvan bildiren kelimeler büyük harfle başlar:
Sayın Bakan, Sayın Başkan, Sayın Profesör, Sayın Vali.
6. Mektuplarda ve resmî yazışmalarda hitapların ilk kelimesi de büyük harfle başlar:
Sevgili kardeşim, Aziz dostum, Değerli arkadaşım.
7. Hayvanlara verilen özel adlar büyük harfle başlar: Düldül, Sarıkız, Fino, Karabaş, Pamuk, Minnoş, Tekir, Kiraz
8. Millet, boy, oymak adları büyük harfle başlar:
Türk, Alman, İngiliz, Rus, Arap, Japon; Oğuz, Kazak, Kırgız, Özbek, Tatar; Karakeçili, Hacımusalı.
9. Dil ve lehçe adları büyük harfle başlar:
Türkçe, Almanca, İngilizce, Rusça, Arapça; Oğuzca, Kazakça, Kırgızca, Özbekçe, Tatarca.
10. Din ve mezhep adları ile bunların mensuplarını anlatan sözler büyük harfle başlar:
Müslüman, Hristiyanlık, Budizm; Hanefî / Hanefîlik, Malikî / Malikîlik, Protestan / Protestanlık, Katolik / Katoliklik.
11. Din ve mitoloji kavramlarını karşılayan özel adlar büyük harfle başlar:
Tanrı, Allah, Cebrail, Zeus, Oziris, Kibele
KayıUYARI: Ancak tanrı?kelimesi özel ad olarak kullanılmadığı zaman küçük harfle başlar: Eski Yunan tanrıları.
12. Gezegen ve yıldız adları büyük harfle başlar: Merkür, Dünya, Neptün, Plüton, Halley.
UYARI: Dünya, güneş, ay kelimeleri yalnız coğrafya ve gök bilimiyle ilgili yayınlarda terim olarak kullanıldığı zaman büyük harfle başlar; bunun dışındaki durumlarda küçük harf kullanılır.
13. Yer adları (kıt'a, ülke, bölge, il, ilçe, köy, semt, cadde, sokak vb.) büyük harfle başlar:
Asya, Türkiye, İç Anadolu, Yakın Doğu; Ankara, Turgutlu, Ürgüp, Bahçelievler, Atatürk Bulvarı, Asmalımescit Sokağı.
UYARI: Yer adlarında ilk isimden sonra gelen deniz, nehir, göl, dağ, boğaz… tür isimleri küçük harfle başlar:
Marmara denizi, Aral gölü, Balkaş gölü, Sakarya ırmağı, Meriç / Tuna nehri, Alp dağları, Altay dağları, Erciyes dağı.
UYARI: İkinci isim özel isme dâhil ise ve ikisi birden kastedilen kavramı karşılıyorsa, ikinci isim büyük harfle başlar:
Çanakkale Boğazı, İstanbul Boğazı; Beyşehir Gölü, Van Gölü, Tuz Gölü; Anadolu Kavağı, Rumeli Kavağı; Gülek Geçidi; Ağrı Dağı; Konya Ovası, Haymana Ovası, Muş Ovası; Adalar Denizi.
NOT: Bu örneklerde ikinci isim kullanılmadığı takdirde söz konusu yer adı anlaşılmaz. Meselâ Çanakkale Boğazı sadece Çanakkale kelimesiyle anlatılamaz; sadece Çanakkale denildiği zaman Çanakkale şehri anlaşılır.
14. Mahalle, meydan, cadde, sokak adlarında geçen mahalle, meydan, cadde, sokak kelimeleri büyük harfle başlar:
Gazi Osmanpaşa Mahallesi, Karaköy Meydanı, Atatürk Bulvarı, Nene Hatun Caddesi, Cemal Nadir Sokağı…
15. Saray, köşk, han, kale, köprü, anıt vb. yapı adlarının bütün kelimeleri büyük harfle başlar:
Topkapı Sarayı, Çankaya Köşkü, Horozlu Han, Ankara Kalesi, Mostar Köprüsü, Beyazıt Kulesi, Bilge Kağan Anıtı.
16. Kurum, kuruluş ve kurul adları büyük harfle başlar:
Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türk Dil Kurumu, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Devlet Malzeme Ofisi, Millî Kütüphane, Atatürk Orman Çiftliği, Çankaya Lisesi; Türk Ocağı, Emek İnşaat; Bakanlar Kurulu,
UYARI: Kuruluş bildiren kelimeler, belli bir kurum kastedildiği zaman büyük harfle başlar:
Bu yıl Meclis, yeni döneme erken başlayacaktır. Kurum, imlâ konusunda yoğun bir çalışma içine girmiştir.
17. Kitap, dergi, gazete, tablo, heykel ve hukukla ilgili kanun, tüzük, yönetmelik, yönerge, genelge adlarının her kelimesi büyük harfle başlar:
Safahat, Türk Dili, Varlık; Milliyet, Halı Dokuyan Kızlar (tablo); Düşünen Adam (heykel); Medenî Kanun…
UYARI: Özel ada dâhil olmayan gazete, dergi, tablo vb. sözler büyük harfle başlamaz:
Milliyet gazetesi, Türk Dili dergisi, Halı Dokuyan Kızlar tablosu.
UYARI: Kitap adlarında ve başlıklarda, arada ve sonda bulunan ve, ile, ya, veya, yahut, ki, da, de sözleriyle mı, mi, mu, mü soru eki küçük harfle yazılır:
Maî ve Siyah, Suç ve Ceza, Leylâ ile Mecnun, Turfanda mı, Turfa mı? Diyorlar ki, Ya Devlet Başa ya Kuzgun Leşe…
18. Millî ve dinî bayramların adları büyük harfle başlar:
Cumhuriyet Bayramı, Ramazan Bayramı, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, Nevruz Bayramı…
UYARI: Bayram niteliği kazanmış günlerin adları da büyük harfle başlar:
Anneler Günü, Öğretmenler Günü, Tıp Bayramı.
UYARI: Ancak genel nitelikteki günlerin, haftaların, mevsimlerin, kurultay, bilgi şöleni vb. toplantıların adları küçük harfle başlar: tiyatro günü, kitap haftası, film haftası, sağlık haftası, dil kurultayı.
19. Tarihî olay, çağ ve dönem adları büyük harfle başlar:
Kurtuluş Savaşı, Cilâlı Taş Devri, İlk Çağ, Yükselme Devri, Millî Edebiyat Dönemi, Tanzimat Dönemi.
UYARI: Ancak tarihî dönem bildirmeyip tür veya tarz bildiren terimler küçük harfle başlar:
divan edebiyatı, halk şiiri, klâsik Türk edebiyatı, Türk sanat müziği, tekke edebiyatı, Servet-i Fünun edebiyatı..
NOT: Bunlardan bölüm ve ana bilim dalı olarak kullanılıp özel ad durumuna gelmiş olanlar büyük harfle başlar:
Eski Türk Edebiyatı Ana Bilim Dalı, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.
20. Özel adlardan türetilen bütün kelimeler büyük harfle başlar:
Türklük, Türkleşmek, Türkçü, Türkçülük, Türkçe, Türkolog, Türkoloji, Avrupalılaşmak, Asyalılık, Darvinci, Bursalı.
21. Yer, millet ve kişi adlarıyla kurulan birleşik kelimelerde özel adlar büyük harfle başlar:
Antep fıstığı, Brüksel lâhanası, Behçet hastalığı, Frenk gömleği, Hindistan cevizi, İngiliz anahtarı, Japon gülü, Maraş dondurması, Van kedisi, Vaşington portakalı.
Ç. Belli bir tarih bildiren ay ve gün adları büyük harfle başlar:
29 Mayıs 1453 Salı günü, 29 Mayıs Salı, 1919 Mayıs’ının 19'uncu günü,
UYARI: Ancak belli bir tarihi belirtmeyen ay ve gün adları küçük harfle başlar:
Okullar genellikle eylülün ikinci haftasında öğretime başlar. Yürütme Kurulu toplantılarını perşembe günleri yaparız.
---------------------------------------------------------------------
BİRLEŞİK KELİMELER
Dilimizde yeni bir kavramı karşılamak için yararlandığımız yollardan biri, kelime birleştirmesidir. Kelime birleştirmesi yoluyla kurulan sözlere birleşik kelime adı verilir. Birleşik kelimeler söz varlığımızda geniş bir yer tutar. Birleşik kelime terimi için bileşik kelime denilmesi yanlıştır.
Dilimizde belirtisiz isim tamlamaları, sıfat tamlamaları, isnat grupları, birleşik fiiller, ikilemeler, kısaltma grupları ve kalıplaşmış çekimli fiillerden oluşan ifadeler, yeni bir kavramı karşıladıkları zaman birleşik kelime olurlar: yer çekimi, hanımeli, ses bilgisi; beyaz peynir, açıkgöz, toplu iğne; eli açık, ayak yalın, günü birlik, sırtı pek; söz etmek, zikretmek, hasta olmak; gelebilmek, çoluk çocuk, çıtçıt, ev bark; baş üstüne, günaydın; sağ ol, ateşkes, külbastı.
Görüldüğü gibi birleşik kelimeler bitişik de ayrı da yazılabilmektedir.
---------------------------------------------------------------------
A. Bitişik yazılan birleşik kelimeler (Bitişik kelimeler)
Birleşik kelimeler, yazılış bakımından bitişik yazılanlar ve ayrı yazılanlar olmak üzere ikiye ayrılır. Bitişik yazılan birleşik kelimelere bitişik kelime adı verilir.
Birleşik kelimeler aşağıdaki durumlarda bitişik kelime olurlar ve bitişik yazılırlar.
1. Ses düşmesine uğrayan birleşik kelimeler bitişik yazılır: kaynana (< kayın ana), kaynata (< kayın ata), nasıl (< ne asıl), niçin (< ne için), pazartesi (< pazar ertesi), sütlaç (< sütlü aş), birbiri (< biri biri).
2. Dilimize Arapça’dan girmiş azil (< azl), emir (< emr), hüküm
(< hükm), kayıp (< gayb), keşif (< keşf), küfür (< küfr), nakil (< nakl) gibi birtakım kelimeler etmek, edilmek, olmak, olunmak, eylemek yardımcı fiilleriyle birleşirken asıllarına uyarak ikinci hecedeki ünlülerini düşürürler. Bu gibi kelimelerle yapılan birleşik fiiller bitişik yazılır: azletmek, azledilmek, emretmek, hükmetmek, hükmolunmak, kaybolmak, kaydedilmek, keşfetmek, keşfedilmek, küfretmek, nakletmek, neşretmek, neşrolunmak, sabretmek, seyretmek, şükreylemek, zikretmek (krş. Birleşik kelimeler B. 1; Alıntı kelimelerin yazılışı 1).
UYARI: Bu kelimeler ünlüyle başlayan bir yardımcı fiil veya ek almadıkları zaman azil, defin, emir, hüküm, kayıp, keşif, meyil, nakil, sabır, vecit, zeyil, zikir şeklinde söylenir ve yazılır.
UYARI: Söyleyişte tonlulaşma şeklinde ses değişmesine uğrayanlar ayrı yazılır: azat etmek, hamt etmek, derç etmek, iz'aç etmek, iktisap etmek, harp etmek. Bu örneklerde tonluluk söyleyişte belirtilir.
3. Dilimize Arapça’dan girmiş af (< afv), his (< hiss), ret (< redd), zan (< zann), zem (< zemm) gibi birtakım kelimeler etmek, edilmek, olmak, olunmak, eylemek yardımcı fiilleriyle birleşirken sondaki sesler, asıllarına uyarak veya asıllarının etkisinde kalarak çift sese dönüşür. Bu tür birleşik fiiller bitişik yazılır: affetmek, affolunmak, halletmek, hissetmek, hissedilmek, reddeylemek, reddolunmak, zannetmek, zemmetmek
4. İsim kısımları tek başına kullanılmayıp sadece etmek, olunmak yardımcı fiilleriyle kalıplaşan birleşik kelimeler bitişik yazılır: ahzetmek, bahşetmek, bahşolunmak, hamletmek, hazfetmek, nez'etmek, rekzetmek, serdetmek.
5. Sonunda Arapça’ya özgü gırtlak ünsüzü (ayın ve hemze) olan kelimeler etmek, olunmak fiilleriyle birleşik fiil kurduklarında bitişik yazılır: defetmek, hal'etmek (tahttan indirmek), katetmek, menetmek, menolunmak, tabetmek (bk. Alıntı kelimelerde kesmeli yazılış).
6. Vurgusu son heceye kaymış birleşik kelimeler bitişik yazılır: açıkgöz, anaerkil, ataerkil, babayiğit, bastıbacak, boşboğaz, büyükbaş (hayvan), camgöz, cingöz, çınayaz, düztaban, elense, elverişli, günaydın, işveren, kafakol, Karagöz, karagöz (balığı), küçükbaş (hayvan), önayak (olmak), paragöz, pisboğaz, tepegöz, tıknefes.
Vurgusu son hecede bulunan ikilemeler de bitişik yazılır: cırcır (böceği), cızbız, civciv, çıtçıt, dırdır, fırfır, fısfıs, hımhım, hoşbeş, şıpşıp (bir tür terlik), altüst (etmek), yüzgöz (olmak).
7. Eş anlamlı ikilemelerde vurgu normal olarak ikinci hecededir. Vurgusu ilk heceye kayan ikilemeler bitişik yazılır: darmadağın, darmadağınık, darmaduman, karmakarışık (krş. Birleşik kelimeler B. 7).
8. Kelimelerden biri veya ikisi, birleşme sırasında benzetme yoluyla anlam değişmesine uğrarsa bu tür birleşik kelimeler bitişik yazılır (krş. Birleşik Kelimeler B. 2).
a. Organ bildiren sözlerle kurulan bitki, hayvan, hastalık, alet, eşya, tarz ve yiyecek adları:
aslanağzı (bitki), aslankuyruğu (bitki), aslanpençesi (bitki), ayıkulağı (bitki), cinsaçı (bitki), civanperçemi (bitki), gelinparmağı (üzüm), geyikdili (bitki), horozgözü (bitki), horozibiği (bitki), itburnu (bitki), katırtırnağı (bitki), kazayağı (bitki), keçiboynuzu (bitki), keçimemesi (üzüm), keçisakalı (bitki), kızkalbi (bitki), koyungöbeği (mantar), köpekayası (bitki), kurtbağrı (bitki), kuşburnu (bitki), sığırödü (bitki), tavşanbıyığı (bitki), turnagagası (bitki); açıkağız (bitki), akkuyruk (çay), alabaş (bitki), altınbaş (kavun), altıparmak (palamut), beşbıyık (muşmula), karabaldır (bitki).
danaburnu (böcek), öküzburnu (kuş); akbaş (kuş), alabacak (at), beşparmak (deniz hayvanı), beşpençe (deniz hayvanı), çakırkanat (ördek), elmabaş (tepeli dalgıç), iribaş (kurbağa kurtçuğu), kababurun (balık), kamçıkuyruk (koyun), kamışkulak (at), karabaş, karagöz (balık), karakulak (hayvan; haberci), kepçeburun (yaban ördeği), kızılkanat (balık), sarıağız (balık), sarıgöz (balık), sarıkulak (balık), sarıkuyruk (balık), tokmakbaş (balık), uzunkuyruk (kuş), yeşilbaş (ördek).
itdirseği (arpacık); delibaş (hastalık), karabacak (hastalık), karataban (hastalık).
balıkgözü (halka), deveboynu (boru), domuzayağı (çubuk), domuztırnağı (kanca), horozayağı (burgu), kargaburnu (alet), keçitırnağı (oyma kalemi), kedigözü (lâmba), leylekgagası (alet), sıçankuyruğu (törpü); baltabaş (gemi) gagaburun (gemi), kancabaş (kayık).
ayıbacağı (yelken tarzı), balıksırtı (desen), civankaşı (nakış), eşeksırtı (çatı tarzı), kazkanadı (oyun), kırlangıçkuyruğu (işaret), koçboynuzu (işaret), köpekkuyruğu (spor), sıçandişi (dikiş).
dilberdudağı (tatlı), hanımgöbeği (tatlı), hanımparmağı (tatlı), kadınbudu (köfte), kadıngöbeği (tatlı), kargabeyni (yemek), kedidili (bisküvi), tavukgöğsü (tatlı), vezirparmağı (tatlı).
İlk ögesi organ adı olan şu örnekler de bitişik yazılır: bağrıkara (kuş), baldırıkara (bitki), baştankara (kuş), karnıkara (börülce), sırtıkara (balık), yanıkara (hastalık).
b. Eşya veya nesne bildiren sözlerle kurulan bitki, hayvan, tarz, yiyecek ve oyun adları:
acemborusu (bitki), çayırsedefi (bitki), çobançantası (bitki), çobandüdüğü (bitki), çobaniğnesi (bitki), çobantarağı (bitki), çobantuzluğu (bitki), gelinfeneri (bitki), güveyfeneri (bitki), katranköpüğü (mantar), keçisedefi (bitki), kuşekmeği (bitki), kuşyemi (bitki), kuzgunkılıcı (bitki), suibriği (bitki), suoku (bitki), suşeridi (bitki), şeytanarabası (uçuşan tohum), şeytanfeneri (bitki), şeytantersi (bitki), venüsçarığı (bitki), yılanyastığı (bitki).
sazkayası (balık), şeytaniğnesi (hayvan), yılaniğnesi (balık).
balgümeci (dikiş), beşikörtüsü (çatı tarzı), turnageçidi (fırtına).
bülbülyuvası (tatlı), kuşlokumu (kurabiye).
beştaş (oyun), dokuztaş (oyun), üçtaş (oyun).
c. İnsana özgü isim ve sıfatlarla kurulan bitki, hayvan ve eşya adları: adayavrusu (tekne), akşamsefası (bitki), camgüzeli (bitki), çadıruşağı (bitki), çayırgüzeli (bitki), çayırmelikesi (bitki), gecesefası (bitki), gündüzsefası (bitki), saksıgüzeli (çiçek), yalıçapkını (kuş); bozbakkal (kuş), bozyürük (yılan), karadul (örümcek), sarısabır (bitki).
ç. Benzetme yoluyla kurulan gök cisimlerinin adları: Altıkardeş (yıldız kümesi), Arıkovanı (yıldız kümesi), Büyükayı (yıldız kümesi), Demirkazık (yıldız), Güneybalığı (yıldız), Küçükaslan (yıldız), Küçükayı (yıldız kümesi), Kervankıran (yıldız), Samanuğrusu (yıldız kümesi), Samanyolu (yıldız kümesi), Üçkardeş (yıldız kümesi), Yedikardeş (yıldız kümesi)
d. İnsan isimleriyle kurulan bitki, hayvan ve yemek adları: alinazik (kebap), ayşekadın (fasulye), hafızali (üzüm), havvaanaeli (bitki), karafatma (böcek), meryemanaeldiveni (bitki).
9. -a, -e ve -ı, -i, -u, -ü ekleriyle yapılmış tasvir fiilleri, yardımcı fiil anlam değişmesine uğradığı için bitişik yazılır: düşünebilmek, yapabilmek; uyuyakalmak; gidedurmak, yazadurmak; çıkagelmek, olagelmek, süregelmek; düşeyazmak, öleyazmak; açıvermek, alıvermek, gelivermek, gülüvermek, uçuvermek.
Görmek yardımcı fiiliyle yapılan ve emir biçiminde kullanılan birleşik fiiller de bitişik yazılır: düşmeyegör, ölmeyegör.
Bilmek yardımcı fiiliyle yapılan ve kalıplaşmış olan alabildiğine kelimesi de bitişik yazılır.
10. Bir veya iki ögesi emir kipiyle kurulan kalıplaşmış birleşik kelimeler bitişik yazılır: alaşağı (etmek), albeni, ateşkes, çalçene, çalyaka, dönbaba, gelberi, incitmebeni, rastgele, sallabaş, sallasırt, sıkboğaz, unutmabeni; çekyat, geçgeç, kaçgöç, kapkaç(çı), örtbas, seçal (self-servis), veryansın (etmek), yapboz (puzzle), yazboz.
11. -an/-en, -r/-ar/-er ve -maz/-mez ekleriyle kurulmuş sıfat-fiil gruplarından kalıplaşmış birleşik kelimeler gelenekleşmiş olarak bitişik yazılır:
ağaçkakan, ağrıkesen, ahmakıslatan, alaybozan, boğazkesen, böcekkapan, buzkıran, cankurtaran, çobanaldatan, çöpçatan, dalgakıran, dalkıran, dalkurutan, damardaraltan, damargenişleten, demirkapan, elöpen, etyaran, fındıkkıran, filizkıran, gelinboğan, gökdelen, günebakan, ordubozan, oyunbozan, saçkıran, yelkovan, yolgeçen, yolkesen;
akımtoplar, alkolölçer, altıpatlar, amperölçer, asitölçer, aynabakar, barışsever, basınçölçer, betonkarar, bilgisayar, bilgiyazar, çoksatar, dilsever, eğimölçer, füzeatar, gazölçer, özezer, özsever, pürüzalır, sanatsever, tekerçalar, uçaksavar, yurtsever;
baştanımaz, değerbilmez, etyemez, hacıyatmaz, kadirbilmez, kargasekmez, karıncaezmez, karıncaincitmez, kuşkonmaz, külyutmaz, sugeçirmez, tanrıtanımaz, töretanımaz, varyemez, vurdumduymaz (krş. Birleşik kelimeler B. 3).
12. -dı (-di /-du / -dü, -tı/ -ti /-tu /-tü) ekiyle kurulan kalıplaşmış birleşik kelimeler bitişik yazılır: albastı, ciğerdeldi, çıtkırıldım, dalbastı, fırdöndü, gecekondu, gündöndü, günindi, hünkârbeğendi, imambayıldı, karyağdı, kaşbastı, kedibastı, kolbastı, mirasyedi, papazkaçtı, serdengeçti, şıpsevdi, toprakbastı, zıpçıktı; eltieltiyeküstü (desen).
13. Her iki ögesi de -dı (-di /-du /-dü, -tı /-ti /-tu /-tü) veya -r /-ar /-er eklerini almış ve kalıplaşmış bulunan birleşik kelimeler bitişik yazılır: dedikodu, kaptıkaçtı, oldubitti, uçtuuçtu (oyun); biçerbağlar, biçerdöver, göçerkonar, kazaratar, konargöçer, okuryazar, uyurgezer, yanardöner, yüzergezer.
Aynı yapıda olan çakaralmaz kelimesi de bitişik yazılır.
14. Hayvan, bitki, organ ve çeşitli nesne adlarıyla kurulan ve içinde renklerden birinin adı veya renk sözü geçmeyen renk adları bitişik yazılır: baklaçiçeği, balköpüğü, camgöbeği, devetüyü, fildişi, gülkurusu, güvercinboynu, güvercingöğsü, kazayağı, kavuniçi, kazboku, kızılşap, narçiçeği, ördekbaşı, ördekgagası, tavşanağzı, tavşankanı, turnagözü, vapurdumanı, vişneçürüğü, yavruağzı (krş. Birleşik kelimeler B. 4).
Örneklerden sonra renk sözü kullanılırsa bu söz ayrı yazılır: devetüyü rengi, fildişi rengi, gülkurusu rengi.
15. Renk adlarıyla kurulan ve bitki, hayvan veya hastalık türlerinden birini gösteren birleşik kelimeler bitişik yazılır: akağaç, akçaağaç, akdarı, akdiken, akkavak, akmantar, aksöğüt, alacamenekşe, alaçam, karaağaç, karacaot, karaçalı, kızılağaç, sarıağaç, sarıçiçek; akbalık, akkefal, alabalık, sarıbalık; akdoğan, akkuş, alacabalıkçıl, alacakarga, alakarga, beyazsinek, bozayı, karakuş, karasinek; aksu, akbasma, karahumma, kızılyara, mavihastalık, maviküf.
16. Somut olarak yer bildirmeyen üst ve üzeri sözlerinin sona getirilmesiyle kurulan birleşik kelimeler bitişik yazılır: akşamüstü, akşamüzeri, ayaküstü, ayaküzeri, bayramüstü, gerçeküstü, ikindiüstü, olağanüstü, öğleüstü, öğleüzeri, suçüstü, yüzüstü.
Somut olarak yer bildirmeyen alt sözüyle kurulan birleşik kelimeler de bitişik yazılır: ayakaltı, bilinçaltı, gözaltı, şuuraltı (krş. Birleşik kelimeler B. 16).
17. İki veya daha çok kelimenin birleşmesinden oluşmuş kişi adları, soyadları ve lâkaplar bitişik yazılır: Alper, Aydoğdu, Birol, Gülnihal, Gülseren, Gündoğdu, Şenol, Varol; Abasıyanık, Adıvar, Atatürk, Gökalp, Güntekin, İnönü, Karaosmanoğlu, Tanpınar, Yurdakul; Boynueğri Mehmet Paşa, Tepedelenli Ali Paşa, Yirmisekiz Çelebi Mehmet.
18. İki veya daha çok kelimeden oluşmuş Türkçe yer adları bitişik yazılır: Çanakkale, Gümüşhane; Acıpayam, Pınarbaşı, Şebinkarahisar; Beşiktaş, Kabataş.
Şehir, kent, köy, mahalle, dağ, tepe, deniz, göl, ırmak, su vb. kelimelerle kurulmuş sıfat tamlaması ve belirtisiz isim tamlaması kalıbındaki yer adlarında birinci kelime tek başına söz konusu yer adını ifade edemiyorsa bu tür yer adları bitişik yazılır: Akşehir, Eskişehir, Suşehri, Yenişehir; Atakent, Batıkent, Konutkent, Korukent, Çengelköy, Sarıyer, Yenimahalle; Karabağ, Karadağ, Uludağ; Kocatepe, Tınaztepe; Akdeniz, Karadeniz, Kızıldeniz; Acıgöl; Kızılırmak, Yeşilırmak; İncesu, Karasu, Sarısu, Akçay (krş. Birleşik kelimeler B. 9).
19. Şahıs adları ve unvanlarından oluşmuş mahalle, meydan, köy vb. yer ve kuruluş adlarındaki unvan grubu; unvan kelimesi sonda ise, gelenekleşmiş olarak bitişik yazılır: Abidinpaşa, Bayrampaşa, Davutpaşa, Ertuğrulgazi, Kemalpaşa (ilçesi); Necatibey (Caddesi), Mustafabey (Caddesi), Gazi Osmanpaşa (Üniversitesi)
20. Ait olduğu dilde bitişik yazılan yabancı yer adları Türkçede de bitişik yazılır: Düsseldorf, Fontainebleau, Nürnberg, Neustadt, Schwarzwald (krş. Birleşik kelimeler B. 13).
Ait olduğu dilde, içinde çizgi bulunan yabancı yer adları Türkçede de çizgili olarak yazılır: Ile-de-France, Saint-Bernard, Saint-Gothard.
21. Ara yönleri belirten kelimeler bitişik yazılır: güneybatı, güneydoğu, kuzeybatı,
22. Senet, çek vb. ticarî belgelerde geçen sayılar bitişik yazılır: ikiyüzellialtımilyarbeşyüzyirmibeşmilyonyediyüzellibin lira(.
23. Bunlardan başka dilimizde her iki ögesi de aslî anlamını koruduğu hâlde yaygın bir şekilde gelenekleşmiş olarak bitişik yazılan kelimeler de vardır.
a. Baş sözüyle oluşturulan sıfat tamlamaları: başağırlık, başbakan, başçavuş, başeser, başfiyat, başhekim, başhemşire, başkahraman, başkarakter, başkent, başkomutan, başköşe, başmüfettiş, başöğretmen, başparmak, başpehlivan, başrol, başsavcı, başşehir, başyazar.
b. Bir topluluğun yöneticisi anlamındaki başı sözüyle oluşturulan belirtisiz isim tamlamaları: ahçıbaşı, binbaşı, çarkçıbaşı, çeribaşı, elebaşı, mehterbaşı, onbaşı, ustabaşı,
c. Oğlu, oğulları, kızı sözleriyle oluşturulan belirtisiz isim tamlamaları: Caferoğlu, Karaosmanoğlu, Topaloğlu, Orazbeykızı; Candaroğulları, Osmanoğulları; çapanoğlu, dayıoğlu, eloğlu, halaoğlu, hinoğluhin, amcakızı, elkızı.
ç. Ağa, bey, efendi, hanım, nine vb. sözlerle kurulan birleşik kelimeler: ağababa, beyefendi, efendibaba, hanımanne, hacıağa, hanımnine, hıyarağalık, kadınnine, paşababa.
d. Dal sözüyle oluşturulan sıfat tamlamaları: dalkavuk, dalkılıç, daltaban, daluyku.
e. Açıortay, adamkökü, adamotu, âdemotu, ağırbaşlı, ağırcanlı, ağırkanlı, ahududu, akarsu, akaryakıt, akciğer, akkor, aksakal, aktöre, akyuvar, alyuvar, anamal, anaokulu, anapara, anayasa, anneanne, atardamar, atarkanal, atasözü, aybaşı, ayçiçeği, ayçöreği, babaanne, basmakalıp, başıboş, başıbozuk, başıkabak, başörtü, başvurmak, beşibiryerde, bilirkişi, bindallı, birdenbire, birdirbir, birtakım, bozkır, bugün, buzdolabı, çeşitkenar, çiftetelli, delikanlı, demirbaş, denizaltı, denizaşırı, derebeyi, derebeylik, dereotu, dışbükey, dikdörtgen, dipnot, doludizgin, dolunay, dörtkenar, dörtnal, dörtnala, düzayak, ebekuşağı, ebemkuşağı, enikonu, erbaş, eşkenar, etobur, gelişigüzel, giderayak, gökyüzü, gözyaşı, günaşırı, güvenoyu, halkoyu, hayhay, içbükey, içgüdü, içtepi, içyağı, ikizkenar, ilkbahar, ilkokul, ilköğrenim, ilköğretim, ilkyaz, ipucu, kabataslak, kahverengi, kamuoyu, karaciğer, karekök, kartopu, kasımpatı, kenarortay, kelaynak, kongövde, külhanbeyi, külhanbeylik, külkedisi, milletvekili, murdarilik, omurilik, ortaokul, otobur, öngörmek, öngörü, önsezi, öteberi, özdeyiş, paralelkenar, pekâlâ, pekiyi, sacayağı, sacayak, sadeyağ, sağduyu, sağyağ, semizotu, serinkanlı, sıcakkanlı, sıkıyönetim, sıradağ, sıradağlar, sivrisinek, soğukkanlı, sonbahar, soyadı, sütana, sütanne, sütbaba, sütkardeş, sütnine, sütoğul, takımada, takımyıldız, tekdüze, tepetakla, tepetaklak, tereyağı, tıpkıbasım, tıpkıçekim, toplardamar, topyekûn, tozpembe, varoluş, varsayım, vazgeçmek, yanardağ, yarıçap, yarımada, yarıyıl, yavrukurt, yerküre, yeryüzü, yılbaşı, yöneylem, yüznumara, yüzyıl, zeytinyağı kelime ve deyimleri de gelenekleşmiş ve yaygınlaşmış olarak bitişik yazılır.
UYARI: Vazgeçmek birleşik fiili, mi soru ekiyle birlikte kullanıldığı zaman ayrı yazılır: Vaz mı geçtin?
f. Biraz, birazı, birkaç, birkaçı, birtakım, birçok, birçoğu, hiçbir, hiçbiri, herhangi belirsizlik sıfat ve zamirleri de gelenekleşmiş olarak bitişik yazılır.
24. Hane kelimesiyle Farsça kurala göre oluşturulan birleşik kelimeler bitişik yazılır: çayhane, dershane, eczahane, hastahane, kahvehane, pastahane, postahane, süthane, yatakhane, yazıhane, yemekhane (bk. Ünsüz düşmesi).
UYARI: Dershane, eczahane, hastahane, pastahane, postahane gibi sözlerde hane kelimesindeki h'nin yazılmaması doğru değildir.
25. Perver ve perest kelimeleriyle Farsça kurala göre oluşturulan birleşik kelimeler bitişik yazılır: hamiyetperver, hürriyetperver, misafirperver, vatanperver; ateşperest, hayalperest, menfaatperest.
26. Zade kelimesiyle Farsça kurala göre oluşturulan birleşik kelimeler bitişik yazılır: Recaîzade, Resülzade, Sami Paşazade, Sümbülzade, Vahapzade; amcazade, dayızade, teyzezade.
27. Name kelimesiyle Farsça kurala göre oluşturulan birleşik kelimeler bitişik yazılır: davetname, kanunname, pendname, seyahatname, siyasetname; Battalname, Oğuzname.
28. Farsça kurala göre oluşturulan isim ve sıfat tamlamaları ile kalıplaşmış diğer ibareler bitişik yazılır: cürmümeşhut, dârıdünya, ehlibeyt, ehlisalip, ehlivukuf, ehvenişer, erkânıharp, fecrisadık, gayriahlâkî, gayriciddî, gayriinsanî, gayrikabil, gayrimenkul, gayrimeşru, gayrimuntazam, gayrimüslim, gayrisafi, gayrisıhhî; asgarımüşterek, hüsnühat, hüsnükabul, hüsnükuruntu, hüsnüniyet, suiistimal, suikast, suiniyet; hamdüsena, hercümerç, meddücezir, methüsena, tarumar; âlemşümul, âlicenap, gülfidan, mevlithan, sahipkıran; anbean, keşmekeş, özbeöz, yüzbeyüz; pürhiddet, pürmelâl.
29. Arapça kurala göre oluşturulan tamlamalar ve kalıplaşmış diğer ibareler bitişik yazılır: aliyyülâlâ, ceffelkalem, dârülâceze, dârülfünun, daüssıla, fevkalâde, fevkalbeşer, hayrülhalef, hıfzıssıhha, hüvelbaki, şeyhülislâm, tahtelbahir, tahteşşuur; aleykümselâm, Allahüâlem, bismillâh, fenafillâh, fisebilillâh, hafazanallah, inşallah, maşallah, mintarafillâh, velhâsıl, velhâsılıkelâm.
30. Müzikte kullanılan makam adları bitişik yazılır: acembuselik, hisarbuselik, muhayyerkürdî.
Ancak bir sıfatla oluşturulan usul adlarında sıfat ayrı yazılır: ağır aksak, yürük aksak, yürük semaî.
31. Kanunda bitişik geçen veya bitişik olarak tescil ettirilmiş olan kuruluş adları bitişik yazılır: İçişleri, Dışişleri, Genelkurmay, Yükseköğretim (krş. Birleşik kelimeler B. 21).
***
Bugüne kadarki imlâ kılavuzlarında yer alan; ancak, birleşik kelimeler konusuna girmeyen pekiştirmeli sıfatların da bitişik yazılması gerektiği unutulmamalıdır: apaçık, apak, büsbütün, çepçevre, çepeçevre, çırçıplak, çırılçıplak, dümdüz, düpedüz, gömgök, güpegündüz, kapkara, kupkuru, paramparça, sapsağlam, sapasağlam, sapsarı, sırsıklam, sırılsıklam, sipsivri, yemyeşil.
***
Yabancı dillerden geçen ön ek veya edatlar bitişik yazılır: alelhusus, alelâcele, bîçare, bilâistisna, bililtizam, bilvesile, bîvefa, ilelebet, lâdinî, lâkayt, naçar, namağlûp, namevcut, namüsait, namütenahi; devalüasyon, konfederasyon, koordinasyon, Panislâmizm, Panturanizm, Pantürkizm, reorganizasyon, reprodüksiyon, sürrealizm.
Oto, tele, matik ögeleriyle kurulan alıntılar da bitişik yazılır: otobiyografi, otokritik, telekart, telekız, telekonferans, bankamatik.
***
Arapça ve Farsça kelimelerle veya bu dillerin kurallarıyla oluşturulmuş tamlamalar ve kalıplaşmış ibareler; eski metinlerin yayımında, alıntılarda ve bilimsel yayınlarda, bilimsel yöntemlere uyularak yazılabilir: Devlet-i Osmaniye, Kur’ân-ı Kerim, Recaî-zade, sarf-ı Türkî, tahte’ş-şu’ur, Ahd-i atik, ehl-i vukuf, ehven-i şer; dârü'l-aceze, tahte'ş-şu'ur, hamiyyet-perver, hayal-perest, sahip-kıran, Hurşid-name, bî-vefa, lâ-dinî, na-mütenahî, bilâ-vasıta.
---------------------------------------------------------------------
B. Ayrı yazılan birleşik kelimeler
1. Etmek, edilmek, olmak, olunmak, eylemek, kılmak, kılınmak yardımcı fiilleriyle kurulan birleşik fiillerde, isim herhangi bir ses düşmesine veya türemesine uğramazsa bu tür birleşik fiiller ayrı yazılır: alay etmek, alt etmek, arz etmek, arz olunmak, boş olmak, dans etmek, deli olmak, el etmek, gelin olmak, gider olmak, göç etmek, hayret etmek, ilân edilmek, ilân etmek, işaret etmek, kabul etmek, kabul eylemek, kul etmek, kul olmak, namaz kılmak, namaz kılınmak, not etmek, okumuş olmak, oyun etmek, sağır olmak, sağ olmak, soracak olmak, söz etmek, var olmak, yardım etmek, yarış etmek, yok etmek, yok olmak; azat etmek, terk etmek; angaje olmak.
2. Birleşme sırasında kelimelerden hiçbiri anlam değişikliğine uğramamışsa bu tür birleşik kelimeler ayrı yazılır. Bunları şu alt gruplarda toplayabiliriz:
a. Hayvan türlerinden birinin adıyla kurulan birleşik kelimeler:
ada balığı, ateş balığı, çaça balığı, çupra balığı, dil balığı, dülger balığı, fulya balığı, kedi balığı, kılıç balığı, kırlangıç balığı, köpek balığı, mercan balığı, mersin balığı, mürekkep balığı, ördek balığı, ton balığı, turna balığı, yılan balığı, yunus balığı; acı balık, bıyıklı balık, dikenli balık.
ardıç kuşu, arı kuşu, bayır kuşu, çalı kuşu, dalgıç kuşu, deve kuşu, fırtına kuşu, ishak kuşu, iskele kuşu, kaşıkçı kuşu, muhabbet kuşu, örümcek kuşu, saka kuşu, tarla kuşu, yağmur kuşu; alıcı kuş, boğmaklı kuş, makaralı kuş.
ağustos böceği, ateş böceği, cırcır böceği, gelin böceği, hanım böceği, ipek böceği, kız böceği, uçuç böceği, uğur böceği; ağılı böcek, çalgıcı böcek, makaslı böcek, sümüklü böcek.
at sineği, cız sineği, et sineği, ev sineği, meyve sineği, sığır sineği, sirke sineği, su sineği, uyuz sineği.
deniz yılanı, katır yılanı, mercan yılanı, ok yılanı, su yılanı; Ankara keçisi, dağ keçisi, Maltız keçisi, yaban keçisi; fındık faresi, firavun faresi, tarla faresi; dağ sıçanı, tarla sıçanı, yer sıçanı; Beç tavuğu, dağ tavuğu, orman tavuğu; ada tavşanı, Amerika tavşanı, Arap tavşanı, yaban tavşanı; kaya örümceği, şeytan örümceği, yer örümceği; bal arısı, eşek arısı, yaban arısı; deniz ördeği, Pekin ördeği, yaban ördeği; Ankara kedisi, Van kedisi; Afrika domuzu, Hint domuzu, yaban domuzu; su aygırı, su sığırı, su samuru, yaban koyunu.
b. Bitki türlerinden birinin adıyla kurulan birleşik kelimeler:
ardıç otu, ayrık otu, beşparmak otu, boğan otu, canavar otu, çörek otu, dalak otu, eğrelti otu, engerek otu, geyik otu, güzelavrat otu, idris otu, kanarya otu, kelebek otu, kene otu, küstüm otu, melek otu, mercan otu, nevruz otu, ökse otu, pisipisi otu, taşkıran otu, yüksük otu; acı ot, sütlü ot.
ateş çiçeği, atlas çiçeği, çadır çiçeği, çuha çiçeği, güzelhatun çiçeği, ıtır çiçeği, ipek çiçeği, kahkaha çiçeği, küpe çiçeği, lâvanta çiçeği, mahmur çiçeği, mum çiçeği, peygamber çiçeği, salon çiçeği, saray çiçeği, telgraf çiçeği, yayla çiçeği, yılan çiçeği, yıldız çiçeği; ölmez çiçek.
ağı ağacı, avize ağacı, ban ağacı, çubuk ağacı, dantel ağacı, iğ ağacı, kâğıt ağacı, lâle ağacı, lâstik ağacı, mantar ağacı, mercan ağacı, öd ağacı, pelesenk ağacı, porsuk ağacı, sakız ağacı, süt ağacı, tespih ağacı; kör ağaç.
altın kökü, boya kökü, eğir kökü, helvacı kökü, meyan kökü; ek kök, saçak kök, yumru kök.
Amerika elması, dağ elması, deve elması, fil elması, kiraz elması, pamuk elması, yer elması; çalı dikeni, demir dikeni, deve dikeni, eşek dikeni, geyik dikeni; Amerika üzümü, ayı üzümü, Bektaşî üzümü, çavuş üzümü, deniz üzümü, köpek üzümü, kuş üzümü, tilki üzümü; Amerika armudu, çakal armudu, dağ armudu, Hint armudu; at kestanesi, Hint kestanesi, kuzu kestanesi; bardak eriği, can eriği, çakal eriği, dağ eriği, gövem eriği, Malta eriği, türbe eriği; çayır mantarı, horoz mantarı, kav mantarı, keçi mantarı, kuzu mantarı, yer mantarı; Hint kamışı, su kamışı, şeker kamışı; dağ nanesi, taş nanesi; ayı gülü, Çin gülü, Japon gülü, yaban gülü; Antep fıstığı, çam fıstığı; çalı fasulyesi, sırık fasulyesi, soya fasulyesi; Amerika bademi, Hint bademi, taş bademi; Afrika menekşesi, Cezayir menekşesi, deniz menekşesi, Frenk menekşesi; Japon sarmaşığı, kuzu sarmaşığı; Hint inciri, kavak inciri; armut kurusu, kayısı kurusu; su sarımsağı, şeker pancarı. kuru fasulye, kuru incir, kuru soğan, kuru üzüm, salkım söğüt.
UYARI: Çiçek dışında anlamlar taşıyan baklaçiçeği (renk), narçiçeği (renk), suçiçeği (hastalık); ot dışında anlamlar taşıyan ağızotu (barut), sıçanotu (arsenik); ses düşmesine uğramış olan çöreotu ve yaygın bir şekilde gelenekleşmiş olan semizotu, dereotu bitişik yazılır.
c. Nesne, eşya ve alet adlarından biriyle kurulan birleşik kelimeler:
alçı taşı, bakır taşı, bileği taşı, cehennem taşı, çakmak taşı, damla taşı, değirmen taşı, Eskişehir taşı, göz taşı, Hacıbektaş taşı, inci taşı, kireç taşı, lüle taşı, musalla taşı, Necef taşı, Oltu taşı, ponza taşı, raspa taşı, satranç taşı, sünger taşı, yılan taşı, yıldız taşı; buzul taş, damla taş, dikili taş, kayağan taş, pamuk taş, sesli taş, yaprak taş.
Arap sabunu, banyo sabunu, el sabunu, tıraş sabunu, yüz sabunu; el değirmeni, kahve değirmeni, su değirmeni, yel değirmeni; kahve dolabı, su dolabı; çalışma odası, oturma odası, yatak odası, yemek odası; cep saati, duvar saati, kol saati, masa saati; duvar takvimi, masa takvimi; çalışma masası, yemek masası; itfaiye aracı, kurtarma aracı; masa örtüsü, yatak örtüsü; el kitabı, Frenk gömleği, İngiliz anahtarı, İngiliz sicimi; alt geçit, tüp geçit, üst geçit, çekme demir, çekme kat, dolma kalem, dönme dolap, kesme kaya, toplu iğne, vurma çalgılar, vurma sazlar, yapma çiçek, yarma kereste.afyon ruhu, katran ruhu, lokman ruhu, nane ruhu, nışadır ruhu, tuz ruhu.
ç. Yol ve ulaşımla ilgili birleşik kelimeler: Arnavut kaldırımı; çevre yolu, deniz yolu, hava yolu, kara yolu, keçi yolu, seğirdim yolu, sıçan yolu; köprü yol.
d. Durum, olgu ve olay bildiren sözlerden biriyle kurulan birleşik kelimeler: açık oturum, açık öğretim, ana dili, ay tutulması, baş ağrısı, baş belâsı, baş dönmesi, çıkış yolu, çözüm yolu, dil birliği, din birliği, güç birliği, güneş tutulması, ırk birliği, iş birliği, iş bölümü, madde başı, masa başı, sofra başı, ses uyumu, yer çekimi.
e. Bilim ve bilgi sözleriyle kurulan birleşik kelimeler: anlam bilimi, dil bilimi, edebiyat bilimi, gök bilimi, halk bilimi, iş bilimi, ruh bilimi, toplum bilimi, toprak bilimi, yer bilimi; dil bilgisi, halk bilgisi, ses bilgisi, şekil bilgisi.
f. Yuvar ve küre sözleriyle kurulan birleşik kelimeler: alt hava yuvarı, göz yuvarı, hava yuvarı, ısı yuvarı, ışık yuvarı, iyon yuvarı, renk yuvarı, su yuvarı, taş yuvarı, yer yuvarı; ağır küre, düzlem küre, hava küre, ışık küre, renk küre, su küre, taş küre, yarı küre, yarım küre.
g. Yiyecek, içecek adlarından biriyle kurulan birleşik kelimeler: bohça böreği, fincan böreği, kol böreği, muska böreği, puf böreği, sac böreği, sigara böreği, su böreği, talaş böreği, Tatar böreği, yufka böreği; badem yağı, balık yağı, çiçek yağı, kuyruk yağı, kekik yağı, susam yağı; arpa suyu, maden suyu, meyve suyu, portakal suyu, vişne suyu; çayır peyniri, Çerkez peyniri, dil peyniri, kaşar peyniri, tulum peyniri, beyaz peynir; Adana kebabı, çömlek kebabı, fırın kebabı, Manisa kebabı, Oltu kebabı, tas kebabı, Urfa kebabı; İnegöl köftesi, İzmir köftesi; düğün çorbası, ezogelin çorbası, işkembe çorbası, mantar çorbası, mercimek çorbası, pirinç çorbası, sebze çorbası, yayla çorbası, yoğurt çorbası; irmik helvası, kâğıt helvası, keten helvası, koz helvası, susam helvası, tahin helvası, un helvası; acı badem kurabiyesi, Cenevre kurabiyesi, un kurabiyesi; Kemalpaşa tatlısı, peynir tatlısı, yoğurt tatlısı; Çerkez tavuğu, badem şekeri, balık yumurtası, koç yumurtası.
burgu makarna, çubuk makarna, fiyonk makarna, şerit makarna, yüksük makarna; çaylı kek, havuçlu kek, kakaolu kek, sade kek, tuzlu kek, üzümlü kek; bulgurlu köfte, çiğ köfte, içli köfte, mercimekli köfte; dolma biber, kesme şeker, süzme yoğurt, yarma şeftali, kuru yemiş.
ğ. Gök cisimleri: Çoban Yıldızı, Kervan Yıldızı, Kutup Yıldızı, kuyruklu yıldız; gök kuşağı, yağmur kuşağı; gök taşı, hava taşı, meteor taşı (krş. Birleşik kelimeler A. 8. ç).
h. Organ veya organ yerine geçen sözlerden biriyle kurulan birleşik kelimeler: aç göz, kene göz, patlak göz, petek göz, sulu göz, süzgün göz; atlas kemiği, aşık kemiği, bel kemiği, çekiç kemiği, dirsek kemiği, elmacık kemiği, kol kemiği, örs kemiği; orta parmak, serçe parmak, şahadet parmağı, yüzük parmağı; azı dişi, köpek dişi, süt dişi; kuyruk sokumu, safra kesesi; çatma kaş, takma bacak, takma diş, takma kirpik, takma kol; ekşi surat, kepçe surat; gaga burun, karga burun, kepçe kulak, ağır ayak, çakır pençe, demir yumruk, kuru kafa, kuru kemik.
ı. Benzetme yoluyla insanın bir niteliğini anlatmak üzere bitki, hayvan ve nesne adlarıyla kurulan birleşik kelimeler: çetin ceviz, çöpsüz üzüm; eski kurt, sarı çıyan, sağmal inek; ağır top, deli balta, eksik etek, eski toprak, eski tüfek, kara maşa, dipsiz testi, sapsız balta, kapı mandalı, sabır taşı.
i. Zamanla ilgili birleşik kelimeler: bağ bozumu, gece yarısı, gün ortası, hafta başı, hafta sonu, ay sonu, yıl sonu.
3. -r /-ar / -er, -maz /-mez ve -an /-en ekleriyle kurulan sıfat tamlaması yapısındaki birleşik kelimeler ayrı yazılır: akar amber, bakar kör, boyar madde, çalar saat, çıkar yol, döner ayna, döner kapı, döner kebap, döner kule, döner sahne, döner sermaye, duyar kat, geçer akçe, güler yüz, koşar adım, uçar kefal, yatar koltuk, yazar kasa, yeter sayı, yutar hücre, yüzer havuz, yüzer top; çıkmaz sokak, geçmez akçe, görünmez kaza, ölmez çiçek, tükenmez kalem; akan yıldız, değişen yıldız, doyuran buhar, uçan daire, uçan kale, uçan top (krş. Birleşik kelimeler A. 11).
4. Renk sözü veya renklerden birinin adıyla kurulmuş isim tamlaması yapısındaki renk adları ayrı yazılır: bakır rengi, bal rengi, çivit rengi, duman rengi, fes rengi, gurup rengi, gül rengi, gümüş rengi, kiremit rengi, kurşun rengi, kül rengi, menekşe rengi, portakal rengi, saman rengi, şarap rengi, şarap tortusu rengi, ten rengi; ateş kırmızısı, bakla kırı, boncuk mavisi, Çingene pembesi, çivit mavisi, demir kırı, granit grisi, gece mavisi, kestane dorusu, küf yeşili, lâvanta mavisi, limon sarısı, maden mavisi, okyanus mavisi, safra yeşili, sıçan kırı, süt kırı, turna kırı
5. Rengin tonunu belirtmek üzere renkten önce kullanılan sıfatlar ayrı yazılır: açık mavi, açık yeşil, kara sarı, kirli sarı, konur al, koyu mavi, koyu yeşil.
6. Sıfatı sonda olan birleşik kelimeler (isnat grupları) ayrı yazılır: ayak yalın, baş açık; başı açık, cebi delik, eli sıkı, gözü açık, kulağı delik.
7. Grup vurgusu ilk kelimede olan ikilemeler ayrı yazılır: adım adım, ağır ağır, akın akın, allak bullak, aval aval (bakmak), baka baka, cır cır (ötmek), cik cik (ötmek), çeşit çeşit, derin derin, gide gide, güzel güzel, kara kara, karış karış, konuşa konuşa, kös kös (dinlemek), kucak kucak, şıp şıp (damlamak), şıpır şıpır, tak tak (vurmak), takım takım, tıkır tıkır, uslu uslu, yavaş yavaş (krş. Birleşik kelimeler A. 6).
bata çıka, çoluk çocuk, düşe kalka, eciş bücüş, eğri büğrü, enine boyuna, eski püskü, ev bark, konu komşu, pılı pırtı, salkım saçak, sere serpe, soy sop, süklüm püklüm, yana yakıla, yarım yamalak.
m- ile yapılmış ikilemeler de ayrı yazılır: at mat, çocuk mocuk, dolap molap, kapı mapı, kitap mitap.
İsim hâl ekleri ve iyelik ekiyle yapılan ikilemeler de ayrı yazılır: baş başa, diz dize, el ele, göz göze, iç içe, omuz omuza, yan yana; baştan başa, daldan dala, elden ele, günden güne, içten içe, yıldan yıla; başa baş, bire bir, dişe diş, göze göz, teke tek; ardı ardına, boşu boşuna, darı darına, günü gününe, peşi peşine, ucu ucuna.
8. Yer adlarında kullanılan Batı, Doğu, Güney, Kuzey, Güneybatı, Güneydoğu, Kuzeybatı, Kuzeydoğu, Aşağı, Orta, Yukarı, Küçük, Büyük, Eski, Yeni, İç, Yakın, Uzak kelimeleri ayrı yazılır: Batı Anadolu, Doğu Anadolu, Batı Trakya, Orta Anadolu, Kuzey Amerika, Orta Amerika, Güney Amerika, Orta Asya, Orta Avrupa, Orta Doğu, Yakın Doğu, Uzak Doğu, Güneybatı Anadolu, İç Anadolu, İç Asya, İç Erenköy, İç Aydınlıkevler, Küçük Çekmece, Büyük Çekmece, Aşağı Ayrancı, Yukarı Ayrancı, Küçük Çamlıca, Büyük Çamlıca, Küçük Menderes, Büyük Menderes, Küçük Melen, Büyük Melen, Eski Kızılelma, Yeni Kızılelma.
9. Köy, mahalle, dağ, tepe, göl, deniz, ırmak, su vb. kelimelerle kurulmuş sıfat tamlaması ve belirtisiz isim tamlaması kalıbındaki yer adlarında birinci kelime tek başına söz konusu yer adını anlatabiliyorsa bu tür yer adlarında köy, mahalle vb. kelimeler ayrı yazılır: Bahçelievler Mahallesi, Yunus Emre Mahallesi; Alp dağları, Altay dağları, Nemrut dağı; Aral gölü, Balkaş gölü, Léman gölü; Marmara denizi; Sakarya ırmağı, Meriç nehri, Tuna nehri.
Bazı örneklerde birleşiğin ilk sözü bir özel isim, çoğu defa bir şehir adıdır. Bu tür örneklerde ikinci kelime kullanılmadığı takdirde göl, körfez, dağ, boğaz değil, şehir anlaşılır. Bundan dolayı ikinci kelimenin büyük harfle başladığını ilgili bölümde görmüştük. Bu tür birleşik kelimeler de ayrı yazılır: Burdur Gölü, Van Gölü; Çanakkale Boğazı, Gülek Boğazı, İstanbul Boğazı; İskenderun Körfezi, İzmir Körfezi; Ağrı Dağı (krş. Birleşik kelimeler A. 18).
10. Şahıs adlarından oluşmuş mahalle, bulvar, cadde, sokak, ilçe, köy vb. yer ve kuruluş adlarında sondaki unvanlar hariç, şahıs adları ayrı yazılır: Gazi Osmanpaşa Mahallesi, Yunus Emre Mahallesi; Gazi Mustafa Kemal Bulvarı; Ziya Gökalp Bulvarı; Nene Hatun Caddesi; Fevzi Çakmak Sokağı, Cemal Nadir Sokağı; Mustafa Kemalpaşa (ilçesi), Koca Mustafapaşa; Kâzım Karabekir Eğitim Fakültesi, Sultan Ahmet Camii, Sütçü İmam Üniversitesi (bk. Birleşik kelimeler A. 19).
11. Şehirlere sonradan verilmiş olan unvanlar ayrı yazılır: Gazi Antep, Gazi Magosa, Kahraman Maraş, Şanlı Urfa.
12. Bir kelime birden fazla yerin adı olarak kullanılıyorsa bu yerleri birbirinden ayırmak için başa getirilen kelimeler ayrı yazılır: Anadolu Kavağı, Rumeli Kavağı, Karadeniz (veya Zonguldak) Ereğlisi, Konya Ereğlisi, Marmara Ereğlisi.
13. Ait olduğu dilde ayrı yazılan yabancı yer adları Türkçede de ayrı yazılır: Buenos Aires, Frankfurt am Main, Freiburg im Breisgau, Hyde Park, Korlovy Vary, Mont Blanc, New Orleans, New York, Rio de Janeiro, San Marino, Wiener Neustadt, Titov Veles (krş. Birleşik kelimeler A. 20).
14. Ev, ocak ve yurt kelimeleriyle kurulan birleşik kelimeler ayrı yazılır: aş evi, bakım evi, doğum evi, düğün evi, gözlem evi, huzur evi, konuk evi, ordu evi, radyo evi, yayın evi; aile ocağı, aş ocağı, sağlık ocağı; öğrenci yurdu, sağlık yurdu, yetiştirme yurdu.
15. Ara, dış, öte, sıra sözlerinin sona getirilmesiyle oluşturulan birleşik kelime ve terimler ayrı yazılır: devletler arası, kıt'alar arası, milletler arası, uluslar arası; ahlâk dışı, çağ dışı, din dışı, kanun dışı, olağan dışı, yasa dışı; fizik ötesi, kızıl ötesi, mor ötesi; aklı sıra, ardı sıra, peşi sıra, yanı sıra.
16. Somut olarak yer belirten üst sözüyle oluşturulan birleşik kelime ve terimler ayrı yazılır: arka üstü, baş üstü, böbrek üstü (bezleri), kıç üstü, sırt üstü, tepe üstü.
Somut olarak yer belirten alt sözüyle oluşturulan birleşik kelime ve terimler de ayrı yazılır: deri altı, su altı, toprak altı, yer altı (krş. Birleşik kelimeler A. 16).
17. Alt, üst, ana, ön, art, arka, yan, karşı, iç, dış, orta, büyük, küçük, sağ, sol, peşin, bir, iki, tek, çok, çift sözlerinin başa getirilmesiyle oluşturulan birleşik kelime ve terimler ayrı yazılır: alt tabaka, alt yapı, alt yazı; üst kat, üst küme, üst yapı; ana arı, ana bilim dalı, ana cadde, ana dil, ana dili, ana düşünce, ana fikir, ana kent, ana şehir, ana vatan, ana yön, ana yurt; ön çalışma, ön denetim, ön lisans, ön seçim, ön söz, ön şart, ön yargı; art damak, art düşünce, art niyet; arka teker; yan cümle, yan etki; karşı devrim, karşı görüş, karşı oy; iç barış, iç deniz, iç kulak, iç savaş, iç tüzük; dış borç, dış gezi, dış hat, dış piyasa; orta dalga, orta elçi, orta kulak, orta oyunu, orta öğrenim; büyük anne, büyük baba, büyük elçi, büyük şehir; küçük dil, küçük hanım, küçük harf, küçük parmak; sağ açık, sağ bek; sol açık, sol bek; peşin fikir, peşin hüküm; bir çenekliler, bir çenetli, bir gözeli, bir hücreli, bir terimli; iki anlamlı, iki canlı, iki cinslikli, iki çenekliler, iki düzlemli, iki eşeyli; tek anlamlı, tek erkçi, tek eşli, tek hücreli, tek renkli, tek sesli; çok anlamlı, çok düzlemli, çok eşli, çok fazlı, çok gözeli, çok hücreli; çift ayaklılar, çift dişliler, çift kanatlılar
18. Birden fazla kelimeden oluşan sayılar ayrı yazılır: on dört, elli iki, yüz altmış dört, kırk bir, üç yüz kırk yedi, bin dokuz yüz doksan altı (krş. Birleşik kelimeler A. 22).
19. Nota, oyun, tabanca vb. kavramları niteleyen sayılar da ayrı yazılır: on altılık, otuz ikilik; altmış altı, elli bir; yedi altmış beşlik, otuz sekizlik, kırk beşlik.
20. İçinde bulunduğumuz gün ve dönemin dışında belli bir tarihi gösteren bu gün kelimesiyle şu gün, o gün, ertesi gün, geçen gün, her gün, öbür gün kelimeleri ayrı yazılır.
21. Kanunda bitişik yazılanlar dışında kuruluş adları ayrı yazılır: Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türk Dil Kurumu, Yüksek Seçim Kurulu, Devlet Malzeme Ofisi, Emekli Sandığı, Atatürk Orman Çiftliği (krş. Birleşik kelimeler A. 31).
22. Herhangi bir sözündeki bir kelimesi gelenekleşmiş olarak ayrı yazılır.
* * *
Birleşik kelimelerin dışında kalan atasözleri ve deyimler ayrı yazılır: Akıl yaşta değil baştadır; akıntıya kürek çekmek, çam devirmek, çanak tutmak, gönlünden geçirmek, göz atmak, kulak asmak, kulak vermek, çantada keklik, devede kulak, kepçe kuyruk, yağlı kuyruk, yüz görümlüğü.
---------------------------------------------------------------------
ALINTI KELİMELERİN YAZILIŞI
Dilimize mal olmuş yabancı kökenli kelimeler, Türkçe’de söylendiği gibi yazılır: inci, kent, kamu, duvar, merdiven, çamaşır, pencere, kitap, memleket, ceviz, iskele, banka, sigorta, hidrojen, operasyon, futbol, portakal, sandalye, elektrik, otomobil, parlâmenter, parlâmento, şarjör.
Ancak şu örneklerde söyleniş çoğunlukla değiştiği hâlde, yazılış korunmaktadır: arozöz, beysbol, blender, briyantin, çikolata, entelektüel, firkateyn, fosseptik, ıskonto, kampus, master, mikser, mokasen, mönü, pound, şanjman, trotuvar.
Yabancı kökenli kelimelerin yazılışlarıyla ilgili bazı noktalar aşağıda ayrıca gösterilmiştir:
1. İki ünsüzle biten birtakım Arapça ve Farsça kökenli kelimelerin söylenişinde ünsüzler arasında bir ünlü türemiştir. Bu ünlü yazılışta da söyleyişte de belirtilir: bahis (< Arapça bahs), emir (< Arapça emr), fikir (< Arapça fikr), hüküm (< Arapça hükm), ilim (< Arapça ilm), keşif
(< Arapça keşf), nakil (< Arapça nakl), nutuk (< Arapça nutk), ömür
(< Arapça ömr), sabır (< Arapça sabr), şahıs (< Arapça şahs), şehir
(< Farsça şehr 'kent'), zehir (< Farsça zehr).
Bu kelimeler ünlüyle başlayan bir ek veya etmek, edilmek, olmak, olunmak, eylemek yardımcı fiillerini aldıkları zaman türemiş olan ünlü, söylenişte de yazılışta da düşer: bahse, emri, fikre, hükmün, nutku, ömrün, şahsı, şehre; keşfolunmak, nakletmek, şükretmek, seyredilmek, zehretmek, zikreylemek (bk. Birleşik kelimeler A. 2).
2. İki ünsüzle başlayan batı kökenli alıntılar, ünsüzler arasına ünlü konmadan yazılır: francala, gram, gramer, gramofon, grup, kral, kredi, kritik, plân, pratik, problem, profesör, program, proje, propaganda, protein, prova, psikoloji, slogan, snop, spiker, spor, staj, stil, stüdyo, trafik, tren, triptik.
Ancak bu tür birkaç alıntıda, söz başında veya iki ünsüz arasında bir ünlü türemiştir. Bu ünlü söylenişte de yazılışta da gösterilir: iskarpin, iskele, iskelet, istasyon, istatistik, kulüp.
3. İçinde yan yana iki veya daha fazla ünsüz bulunan batı kökenli alıntılar, ünsüzler arasına ünlü konmadan yazılır: alafranga, apartman, biyografi, elektrik, gangster, kilogram, orkestra, paragraf, program, telgraf.
4. İki ünsüzle biten batı kökenli alıntılar, ünsüzler arasına ünlü konmadan yazılır: aks, film, form, lüks, modern, natürmort, risk, seks, slayt, teyp.
5. Batı kökenli alıntıların içindeki ve sonundaki g ünsüzleri olduğu gibi korunur: biyografi, diyagram, dogma, magma, monografi, paragraf, program; arkeolog, demagog, diyalog, filolog, jeolog, katalog, monolog, psikolog, Türkolog, ürolog.
Ancak coğrafya, fotoğraf ve topoğraf kelimelerinde g 'ler, ğ 'ye döner.
* * *
Aşağıdaki durumlarda batı kökenli kelimeler, özgün imlâları ile yazılırlar:
1. Ödünçlemeler (Dilimize mal olmamış yabancı kelimeler): by-pass (İngilizce), center (İngilizce), centrum (Lâtince), check-up (İngilizce), fuel oil (İngilizce), pizza (İtalyanca), ravioli (İtalyanca), spaghetti (İtalyanca).
2. Bilim, sanat ve uzmanlık dallarında kullanılan bazı terimler: cuprum, deseptyl, quercus, terminus technicus.
3. Lâtin yazı sistemini kullanan dillerden alınma deyim ve sözler: Veni, vidi, vici;
----------------------------------------------------------------
YABANCI ÖZEL ADLARIN YAZILIŞI
Arapça ve Farsça adların yazılışı
1. Arap ve Fars kökenli bazı kişi adları hem Türkler hem de Araplar ve Farslar tarafından kullanılmaktadır. Bu tür adlar Türkler tarafından kullanıldığı zaman Türkçe söylenişlerine göre yazılırlar:
Ahmet, Bedrettin, Fuat, Mehmet, Necmettin, Nizamettin, Ömer, Rıza, Saadettin.
2. Arapça ve Farsça yer adları Türkçe söylenişlerine göre yazılır:
Cezayir, Fas, Filistin, Mısır, Suudî Arabistan; Bağdat, Cidde, Erdebil, Halep, İsfahan, Şiraz, Tebriz, Trablusgarp
---------------------------------------------------------------------
Lâtin yazı sistemini kullanan dillerdeki adların yazılışı
1. Lâtin yazı sistemini kullanan dillerdeki özel adlar özgün imlâlarıyla yazılır: Beethoven, Cervantes, Chopin, Byron, Rousseau, Shakespeare, Bologna, Buenos Aires, New York,Rio de Janerio,
Yabancı özel adlardan türetilmiş akım adları Türkçe söylenişlerine göre yazılır: Dekartçılık, Epikürcülük, Kalvenci, Kalvencilik, Kalvenizm, Kartezyenizm, Lüterci, Lütercilik, Marksçılık, Marksist, Marksizm.
2. Batı kökenli kişi ve yer adlarının bir bölümü eskiden beri dilimizde Türkçe biçimiyle yerleşmiştir. Bu gibi özel adlar Türkçe söylenişlerine göre yazılır: Napolyon, Şarlken, Şarl (Demirbaş Şarl); Marsilya, Münih, Selânik, Hollânda.
---------------------------------------------------------------------
TÜRK DEVLET VE TOPLULUKLARINDAKİ ÖZEL ADLARIN YAZILIŞI
1. Türk devlet ve topluluklarındaki özel adlar ünlüler bakımından Türkiye Türkçesi’ndeki söyleyişe göre yazılır: Azerbaycan, Özbekistan;Semerkant, Bakû, Bişkek; Samed Vurgun, Nebi Hazri, İslâm Kerimov, Abdürrauf Fıtrat
2. Ünsüzlerin yazılışında, ilgili Türk topluluğundaki kullanıma uyulur: Saparmurad Niyazov, Gasım Gasımzade, Cusupov, Joldasbekov, Kaydarov, Ğabdulla.
Öteden beri Türkiye'de tanınmış olan şahsiyetlerin adları ülkemizde yaygınlaşmış imlâları ile yazılabilir: Abdullah Tukay, Cengiz Aytmatov.
Türkiye Türkçesi alfabesinde bulunmayan x “h” ile, w “v” ile, ñ “n” ile gösterilir: Bahtiyar (Baxtiyar) Vahabzade, Muhtar Avezov (Muxtar Awezov), Baykonur (Baykoñur).

09 Ocak 2010 Cumartesi

Hürriyet, Özgürlük ?

Geleneğin insan telekkisi üzerine düşünmek için notlar :

Hürriyet, özgürlük ?

Bir şey vardı Üsküdar’da bir tamirci “Efendim diyor Allah seni insan olarak yaratmış zaten, sana kalan bir iş diyor sadece onun İnsan kelimesinin önüne bir -lık takısı koymaktır.İnsanlık yapacaksın senin görevin bir -lık diyor o kadar. - E.Işık

1 . Ey oğul! Bağı çöz, azat ol. Ne zamana kadar gümüş, altın esiri olacaksın?

20. Denizi bir testiye dökersen ne alır? Bir günün kısmetini…

2.260. Dudu, hemencecik dile gelip akıllılar gibi dervişe bağırdı:
“Ey kel, neden kellere karıştın; yoksa sen de şişeden gülyağı mı döktün?! “
Onun bu kıyasından halk gülmeye başladı. Çünkü dudu, hırka sahibini kendisi gibi sanmıştı.
Temiz kişilerin işini kendinden kıyas tutma, gerçi yazıda (aslan mânasına gelen) şîr, (süt manasına gelen) şîre benzer.
Bütün âlem bu sebepten yol azıttılar. Tanrı Abdallarından az kişi agâh oldu.

265. Peygamberlerle beraberlik iddia ettiler (biz de onlar gibiyiz dediler); Velîleri de kendileri gibi sandılar.
Dediler ki: “İşte biz de insanız, onlar da insan. Bizde uyumaya ve yemeğe bağlıyız, onlar da.
“Onlar körlüklerinden aralarında uçsuz bucaksız bir fark olduğunu bilmediler.
Her iki çeşit arı, bir yerden yedi. Fakat bundan zehir hâsıl oldu, ondan bal.
Her iki çeşit geyik otladı, su içti. Birinden fışkı zuhur etti, öbüründen halis misk.

Bütün alem bu kıyas-ı nefs sebibiyle saptmıştır Başkalarını kendine benzetme
Kişiyi nasıl bilirsin kendin gibi işte bu ata sözü . Eğer hainse adam herkesi hain bilir. Hırsızsa herkesi hırsız zanneder.Fitneci ise herkesi fitne fesatçı zanneder.
-E.Işık



3.
31 Ey idraki güneşe benzeyen, sen vaktin Halil’isin. Bu yol kesen dört kuşu öldür!
Çünkü bunların her biri de karga gibi akıllıların akıl gözlerini oyar, çıkarır.


40 Dört yol kesen manevi kuş, halkın gönlünü yurt edinmiştir.
Bütün gönüllere emir olursan, ey kişi, bu zamanda Allah halifesi sensin.
Bu dört diri kuşun kes başlarını da ebedi olmayan halkı ebedileştir!

Bu kuşlar, kaz, tavus, kuzgun ve horozdur. Bunların içlerdeki benzerleri de dört huydur.

Kaz hırstır, horoz şehvet. Makam tavusa benzer, kuzgun dileğe.

02 Ocak 2010 Cumartesi

Gazalî I

Olgu hakikati ve akıl hakikatinin yetmezliğini gören İslam filozofu bunları inanç hakikati ile tamamlamak istiyor. Gazalî’ye göre bir dışarıya çevrilmiş, duyulara ve akla sayanan “dış gözü” vardır ki, bununla duyu ve akıl ilimleri kurulur. Birde içeriye çevrilmiş yine aklın ince bir salindeki “iç gözü” vardır ki, bu da kalbin gözüdür. Kalbin gözü ile insan tecrübe ve ortak akıl alanını aşar. İnancın kabul ettiği hakikatleri açıklar. Gazalî’de “kalbin gözü” olgu ve akıl hakikatleri arasında ahengi kuracak olan, aşkınlık alanına çevrilen felsefi sezgidir. Gazalî’nin bu ince tahlilleri ne yazık ki İslam filozofları ve kelamcıları arasında yeter derece tarftar bulamadı. Aristotalesçi denen skolastik filozoflar ve onun tesiri altındaki kelamcılar, akıl ve inanç ayrılışına dayanan Gazalî görüşünün gelişmesine engel oldular. (Bu en çok Aristoteles’in mutlak otoritesinden ileri geliyordu). Ancak Gazalî’nin Latince tercümeleri yardımıyla modern düşünceye çok yaklaşan bu ince görüş İspanyol rahibi Ramon Marti’nin Pugio Fidei adlı kitabında devam ettirildi. 17. yüzyılda ondan etkilenen birçok Farnsız filozofu yetişti ki, bunlar arasında en tanınmışı ve bugüne kadar fikirleri yaşayan Pascal’dır. Pascal’ın “kalp mantığı” ve esprit de fitnesse’i Gazalî’deki “kalbin gözü”nün yeni felsefe için devamıdır. Pascal, büyük İslam düşünürü gibi (ikinci elden ondan mülhem olmak üzere) olgu ve akıl hakikatlerini kuşatan bir inanç hakikatini aramak, onları bu inanç hakikati üzerinde temellendirmek lüzumunu duyuyordu. Pascal’da inanç (Gazalî’de olduğundan daha kuvvetle), ilmin inkârı, reddi, ilim zihniyeti ile çelişik bir zihniyetin savunulması için değil, tam tersine, tecrübe ve akıl hakikatlerine dayanan ilim zihniyetini temellendirmek ihtiyacından doğmuştur. Bundan dolayı felsefenin hakiki gelişmesi yolunda bu büyük düşünürlerin rolünü işaret etmek zorundayız. Nitekim bu fikir geleneğinden bahsederken, daha eskilere inmek de yerinde olur. Bu da Gazalî’den çok önce, bu İslam düşünürünün hiç tanımadığı bir Hiristiyan ortaçağ düşünürü, Augutinus’dur. Augustinus zaman şuurunun tahlilinde ezelilik fikrine geçerken, bu alanda (felsefede nadiren görülen) derin bir misal vermektedir.

(Bu hususta Gazalî’nin El-Munkiz’inden, Kitab-ül Erbain’den, Mizan-ül Amel ve İhya’dan misaller vermek gerekir.)

Felsefeye Giriş 1 - Hilmi Ziya Ülken - İş bankası yayınları Ekim2008-sh.
Sh.95-96

Gazalî II

Gazalî’ye göre insanda iki göz vardır: Biri dışa çevrilmiş olan akıl gözüdür. Bununla biz eşyayı, olayları tekkik eder ve akli bilgileri elde ederiz. İkincisi içe çevrilmiştir ki, bu da kalp gözüdür. Onunla biz aklın kavrayamadığı hakikatleri, ilahi varlığı idrak ederiz. Bu suretle din ilimlerini elde ederiz. Tabiata çevrilmiş olan akıl akıl ilimleri ile ilahi varlığa çevrilmiş olan din ilimleri mahiyet ve metot bakımından birbirinden ayrıdır. Biri ötekine mâni olamaz. Ne tabiat yolu ile ona mahsus düşünce aletlerini kullabarak ilahi âleme yükselmek mümkündür(ki filozoflar buna teşebüs ettikleri için boşuna uğraşmışlar ve hiçbir şey elde edememişlerdir. O bu suretle Farabî, İbn Sina ve mensuplarını kastediyor), ne de ilahî âlem yolu ile ve ona mahsus olan kalp gözü ile açıklamak kabildir.(Nitekim bir kısım müfrit sistemci vücudiyyun, mesela Muhyiddin böyle yapmışlardır.) Gazalî’nin akıl ile keşif ve kalp yollarını kesin olarak ayıran, bu görüşü İslam dünyasında tabiatçı felsefe ve ilmin olduğu kadar, sırf spiritualiste olan ilahi felsefenin ve dinin de gelişmesine imkân verdi. Fakat onun yeter derede anlaşılmaması gerek medresenin, gerek tekkenin kendisinden tamamen faydalanmasına mâni oldu. Medrese, meşşaî filozoflara dayanan sonraki kelamcılara (Fahrüddin Râzî vsç), tekke de vücudiyyun yoluna saplanarak uzlaşma ve anlaşma imkânını kaybettiler. Her iki görüşün tek taraflılığı, verimsizliği, medresenin skolastiğe, tekkenin batıl inançlara saplanmasına ve akli bilgiyle bağlarını kaybetmesine, bu yüzden her ikisinin de 16. yüzyıldan sonra kısırlaşmasına sebeb oldu.

Felsefeye Giriş 2 - Hilmi Ziya Ülken - İş bankası yayınları ağustos2009-sh. 92-93

19 Ekim 2009 Pazartesi

Türkçede Heceleme

http://www.alinesin.org/popular_math/S_00_turkcede_heceleme.doc

Türkçede Heceleme

Ne ilginçtir, insanların binlerce yılda buldukları yazıyı, çocuklarımız 6 yaşlarında öğrenebiliyorlar. Her düşünüşümde çocukların bu öğrenme yetisine şaşarım.
Ama bilim dallarında da durum böyle değil midir? Ondokuzuncu, hatta yirminci yüzyılda bulunmuş soyut matematik kavramlarını, fizik yasalarını, kimya olgularını çocuk sayılacak yaşlarda öğrenmiyor muyuz?
Bir bilimci için hem güzel hem de üzülesi bir şey bu. Güzel, çünkü büyük çabalarla bulunan olgu geniş bir halk kitlesine tanıtılıyor. Üzülesi, çünkü büyük çabalarla bulunan olgu o derece basitmiş ki bir çocuğa bile öğretilebiliyor.
Çocukluğumda, ilkokula giden her çocuk hecelemeyi öğrenirdi. Çünkü okumayı harf harf, hece hece öğrenirdik. Öğretmen B’yle A’yı karatahtada yanyana koyup BA yazardı. Öğretmen BA’yı yazar yazmaz, biz çocuklar hep birlikte, “BAAA” diye bağırırdık. Öğretmen BA’nın arkasına K koyduğunda da “BAAAK” diye bağırırdık. Örneğin BAKKAL sözcüğünü okumak için birinci harften başlardık okumaya. Birincincisinden sonuncusuna dek teker teker harfleri gözden geçirerek okurduk sözcükleri. Okumayı aşağı yukarı söktüğümüzde de, bir sözcüğü hecelere ayırmasını öğrenirdik. Sınıfımda herkese çok kolay gelirdi bu. Kimsenin hecelemeden zayıf not aldığını anımsamıyorum. Geç okumaya başlayanlar vardı ama, geç heceleyenler yoktu. Bilmediğimiz, hatta uydurma sözcükleri bile hecelere ayırabiliyorduk. Örneğin, KASTURAMIYFATOM uydurma sözcüğünü pek zorluk çekmeden, KAS–TU–RA–MIY–FA–TOM diye hecelere ayırabilirdik.
Yıllar geçiyor ve yıllar geçtikçe de eğitim yöntemleri değişiyor. Çocuklarım okumayı benim gibi harf harf, hece hece öğrenmediler; sözcük sözcük, kalıp kalıp öğrendiler. Bu okuma yöntemini bilmeyenler için açıklayayım.
Günümüz eğitimcilerinin birçoğu şoyle düşünüyor: “Bir yetişkin bir sözcüğü okurken harf harf, hece hece okumaz. Örneğin BAKKAL sözcüğünü okumak için B’den başlamaz. BAKKAL sözcüğünü bir kalıp olarak görür ve sözcüğü bir çırpıda okur. Hatta SENİ SEVİYORUM gibi kısa ve sık görülen tümceleri de öyle bir çırpıda okuruz. Çocuklarımıza da okumayı harf harf, hece hece değil, kalıp kalıp öğretmeliyiz. Çünkü biz de öyle okuyoruz.”
Kızımın gittiği yuva sınıfında bu yöntem kullanılıyordu. Dersliğin duvarlarında BAKKAL, KİTAP, OKUL gibi, kartonlara yazılmış basit sözcükler asılıydı. Öğretmen, bu sözcükleri arada sırada çocuklara okur, çocukların, bu sözcüklerin kalıplarını ayrımına varmadan öğrenmelerini isterdi. Onbeş gün sonra duvarlara yeni sözcükler asılırdı.
İnsanlar genellikle yeniliklere karşı direnirler. Tutuculuğun insanın doğasında olduğuna inanıyorum. İnsanlar nasıl kulaklı, burunlu, kaşlı, gözlü doğarlarsa, aynı zamanda da tutucu doğarlar. Tutuculuk, bir bakıma, kendini koruma içgüdüsünün bir dışavurumudur, yani ölmemek için, yaşamak için gerekli olan (en azından gerekli olduğu sanılan) bir tavırdır. Kuşaklar arasında her zaman varolan ve umarım her zaman varolacak olan kavga da bundan kaynaklanmaz mı zaten? Ve bir insanın (örneğin bir sanatçının, bir bilimcinin, hatta hatta karıkocadan, anababadan birinin) kendini yenilemesi, değişmesi, kendini aşması işte bu tutuculuk yüzünden zor değil midir?
Eğitimdeki bu yeniliğe ben de başlangıçta karşı çıktım. Bizlere harf harf, hece hece okumayı öğrettiler de, kötü mü oldu? Bişeyimiz mi eksik kaldı? Bak, ben nasıl çatır çatır, hem de hızlı ve anlayarak okuyorum!
Kızım biriki ay içinde ve birdenbire ve çok küçük yaşta okumayı söktü, hem de hiç zorluk çekmeden... Oğlum da aynı yöntemle okumayı başarınca, eğitim diye bir bilim dalının varlığına bir kez daha inandım, insan beyninin olanaklarına bir kez daha şaşırdım. Çocuklarımın ve okul arkadaşlarının, sanki bir okuma hapı yutmuşçasına, nasıl birdenbire okumayı söktüklerini bugün bile anlamış değilim. Akla akıl ermiyor, hele çocuk aklına...
Neyse, konumuz bu değil. Konumuz heceleme. Bugün nedense çoğu kimse sözcükleri hecelere ayırmasını bilmiyor. Ya hiç öğrenmemişler ya bildiklerini unutmuşlar... “Nerden biliyorsun?” diye soracak olursanız... Hem Nesin Vakıf yöneticisi hem de bu derginin bir yazarı olarak bana gelen mektuplardan biliyorum: Birçok kişi satır sonlarına sığmayan sözcükleri, sanki bu konuda hiç kural yokmuş gibi, gelişigüzel ayırıyor.
Belki de bu yanlış gazetelerden kaynaklanıyor. Eskiden gazeteler elle, harf harf dizilirdi. Dizgici, ilkokul eğitiminden geçmiş her Türkiye yurttaşı gibi hecelemeyi bilir ve satır sonlarına sığmayan sözcükleri doğru, yani hece sonundan ayırırdı. Bugün her şey bilgisayarla yapılıyor. Bilgisayarda kullanılan yazılımlar (programlar) yabancı malı olduklarından, bu yazılımlar Türkçe hecelemeyi bilmiyorlar. Sonuç olarak Türkçe gazetelerde satır sonlarına sığmayan sözcükler çoğu zaman yanlış ayrılıyor. Bu, birkaç yıl öncesine değin çok sık olurdu. Galiba şimdi biraz daha dikkat ediliyor, ama gene de heceleme yanlışları görüyorum gazetelerde. Öyle sanıyorum ki gazetelerdeki hece ayırma yanlışlarını göre göre, birçok kişi satır sonlarına sığmayan sözcüklerin gelişigüzel ayrılabileceğini düşünmeye başladı[1].
Oysa Türkçede heceleme çok kolaydır. Kanıt olarak yukardaki KASTURAMIYFATOM sözcüğünü verebilirim. Bu uydurma sözcük hiç zorluk çekmeden hecelere ayrılabilir. Bizim kolaylıkla yapabildiğimizi, bilgisayar da yapabilmeli. Türkçe heceleme kolaylıkla bilgisayara öğretilebilir.
Bir bilgisayara Türkçe sözcükleri hecelere ayırmasını nasıl öğretebiliriz? Öyle bir kural bulmalı ki, hiç Türkçe bilmeyen, hatta Türkçeyi doğru düzgün okumasını bilmeyen bir insan bile, sözcüğün yazılışına bakıp bu kuralı Türkçe sözcüklere uyguladığında, sözcükleri doğru olarak hecelere ayırabilsin. Arkadaşım Doç. Dr. Eşref Eşkinat ve birkaç arkadaşı böyle bir kural bulmuşlar. Bu kuralı görelim.
Türkçe sözcükleri hecelere ayırabilmek için her harfi bilmeye gerek yok. Bu iş için, sesli harflerle sessiz harfleri birbirinden ayırdedebilmek yeterli. Örneğin her sesli yerine A harfini, her sessiz yerine B harfini koyarsak, hecelemeyi gene doğru yapabiliriz. Yukardaki uydurma KASTURAMIYFATOM sözcüğü, o zaman BABBABABABBABAB olur. KASTURAMIYFATOM sözcüğüyle BABBABABABBABAB sözcüğü aynı biçimde hecelere ayrılırlar:
KAS–TU–RA–MIY–FA–TOM
BAB–BA–BA–BAB–BA–BAB
Bu gözlem, Türkçe hecelemeyi otomatikleştirmenin, bilgisayarların anlayabileceği bir biçimde açıklayabilmenin ilk adımıdır.
Genel kural şöyle: Sözcüğü okumaya baştan değil sondan başlayın. En son seslinin solunda bulunan ilk sessizden heceyi ayırın. Örneğin KASTURAMIYFATOM uydurma sözcügünün son seslisi “O” ve bu seslinin solundaki ilk sessiz “T”. İşte T’den itibaren heceyi ayırın: TOM bir hecedir. O heceyi sözcükten atın ve geri kalan sözcüğe aynı kuralı uygulayın. TOM hecesini atarsak, geriye KASTURAMIYFA kalır. Gene sondan başlayacağız. En son seslimiz “A”. A’nın solundaki ilk sessiz “F”. F’den itibaren heceyi ayırın, FA bir hecedir. Geriye KASTURAMIY kalır. En son sesli “I” ve bu seslinin solunda “M” sessiz harfi var. “M” ve M’nin sağındaki harfler bir hece oluştururlar. Yani MIY bir başka hecedir. MIY’ı da atarsak geriye KASTURA kalır. Bunu böyle sürdürerek, KASTURAMIYFATOM sözcüğünü hecelere ayırabiliriz. Türkçe sözcüklerin çok büyük bir çoğunluğuna bu kuralı uygulayarak, sözcükleri doğru biçimde hecelere ayırabiliriz.
Ama bu kuralı BABAANNE, KAİNAT, TABİAT, AİLE, TABİİ, MAALESEF, SUAT sözcüklerine uygularsak, doğru hecelemeyi elde etmeyiz, şunu elde ederiz:
BA–BAAN–NE
KAİ–NAT
TA–BİAT
Aİ–LE
TA–Bİİ
MAA–LE–SEF
SUAT
Oysa doğru heceleme şoyledir:
BA–BA–AN–NE
KA–İ–NAT
TA–Bİ–AT
A–İ–LE
TA–Bİ–İ
MA–A–LE–SEF
SU–AT
Bu sözcüklerde ne bozukluk var da kuralımızı uygulayamıyoruz? Bu sözcüklerde iki sesli yanyana geldiğinden sorun çıkıyor. Eğer bir sözcükte iki sesli yanyana gelmişse, o zaman bir başka kural bulmak gerekir. O kural da şu: Sözcüğün en son seslisinin hemen solunda gene bir sesli varsa, heceyi o en son sesliden itibaren ayırın. Bu kuralı yukardaki sözcüklere uygulayacak olursak, doğru hecelemeyi buluruz.
Şunu da belirtmeliyim: Türkçede bileşik sözcükler hecelere ayrılırken, bu sözcüklerin iki sözcükten oluştukları dikkate alınmaz. Örneğin, ULUSLARARASI sözcüğü U–LUS–LAR–A–RA–SI olarak değil, U–LUS–LA–RA–RA–SI olarak hecelere ayrılır. DEMİREL’i, KIRKLARELİ’ni nasıl DE–Mİ–REL, KIRK–LA–RE–Lİ diye hecelere ayrılırsa, ULUSLARARASI da öyle hecelere ayrılır.
Bu (iki) kuralla hemen hemen her Türkçe sözcük doğru olarak hecelere ayrılabilir. Kuraldışı sözcükler de var ne yazık ki. Örneğin SPOR sözcüğüne (birinci) kuralımızı uygulayacak olursak, bu sözcüğü S–POR olarak hecelemiş oluruz ki, bu yanlıştır elbet. SPOR’da bir tek hece vardır, o da SPOR hecesidir. TRABZONSPOR, TREN[2], TRAMVAY, TROLEYBÜS, KREM, KREMA gibi sözcükler için de yukardaki genel kural geçerli değildir. Çünkü yukardaki kuralı bu sözcüklere uygularsak,
T–RAB–ZONS–POR
T–REN
T–RAM–VAY
T–RO–LEY–BÜS
K–REM
K–RE–MA
elde ederiz. Oysa doğrusu,
TRAB–ZON–SPOR
TREN
TRAM–VAY
TRO–LEY–BÜS
KREM
KRE–MA
olmalıdır. Birincisi dışında, bu sözcükler için de bir kural bulabiliriz: Eğer sözcükte (heceleri ata ata) bir tek harf kalmışsa ve bu harf sessizse, o zaman o sessiz harfi bir önceki heceye ekleyelim. Demek ki bu sorun ilk hecede ortaya çıkıyorsa, sorunu bu yeni kuralla giderebiliriz.
Ne yazık ki TRABZONSPOR, FOTOSTAR, ŞOKOKREM, ELEKTRİK, ELEKTRON gibi sözcükler için geçerli bir kural bulamadım. Yukardaki kurallar bu sözcüklere uygulanacak olursa,
TRAB–ZONS–POR
FO–TOS–TAR
ŞO–KOK–REM
E–LEKT–RİK
E–LEKT–RON
hecelemeleri elde edilir, ki bu hecelemelerin hiçbiri doğru değildir. Bu ve bu gibi sözcükleri bilgisayara teker teker yüklemek yada bu sözcükler için daha ayrıntılı kurallar bulmak gerekir. Bu gibi sözcüklere bir kural bulabilmek için salt sesli–sessiz ayrımını bilmek yeterli değildir. Çünkü örneğin yukardaki ŞOKOKREM sözcüğüyle SİLAHŞOR sözcüğünün sesli–sessiz yapısı aynı olmasına karşın (her ikisi de BABABBAB biçimindedir), bu sözcükler ayrı biçimlerde hecelere ayrılırlar.
Yukardaki kuralları – biraz değiştirerek – şöyle özetleyebiliriz[3]:
KOMUT 1. Sözcükte hiç sesli harf yoksa (hiç harf yoksa da), sözcüğü en son ayrılan heceye ekle ve işlemi durdur. Eğer sözcükte sesli harf varsa ikinci komuta git.
KOMUT 2. En sağdaki sesli harfin hemen solunda bir sessiz harf yoksa (hiç harf yoksa da), heceyi o en sağdaki sesli harften itibaren kes, bu heceyi sözcükten at ve elde edilen yeni sözcükle birinci komuta git. Aksi halde üçüncü komuta git.
KOMUT 3. En sağdaki sesli harfin hemen solunda bir sessiz harf varsa, heceyi o sessiz harften itibaren kes, bu heceyi sözcükten at ve birinci komuta git.
Bir örnekle bu programın nasıl işleyeceğini göstereyim. Diyelim TRAMAİFSAY uydurma sözcüğünü hecelere göre ayırmak istiyoruz. Birinci komuttan işe başlayalım:
BİRİNCİ KOMUT: Sözcükte sesli harf var. Demek ki ikinci komuta gideceğiz.
İKİNCİ KOMUT: En sağdaki sesli “A” ve bu “A” seslisinin solunda bir sessiz harf (S) var. Demek ki üçüncü komuta gitmemiz gerekiyor.
ÜÇÜNCÜ KOMUT: A’nın hemen solunda “S” sessizi var. Heceyi S’den itibaren kesmemiz gerekiyor. Demek ki SAY bir hecedir. Bu heceyi sözcükten atalım. Geriye TRAMAİF kaldı. Bu yeni sözcükle birinci komuta gidelim.
BİRİNCİ KOMUT: Sözcükte sesli harf var. İkinci komuta gidelim.
İKİNCİ KOMUT: En sağdaki sesli harf “İ” ve bu İ’nin hemen solunda sessiz bir harf yok. Demek ki heceyi İ’den itibaren keseceğiz. İF bir hecedir. O heceyi atalım. Geriye TRAMA kaldı. Bu yeni sözcükle birinci komuta gidelim.
BİRİNCİ KOMUT: Sözcükte sesli harf var. İkinci komuta gidelim.
İKİNCİ KOMUT: En sağdaki sesli harf “A” ve bu A’nın hemen solunda bir sessiz (M) var. Demek ki üçüncü komuta gideceğiz.
ÜÇÜNCÜ KOMUT: En sağdaki sesli harf olan A’nın hemen solunda “M” sessizi var. Heceyi M’den itibaren bölelim. MA bir hecedir. Bu heceyi sözcükten atalım. Geriye TRA kaldı. Bu yeni sözcükle birinci komuta gidelim.
BİRİNCİ KOMUT: Sözcükte sesli harf var. İkinci komuta gidelim.
İKİNCİ KOMUT: En sağdaki sesli harf “A” ve bu A’nın hemen solunda bir sessiz (R) var. Demek ki üçüncü komuta gideceğiz.
ÜÇÜNCÜ KOMUT: En sağdaki sessiz harf olan A’nın hemen solunda “R” sessizi var. Heceyi R’den sonra bölelim. RA (şimdilik) bir hecedir. Bu heceyi sözcükten atalım. Geriye T sözcüğü kaldı. Bu sözcükle birinci komuta gidelim.
BİRİNCİ KOMUT: Sözcükte hiç sesli harf yok. T’yi, en son ayrılan hece olan RA’ya ekleyelim. TRA elde ederiz. TRA bir hecedir. (artık RA bir hece olmaktan çıkmıştır.) İşlemi durdur.
Satır sonlarına sığmayan sözcükler ayrılırken, hecelemeden öte dikkat edilmesi gereken iki kural daha vardır Türkçemizde. Bir tek harf satır sonuna yada satır başına gelmez. Örneğin AİLE sözcüğü satır sonuna sığmıyorsa, satır sonuna A–, bir alttaki satırın başina İLE yazılmaz. Ya satır sonuna Aİ– ve bir alttaki satıra LE yazılır ya da bir alt satıra geçilip sözcük bölünmeden AİLE yazılır. Bunun gibi TABİİ ya da NİHAİ sözcüklerinin en sonundaki İ harfi bir alt satırın başına konamaz. Türkçenin bu özelliğini dikkate alacak bir kural kolaylıkla bilgisayarlara öğretilebilir: Eğer ilk yada son hece bir tek (sesli) harften oluşuyorsa, o tek harfli heceyi yanındaki heceye ekleyelim.
Satır sonlarına sığmayan sözcükleri ayırmada dikkat edilmesi gereken ikinci bir nokta daha vardır. Örneğin İSTANBUL’UN sözcüğü satır sonuna sığmıyorsa, sözcük İSTANBU–L’UN diye ayrılmaz, İSTANBUL’–UN diye ayrılır. Ayrıca İSTANBUL’ parçasından sonra çizgi çizilmez. Bu da kolaylıkla bilgisayara öğretilebilir. ‘ iminden sonra birden fazla harf varsa, sözcüğü ‘ iminden sonra böl ama çizgi çekme. Bu yeni kuralla, KIRKLARELİ’NDEN sözcüğü KIRK–LA–RE–Lİ’–N–DEN olarak bölünür.
Bu kurallar bilgisayarlara yüklenirse, çok az heceleme yanlışı yaparız. Yükleme işi de pek zor olmasa gerek. Ben yapamam ama işin tekniğini biraz bilen birinin kolaylıkla yapabilmesi gerekir diye düşünüyorum.
Not: Bu yazıyı yazdıktan sonra ODTÜ Elektrik Mühendisliğinden, Doç. Dr. Güney Gönenç’in bu yazıdaki bilgileri 1973’te İtalya’da bir konferansta sunduğunu ve bildirisinin yayımlandığını öğrendim.

[1] Sonradan eklenmiş not: Artık Türkçe hecelemeyi yapabilen bilgisayar yazılımlarımız da var. Sanırım bu yazılımlar bu yazıda anlatılan yöntemi kullanıyorlar.
[2] Kimi yazar, TREN yerine TİREN yazar.
[3] Bu kurallar, bir sonraki örnek okunmadan anlaşılamayabilir.

08 Ekim 2009 Perşembe

İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe - Risaleler 1

İmam-ı Âzam'ın

Oğlu Hammad'a Öğüdü

Bismi'llâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe, oğlu Hammad'a şöyle dedi:

Oğlum Allah seni olgunlaştırsın ve desteklesin; sana birtakım öğütler verece­ğim. Eğer bunları tutar ve yolunca gidersen, ümit ederim, Allah'ın izni ile dünya ve âhiret saadetine ulaşırsın.
Bu öğütlerin birincisi: Bedeninin her uzvunu Allah korkusu ile kötülüklerden korumak ve Allah'a kulluk maksadı ile O'nun emirlerini yerine getirmek suretiyle takva yolunu tutmaktır.
İkincisi: Bilinmesine ihtiyacın olan şeylere karşı cahil kalma.
Üçüncüsü: Din ve dünya işlerinde kendisine muhtaç olduğun adamlardan başkasıyla düşüp kalkma.
Dördüncüsü: Nefsine âdil ol, zaruret olmadıkça ona insaf etme.
Beşincisi: Müslim ve gayr-i müslim kimseye düşmanlık etme.
Altıncısı: Allah'ın verdiği mala ve mevkie kani ol.
Yedincisi: İnsanlardan müstağni kalmak için elinde olanı iyi idare et.
Sekizincisi: İnsanların gözünü üzerine çekme.
Dokuzuncusu: Lüzumsuz işlere dalmaktan kendini koru.
Onuncusu: İnsanlarla buluşunca işe selâm ile başla, tatlı tatlı konuş. Hayır ehline sevgi ile, şer' ehline müdârâ ile [dost gibi davranarak] muamele et.
On birincisi: Allah'a zikri, Peygamber'e salâtı artır.
On ikincisi: Büyük istiğfar ile meşgul ol. İstiğfar Peygamber'in şu duasıdır:
"Allahümme ente Rabbi lâ ilâhe illa ente halakteni ve ene abduke ve ene alâ ahdike ve va'dike mesteta'tu euzubike min şerri ma sana'te ebûu leke bini'metike aleyye ve ebûu bizenbî fağfirlî feinnehû lâ yağfiru'z-zunûbe illâ ente."

**Tercümesi: "İlâhi, Rabbim sensin, senden başka ilâh yok. Beni yarattın, ben de senin kulunum ve gücüm yettiği kadar sana olan ahdim ve va'dimde dururum. Yarattıklarının şerrinden sana sığınırım. Bana verdiğin nimetlerle de, günahlarımla da sana gelirim. Beni bağışla. Günahları senden başka kimse bağışlamaz."
Bu duayı akşam okuyup da o gece ölecek olursan veya sabahleyin okuyup da gündüz ölecek olursan Cennete girersin.
Ebû'd-Derdâ Hazretleri'ne, "Evin yandı" denildiği zaman; "Benim evim yan­maz." dedi. "Zira ben Resûllullah'tan şu kelimeleri işittim. Bunları sabahleyin oku­yan akşama kadar musibetten emîn olur. Akşamleyin okuyana da sabah oluncaya kadar musibet gelmez."
"Allahümme ente Rabbî lâ ilâhe illa ente aleyke tevekkeltü ve ente rabbü'l -arşi'l-azim. Mâşâallahu kâne ve mâ lem yeşe' lem yekun, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahi'l-aliyyi'l-azîm. İ'lem ennellâhe alâ külli şey'in kadîr ve ennellâhe kad ehâta bi külli şey'in ilmen. Allahümme inni eûzubike min şerri nefsî ve min şerri külli zi şerrin ve min şerri külli dâbbetin. Ente âhizun binâsiyetiha. İnne rabbî ala sırâtın müstakîm."

Tercümesi: "İlâhî, Rabbim sensin, senden başka ilâh yok. Sana güvenirim. Büyük arşın Rabbi sensin. Allah ne dilerse o olur. Binaenaleyh dilemediği şey olmaz. Kuvvet ve kudret Yüce ve Büyük Allah'ındır. Biliniz ki, Allah her şeye kudretlidir. Allah'ın ilmi her şeyi kaplar. İlâhî, ben nefsimin şerrin­den, her şirretin ve her hayvanın şerrinden sana sığınırım. Hepsinin nahiyesinden tutacak sensin. Muhakkak Rabbim doğru yolun sahibidir."
On üçüncüsü: Her gün Kur'an okumaya devam eder, sevabını Peygamber'e, anana, babana, hocalarına ve diğer Müslümanlara hediye edersin.
On dördüncüsü: Düşmanlarından ziyade dostlarından sakınırsın, zira insan­larda fesat çoğaldı; düşmanın, dostundan faydalanır (veyahut düşmanın dostun­dan faydalıdır).
On beşincisi: Sırrını, paranı, yolunu, gidişini gizlemendir.
On altıncısı: İyi komşuluk etmen ve komşunun eziyetine sabretmendir.
On yedincisi: Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat mezhebine tutunup, cehâlet ve dalâlet erbabından kaçınmandır.
On sekizincisi: Bütün işlerinde niyetini hâlis kılman ve her hâlde helâl yemeye çalışmandır.
On dokuzuncusu: Şu beş hadîs-i şerif ile amel etmendir: Bu hadîsleri ben, beş yüz bin hadîs içinden derledim:
a) Ameller, niyetlere göredir. Her kişi, niyet ettiği şeyi elde eder, ilâh.
b) Kişinin Müslümanlığındaki güzellik, kendisine fayda vermeyen şeyleri terk etmesidir.
c) Hiçbiriniz kendi nefsi için sevdiği şeyi, din kardeşi için sevmedikçe mümin olamaz.
d) Helâl de belli, haram da bellidir. Bunların arasında birtakım şüpheli olanlar vardır ki, bunları insanların çoğu bilmez. Şüpheli şeylerden sakınanlar dinini ve ırzını korumuş olur. Şüpheli işlere girenler, harama girmiş olurlar. Bir koru kenarında sürüsünü güden çobanın korunan yere girmesinden şüphe edildiği gibi, hakikaten her melîkin bir korusu vardır. Allah’ın korusu ise, haram kıldığı şeylerdir. Hakikaten insanın cesedinde bir et parçası vardır, eğer o düzgün ise bütün ceset düzgün olur, bozuk ise bütün ceset bozuktur. İşte kalp budur.

e) Müslüman, dilinden ve elinden Müslümanların emîn olduğu kimsedir.
Yirmincisi : İnsanın, sıhhat hâlinde iken havf (korku) ile recâ (ümit, dileme) arasında bulunması, ölüm yaklaşınca da Allah’a güvenin artması ve sağlam ve temiz bir kalp sahibi olan ümidinin sarsılmaz olmasıdır.
Allah bağışlayıcı ve esirgeyicidir.


İMAM-I ÂZAM'IN AKAİDİ
"FIKH-I EKBER"
Rahmân ve rahîm olan Allah'ın adı ile başlarım.
Eserin sahibi: İmam Ebû Hanîfe Nûman ibn-i Sabit.
Rivayet: Nusayr bin Yahya'nın İmam Mukatil'den naklen İmam-ı Âzam'ın talebesinden İsâm bin Yusuf ve oğlu Hammad rivayetleriyle.
İmâm-ı Âzam diyor ki:

Bu eser, Allah'ın birliği temel inancına (tevhid) ve inanılması doğru olan ger­çeklere (itikada) dairdir.

Her mükellefin, Allah'a, meleklerine, kitaplarına, resûllerine, öldükten sonra kabirlerden ölülerin diriltilip kaldırılacaklarına,206 kadere, mukadder olan hayrın da, şerrin de Allah'tan olduğuna, hesap sorulacağına, sevap ve günahın ölçüle­ceğine, Cennete ve Tamuya inandım, bunların hepsi haktır, demesi vaciptir.

Allah teâlâ birdir. Birliği, sayılan sayı bakımından değil, kendine eş, akran ol­mamak bakımındandır. Doğmamış, doğurmamış ve kendisine hiçbir şey eş olma­mıştır. Yarattığı şeylerden hiçbirine benzemez. Yaratılanlardan hiçbir şey de O'na benzemez, başlangıcı olmayan ezelden, sonu gelmeyen ebede zatî ve fiilî sıfatları ve isimleri ile daimdir.

Zatının sıfatları: Hayat, kudret, ilim, kelâm, semi', basar ve iradedir.

Fiilî sıfatları: Yaratmak, rızk vermek, inşa, ibdâ', sun' ve diğer fiil sıfatlarıdır.

Allah bütün sıfatları ve isimleri ile başlangıcı olmayan ezelde ve sonu gelmeyen ebedde hep beraber olup O'na sonradan bir isim veya bir sıfat hâdis olmuş değildir. O ilmi ile âlimdir, ilim ezelî sıfatıdır. Kudreti ile kadirdir, kudret ezelî sıfatıdır. Kelâmı ile mütekellimdir, kelâm ezelî sıfatıdır. Yaratması ile yaratıcıdır yaratma ezelî sıfatıdır. Fiili ile fâildir, fiil ezelî sıfatıdır. Fail Allah'tır, mef'ul mahlûktur. Fakat Allah'ın fiili mahlûk değildir. Allah'ın ezelî sıfatları sonradan olmuş, yaratılmış şeyler değillerdir. Bir kimse, "Bunlar sonradan olmuş sonradan yaratılmıştır." derse yahut bu sıfatların ezelî olduğundan şüphe eder veya hüküm vermekten geri durursa, Allah'a küfretmiş olur.

Kur'an mushaflarda yazılan, zihinlerde ezber edilen ve ağızlarda okunan ve Peygamber(s.a.s.)'e indirilmiş olan Allah'ın kelâmıdır. Kur'an'ı bizim okumamız mahlûk, yazmamız mahlûk, anlayıp anlatmamız mahlûktur; Kur'an ise mahlûk değildir. Allah'ın Kur'an'da Hz. Musa'dan ve diğer peygamberlerden, Firavun’dan ve şeytandan hikâye yolu ile söylediği sözlerin hepsi, onlardan ihbar olarak Allah kelâmıdır. Allah kelâmı gayr-ı mahlûk, Musa'nın ve mahlûklardan diğerlerinin ke­lâmları ise mahlûktur, Kur'an Allah'ın kelâmıdır, onların kelâmı değildir.

Musa aleyhisselâm Allah'ın kelâmını işitti. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de, "Allah Musa'ya söz söyledi." buyrulmuştur. Fakat Allah Musa'ya kelâm etmemiş iken zaten mütekellim idi. Keza Allah halkı yaratmamış iken de ezelde hâlik idi.Şu hâl de, Allah'ın Musa'ya kelâm etmesi, ona kendinin ezelde sıfatı olan kelâm ile söylemesidir.

Allah'ın bütün sıfatları, mahlûkların sıfatlarının hilâfınadır. O bilir, bizim bilmemiz gibi değil; kadirdir, bizim kudretimiz gibi değil; görür, bizim görmemiz gibi değil; söz söyler, bizim sözümüz gibi değil; işitir bizim işitmemiz gibi değil. Biz âletlerle ve harflerle söz söyleriz. Allah harfsiz ve vasıtasız söz söyler. Harfler mah­luktur. Allah sözü ise mahlûk değildir.

Allah bir şeydir, fakat eşya gibi değil. "Şey"in mânâsı, varlığının cisim, cevher ve araz olmaksızın sabit olmasıdır. O'nun hududu da yoktur. O'na (zıt) karşı koyacak da yoktur. O'na ortak olacak eş de yoktur. Kendisine akran olacak benzeri de yoktur.

O'nun yed'i ve vechi (eli, yüzü) ve nefsi vardır. Allah'ın Kur'an'da zikrettiği vech, yed ve nefsten her biri, onun keyfiyetsiz sıfatıdır. Allah'ın yed'inden maksat, kudreti veya nimetidir denilemez. Zira bu, kader ve Itizâl ehlinin sözü olup Allah'ın sıfatını iptal etmektir. Ve lâkin Allah'ın yed'i, Allah'ın bilâkeyf bir sıfatıdır. Gazabı ve rızâsı da, Allah'ın sıfatlarından keyfiyetsiz iki sıfatıdır, denilir.

Allah teâlâ eşyayı (bir şeyden değil, evvelden sabit bir şey veya maddeden olmayarak) şeysiz yarattı.207 Allah, eşyayı olmadan evvel ezelde biliyordu. Zira eş­yayı takdir ve kaza eden O'dur. O'nun dilemesi, bilmesi, hükmü, takdiri ve levh-i mahfuz'da yazısı olmadıkça, dünyada ve âhirette hiçbir şey olamaz. Lâkin Allah'ın yazısı vasıf ile olup hüküm ile değildir. İmdi, kaza, kader, meşiyyet Allah'ın ezelde keyfiyetsiz sıfatlarıdır.

Allah yok olanı, yokluk hâlinde yok olarak bilir. Ve vücuda getirdiği zaman onun nasıl olacağını da bilir. Allah var olanı da varlık hâlinde var olarak bilir ve onun "fena" [yok] olmasının nasıl olacağını da bilir. Allah ayakta duran bir kimse­yi ayakta durmakta iken, ayakta bilir. Oturduğu zaman ilmi teğayyür etmeksizin veya kendisine yeni bir ilim gelmiş olmaksızın oturanı, oturur bilir, bu hâllerdeki değişiklik mahlûklarda hadis olur.

O, halkı küfürden ve imandan sâlim olarak yaratmış, sonra onlarla hitaplaşarak onlara emir ve nehiyler vermiştir. Bunun üzerine kendi ameli ile, inkârı ve inadı ile kâfir olan, Allah'ın onu zillete ve başarısızlığa uğratması ile kâfir olmuş­tur. Kendi ameli ile, ikrarı ve tasdiki ile iman eden de, Allah'ın ona başarı vermesi ile ve yardım etmesi ile mümin olmuştur.

Allah Âdem'in zürriyetini, onun neslinden çıkarıp hepsini akıl sahibi kılmış, onlarla hitaplaşarak onlara emir ve nehiyler vermiş; onlar da Allah'ın rubûbiyyetini ikrar etmişlerdir. Onların bu ikrarı imandır ki, hepsi bu yaradılış üzere ana­dan doğarlar. Bundan sonra kâfir olan, ikrarını tebdil ve tağyir etmiş,208 iman ve tasdik eden de ikrarında durmuş ve devam etmiş olur. Bu suretle Allah, halktan hiç kimseye, küfür veya iman üzerine, cebretmemiş ve hiçbir kimseyi mümin . veya kâfir olarak yaratmamış ve lâkin her iki tarafı kabiliyetli şahıslar olarak yaratmıştır.

Şu hâlde iman ve küfür insanın kendi fiilidir. Allah, kâfir olanı küfür hâlinde iken kâfir bilir; bundan sonra mümin olursa onu mümin hâlinde iken mümin bilir ve bundan Allah'ın ilminde ve sıfatında asla değişiklik husule gelmez.

İnsanların hareket olsun, sükûn olsun, bütün fiilleri hakikatte kendi kesb­leridir. Bunların hâliki ise, Allah'tır. Bütün fiiller Allah'ın dilemesi, bilmesi, kazası ve kaderi iledir. Vacib olan bütün ibadetler Allah'ın emri, muhabbeti, rızâsı, ilmi, meşiyyeti, kazası ve takdiri iledir. Bütün günahlar ise ilmi, kazası, takdiri, meşiyyeti iledir; muhabbeti, rızâsı ve emri ile değildir.

Bütün peygamberler (aleyhimüssalât) büyük ve küçük günahlardan, küfürden ve kötülüklerden münezzehtirler. Bazen kendilerinden sürçme ve hatalar olmuştur. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ise, Allah'ın peygamberi, kulu, elçisi ve seçilmişidir. Putlara asla ibadet etmemiş, bir an bile Allah'a şirk koşmamıştır Küçük ve büyük bir günah dahi asla irtikâp etmemiştir.

--

206 “Ve’l-ba’sü ba’del-mevt” cümlesinden önce “ve’l-yevmi’l-âhiri” nüshası da vardır. Bazı nüshalarda ise metin Allah’a, ahret gününe, meleklerine diye devam eder. Aliyyü’l- Kârî, sahih olan nüsha “ve’l-yevmi’l-ahiri ve ve’l-ba’sü ba’delmevt”tir. Dediği hâlde, diğer nüshalar, metni bizim tercümede aldığımız gibi almıştır.

207 İmam-ı Âzam, bu kitabın biraz yukarısında "şey"i, cisim, cevher ve araz olmayan sabit mânâsına almıştı. Bu, yokluk ile varlık üstünde bir şeydir; tasavvur edilen mefhumât-ı külliyeye benzer bir şey veya hiçbir kayda bağlı olmayan mutlak varlık gibi bir şeydir. Şimdi ise Allah eşyayı şeysiz yarattı deniliyor ki, bu, ademden vücuda geldi demektir. Bu fikir, eşyanın hakikatleri sabittir akîdesi ile bağdaşmaz. Bkz: Şerh-i Akaid.

208 Yukarıda, Allah halkı küfürden ve imandan sâlim olarak yarattı, denilmiştir ki, bu fıkra ile diğerini te'lif güçtür.

İslâm Akaid Sisteminde Gelişmeler – Prof.Dr. Yusuf Ziya YÖRÜKÂN 201-208

06 Ekim 2009 Salı

EBÛ MANSÛR-İ MÂTURİDÎ





EBÛ MANSÛR-İ MÂTURİDÎ’NİN
TEVHİD KİTABI



Tevhid Kitabı, sünnet ve cemaat ehlinin reisi, saygı değer büyük imam, Şeyh Ebû Mensûr-ı Mâturidî tarafından yazılmıştır. Allah kendisine gani gani rahmet eylesin.

Bu kitap on fasıldır.


Birinci Fasıl

Allah bütün sıfatları ile başlangıcı olmayan Bir(vâhid-i kadîm)dir. Sıfatları, zatının aynı da değildir, gayrı da… Allah’tan başka varlıklar, sıfatları ile beraber sonradan olma(hâdis)dırlar. Bunları Allah kendi dileğiyle sonradan var etmiş, bildiğine göre de her birinin miktarını oranlamış(takdir etmiş)tır.


İkinci Fasıl

Allah ortağı, dengi, benzeri, başlangıcı, sona ermesi, sınırı ve sonu olmayan Bir’dir. O’nun birliği gerçekten, hakikî mânâsıyla birliktir. Allah’tan başkasına Bir denilirse de mecazî mânâsıyla denilebilir, zira Allah’tan başkası belirli, belirsiz parçalara ayrılabilir, bu ise onlarda gerçek birlik olmadığını gösterir.


Üçüncü Fasıl

Allah ezelî(lemyezel=öncesiz)dir. Ezelde yalnız o vardı, başka bir şey yoktu; ne mekân, ne zaman, ne duman,230 ne arş, ne gök, ne hava vardı. O nasıl ise öyledir, yine de olduğu gibi kalacaktır. O’nun hâlleri değişmez, çünkü hâlleri yaratan O’dur. Bulunduğu durumun değişmesi vehmedilmeksizin, O, arş üzerine istiva etmiş (ilâhî tahtına oturmuş)tir; arşın da göklerin de üstündedir. Cenab-ı Allah Kur’an-ı Kerim’de : “Allah, günahlardan sakınanlarla beraberdir.” (Nahl 128) ve “ Allah kötülüklerden sakınmış olanlarla ve iyilik edenlerle beraberdir” (Bakara 194 ve Ankebût 69 ) ve “ Biz O’na şah damarından daha yakınız” (Kaf 16) ve “ Üç kişinin arasındaki sırda Allah onların dördüncüsüdür” (Mücâdele 7 ) ve “ Mahzun olma, Allah bizimle beraberdir” (Tevbe 40 ), buyurmuştur. Bunların hepsi, Allah’ın olduğu durumda değişmesi vehmedilmeksizin ve ancak akla doğru gelecek şekilde, halktan ayrıldığı veya onlara ulaştığı, halktan çıktığı veya onlara girdiği ve buna benzer mânâlarla vasıflandırılmaksızın öyledir, mânâsındadır; bunu böyle anlamalı.

Dördüncü Fasıl

Allah teâlâ zihinlerde tasavvur olunamaz, ilimler ve anlayışlar O’nu kavrayamaz. O, cisim, cevher ve araz diye adlandırılamaz. Sonu, sınırı yoktur ki, akıl onu kavrayabilsin. Cisimlerin sıfatları ile ve arazlarla vasıflandırılamaz. Her ne zaman zihnine böyle bir tasavvur gelecek olursa, bilmelisin ki Allah yaratıcıdır. O’nun zatı, yaratıkların zatına asla benzemez; zira O, başlangıcı olmayan bir varlıktır. Böyle noksanlardan ve kendisini ihtiyaç ve za’iflik ile vasıflandırmaktan çok yüksektir.

Beşinci Fasıl

Allah teâlâ hazrestleri, ilim (bilgi), kudret (güçlülük), hikmet (her şeyi yerli yerinde yapmak), rahmet (yarlıganmak), cûd (cömertlik), irade (isteme), meşiyyet (dileme), tekvîn (iş görme), azamet (büyüklük), celâl (yücelik) ve bunlar gibi bütün sıfatlarıyla teşbihe ve ta’tile gitmeksizin, hakikî 231 surette ezelde vasıflandırılmıştır. İş görme sıfatı, yapılan işten (tekvîn, mükevvenden) başkadır. Zira tekvîn, Allah’ın sıfatıdır, yapılan şey (mükevven) ise yaratılmıştır; yapma sonradan olma değil, yapılan sonran olmadır. 232


Altıncı Fasıl

Allah’a, var olma (şey’iyyet), sabit kılma ve sabit olma mânâsıyla şey denir; zira şey değilidir demek, yok demektir. Bunun gibi zattır, nefistir de denir. Fakat cisimdir, denemez. Zira cisim, var olana has değildir. Çünkü, cisim değildir demek, yok demek değilidir.

Yedinci Fasıl
Allah teâlâ, ancak Kitap ve Sünnette ve Müslümanların sözlerinde kullanılan isimleri ve sıfatları ile adlandırılır. Allah'a sabırlı (sabur) sıfatı verilir mi, verilmez mi? Ulema bunda ihtilâf ettiler, şu hâlde bu sıfatla Allah'ı vasıflandırmaktan sakınmak en sâlim yoldur. Allah'a utanma sıfatını vermekte de ihtilâf ettiler, bundan da sakınmak iyidir, ancak Allah'ı bu vasıf ile vasıflandıran günahkâr olmaz, çünkü eserlerde ve Müslümanlar arasında bu sıfat kullanılmıştır. Allah'a dua ederken "Ey zarar verici ve ey faide verici" denilmesini birçokları caiz görmüşlerdir. Amma söz arasında olmadığı zaman, yalnızca Allah'a "zarar verici" demeyi caiz görmemiş­lerdir. Allah'a, "Ey nur" denilebilir, eğer bu sözden, nur verici veya hidayet edici veya nuru ve karanlığı yaratan, yahut da her türlü eksiklerden beri olan mânâları kastedilmiş olursa...
Sekizinci Fasıl
Allah ki, rahmân (her nimeti veren), rahîm (rahmeti çok), âlim (bilgin), kaadir (güçlü), mâlik (egemen), kuddûs (kutlu), selâm (güvenli), mümin (iman verici), muheymin (her şeyi gözeten), azîz (şerefli), cebbar (eksikleri tamamlayıcı), mutekebbir (büyüklük gösterici), hâlik (yaratıcı), bâri' (yoktan var edici), musavvir(kılık, suret verici)dir; O'nun ilmi, kudretidir (kudretinden ibarettir) denilmediği gibi, kud­retinden başkadır da denilemez; şu kadar ki, Allah'ın ilmi, kudretinin aynı da de­ğildir, gayrı da değildir, denilebilir; Allah'ın sıfatı, zatının aynı da değildir, gayrı da, denildiği gibi. Diğer sıfatlar hakkında da işlem böyledir. Rivayet edildiğine gö­re Hazret-i Peygamber, "Allah'ın, yüzden bir eksik, doksan dokuz adı var, bu adla­rı sayan kimse Cennet'e girer." buyurmuştur.
İmam hazretleri diyor ki, bu (Allah'ın doksan dokuz adı olması), halkın adlandırması bakımındandır. Allah'ın adlandığı ad ise sıfatının kendidir.233 Allah'ın sıfatları ise birbirinden başka şeyler değildir, adet ile ifade edilir şeyler de değildir. Böylece Allah'ın sıfatı olan Kelâmullah şöyle başladı ve şöyle sona erdi şeklinde had ile, nihayet ile vasıflanamadığı gibi, harflerle ve hecelerle veya ses ile de vasıflanamaz; zira Allah'ın sıfatlarının sınırı da, sonu da yoktur; zatının haddi ve nihayeti, iptidası ve gayesi de yoktur.
Dokuzuncu Fasıl
Kur'an-ı Kerim 'deki "Attığın zaman sen atmadın, Allah attı." (Enfâl 17) âyetine, keza "O'na biz ruhumuzdan nefh ettik." (Tahrîm 12) âyetine ve bunlar gibi olan âyetlere iman etmek gerektir. Bununla beraber Allah atıcıdır, üfürücüdür sıfatları ile adlandırılamaz; çünkü dinde böyle bir adlandırma yapılmamıştır. Ama Allah yapı­cı, yaratıcı ve buna benzer sıfatlarla adlandırılır, zira bunlarla adlandırma yapılagelmiştir. Allah'ın diğer adları hakkında da işlem böyledir.
Onuncu Fasıl
Ebû Hanîfe'nin şu sözü söylediği rivayet ediliyor: Zihninde Allah diye tasarla­dığı hayale ibadet eden kimse, zihne ve hayale sığmayan Allah'a ibadet etmedik­çe küfürden kurtulamaz. Şeyh (Mâturidî) diyor ki: zira Allah teâlâ, halkı yaratma­dan önce, mekân tasavvuru ve mesafe fikri yok iken, herhangi bir şeyin içinde veya herhangi bir şeye bitişik ve ondan ayrı veya bir şey üstünde veya onun altın­da veya bir şeyin sağında veya solunda olma imkânları yok iken var olan, baş­langıcı, sonu olmayan (ebedî) bir varlıktır. Binaenaleyh O'nun sınırı ve sonu (had­di, nihayeti) olması, tasavvur edilemez. O, nasıl idi ise, olduğu gibi olmaktadır. Zira O, olduğu gibi olmanın zail olmasından ve kendisindeki hâllerin değişmesin­den çok yüksek(müteal) tir. Nitekim Cenab-ı Allah, İbrahim Peygamber kıssasında İbrahim'in ağzından: "Ben durumu değişenleri sevmem." (En'âm 76) buyurmuştur. Şeyh (İmam-ı Mâturidî) âyetteki âfil (zâil), hâli değişir mânâsınadır, bu ise Allah'ın devamlı olarak bulunduğu gibi durur olduğunun delilidir, diyor.
On Birinci Fasıl
Rivayet ediliyor ki, Ebû Hanîfe hazretlerine, Allah teâlânın halkı yaratmadan önceki hâli (nerede idi ve ne yapıyordu, diye) soruldu. O da, kudretle bulunuyor­du, cevabını verdi. Kimin kudretiyle, denilince de, kendi kudretiyle, dedi. Şeyh (Ebû Mansûr-ı Mâturidî) diyor ki: İşte bu söz, Allah'ın kudreti vardır, zatının aynı da değil, gayrı da, demek olduğuna delildir. Yine bu söz Allah'ın sıfatları kendisi­ne nisbet edilir, Allah sıfatına nisbet edilmez, demek olduğuna da delildir. Bu fik­rin dayandığı esas, sıfatların Allah'a izafe edilmesidir. Bu yüzden Allah'ın ilmi veya kudreti denir, fakat Allah ilmi ile âlimdir ve kudretiyle kaadirdir, denmez. Sıfatı âlet veya vasıta yaparak, Allah ilmiyle âlim, kudretiyle kaadir'dir de denmez. Eğer kimin ilmiyle ve kimin kudretiyle, diye sorulursa, kendi ilmiyle, kendi kudretiyle ce­vabı verilir, diğer sıfatlarda da işlem böyledir.
On İkinci Fasıl
Allah'ın sıfatları, vasıflandırılamaz.234 Zira sıfatı vasıflandırmada Allah'ın sıfatlarının zatından ayrı şeyler, vasıflanan nesneler olmaları şüphesi vardır. Bunu izah edelim: Allah'ın ilmi kadîmdir veya kudreti ebedîdir, başlangıcı, sonu olmayan rahmeti, ezelî tekvîni vardır. Ve bunun gibi Allah'ın herhangi bir sıfatı kadîmdir, denemez. Keza Allah'ın ezelî kudreti veya ilmi (lemyezel ve lâ yezal ilmi) denemez. Belki, Allah sıfatları ile kadîmdir. Allah sıfatları ile ezelî(lemyezel)dir, denir; sıfatlar, Allah'a nispet edilir, sonra Allah sıfatları ile kadîmdir, diye vasıflandırılır. Bu esasa göre, Allah'ın sıfatı, mutlak olarak şeydir, denilemez. Zira bu, sıfatların ayrı şeyler olmaları vehmini uyandırır; şu kadar ki zatının gayrı olmayarak sabittir mânâsına şey, Allah'ın sıfatıdır, denilir. Allah'ın sıfatı şey değildir, denilemez; zira bu yok de­mektir. Ancak teşbih ve ta'til etmeksizin şey, Allah'ın hakikî sıfatıdır, denir.235 Sıfatları ayrı nesneler yapmak, Allah'ın birliği esasıyla uyuşamaz.
Allah'ın vasıflanacağı sıfatlarda dikkat edilecek kıstas, O'na nispet edilecek sıfatların ilim (bilgi), kudret (güçlülük), azamet (büyüklük), celâl (yücelik) gibi Allah'a yaraşan şeyler olmasıdır. O'na yaraşmayan çocuklu, karılı, işkence eden, zulmedici, yaramaz gibi sıfatları nispet etmek caiz değildir. Yaraşıp yaraşmadığın­da şüphe edilen sıfatları ise Allah'a isnat etmekten çekinmek en sâlim yoldur.
Keza, Allah durmadan yaratır, durmadan söyler ve durmadan merhamet eder, denilmesi uygun olmaz. Allah'ın diğer adlarında ve sıfatlarında iş yine böyle­dir; O'na nispet edilmesi yaraşıp yaraşmayacağında şüphe edilenlerden sakınmak uygundur. Bunun gibi İslâm ümmeti arasında kullanılmamış herhangi bir sıfatla Allah'ı vasıflandırmaktan sakınmak, salim yoldur. Keza Allah'a hürmeti ihlâl etme şüphesi bulunan sıfatları O'na nispet etmekten de sakınmak uygun olur.
Mânâsı akıl ile de, nakil ile de anlaşılmayan (müteşâbih) sıfatlara gelince bunları tevile gitmeyerek, mânâlarını Allah bilir demek en sâlim ve en güzel yoldur. Zira müteşâbih sıfatların mânâlarını bilen Allah'tır.
Şeyh (Ebû Mansûr) ihlâs kelimesi olan "La İlâhe İllâllah"ın tefsiri hususunda diyor ki: Bu kelimenin evveli, Allah'tan başkasından ulûhiyyeti nefydir. Âhiri de ulûhiyyeti Allah teâlâya ispattır. Şu hâlde ihlâs kelimesi başından sonuna kadar tevhiddir.
Hazret-i Muhammed'in peygamberliğini tasdik, dinde inanılıp kabul edilmesi gerekli olan geçmiş kitapların ve peygamberlerin hepsinin doğruluğunu bilmektir. Şu kadar ki, bu tasdiki yaptıktan sonra onu bozacak ve inancı sarsacak bir şey yapmamak gerek. Başarı veren Allah'tır, Allah'ın yardımı ile kitap tamam oldu.

--

230 Arapçada gamam, ak bulut demektir. Varlıkların yaradılamsından evvelki “kaos hâli” demek olacak. Biz bunu duman diye tercüme ettik; Thales, kâinat, hilkattan evvel duman hâlinde idi, Herakleitos, ateş hâlinde, sonrakiler nebuleuse hâlinde idi derler, maksat bunları redir.

231 Teşbih, Allah’ı insan sıfatlarına benzetmek; ta’til ise bir sıfatı, eseri yok, Allah bomboştur, demektir; hakikî, gerçekten, mecâzî değil, mânâsınadır.

232 Eş’arî’ye göre tekvîn, mükevvenin sıfatıdır, bunu için de sonradan olmadır. İmam, bu fikri red ediyor.
233 İmam'ın, hadîste Allah'ın doksan dokuz adı vardır, denilmesinden bu adlar doksan dokuz sıfatı ifade eder mânâsı çıkarılmasın; adlar değiştikçe sıfatlar değişmiş olmaz, bu "adlar" aynı sıfatın halka göre değişen tabirleridir, hakikatte Allah'ın vasıflandığı sıfat birdir, diğer sıfatlardan ayrı bir şey değildir, çünkü bunların ayrı şeyler olmaları için hadleri, nihayetleri bulunmak lâzımdır, Allah'ın sıfatında ise had ve nihayet yoktur, demek istiyor ki, bu takdirde Allah'ın zat sıfatları, fiil sıfatları, sübut sıfatları, diye bir ayırma yapmak ve bunların sekiz veya altı olduğunu söylemek yanlış olur. Adlandırma bakımından ise zat sıfatları sekiz değildir.
234 Meselâ Allah'ın ilim sıfatı, zatı gibi, kıdem sıfatı ile muttasıftır, denemez. "Azîzün Hakîm" denilince, hakîm, azizin sıfatı değildir. Her ikisi zatın sıfatıdır. İlm-i vâsi'dir, denilir, ama bu, tavsif değil, bir genişletme, kuvvetlendirme veya izahtır.
235 Bu ibarenin metnine bakınız. Mesele şu: Allah'a şey denir mi, sıfat şey midir, şey sıfat mıdır, şey, varlık demek midir, sabit demek midir? Bu mesele, yokluk (adem), âlem-i emir, vücut, sübut, mahiyyet ve eşyanın hakikatleri meselesiyle ilgilidir

EBÛ MANSÛR-İ MÂTURİDÎ'NİN
AKAİD RİSALESİ



Bu akaid risalesi, Peygamber'in ve arkadaşlarının yolunu güdenlerin (Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'in) başkanı, İslâm dininin hükümlerini açıklayan, Müslüman­ların öğütçüsü, bilgin önder, Şeyh Ebû Mansûr-ı Mâturidî'ye mensuptur. Allah onu rahmet deryasına daldırsın ve büyüğümüz Muhammed hazretlerine, arkadaşlarına ve ona uyan bütün Müslümanlara esenlikler versin!

1. İlim Meselesi

İlim husule getiren araçlar üçtür. Bunlar, sağduyu veya duyu organları, doğ­ru düşünen akıl, özü sözü doğru, aldatmayan (doğruyu söyleyen) insanların ver­dikleri haberlerdir. Sofistler ilim husule gelmez, derler. Zira bilgi veren araçların hükümleri birbirini bozar. Bunlardan duyulara dayanmak doğru olmaz, çünkü şaşı olan kimse bir şeyi iki görür. Akla da dayanılmaz, zira akıl ile yapılan uslamlama (istidlâl) yanlış da olur, doğru da. Haberler ise bazen doğru bazen de yanlış çık­maktadır. Biz bu görüşe şöyle cevap veririz: Duyu organları bilgi verir denilince, bundan sağ duyuları, hastalıklı olmayanları kastediyoruz; sizin söylediğiniz söz ise bozuk olan bir duyu organına dayanıyor. Akla gelince bundan maksat da olgun bir akıldır. Haber ise, yanılmadan korunmuş olan Peygamber'in sözleri ile birçok kimse tarafından söz birliği hâlinde verilmiş (tevatürle sabit) olanlardır.

2. Âlemin Sâni'i

(Bu evrenin başlangıcı ve sonu olmayan (ebedî= kadîm) bir yapıcısı var).
Bu âlem, sonradan yapılmadır. Zira araştırılacak olursa, âlemdeki şeylerin aynlara ve arazlara ayrılmış olduğu görülür. Araz olanlar sonradan olmadır. Zira araz, var değil iken sonradan olan şeye denir. Buluta, havada yok iken sonradan geldiği için Arap dilinde "ârız" denilmesi de bundandır. Aynlar ise bunlarsız bulunamaz. Bunlar birbirinden ayrılmadıkları ve biri bulunmadan diğeri bulunamaya­cağı ve bu yüzden var olmada ikisi de ortak olduğu için, bunlar da onlarla bera­ber sonradan olmadırlar. Bu suretle a'yândan ve arazdan yapılmış olan evrenin sonradan olma olduğu belli olunca, onun diğer bir varlığın var etmesiyle sonra­dan olma olduğu da sabit olur.236

Bu evrenin bir yapıcısı olduğu sabit olunca da, bu yapıcının (ebedî) başlangı­cı ve sonu olmayan bir varlık olması gerekir. Zira bu yapıcı, başlangıcı ve sonu olmayan bir varlık olmazsa, o da sonradan olma olacaktır. Sonradan olanın ise, hiç şüphe yok, diğer bir yapıcısı bulunacak, o yapıcı da sonradan olma olursa bir üçüncü yapıcıya muhtaç olacak, bu suretle sonsuzluğa kadar yaratıcılar sürüp gidecek (teselsül edecek)tir. Bu ise gerçek olmayan bir şey(bâtıl)dir.237 Şu hâlde baş­langıcı ve sonu olmayan ebedî bir yapıcı vardır.

Tabiat filozoflarına (dehrîlere) göre bu evren, başlangıcı olmayan bir balçık(tiynet-i kadîme, ebedî asıl)tan yapılmıştır ki, bu da ilk madde (heyulâ)dır. Zira hiçbir asıl olmaksızın bir şeyin yapılması, onlara göre, olabilir şey değil(muhal)dir.238


Allah Bir'dir

Şimdi bu, başlangıcı ve sonu olmayan, yoktan var ediciye gelelim. Bu var edici muhakkak ki Bir'dir. Eğer iki olsaydı, bu iki yaratıcı, evrendeki varlıkları ya­ratmakta ya birleşmiş, uyuşmuş olurdu, bu uyuşma ise ikisinin de yalnız yapama­malarından veya biri yapar, diğeri yapamaz olmasından ileri gelirdi, çünkü hürri­yeti elinde olan ve kendine güvenen bir varlık zora gelmedikçe veya sıkıntıya düş­medikçe diğer biri ile birleşip yardımlaşmak ihtiyacını duymaz, yahut da birleşmemiş, uyuşmamış olurdu; bu suretle ikisinin de ya dileklerinin yerine gelmesi ge­rekirdi, bir işte birbirine uymayan dileklerin birden husule gelmesi ise olur şey de­ğildir; yahut da her ikisinin de dileği yerine gelmezdi, bu ise yetersizliktir, yetersiz olanların ise yaratıcı (rab) olmaya salâhiyetleri yoktur. Bu düşünce vetiresi,239 Al­lah'ın Kur'an'daki, "Eğer yerde, gökte Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, yer de gök de fesada uğrarlardı." (Enbiyâ 22) âyetinden alınmıştır.

Mecusîler, bu evrenin iki yaratıcısı vardır, birisi iyilikleri yaratan ve iyilik kaynağı olan Yezdan'dır, öteki ise kötülükleri yaratan ve kötülük kaynağı olan Ehremen'dir; kötülüklerin yaratıcısı, aşağılığa düşkün olduğu için, kötülükler Yezdan'a nispet edilemez, derler. Biz bunlara şöyle cevap veririz: Kötülükleri yaratanın ya­ratmasında, eğer en aşağı şer' vasıtalarıyla zalimleri yere sermek gibi hikmetler olmasaydı, o zaman ona işini çevirmeye yetkisiz, aşağılığa düşkün denirdi. Halbu­ki yaradanın her işinde hikmet vardır, bu yüzden kötülükler için ayrı bir yaratıcı gerekmez.

Allah Maddî Bir Varlık Değildir

Yaratıcının kendisi araz da değildir, cevher de. Zira cevherler bileşik şeylerin dayanağı, özü(aslı)dür. O, ne hariçte bir işlem ile hakikî olarak, ne de zihinde ha­yalî olarak parçalanmayan bir cüz(cüz'ü lâ yetecezza)dür ve şöyle tarif olunur: Cevher, biri gidip yerine başkası gelmek suretiyle birbirine zıd olan sıfatları kabule elverişli ve kendi kendine yeterli bir şeydir. Yaratıcının kendisinin böyle bileşik şey­lerin birleşmesine ve böyle sonradan olma şeylere ve arazlara dayanak (mahal) olması ise olabilir şey değildir.
Yaratıcının cisim olması da düşünülemez, zira cisim iki veya üç cevherin bir araya gelip birleşmesinden var olur.


İsim ile Müsemma

Allah'ın adı ile kendisi (ibadet edilmek bakımından olacak) aynı şeydir. Zira Kur'an-ı Kerim'de, "Rabbinin adını kutla, ismini tesbih et." (A'lâ 1), buyurulmuştur. Eğer Allah'ın adı kendinden başka bir şey olsaydı, âyet Allah'tan başka bir şeye ibadet edilmesini emretmiş olurdu. Böyle bir şey olamayacağı için ad ile adlanan aynı şeydir.240

Bazıları Allah'ın adı, zatından ayrı bir şeydir, zira Allah Kur'an-ı Kerim'de, "Allah'ın birçok güzel adları vardır." (Haşr 24) buyurmuştur. Eğer ad, adlandırılanla bir olsa idi, Allah'ın birçok adları olduğuna göre, zatının da çok sayıda olması gerekirdi, derler.

Biz bunlara şöyle cevap veririz: Âyetteki, Allah'ın güzel adları vardır, sözü, adlandırmak bakımındandır. Bu sebeple adlardan bazılarının diğerlerine üstünlü­ğü yoktur, zira adlanan Bir'dir; İsm-i Âzam'dan maksat, Allah adını zikretme se­vabının daha ziyade olduğunu ifade etmektir.

Allah'ın Görülmesi

Allah, âhirette görülür, zira vardır; her var olanın görülmesi ise mümkündür. Var olanlardan görülmeyen şeyler varsa da bunların görülmemesi, Allah'ın, ka­nunları onları görmemize elverişli yapmamış olmasından ileri gelmektedir. Hazret-i Peygamber, "Siz Rabbinizi, Bedir gecesinde ay'ı gördüğünüz gibi apaçık göre­ceksiniz." buyurmuştur. Mu'tezile ile Hâricîler, "Allah görülmez, zira Cenab-ı Allah Kur'an-ı Kerim'de 'Gözler (basar), O'nu idrak etmez' (En'âm 103) buyurmuştur." derler. Biz bunlara şu cevabı veririz: Evet, biz de Allah idrak olunmaz deriz; zira idrak bir şeye etrafıyla vâkıf olmaktır. Lâkin biz Allah görülür, diyoruz (yani ihsas, idraktan başkadır). Onlar yine diyorlar ki, görmek vasıta ve âlet iledir, bunun için de karşılaşmak, yüz yüze gelmek, arada mesafe olmak, hepsini veya bir kısmını görmek gibi şartlar vardır. Biz de onlara Allah'ın görme ve ilim sıfatlarını ileri sü­rerek, vasıta ile görmenin bâtıl olduğu cevabını veririz; zira Allah bizi mesafesiz ve cihetsiz görür ve yüz yüze gelmeden ve mesafe olmadan bilir; Musa Peygamber'in Allah'ı görmek istemesi de Allah'ı görmenin caiz olduğuna delildir.

Eğer onlar bize karşı, Allah teâlânın, "Len terânî" (A'raf 143) "Sen ben/ göre­mezsin" âyetini Allah'ın ebediyen görülmeyeceğine delil olarak, bu âyette "len" kelimesi "ebedî olarak" manasınadır, diye ileri sürecek olurlarsa, biz de kendileri­ne "len" ebedî olarak mânâsını ifade ettiği gibi, "belli bir vakitte", mânâsını da ifade eder diyoruz. Nitekim kâfirler hakkında Kur'an-ı Kerim'de "Len yetemen-nevbu ebeden", "Onlar ölümü asla temenni edemezler" (Bakara 95), buyurulmuştur. Halbuki onlar âhirette ölümü temenni edeceklerdir. Bu âyette "len", görülüyor ki, "muvakkat zaman" mânâsınadır, cevabını veririz. Bunlar Allah'ın, "O gün bazı yüzler şenlenir ve Rablarına nazar eder." (Kıyâmet 22) âyetindeki "nazar eder" keli­mesini tevil ile, "intizar ederler" mânâsınadır, derler. Biz de intizar bir meşakkattir. Cennet ise meşakkat yeri değildir. Bundan başka "Allah'a bakıyorlar" "İlâ Rabbiha nazire" (Kıyâmet 23) âyetindeki nazar kelimesi "ilâ" harfiyle beraberdir. Nazar kelimesi "ilâ" harfiyle sıralanınca, ancak gözle görmek mânâsına gelir, deriz.

7. Allah'ın Sıfatları

Allah'ın sıfatları, zatının aynı da değildir, gayrı da; bir şeyin rengi o şeyin kendisi ve başkası olmadığı gibi. Bu sıfatlar, ister fiil sıfatlarından, ister zat sıfatla­rından olsun, hiçbiri (sonradan olma) hâdis değildir. Kaderiyye ve Eş'ariyye mez­heplerinde olanlar, Allah'ın diriltmek, öldürtmek gibi fiil sıfatları hâdistir ve zatının, gayrıdır, derler. Bunlara göre: fiil sıfatları, yapmak(tekvîn)tan ibarettir. Yapmak ise yapandan başkadır, zira mektup, ancak yazmak ile yazılmış olur.241

Bu mebdeden hareketle bunlar, Allah (halk ile hâlik) yaratmakla yaratıcı olur, derler. Biz ise Allah ezelî yaratıcı olarak hâliktır. Nasıl ki, zat sıfatlarında da Allah âlimdir, ezelî olarak bilicidir, zira yazan, yazmasa da yine yazıcıdır, deriz. Zat sıfatları: Celâl, Kibriya, Kudret, İlim, Semi', Basar ve Kelâm (yücelik, ululuk, güçlülük, bilginlik, işiticilik, görücülük ve söyleyicilik sıfatları)dır. Bunlardan maadası ise fiil sıfatlarıdır.

Kur'an Ezelîdir

Kur'an, Allah kelâmıdır. Allah'ın kelâmı, zatı ile kaim, ezelî bir sıfattır. Harf ve ses cinsinden değildir, o Bir'dir, bölünmez (tecezzi etmez), Arapça da değildir, Süryanice de. Şu kadar ki insanlar, bir olan Kur'an'ı değişik ibarelerle okurlar; nitekim Allah'ın zatı türlü adlarla, keza zat sıfatlarından olan hayat, irade, beka sıfatları türlü türlü ibarelerle dile getirilmiştir.242 Mu'tezile diyor ki; Allah'ın kelâmı bu ibarelerden başkadır ve hâdistir. Zira ezelî olsaydı ezelde Allah, kelâm ile emir verici ve nehyedici, haber verici ve haber alıcı olurdu. Bunları insanlar ve mahlûk­lar yaratılmamış iken yapmak ise hafiflik (sefeh) olurdu.

Biz bunlara karşı, eğer verilen emir derhal uyulması vacip olan emir olursa o zaman hafiflik olur; kaldı ki, önce yapmak, sonra yapmak, bunlar zamana ve me­kâna taallûk eden şeylerdir. Allah kelâmının ise zaman ve mekân ile ilgisi yoktur, cevabını veririz. Cenab-ı Allah Kur'an-ı Kerim'de, "Biz onu Arapça Kur'an yaptık." (Zuhruf 3) buyurmuştur, yapmak sözü Kur'an'ın sonradan yapıldığını ifade eder, denilecek. Buna da: hayır yapmak, halk etmek demek değildir. Zira Cenab-ı Al­lah Kur'an-ı Kerim'de, "Allah'ın kulları olan melekleri onlar dişi yapıyorlar." (Zuhruf 19) buyurmuştur. Buradaki yapmak yaratmak demek olamaz, cevabını veririz.

Eş'arîler, Mushaf'ta olanlar Allah kelâmı değildir, Allah kelâmının ibaresi(tabir veya ifadesi)dir, zira Allah'ın kelâmı bir sıfattır, sıfat ise mevsuftan ayrılmaz, derler. Biz ise, Mushaf'ta olanlar Allah'ın kelâmıdır, lâkin harfler ve sesler mah­lûktur, deriz. Ancak, biz Allah'ın kelâmı Mushaf'a hulûl etmiştir demiyoruz ki, sıfat mevsuftan ayrılmaz sözüne yer olsun. Hem de Allah'ın ilmi ile malûm olan bir şey için, Allah'ın ilim sıfatı, Allah'tan ayrıldı da malûma girdi, denilebilir mi?243

"Allah Arş Üzerinde" Âyetinin Mânâsı

Müşebbihe ile Kerramiyye mezheplerinde olanlar, Allah, yüksek bir yerleşme mânâsına, arş üzerindedir ve bizim bildiğimiz cisimler gibi değil ama yine cisim­dir, zira Cenab-ı Allah, "Rahmân arş üzerine istiva etti." (Tâhâ 5) buyuruyor, diyor­lar. Bu anlayışı, biz istivanın mânâsı, istilâ etmek(kaplamak)tir, diye cevaplandırı­rız. Allah cisimdir, demelerini de, Cenab-ı Allah'ın Kur'an'daki, "Hiçbir şey ona benzemez." âyetine dayanarak reddederiz. "O'nun misli gibi bir şey yoktur." (Şûrâ 11) âyetindeki (k) teşbih edatı, ziynet için, ziyade olarak gelmiştir, O'nun benzeri yok demektir. Eğer onlar, Allah'a eşya gibi olmayan şeydir, deniliyor da, cisimler gibi olmayan cisimdir, niye denilmesin, derlerse, kendilerine şey olmak var olmak­tan ibarettir, cisim olmak böyle değildir, cevabını veririz. İşte bundan dolayı Mu'tezile'ye muhalif olarak biz, yok olan (ma'dum), şey değildir, deriz. Pek iyi ama, diyecekler, Cenab-ı Allah, "Ben ellerimle yarattım." (Sâd 75) diyor; buna karşı da Kur'an'da Allah'ın el, yüz, göz, ayak sıfatları, kudret manasınadır, cevabını veririz.

Mu'tezile ile Kaderiyye, Allah her yerde(mekânda)dir, zira Cenab-ı Allah, Kur'an'da "Gökte ilâh olan O'dur, yerde ilâh olan O'dur." (Zuhruf 84) buyurmuş­tur, diyorlar. Bunlara da, bu âyetten maksat, ulûhiyyetin her yere nüfuzu olduğu­dur, yoksa bu dediğiniz, Allah'ın yırtıcı hayvanatın ve haşaratın içinde olması davasına kadar gider, cevabını veririz.

Bizim bu meselede tuttuğumuz yol, Allah'ın arş üzerinde olmasının mânâsı, yüksek bir mekândadır demek değil, yüksek azameti ile arşı kaplamıştır, demektir. Nitekim Ebû Hanîfe hazretleri, biz Allah'ı yüksekte düşünürüz, aşağıda değil, demiştir. Keza Peygamber hazretleri, bir cariyeye "Sen mümin misin?" diye sordu, o da "Evet." dedi, sonra, "O hâlde Allah nerede?" deyince, kadın göğü işaret etti. Bunun üzerine Peygamber, "Bunu azat et, bu mümindir." buyurdu.244


İnsan Hürriyeti (Ef'âl-i İbâd) Meselesi

İnsanların yaptıkları işler, Allah'ın (halk'ı) yaptıklarıdır; beşer hürriyeti, irade ve fiil kudreti, insanların kendi ellerine verilmiş, tefviz edilmiş değildir. Kaderiyye mezhebinde olanlar bu esasa muhaliftirler. Bunlar şu âyete dayanırlar: "Dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun." (Kehf 29). Biz bunlara karşı, bu âyet korkutmak içindir, ihtiyarın kullara tefviz edildiğini beyan için değildir; zira Cenab-ı Allah bu âyetin devamı olarak, "Zalimlere ateşi biz hazırladık." (Kehf 29) buyurmuştur. Diğer bir âyette de, "Sizi ve sizin amellerinizi Allah yarattı" (Saffât 96) buyurmuştur; bu yüzden bu görüşünüz yerinde değildir, cevabını veririz.

İnsanların yaptıkları eğer Allah'ın halk'ı ile ise, Allah niçin onları azaplandırıyor denilecek olursa, şu cevap verilir: Sevaplanmak veya azap görmek, kişinin meydana gelen işe fiilini kullanmasından, işi işlemesinden ötürüdür, meydana gelen asıl işten dolayı değildir; işlediğine göre ceza görmesi, iyilik yapmaya da kötülük yapmaya da elverişli olan gücünü harcadığı içindir, gücünü meydana getirdiğinden dolayı değil.245

İnsan Gücü (Güç Yeterliliği)

İnsanın iş görme gücü (istitaası), işten önce kendinde mevcut olmayıp, yaptığı işin her cüzü meydana gelirken onunla birlikte vücuda gelir. Kaderciler, insanın gücü fiilden evvel vardır; kişi onu istediği gibi kullanır diyorlar. Biz ise bu, Al­lah'tan müstağni olmak, Allah'a lüzum yok demektir ki, sonu küfre varır, deriz.246

Fiilin Mânâsı

İnsanın fiili vardır, dediğimiz zaman, bu, hakikat mânâsındadır, mecaz değil­dir. Cebriyye mezhebinde olanlar, kişinin fiili yoktur, ona hakikaten fiil vardır de­nemez, mecazen denir, derler. Halbuki bu Allah'tan ümidi ve korkuyu kesmeye varır, sorumluluk fikrini ortadan kaldırır. İşte bunun için Ebû Hanîfe, bu iki anlayı­şın ortasını bulmuş ve halk Allah'ın fiilidir, bu ise (istitaayı) insan gücünü ihdas et­mek, insana kudret ve irade vermektir; bu gücü kullanmak ise hakikat mânâsına insanın işidir, demiştir.

İstitaanın Şümûlü

Eş'arîlere göre, kötü iş işlemeye yeterli olan insan gücü, iyi işleri işlemeye ye­terli değildir. Bu fikir açıkça cebirdir. Zira, eğer insan gücü iyilikleri işlemeye yetkili değil ve insanların yaptığı iyilikler Allah'ın eseri ise, kişi fiilinde mecbur olmuş olur. Eş'arîler, kabul ettikleri bu fikirden hareket ederek, gücümüz yetmeyen bir şeyin Allah tarafından bize teklif edilmesini tecviz etmişlerdir. Biz onların bu sözü­nü de, Kur'an-ı Kerim'deki, "Allah kişiye gücü yettiği kadar teklif eder." (Bakara 286) âyetiyle reddederiz. Kur'an-ı Kerim'de bildirildiğine göre Peygamber hazretle­rinin, "Yarabbi bize takatımızın yetmeyeceği şeyleri yükleme." sözü ile dua etmesi, onlara göre küfür mü oluyor? Nitekim eğer,"Yarabbi bize zulmetme." dese idi,
küfür olurdu denilecek olursa, bu söze şu cevabı veririz: Peygamber'in duası hafifletme yolu iledir. Takat-i nef'î247 mânâsına değildir, nitekim Allah teâlânın, "Ya rab! Bize ağır yük yükleme." (Bakara 286) âyetinde de mânâ böyledir.


14. İşlenen Günahlarda Allah'ın Meşiyyeti ve Rızâsı Var mıdır?

İnsanların işledikleri günahlar Allah'ın iradesi, dilemesi, kazası, takdiri iledir. Rızâsı, muhabbeti ve emriyle değildir.248 Zira Cenab-ı Allah Kur'an-ı Kerim'de, "Allah bir kimseyi sapıtmak isteyince onun göğsünü darlaştırır ve sıkıntılı kılar." (En'âm
125), diğer bir âyette de, "Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz." (Dehr 31) bu­yurmuştur. Eğer günah işleme, kişinin meşiyyeti, dileği ile olsaydı bu dileğin Al­lah'ın dileğine (meşiyyetine) galebe etmesi lâzım gelirdi ki, böyle bir şey düşünü­lemez.

Mu'tezile diyor ki: Allah'ın meşiyyeti yoktur. Zira Kur'an-ı Kerim'de, "Ben insanları ve cinleri ibadet etsinler diye yarattım." (Zâriyât 56) buyuruluyor. Bu, ben onları küfr için yaratmadım demektir, binaenaleyh Allah küfrü irade etmemiş oluyor. Biz bu söze şu cevabı veririz: Bu âyet, "Biz insanları ve cinleri kendilerine iba­deti emredeyim diye yarattım." manasınadır, nitekim Allah onlara bunu emretmiş­tir de... Burada, "Allah kullarına zulm irade edici değildir." (Mü'min 31) âyeti de de­lil olarak ileri sürülemez. Zira bu âyet, Allah kullarına zulm etmesini irade etmez demektir. Bunda ise hiç kimsenin diyeceği bir şey yoktur. Mu'tezile'nin, "Günah­lardan birisi de kişinin kendine sövmesidir, bu ise hafifliktir." (yani Allah'ın böyle bir kötülüğü dilemesi ona nasıl yaraşır) demesi de yerinde değildir. Zira nasıl kişi Allah'ın iradesinden çıkmaya muktedir değil ise, ilminden çıkmaya da muktedir değildir. Binaenaleyh bu özür olamaz. Şu hâlde Kur'an-ı Kerim'deki, "Başına ge­len kötülük kendindendir." (Nisâ 73) âyetinin mânâsı nedir, denilecek? Bunun ce­vabı şudur: Kötülük, edebe riayeten ayrı olarak Allah'a izafe edilemez. Nitekim Allah'a, domuzları yaratan, diye hitap edilemez, fakat umumî bir ifade ile hay­vanları yaratan, denilir. Kaldı ki, Cenab-ı Allah, "Söyle her şey Allah tarafındandır." (Nisâ 78) buyurmuştur. İşte âyetin mânâsı budur.

Allah'ın Rızâsı

Allah küfrü yaratır, onu diler, fakat emretmez, bu yüzden Allah kâfire imanı emretmiş, fakat iman etmesini dilememiştir. Denilecek ki, Allah her dilediği şey­den hoşnut mudur, değil midir? Cevabı şu: Evet Allah'ın meşiyyeti, rızâsı iledir. Şu hâlde Allah kendisinin razı olduğu bir işten dolayı niçin azap ediyor, diyecekler. Bunun da cevabı şu: Hayır, Allah razı olduğu şeyden dolayı değil, razı olmadığı şeyden ötürü azap verir. Zira meşiyyet, kaza ve Allah'ın bütün sıfatları, Allah'ın hoşnut olduğu şeylerdir. Şu kadar ki, kişinin meydana getirdiği fiil, bazen Allah'ın razı olduğu bir iş olur, bazen de gazap ettiği bir şey olur ve bunun üzerine azap veya sevap verir.

16. Tevlit Meselesi

Bir fiili işlemekten doğan ikinci derecede işler (tevlit suretiyle husule gelenler), Allah'ın eseri(mahlûku)dirler. Zira tevlit, bir şeyin içinde bulunan diğer bir şeyin meydana gelmesinden ibarettir. Mahlûk olan iş, zarf olsun da, zarfın içinde bulu­nan iş mahlûk olmasın, bu olamaz. Kişi, oku attıktan sonra okun geçip gitmesine mâni olmaya muktedir değildir. Eğer kudret kişinin elinde olsaydı, bunu yapması lâzım gelirdi. Kaderiyye mezhebindekiler diyorlar ki: "Bunların sebeplerini insanlar ihdas ettikleri için fiiller ve fiillerden doğan eserler bütünü ile insanların vücuda getirdiği eserlerdir ve kendilerinin mahlûklarıdır."


17. Ecel Meselesi

Katledilen bir adam, kendi eceliyle ölmüştür. Eğer kendi ecelinden gayrı bir şey ile ölseydi, Allah'ın maktulü kendi eceline ulaştırmaktan âciz kalması ve o adamın ecelinden Allah'ın cahil olması lâzım gelirdi. Halbuki Allah'a cehil ve acz isnadı küfürdür. Mu'tezile: Katledilen, kendi ecelinden gayrı ile ölmüştür, zira kaatile kısas ve diyet vacip olmaktadır, diyorlar. Biz bunlara kısasın vacip olması, Allah'ın yasağını tanımamasındandır, cevabını veririz. Esasen onlarla aramızdaki bu ayrılık, insan fiilinin hâlikı midir, meselesindeki ayrı görüşlerden başka bir şey değildir.


18. Haram Olan Bir Şeye Rızk Denir mi?

Haram rızktır; zira rızk, mülk demek değil, gıda demektir. İnsanların bir kısmı ömrü boyunca haram yer, böyleleri için ise dünyadan çıktı gitti, Allah'ın rızkından bir şey yemedi, demek mümkün değildir.

Mu'tezile rızkı, mülk mânâsına alarak, haram rızk değildir, diyor. Halbuki rız­kı mülk mânâsına almaya yol yoktur. Zira davar, sığır gibi mahlûkların çoğu, hiç­bir mülke sahip olmadıkları hâlde Allah onlara rızk verir. Nitekim Kur'an-ı Ke-rim'de: "Yer yüzünde hiçbir hayvan yoktur ki, Allah onlara rızk vermemiş olsun." (Hûd 6) buyurulmuştur. Rızkı mülk mânâsına almak bu âyeti inkâra varmaktadır.

Bu mesele de, insan fiilinin hâliki midir, meselesindeki ihtilâf kabilindendir; zira onlara göre kişi başkasının rızkını yemeye muktedir olur.


19. Allah İnsanlara En Uygun Ne İse Onu Yapar

Allah'ın insanlara en uygun olanı yapması, kendine vacip değildir. Kur'an-ı Kerim'de, "Biz onlara günahlarını arttırsınlar diye mühlet veririz." (Âl-i imrân 178) buyurulması bunun delilidir. Zira günahı arttırmak için ömrü uzatmak, günahkârın faydasına uygun (salâh) değildir, bilâkis mühleti kesse daha iyilik ve lütufkârlık etmiş olurdu. Bunun diğer bir delili de şudur: Eğer Allah'ın insana en faydalı olanı yapması vacip olsaydı, Kur'an-ı Kerim'deki, "Allah pek büyük ikram ve ihsan sahi­bidir." (Bakara 105) âyeti, yersiz olurdu.

Mu'tezile diyor ki: Allah'ın insanlara en uygun olanı yapması vaciptir. Nite­kim herkes, kudretini sarf ile elde ettiği imanın veya küfrün icabını yerine getirmiş­tir. Yapmasaydı zulmetmiş veya cimrilik etmiş olurdu.


20. İlim ve Fıkıh

Dinde derinleşmek ki, buna "ilm-i tevhid" denir, güdülecek amelî hükümler­den ibaret olan fıkıh ilminde derinleşmekten daha faziletlidir. Bundan dolayı "İlim tahsil etmek, farzdır." sözünden maksat, ilm-i hâl tahsilidir, denilmiştir. İlm-i hâl ise imana müteallik hükümlerden ibarettir.249

21. İman Meselesi

İman, dil ile ikrar, kalb ile tasdiktir. Kişi ikrar eder de kalbi tasdik etmeden ölürse mümin sayılmadığı gibi, eğer imkân bulunduğu hâlde dili ile ikrar etmezse, yine mümin sayılmaz; zira özür mevcut olmadan dil ile açıklamayı bırakmak, tas­dikin olmadığına delâlet eder.

Kerramiyye mezhebinde olanlara göre iman, yalnız dil ile ikrardan ibarettir. Bundan başka bir şey değildir. Zira diyorlar, Hazret-i Peygamber, "Ben insanlarla, Allah var [lâ İlâhe İllâllah) [Allah'tan başka tanrı yoktur] deyinceye kadar mücade­le etmeye memurum." demiştir. Bize göre böyle değildir, zira Cenab-ı Allah, "On­lar ağızları ile iman ettik, dediler; halbuki kalbleri iman etmiş değildir." (Mâide 45) buyuruyor. Hem de onların bu sözlerine göre münafıkların müminlerden sayılması lâzım gelir; bu ise zayıf bir sözdür.

İmam-ı Şafiî, iman, ikrar, tasdik ve iyi iş işlemektir (yani amel imana dahildir), zira Cenab-ı Allah'ın, "Sizin imanınızı Allah zayi edecek değildir." (Bakara 143) âyeti, Allah namazlarınızı zayi edecek değildir, demektir. Âyette namaza iman de­nilmiştir, diyor.

Biz amelin imana dahil edilmesi doğru değildir, deriz. Cenab-ı Allah, "Al­lah'a iman eden ve iyi iş işleyen." (Talâk 11) âyetinde amelden ayrı olarak kişiye mümin demiştir. Âyette amel işleyen cümlesi, iman eden cümlesine atfedilmiştir. Atfedilen bir şey, atf olunandan başka bir şeydir. Şu hâlde âyette imandan mak­sat, kalb ile tasdikdir. Eğer ameller imanda dahil olsalardı, iman esaslarında nes­hin [iman esaslarından bazılarını kaldırmanın] caiz olması lâzım gelirdi; halbuki, iman konularında nesh caiz değildir, amele dair hükümlerde ise caizdir; bu da imanın amelden ayrı olduğunu gösterir.250

22. İman ve İslâm Nedir;
Mukallidin İmanı Makbul mudur?

Ulemadan bir kısmına göre, iman ile İslâm birdir. Bunlar şu delile dayanıyor­lar: Kur'an-ı Kerim'de, "Bir kimse Müslümanlıktan başka bir din ararsa bu asla kabul edilmeyecektir" (Âl-i imrân 285) buyurulmuştur. Diğer bir kısmına göre; iman ile İslâm başka başka şeylerdir, bunların delili de şu âyettir: "Çöl Arapları iman ettik dediler, onlara de ki, siz iman etmediniz, lâkin İslâm olduk, deyiniz." (Hucurât 14)

Bu meselede en doğru söz, İmam Ebû Mansûr-ı Mâturidî'nin söylediğidir.251 İslâm, Allah'ı keyfiyetsiz olarak bilmektir, bunun yeri göğüstür. İman, Allah'ı allah-lığı ile bilmektir, bunun yeri de yürektir, bu ise göğsün içindedir. Marifet, Allah'ı sıfatları ile bilmektir, bunun yeri de gönüldür, bu da kalbin içindedir. Tevhid, Al­lah'ı birliği ile bilmektir, bunun yeri sırdır, bu ise gönül içindedir. Bunlar, Allah tealânın, "Allah'ın nurunun misali, kandillik gibidir ki, içinde kandil vardır, kandil, billur cam içerisindedir; billûr cam şecere-i mubareke-i zeytuneden yanan inciden bir yıldız gibidir." (Nûr 35) âyetinin benzeridir; şu hâlde bunlar dört gerdanlıktır ki, dördü de birbirinden ayrı gayrı değildir; hepsi birleşince din olur.259

Bir kimse eğer, ben bu şeyin hâliki kimdir, bilmiyorum veya bana namaz farz kılındı mı, bilmiyorum, yahut ben kâfir diye bir şey tanımıyorum, yahut kâfirin gi­deceği yer neresidir, bilmiyorum derse, kâfir olur. Türk topraklarında, Orta Asya içlerinde yaşayan bir adam, ben Müslümanlığın hepsine inandım der, fakat dinî ahkâmdan hiçbir şey bilmez ve hiçbirini de yerine getirmezse onun mümin olduğunda şüphe yoktur. Bunlar, mukallit imanının sahih olduğunu ifade eder; Mu'tezile ile Eş'arîler bilmeyerek iman eden mukallitlerin imanı sahihtir fikrine muhalif­tirler. Bunların dedikleri, Allah'ın peygamber göndermesindeki hikmetleri ortadan kaldırır; zira taklit, sahih olmazsa peygamberlikten maksat ve fayda hâsıl olmaz. Şu kadar ki, delillere dayanan ilmî imanın derecesi, taklidî imandan şüphesiz yük­sektir. Çalışarak elde edilen imanın sahibi, uyanmış ve nurlanmıştır. Nitekim Hazret-i Peygamber, "Ebû Bekir'in imanı, bütün halkın imanı ile tartılsa üstün gelirdi." diyor. Bu hadîsteki üstün gelme, ziyade ve noksan olmak bakımından değil, vu­kuflu ve nurlu olmak bakımındandır; zira ikrar ve tasdik artıp eksilen şeylerden de­ğildir. İman, ikrar ile tasdikten ibaret olunca da, insanın kesbi ve eseri (mahlûk) olmuş olur.

Âlimlerin bir kısmı, iman mahlûk (kesbî) değildir, zira o Allah'ın (tevfiki) başa­rı vermesiyle husule gelen bir şeydir, Allah'ın tevfiki ise mahlûk değildir, derler. Biz ise, evet iman Allah'ın muvaffak kılması iledir. Ancak bu kadarla insanın fiili Allah'ın fiili olmaz; o fiil yine, namaz ve oruç gibi, insanın eseri ve kesbi (mahlûk) olarak kalır, deriz.

23. İman İnsanın Her Tarafındadır

İman, insanın belli bir yerinde değildir. O, öyle bir şeydir ki, nuru insanın bü­tün azasına yayılmıştır. Fakat azasından biri kesilince, iman parçalanmaz olduğu için oradan kalbe gider. Burada bir soru var; insan ölünce iman nereye gider, ruhu ile beraber mi kalır, yoksa cesedi ile mi? Bu sorunun cevabı şudur: Hayır, ne ruhla gider ve ne de cesedde kalır. O, kişinin imana ehliyet kazandığı mânâ ile beraberdir. Bu mânâ nasıl bir şeydir, diyeceksiniz; evet bu mânâ Allah'ın kişiyi gizliden nurlandırması veya Allah'ın insanın içindeki gizli mahiyeti ışıklandırması, demektir.253 Şu soru da var, insanın diğer amelleri nereye gider? Bunun cevabı da şudur: Bunlar, Allah'ın sevabına veya ikabına (cezasına) ulaşır. Şunu da ilâve edelim: Eğer Allah ne ile bilinir, diye sorulacak olursa, buna bazı âlimler, akıl ile bilinir, cevabını vermişlerse de, bu hususta gidilecek doğru yol, Allah'ın bildirmesiyle bilinir, demektir. Zira Kur'an-ı Kerim'de, "Allah'ın göğsünü İslâm'a açtığı kim­se, Rabb'inden bir nur üzeredir." (Zümer 22) buyurulmuştur.

24. Umutsuzluk İmanı

Umutsuz kalmış, ye's hâlinde imana gelen kimsenin imanı makbul değildir. Zira böylesi gayba iman etmiş değildir.254

25. İmanda İstisna
("Ben Müminim İnşallah" Demek)

İman ifadesinde "İnşallah" demek, şekçiler [şüpheciler] ile aramızda çıkmış ihtilâflı bir meseledir. Şekçiler, imanı Allah'ın meşiyyetine bırakmak caizdir, derler. Biz bunların sözlerini, Kur'an'da sihirbazların "İnandık." (A'raf 121) deyip inşallah dememelerini, keza Kur'an'da, "Onlar hakkıyla mümindirler." (Enfâl 74) âyetinde inşallah mümindirler denilmeyip, kesin olarak mümin denildiğini delil göstererek reddederiz. Bundan başka iman bir akiddir, "Allah dilerse" sözü ise akdi bozar.

Burada bir soru var: Hazret-i Peygamber, bir kabrin yanından geçerken, "Biz de sizlere iltihak edeceğiz, inşallah." diyerek ölüm hakkında inşallah tabirini kul­lanmıştır; halbuki ölüm muhakkak bir şeydir. Bu soruya, şu cevabı veririz: Pey­gamber, ölüm için değil, kabristandaki ölülere iltihak için inşallah, demiştir. Hem de bir kimse için, "Bu bir adamdır inşallah." denilemez. Amma şöyle bir soru so­rulacak: Mescid-i harama Müslümanların gidecekleri, Allah'ın bildirmiş olması ile muhakkak olduğu hâlde, Kur'an-ı Kerim'de "İnşallah oraya gireceksiniz." (Feth 27) buyurulmuştur. Bu, muhakkak olacak şeylere inşallah demenin caiz olduğunu göstermez mi? Cevap verelim: Burada inşallah, Allah dilediği vakit gireceksiniz demektir; yahut inşallah, âyette (âminine) kavline dahil olduğu için, inşallah eminlik içinde gireceksiniz, demektir. Şöyle bir sual de sorulabilir: Kişinin, sonu (hüsn-ü hatimesi) için, inşallah bu dünyadan iman ile gideriz, demek suretiyle Allah'ın meşiyyetini dilemek vaciptir bile, bunda söz yok; söz, böyle bir şeyin iman konula­rında caiz olup olmamasındadır. İbn-i Me'sud hazretlerinden rivayet edilen: "İn­şallah ben Müslümanım demek caizdir." sözü, son nefeste hüsn-ü hatime için demek caizdir mânâsınadır; yahut da bu söz bir sürçme(onun bir hatas.)dir, bu hatalardan rücû etmiş olacaktır.

26. Saadet ve Şekavet

Bir insanın dünyada ve âhirette saadet ve şekavet hâlleri bize göre değişebi­lir. Eş'arîler, buna muhaliftirler. Bundan dolayı da, "Ebû Bekir ile Ömer hazretleri, putlara taptıkları sırada da mümin idiler." derler. Biz onların bu sözlerini reddet­mek için şu âyeti ileri süreriz: "Kâfirlere söyle yâ Muhammed! Eğer bu küfürlerini sona erdirirlerse Allah onların geçmişte yaptıklarını af eder." (Enfâl 38) Eğer küfre­denler, putlara taptıkları hâlde mümin idiyseler, Allah'ın af ve mağfiret etmesinin, bağışlamasının faidesi kalmazdı. Keza, Cenab-ı Allah, Kur'an-ı Kerim'de, "Allah dilediğini imha eder, dilediğini tespit eder [bırakır]." (Ra'd 39) buyurmuştur. Bu, gü­nahları imha eder ve yerine tövbesini tespit eder, demektir. Eğer, "Şekavetin saa­dete tebeddül etmesi, Allah'ın yarattığını geri çevirip yeniden başlaması(bedâ)dır, demek olmaz mı?" denilecek olursa, buna karşı da, levh-i mahfuzda yazılmış olan şey, kişinin sıfatıdır, bu değişir, Allah'ın kazası değişmez, cevabını veririz.255


27. İyiyi Emir, Kötüyü Nehyetmek

Her insanın, gördüğü bir kötülüğü, kendiliğinden menetmeye kalkması veya iyiliği emretmesi, artık farz olmaktan çıkmıştır. Zira bunlar hasbî olarak (Allah için) yapılmıyor, bundan dolayıdır ki, zalim olan hükümdara karşı, kan dökmeye sebep olmamak için, (huruç etmek) kötülükleri kaldır diye kılıç çekerek isyan çıkarmak, caiz değildir.

28. Amel İmanda Dahil midir?

Bir insan büyük günah işlerse kâfir olur mu? Bize göre olmaz. Hâricî ve Mu'tezile mezhebinde olanlar, eğer günahkâr tövbesiz ölürse kâfir olarak gider ve Cehennemde sonsuz (muhalled) olarak kalır; bu, âyetle sabittir, derler.256 Biz de
yine Peygamber'den rivayet edilen hadîslere (nakle) dayanarak, "Büyük günah işlerse" sözü, haramı (burada katli) helâl sayarsa, demektir. Yahut âyetteki, "Cehennemde muhalled kalır." sözünden maksat, uzun müddet kalacak demektir, de­riz. Bunun gibi Hazret-i Peygamber'in, "Namazı kasden terk eden kimse kâfir olur." sözünden maksat da namazı inkâr etme suretiyle terk ederse, demektir. Eğer günahkâr kâfir olsaydı, Peygamber (veya Allah) bize, "Fâsık olanın verdiği haberi araştırıp inceleyin." diye emretmezdi. Yahut Maiz hazretlerine İslâm'a dönmesi ve imanını yenilemesi için emrederdi.257 Murcie mezhebinde olanlar, büyük günah işlemenin imana asla zararı yoktur, bunun delili de genç(şâb)'in meşhur olan sözüdür, derler. Biz diyoruz ki, şâb'ın, "İmana bir şey zarar vermez." sözü, iman günah-ı kebire ile zail olmaz, demektir. Yoksa bu söz, Allah korkusunun büsbütün kalkmasına varır.258

29. Kabir Azabı

Bize göre, kabirde azap vardır. Mu'tezile ile Cehmiyye mezhebinde olanlara göre, yoktur. Bunlar, biz görüyoruz ve muayene ediyoruz ki ölü, kendisine verdiğimiz elemleri duymuyor; bu iş, göz önünde nasıl ise, gâipte de öyledir, diyorlar. Görüneni esas alıp da görünmeyeni ona kıyas etme mebdeinden hareket eden bu mezheplerin taraftarları, cansız varlıkların Allah'ı tesbih ettiklerini, mizanı, sıratı, iman etmiş olanların Cehennemden çıkacaklarını ve Mirac'ı inkâr eder. Biz ise bunlar haktır, ancak akıl bunların mahiyetini idrakten âcizdir, demekteyiz. Nasıl ki, Hazret-i Peygamber, "Allah'ın yarattıkları üzerine düşünün, yaratıcı üzerine düşünmeyin." buyurmuştur. Bu sözü ile Hazret-i Peygamber insan aklının zayıflığını göstermek istemiştir. Halbuki bunların inkâr ettikleri şeylerin doğruluğuna ayrı ayrı deliller vardır. Cenab-ı Allah, "Biz onlara yakında iki defa azap edeceğiz." (Tevbe 101) buyuruyor. Bu iki defadan biri kabirde, biri de âhirettedir. Diğer âyette, "Bu azaptan başka bir azap." keza, "Onlara büyük azapdan başka en yakın azabı tat­tıracağız." (Secde 21) buyuruyor. Bu yakın azap da kabir azabıdır. Keza, "Hiçbir şey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin." (İsrâ 44) ve "Biz mizanları dosdoğru ku­racağız." (Enbiyâ 47) buyrulmuştur.
30. Arzularına Uyanlar

Bid'at, dinde türeyen âdetler veya Müslümanlığa sonradan giren şeylerdir. Bunları benimseyenler ile arzularına ve heveslerine uyanlar ateşte kalacaklardır. Bu, hadîs ile sabittir.259

31. Cennet ve Cehennem

Cennet ile Cehennem ikisi de yaratılmış bulunmaktadırlar. Mu'tezile, Kaderiyye ve Cehmiyye mezhebinde olanlar, halen Cennet ve Cehenneme ihtiyaç ol­madığı için bunların yaratılmış olduğunu kabul etmezler, Allah âciz değildir, ihti­yaç olunca onları yaratır, derler. Halbuki Kur'an-ı Kerim'deki, "Gökler ve yer ge­nişliğinde olan Cennet günahtan sakınanlar için hazırlanmıştır." (Âl-i imrân 133) âyeti bunların hazır olduğunu açıklamaktadır. Onların dediği söz ise, Allah'ın bu
haberini yalanlamaya varır.260 Bu mesele içinde diğer bir mesele var, bize göre Cennet ile Cehennem "şey" dir, kıyamet ise mevcut olmadığı için ona "şey" deni­lemez. Mu'tezile ise kıyamet, mahlûktur, fakat gözümüze görünmez; insan ölünce açıklanır, görünür, zira Hazret-i Peygamber, "Bir kimse ölürse kıyameti kopar." buyurmuştur, der. Halbuki bu hadîs, öldükten sonra insana saadet veya şekavet hâli görünür mânâsındadır. Bir de onlara göre, Cennet ve Cehennem sona ere­cektir; zira her ikisi amellerin sevaplandırılması veya cezalandırılması içindir. Ameller ise mahdut ve sonu gelen şeylerdir. Bu fikirleri de yanlıştır, zira Kur'an-ı Kerim'de "Onlar için noksanlanmayan mükâfat vardır." (Fussilet 8); keza, "Ne tü­kenir, ne yasak edilir." (Vakıa 33) buyurulmaktadır ki, bu açık beyan karşısında bunlar fânîdir, denir mi? Ama denilecek ki, Cennet ile Cehennem sonsuz olurlar­sa "beka" sıfatında Allah'a ortak olurlar. Buna cevap veririz: Cennet ile Cehenne­min sonsuz devam etmesi Allah'ın beka sıfatına iştiraki gerektirmez; zira bunlar yok iken sonradan var edilmişlerdir.
32. Melekler

Meleklerin hepsi, günah işlemekten korunmuş(ma'sum)turlar. Harût ile Marût adını taşıyan iki melekten maadası itaat için yaratılmışlardır.

Şeytanlar ise şer' için yaratılmışlardır. Yalnız bunlardan bir tanesi, Heyyimoğlu Hâme müstesnadır. Zira bu Müslüman olmuştur.

33. Yaradılış (Fıtrat)

İnsanlarla cinler, hepsi fıtratlarına göre yaratılmışlardır. Fıtrat, Mu'tezile'ye ve Eş'arî'lere göre İslâm demektir. Bundan ötürü kâfir, kendi fiiliyie kâfir olur, derler. Ehl-i Sünnet ise fıtrat, hilkat demektir. Çünkü Cenab-ı Allah Kur'an-ı Kerim'de, "Allah'ın fıtratı." (Rûm 30) buyurmuştur, bu ise Allah'ın hilkati, demektir. Peygamber'in hadîsindeki fıtrat da bu mânâdadır. Peygamber diyor ki: "Her çocuk fıtratı üzere doğar, sonra anası, babası onu Yahudîleştirir veya Hristiyanlaştırır, içindekini dile getirinceye kadar. "261 Bu, çocuk doğduğu yaradılışı üzerine bırakılırsa, yaratıcının varlığını düşünüp bulurdu, ama ana ve babası onun Hristiyan veya Yahudî olmasına sebep oluyorlar, demektir.

Bu konu ile ilgili meseleler: Bir kimse ben, Allah gökte midir, yerde midir, bilmiyorum derse, Allah'a mekân düşünmüş olduğu ve onu mekânda aradığı için kâfir olur. Allah arş üzerindedir, demek de böyle. Eğer Lokman veya Zülkarneyn peygamber midir, değil midir, bilmiyorum derse kâfir olmaz, ama Musa ve İsa hazretleri hakkında bilmiyorum, derse kâfir olur. Zira bunların peygamber olduk­ları mensûstur (Kur'an âyetleriyle açıkça bildirilmiştir). Eğer bir kimse yarın kâfir olacağım, diye niyet ederse, daha o saat kâfir olur. Kişi küfür kelimesini kendi ihtiyarı ile söylerse, söylediğine inanmasa da kâfir olur. Sarhoş iken böyle bir söz sarf ettiği takdirde ise kâfir olmaz.

34. Yezid'e Lanet Edilir mi?

Yezid'e lânet etmek caiz değildir. Zira o fâsık bir adamdır; fâsıkların ise bağışlanması caizdir.

35. Peygamberler

Emir ettikleri şeylerle vazifelenmek ve nehy ettikleri şeylerden kaçınmak için, Allah'ın peygamber göndermesi haktır. Birtakım kimseler buna lüzum yok, zira Allah'ın emredilen şeylerden menfaati ve nehy edilenlerden zararı yoktur, faydası olmayan bir şeyle meşgul olmak ise hafifliktir, derler. Halbuki bu emir veya nehy edilen şeylerde memur olanların menfaatlanması hikmeti vardır. Onlar, Allah'ın peygamberler göndermesi, iyilikleri ve kötülükeri bildirmek için ise akıl buna kâfidir, derler. Biz ise dinin hükümlerini ve eşyanın tabiatını bilmek hususunda aklın payı yoktur, deriz.

36. Evliya'nın Kerameti

Evliyanın kerametleri bulunduğu doğrudur. Bu hususta Mu'tezile'nin şüphesi yersizdir. Onlar, eğer evliyanın kerameti caiz olsaydı, insanlar mucize ile keramet
arasını ayırmaktan âciz kalırlardı, diyorlar. Halbuki mucize, peygamberlik davası zamanında zuhura gelenlerdendir; keramet, böyle değil; hem de kerameti inkâr etmek, Meryem'in kerameti zikredilen şu Kur'an âyetini: "Ne zaman Zekeriyya mihrabda Meryem'in yanına girdi ise orada yiyecek bulmuştur." (Âl-i imrân 37) ve Belkıs'ın tahtını zikreden âyeti ve Hazret-i Ömer'in İran'da harb eden komutana, "Ey Sariye! Dağı tut, dağıl" diye nidasının işitildiğini inkâra varır.262


37. Peygamberlerde İsmet

İnsanlar ve cinler günahtan korunmuş (ma'sum) değildirler, ancak resûller ve nebîler büyük günah işlemekten korunmuşturlar; eğer bunlar günahtan korunmuş olmasalardı, yalan söylemek ihtimali tamamen ortadan kalkmış olmazdı, lâkin bunlar küçük günahlardan korunmuş değildirler. Zira bir kimse belâya uğrama­dıkça belâya uğrayanlara şefkati olmaz. Peygamberlerin şefkati ve şefaatleri zayıf olmasın diye bunlar küçük günahlardan korunmamışlardır. Mu'tezile diyor ki, peygamberler küçük, büyük bütün günahlardan ma'sumdurlar; zira bunlar pey­gamberlerin şefaata salâhiyetleri bulunduğunu kabul etmezler.

38. Resûl ve Nebî

Resûl ünvanı taşıyan peygamberler, Cebrail vasıtasıyla Allah'ın vahyine nail olmuş zatlardır. Nebî olanlar ise, ya diğer bir meleğin vasıtasıyla vahye nail ol­muşlar veya uykuda sadık rüya hâlinde bu hâl gösterilmiş yahut kendilerine ilham edilmiştir.

39. Peygamberlerde Zelle

Peygamberlerin sürçmesi, bir hatayı vahyden evvel yapmalarıdır: Davud'un vahyden evvel Orya'nın karısıyla evlenmesi gibi. Yahut daha iyiyi bırakarak iyiye meyletmeleridir. Adem aleyhisselâmın Allah'ın adını saygılamak (Cennette ebedî
kalmak istemesi demek olacak) için menedildiği şeyden sakınmayı bırakması gibi ki, bu yüzden Cenab-ı Allah, "Âdem Rabbına isyan etti ve azdı." (Tâhâ 121) buyur­muştur. Allah'ın bu sözü, menetmek bakımındandır. Yoksa günah-ı kebirenin ve azgınlığın gerçekten varlığını belirtmek için değildir. Nitekim diğer bir âyette, "Âdem unuttu, biz onda azim ve sebat bulamadık." (Tâhâ 115) buyurulmuştur.

40. Efdal Olanlar Meselesi

En faziletli olan kimdir konusunda türlü türlü sözler söylenmiştir. Bunların içinde doğru olan, Hazret-i Muhammed'in Âdem aleyhisselâmdan efdal olduğu­dur. Ondan sonra peygamberler bütün yaratıkların en faziletlileridir. Hazret-i Muhammed'in ümmetinden en efdal olanı ise Ebû Bekir, sonra Ömer, Osman, Ali'dir. "Allah hepsinden razı olsun."

İnsanoğullarının içinde peygamberler gibi seçkinler, meleklerin seçkinlerin­den daha efdaldırlar. Meleklerin seçkinleri, âdemoğullarının halk kısmından efdaldir. Halk tabakası da meleklerin seçkin olmayanlarından (avam tabakasın­dan) efdaldir. Rafızîler, Hazret-i Ali'yi, Ebû Bekir hazretlerine ve diğer Ashaba tafdil ederler. Bunlar şu hadîse dayanırlar: Peygamber, "Yâ Rab! Kullarından sana en sevgili olanı yanıma gönder, şu kuştan benimle beraber yesin."263 diye dua etti­ği zaman yanına Ali gelmiştir. Aynı zamanda Ali, Sahabelerin en şecii ve küfürden en uzak kalmış olanı ve en âlimidir, derler. Ehl-i Sünnet'in delili ise Hazret-i Peygamber'in şu, "Ebû Bekir size orucun ve namazın çokluğu ile üstünlük sağlamış değildir, onun sizden efdal olması kalbini dolduran mânâdan, muhabbet ve sadakattendir." hadîsidir. Ömer'in oğlu Abdullah'tan da, "Biz daha Peygamber'in sağlığında, Hazret-i Muhammed ümmetinin en faziletlisi Ebû Bekir, sonra Ömer, Osman, Ali'dir derdik." diye bir hadîs nakledilmiştir. Yukarıda rivayet edilen kuş hadîsinin mânâsı ise; kullarından bana en sevgili olanı gönder, demektir. Ali'nin Ashab'ın en şecii [cesur ve yürekli olanı] ve en âlimi olduğuna dair söylenilen söz­ler ise doğru değildir. Ehl-i Sünnetten bazıları Hazret-i Ali'yi, Hazret-i Osman'a tafdil ederler.

Bazılarına göre Hazret-i Ayşe, Hazret-i Fâtıma'dan daha efdaldir. Zira onun derecesi Peygamberlerle beraberdir. Bazıları ise Hazret-i Fâtıma efdaldir, zira Ayşe'nin derecesi Peygamber'e tebaan yükselmiştir, derler.

41. İmamet Meselesi

Nebîlerden ve resûllerden sonra bir imam veya devlet başkanı seçimi, amme tarafından kabul edilmiş bir hak(bir vecibe)tır. Fikir adamlarından bir kısmı, imam seçimi insanlara gerekli (dini bir farz) değildir, zira imama zulmün ve fitnenin giderilmesi için ihtiyaç hâsıl olur. Zulm ve fitne kalkınca da hükümdara ihtiyaç kalmaz, derler. Biz bu müessesenin gerekli olduğu fikrindeyiz; zira Peygamber hazretlerinin ölümünden sonra Ashab bir imamın vacip olduğunda ittifak etmişlerdir. Gerçi o günlerde ihtilâf vukua gelmişti, ancak bu ihtilâf tayin hususunda idi.

42. İmam Olacak Kimsede Aranılan Şartlar

İmamlık makamına seçilecek kimselerin Kureyş kabîlesine mensup olması şarttır. Rafızîler, Haşimîlerden başkalarının imam olmaya salâhiyetleri yoktur, derler. Haşimî olarak da Ali'yi ve Ali evlâdını tâyin ederler. Biz bunlara şöyle ce­vap veririz: Hadîs mutlaktır, şu kabîleye veya bu kabîleye tahsis edilemez.264 Sonra imamın ma'sum olması da şart değildir. Zira Peygamber: "Sevap işlemiş olanın da, günahkâr olanın da arkasında namaz kılınız." buyurmuştur. Hem de eşyanın memnu veya mubah olması kitap ile sabit olur. İmamlık (yani imam olana ma'sum olmak şartı) hakkında böyle bir kayıt yoktur. Peygamberlerin ma'sum olmaları şartı ise başka bir şeydir. Rafızîler, imamın ma'sum olmasını şart koşar­lar. Keza imamın müctehid olması da şart değildir; ama kavî, kahraman, savun­ma ve saldırma ilmine vâkıf, kanunların hükümlerini yürütmeye muktedir olması şart olmaya yaraşır.265


43. Hilâfet Meselesi

Peygamber'den sonra hilâfet 30 yıl sürmüştür. Zira rivayet edildiğine göre Peygamber, benden sonra hilâfet 30 senedir, sonra melik, sonra da mutagallibe olur,266 demiştir.

Peygamber'den sonra ilk halife Ashab'ın ittifakı ile Ebû Bekir'dir. Hattâ Ömer, kendisine "Allah'ın Resûlü, bizim din işimiz için sana rızâ göstermiş iken, biz dünya işlerimiz için sana rızâ göstermez miyiz?" demiştir. Rafızîlerin, Ebû Bekir Ali'nin hakkını gaspetmiştir, demesi yersizdir. Zira bu, Ashab'ın zulm üzerine icma ettiklerini kabul etmek olur. Ali'nin bir müddet Ebû Bekir'e bi'at etmeyip sonra is­temeyerek bi'at ettiğine dair Rafızîlerin söyledikleri söz de yerinde değildir. Zira Ali Ebû Bekir'in hak üzere olduğunu bildiği hâlde, eğer bi'attan geri durdu ise, Ali'den böyle bir hareket beklenmez; eğer Ebû Bekir'in haksız olduğunu biliyor ise hareketi mâkul olurdu, lâkin Ali'nin itikadınca böyle bir şey yoktur; zira kılıcını çe­kip bunu men'e kalkmamıştır. Bu suretle Ebû Bekir'in halife olduğu sabit olunca, Ömer'in de halifeliği sabit olur; zira kendinden sonra yerine Ömer'i halife edinen Ebû Bekir'dir. Ömer kimseyi kendine halife olarak namzet göstermemiş, bu işi altı kişilik bir şûraya terk etmiştir. Bunlardan biri Osman'a bi'at edince diğerleri de buna rızâ göstermişlerdir; bu suretle Osman üzerinde ittifak husule gelmiştir. Onun ölümünde Ashab, Ali'nin hilâfeti üzerinde ittifak etmiştir. Ömer'in şûra için yazdığı vesikada (kitapta) zikri geçen altı kişi, Osman, Ali, Abdurrahman ibn-i Avf, Talha, Zübeyr ve Sa'd ibn-i Ebî Vakkas'tır. Allah hepsinden razı olsun.

-O-



---
Dipnotlar

236 Ayn (çoğulu, a'yân) yer işgal eden şeylerin zatı, "kendisi" demektir. Araz (çoğulu, a'râz) o zatın üzerindeki sonradan gelme vasıflardır. Meselâ bir odun parçasının katılığı, beyazlığı, şekli, ağırlığı arazlardır. Bu arazlarla vasıflanan veya arazların mahalli olan şey ise ayn'ı veya zatıdır. Bazı filozoflara göre, bir şeyin ayn'ı, onun cevheridir; bu cevherin vasıflandığı suretler de arazlardır. Aristo'ya (Aristoteles'e) göre heyulâ ile suret-i cismiyyenin her ikisi de cevherdir, diğer suretler arazdır. Kelâmcılara göre cevher-i fert veya madde cüz'ü lâ yetecezzadır; her maddenin bir ayn'ı bir de arazı vardır, iki veya üç madde bir araya gelmedikçe cisim husule gelemez. Bunlara göre bir şeyin ayn'ı, varlığıdır. Mutasavvife'ye göre a'yânın vücudu (varlığı) yoktur.

Eflâtun'a (Plâton'a) göre hakikî a'yân idelerdir. Kısaca a'yân eşyanın hakikati, varlıkların zatı (kendisi), maddenin cevheri mânâlarına, araz da sonradan katılan ve değişen varlıklar veya var olmada bir mahale muhtaç olan beyazlık, karalık gibi vasıflar, ha­reket ve sükûn gibi hâller mânâlarına gelir.

237 Bu tarza, hudûs delili denir. Bu delil, illiyet kanununa bağlıdır. Hiçbir şey sebepsiz ola­maz, bu sebeplerin de bir başlangıcı olmak lâzımdır. Zira teselsül edecek, ilânihaye gidecek olursa, kâinatın olmaması ve işin başlamaması lâzım gelecekti, halbuki işin başladığı vakıadır. Şu hâlde başlangıç vardır. Bu delili evvelâ Mu'tezile kullanmıştır. Mâturidî'nin tarzı ise metindedir. Filozofların kullandığı delile, imkân delili denir. Bu da vücudu tercih edecek bir müreccihin lüzumu esasına dayanır.

Kur'an'da Allah'ın varlığı delilleri çoktur. Eserden müessire istidlâl usûlüne, "hikmet-i ilâhîye" veya "illet-i gaîye" delili denir. İnsanın kendi varlığından hareketle Allah'ın varlığına intikal etmelerine de "fıtrat delili" denir.

238 Bu sözler Allah'ı inkâr demek değildir. Hudûs delilini kabul etmemek ve imkân de­liline gitmektir. İmkân delili, Allah'ın varlığını ispat eder, fakat bu âlemin kadîm ol­duğunu da kabul eder; bu takdirde ise tercihin mânâsı değişir.
239 Bu şekilde tasvir edilen "vahdaniyyet delili"ne mantıkta "taksim-i mukassim" denir. Kıyasın bu şeklinde bütün ihtimaller ileri sürülür, her ihtimal birer birer delillerle çürütülür, bu suretle diğer iddialar reddedilince aksi dâva sabit olmuş olur ki, bu tarzın en meşhur misali buradakidir. Bu delilin Kur'an âyetindeki ifadesine "Bürhân-ı temânu" denir.

240 Bundan maksat, Allah adının, hissin de aklın da aracılığına muhtaç olmadan, Allah'ın zatını ifade ettiğini anlatmaktır.

Eşyanın varlıkları ya duyu organlarıyla veya akıl yollarıyla idrak edilir, duyularımızla bilinen şeylere medlûl, zihnimizle bilenen şeylere mefhum denir. Allah ise mahsûs da değildir, mefhum da; hâricî sureti de yoktur, zihnî sureti de, fakat zatı ve adı vardır Adlar, adlandırma bakımından çoğalır, ama zat yine odur. Ad ile adlanan arasında bi: vasıta olmadığı için, onun adını anma, kendini anmadır. Bu, bir nominalist görüş değil, realist görüştür.

241 Eş'arîlere göre yapmak (tekvin), yapılan şeyin kendisidir. Mektup, yazmak ile yazılmış­tır. Yani fiil failin değil mefulün sıfatıdır. Mâturidîlere göre yapmak, yapanın sıfatıdır, yapılanın değil. Tekvîn sıfatının, birincilere göre hâdis, ikincilere göre ezelî olması bu anlayış farkından ileri gelir. Birincilere göre sıfatların hâdis olması, Allah'ın hâdisata mahal olmasını ve sonradan Allah'ın bu fiillerle değişmiş olmasını icap ettirir. Zira bunlar taallûklardan ibarettir, derler. İkincilere göre fiil sıfatlarının kadîm olması hâdisatın (kadîm) ebedî olmasını ve ezelde Allah'ın fiillerle değişmesini icap ettirmez, zi­ra değişme mahlûktadır, fiil, iradenin taallûkuna bağlıdır, Allah ise iradesinde muhtar(dilediğini yapıcı)dır, derler.

242 Burada müellif, Kur'an'ın muhtelif dillerde okunacağını açıklıyor. Kur'an harf ve ses cinsinden değildir. Arapça da, Süryanice de değildir. İnsanlar bunları kendi dillerince dile getirirler; nasıl Allah'ın zatına her dilde ayrı bir ad konur, hayat ve irade sıfatlan her dile göre başka tabirlerle ifade edilirse, Allah kelâmının da, Allah'ın ezelî sıfatı ve onunla kaim bir mânâ olması bakımından, lâfızlardan ibaret olması caiz olamaz, dillerin ve ibarelerin ayrılığı, onun birliğine zarar vermez. Mâturidî'nin bu görüşü, Ebû Hanîfe'nin koyduğu esaslara dayanmaktadır.

243 Bu bahislerde müellif, Allah'ın varlığını, başlangıcı sonu bulunmayan bir varlık oldu­ğunu, birliğini, maddî olmadığını, adlarının mahiyetini, âhirette görülür olduğunu, sı­fatlarının mahiyetini ve Kelâmullah (Kur'an) meselesini ve bundan sonra müteşâbih sıfatlar meselesini anlatmaktadır. Bunlar, ilâhiyat bahislerinin ana hatlarıdır. Burada, nerelerde diğer mezheplerden ayrıldığını göstermekle beraber, bilhassa Hanefî görü­şünün diğer Ehl-i Sünnet, Selef ve Eş'arî mezhepleri görüşlerinden ayrıldığına işaret eder. Bunlar, Mâturidî görüşünün esaslarıdır.

244 Ebû Hanîfe'nin Fıkh-ı Ebsat adlı eserinde, Allah'a üstten dua edilir, aşağıdan değil; zira esfel, rububiyet sıfatlarından değildir dediği yerde, bu hâdise şu suretle anlatılıyor:

Adamın biri yanına siyahî bir cariye alarak Peygamber'in huzuruna gelmiş, bana bir mümin köle azat etmek farz oldu, acaba bu kadını azat edersem farz yerini bulmuş olur mu, diye sormuş. Bunun üzerine Peygamber, bu siyahî cariyeye, "Sen mümin misin? Allah nerede?" diye sormuş ve gökte işareti üzerine de, "Mümindir, azat et, farz yerini bulur." cevabını vermiştir.

245 İnsanlar, yaptıkları işlerde hür müdür, mecbur mudurlar? Eğer hür iseler bu hürriyet mutlak mıdır, mahdud mudur? Mecbur iseler, cebir Allah'tan mıdır, cemiyetten midir, psikolojik midir, tabiat kanunlarının icabı mıdır? Yoksa insan, iradesinde müstakil değil, Allah ile beraber mi veya irade ve ihtiyar insanın, fiil Allah'ın mıdır? Bu fikirleri ayrı ayrı kabul edenler vardır.

Mu'tezile, insan mutlak surette hürdür, iradesi ve kudreti var ve eser vücuda getirir; aksi takdirde mes'uliyetin ve mükellefiyetin mânâsı kalmaz, der.

Cebriyye, insanların hürriyeti yoktur, Allah nasıl yazdı ise insan öyle hareket eder. Mükellefiyet ve sorumluluk Allah'ın, ibtilâsı ve takdiridir, der.

Ehl-i Sünnet'in üç nevi anlayışı vardır: Selef, insanlar iç yüzünde mecburdur, görünüşte hürdür, der. Eş'arî, insanlar iç yüzünde hürdür, görünüşte mecburdur, der. Bu­na, mutavassıt cebir, denir. Mâturidî, insan iç yüzünde de dış yüzünde de Allah'a bağlı olarak hürdür. Allah, insanda fiil ile beraber her an kudret yaratır ve bununla insan, fiile tesir eder. Sorumluluğun sebebi budur, yani Mûtezile'nin zannettiği gibi Allah insanları mutlak olarak koyuvermemiştir, onları kudretinin altında tutmaktadır, der. Mutasavvife, Allah'ın iradesiyle insanın iradesi aynı şeydir, insanın fiili, Allah'ın fiilidir, Allah'ın iradesinden başka irade yoktur. İnsan mes'uliyeti bir tecellidir, der. Feylesofların bir kısmı, insanlar tabiat kanunlarının tesiri altındadır ve hayat şartları ve icapları insanları muayyen tarzda harekete sevk eder, der. Psikologlar, insanlar ruhî âmiller ve sebepler tesiriyle hâdiselere sevk edilirler, der. Farabî, bunlardandır. Bir kısmı da hâdiseler sosyolojik kanunlara tâbidir, insanlar muayyen sosyal şartlar altında muayyen surette hareket eder, der.

Kur'an-ı Kerim'de, hem "İnsan ne yaparsa kendi yapar.", hem de "Allah'ın takdirinden dışarı çıkamaz.." denilmekte ve beşer hürriyeti ile sorumluluğun birbirine bağlı olduğu ifade edilmektedir. Mâturidî'nin yolu, bu esası en güzel şekilde izah etmektedir.

246 İstitaa, güç yetmesi, bir şeyi itaat altına almak demektir. Takat götürmek, vüs'u [gücü] yetmek tabirlerinin, kuvvet, kudret ve istitaa kelimelerinin mânâları birbirine yakın­dır. Burada, iş yapma veya yapmama kudretinin menbaı, beşerî bir sıfat veya araz mâ­nâsına alınmıştır. Tesir şartlarını toplayan tam kudret mânâsına da; âmillerin, sebep­lerin ve araçların sâlim olması mânâsına da gelir ki, bu, bir nevi psikolojik icaba ben­zer ve Allah'ın kudret ve iradesine müterafık olan beşerî kudret ve iradeyi tazammun eder. Bu takdirde Allah'ın kudretiyle beraber insanın kudretinden fiil mevcut olur; halk Allah'ın, fiil beşerindir. Bu, tasavvufî mânâda iki kudretin birliği değil, iki ayrı kudretin eserde birliği demek olur.

247 Metinde ibare böyledir; lâkin fikrin güzelce anlaşılması için ibarenin şöyle olması lâzımdır: Yoksa takatimizin yetmeyeceği bir şeyin yüklenmesini istememek demek değildir ki, Allah'a yaraşmayan bir şeyi Allah'tan istemek nevinden olsun.

248 Elimizdeki yazma nüshada, günahlar, Allah'ın iradesi, meşiyyeti, kazası, kaderi, rızâsı, muhabbeti ve emri iledir, denilmiştir. Bu ibare yanlış olacaktır. "Ve rizaihi, lâ birizaihi" olmak lâzımdır. Bu cihet İmam-ı Ebû Mansûr'a nisbet edilen Fıkh-ı Ebsat Şerhi'nde, İmam Ebû Hanîfe'nin Vasiyet kitabında ve sonradan bulduğumuz Gerede nüshasında da böyledir. Aynı zamanda biraz aşağıda "Liya'büdûne" âyeti "emr ile" şeklinde tefsir edilmekte ve sonra daha aşağıda "Allah küfrü diler, fakat emretmez.", "Allah razı olduğu şeylerden değil, razı olmadığı şeylerden dolayı azap verir." denilmektedir.

İbareyi bu suretle düzelttikten sonra bu konu üzerinde ayrıca durmak lâzımdır. İzaha göre, kişinin fiili, Allah'ın rızâsı ve muhabbeti hilâfına oluyor. Şu hâlde rızâ ve muhabbet, sıfat-ı ilâhiyyeden midir, yoksa evamir-i ilâhiyye gibi âlem-i emirden midir, meselesi ortaya çıkar; Allah'ın sıfatları ezelî ve tahavvül kabul etmez olduğuna göre, kulun iş yapma durumu güçleşir ve Allah'ın rızâsı iradesinden, muhabbeti rızâsından, meşiyyeti muhabbetinden, tevfiki meşiyyetinden başka şeyler midir, yoksa rızâ, takdir ve tevfik, âlem-i emirden veya sıfat-ı fiiliyyeden midir? Burada her mezhep erbabı kendi usûlüne göre tefsirde bulunmaktadır. Keza istitaa ve takat kelimeleri ve kudret, irade, meşiyyet sıfatları üzerinde, bunlar aynı mânâyı ifade eder mi, diye ihtilâf edilmiştir. Tahlik, tekvîn, inşa, ihdas, sun, fiil kelimeleri de bir mânâya gelir, diyenler çok. İrade ile iradî fiil ve bunlar arasındaki nisbet, meşiyyeti, fiili ve kudreti izah eder mi? Bunlar üzerinde vuzuha varmadan müellifin usûlü ile bu müşkülü çözmek güçtür.

249 İlm-i hâl tabirinin eski mânâsını burada görüyoruz. Bu mânâda ilm-i tevhid ve ilm-i kelâm, ilm-i hâl ile birleşiyor. Sonraları ilm-i hâl daha geniş bir mânâya alınmış ve bugün ilm-i hâl mevzuuna haram ve helâl, amele ve ibadete müteallik farzlar da girmiştir. Din bilgisi tabiri daha geniştir. Din bilgisine Peygamber'in hayatı ve siyeri, imamların ictihadları ve İslâm ahlâkı, hadîs ve tefsire müteallik umumî hükümler girer. Burada, dinî meselelerin, şer'î hükümlerden ayrı olduğu; kelâm ilminin, fıkıh ilminden muteber olduğu gösterilmektedir.

250 İman, bir şeyi bilerek gerçeklemek ve diliyle ikrar vermektir. Bu tarife göre imanda hem ilim (zihn-i ameliyye), hem irade (kalb-i ameliyye), hem de fiil veya ikrar (hâricî ameliyye) vardır. Bu yüzden iman, kesbîdir ve teklif mevzuudur.

Tasdik, bir şeyi ilim yoluyla gerçeklemektir. Esasında bu, zihnî bir ameliyedir. İkrar, ihtiyarını kullanmaktır. Akîde, bir şeye gönülden bağlanmaktır, kalb işidir, vehbî de olabilir. Kanaat, delili olmayan bir kabuldür. Bunda ilim unsuru yoktur. Hristiyanlar, imanı, aklın ispat kabiliyeti dışında olan şeylere kalbin bağlanması mânâsına alırlar ki, bu anlayış imanı, kanaat seviyesine indirir. Ve teklif mevzuu olmaktan ziyade bir ge­lenek, bir insiyak mahiyetini arz eder. İman Yahudilerde millî bir şuurdan ibarettir. Zerdüşt ve Mani dinlerinde ise, âyinler ve ameller mecmuasıdır. Hurremîlerde ve me­selâ Bâtınîlik ile ilgili mezheplerde iman, birtakım geleneklerden ve âyinlerden iba­rettir; bunlarda imanın fikir tarafı yoktur.

İslâm âleminde, imanın mahiyeti konusunda türlü anlayışlar vardır. İman için, yalnız kalb işidir, yalnız marifetten ibarettir, yalnız lisanın ikrarı, fiilidir veya bütün dinî amellerin heyet-i mecmuasıdır, iradî değildir, Allah'ın mevhibesidir, diyenler vardır. Halkta (mukallitlerde) yaşayan anlayış, imanın kalb işi olduğu ve bunun tezahürü olan ikrar ile tamamlandığı merkezindedir. Ebû Hanîfe bu umumî temayülü ilmîleştirir; iman, ilmî kabul mânâsına kalbin tasdikidir, ikrar bunun şartıdır, der. Mâturidî bu fik­ri müdafaa eder.

Ebû Hasan el-Eş'arî, iman tasdiktir, tasdikin sahih olmasının şartı marifettir, der. Zihnî ameliye, kalbin fiiline mukaddemdir demek olur. Bu anlayışa göre mukallitlerin imanı sahih değildir, bu takdirde ise peygamberliğin hikmeti kalmaz. Şiîlere ve Ka­dercilere göre de iman, marifetten, yalnız zihnî ameliyeden ibarettir. Bu fikri ilk defa ileri süren Cehm ibn-i Safvân'dır.

Abdullah ibn-i Küllab, iman hem marifet, hem tasdiktir, der. Burada marifet şart değil, rükündür.

Cebriyye mezhebinde olanlar, iman Allah'ın hidayetidir, ikrar ise onun ifadesidir, der. Bunların aralarında, ikrar da Allah'ın halkı ve takdiri iledir, diyen müfritler vardır. Mücessime ve Müşebbihe mezhebinde olanların çoğu bu fikirdedirler. Bunlardan Kerramiyye mezhebinde olanlar iman yalnız ikrardan ibarettir, der.

Hâricî mezhebinde olanlar, iman hem tasdik, hem ikrar, hem ameldir der. Bunlar pek şiddetlidir; Kur'an haricinde amel edenler, hattâ bir farzı terk edenler kâfir olur, derler. Hanbelîler de, Vahhâbîler de bu fikirdedirler. Mu'tezile'nin çoğunluğu bu fikirdedir. Ancak, bunlar amel etmeyen kâfir olmaz, Müslüman olarak da kalmaz, derler. Selef, Muhaddisîn ve Fukahâ içinde imanın kesbî ve mahlûk olmayıp Allah'ın irade ve hidayetine bağlıdır, diyenler vardır. Aralarında insan tarafından ihtida kesbîdir, Allah tarafından hidayet ve tevfik gayr-ı mahlûk ve vehbîdir, diyenler vardır. Mutasavvifeye göre iman, mükaşefenin mahsulüdür, bunda ilmin de, iradenin de tesiri yoktur. Vahdet-i vücutçular ise her şey Allah'ın tezahürüdür ve iman, şuhudîdir, der; halbuki bu nevi iman makbul değildir. Gaybe imana, makbul iman denir. Meleklerin imanına basma kalıp iman, peygamberlerin imanına korunmuş, müminlerin imanına makbul, sapıkların imanına tutuklu, münafıkların imanına merdud adları verildiği gibi. İmanın mevzuu, kesin hükümlerdir, bunlar da: Allah'a, Peygamber'e ve âhirete müteallik katî hükümlerdir. Gayesi, dinî emirlere itaati sağlamaktır. Bu hükümlerde her mezhep sâliki müttefiktir. İman asıldır, küfür ârızîdir. "Ben Müslümanım" diyene İslâm mua­melesi yapılır.

251 İmam-ı Mâturidî'nin bu sözü nâsihler tarafından buraya sonradan alınmış olacaktır. İmam-ı Mâturidî'ye nisbet edilen "Fıkh-ı Ebsat Şerhi”nde de bu ibare aynen böyledir. Bununla beraber bu parça, kitabın Ebû Mansûr kaleminden çıkmamış, fikirlerini benimsemiş bir âlim tarafından onun akîdeleri toplanıp böyle bir risale hâline sokulmuş olduğu fikrini de uyandırmaktadır. Kitabın bazı yerlerinde Eş'arî demeyip de Eş'ariyye demesi de bu fikri teyid eder mahiyettedir, eğer bu kayıtlar nâsihler tarafından değiştirilmiş değilse.

252 Nasıl göğüs, yürek, gönül, öz dediğimiz zaman bunların mânâları, ayrı hususiyetler taşıdıkları hâlde, birbirinden ayrı şeyler değil ise, İslâm, iman, marifet ve tevhid dizisi de öyle bir kül teşkil eder ve birleşmelerine din denir; mişkat, misbah, zücace, kevkeb-i dürrî; birbiri içinde bulunan bu dördüne nur dediğimiz gibi. Bu anlayışa göre iman, İslâm'da dahildir. İslâm mefhumu daha geniştir. Sırada marifet, imandan sonraya alınmıştır. Çünkü iman, Allah'a; marifet, sıfatlarına; tevhid ise bu sıfatların zatından gayrı olmayıp aynı olduğuna ve vahdaniyyet bilgisine taallûk etmektedir. Bu izahın veya temsilin hedef tuttuğu fikri ve cevaplandırdığı mezhepleri anlamak için 250 numaralı nota bakınız.

253 Metindeki ibare (hufyeten) veya (hufyetehu) okunduğuna göre iki türlü tercüme edil­miştir.

254 Bu hükümden anlaşılıyor ki müspet ilim mevzuundaki tasdik ile iman edilecek tasdik mevzuları başka başkadır. İman edilecek şeyler, gaybe ait olanlardır. Bir adam ölüm hâlinde iken gözü önüne âhiret ahvali serilir de görerek iman ederse, gark olurken Firavun'un iman etmesi gibi, şuhuda müstenit olan bu imana, "İman-ı ye's" denir. Her şeyden ümidi kesilmiş, yapacak bir işi kalmamış olmaktan doğan iman, "mecburî iman"dır. Harp içinde ölüm korkusu sebebiyle edilen iman veya zorlamak veya işkence etmek neticesinde edilen iman da böyledir. Bunlar "ye's imanı"na dahildir. Nitekim Ammar ibn-i Yasir'i işkence ile dinden döndürmüşlerdi. Hazret-i Peygamber ona "Üzülme, zor, imanı bozmaz." dedi.

255 Ebû Hanîfe'ye ve Ebû Mansûr-ı Mâturidî'ye göre, insanların mukadderatı levh-i mah­fuzda umumî hatlarla (vasıflarıyla) yazılıdır. Muayyen ve müşahhas hareketler hâlinde yazılmış değildir. Eğer böyle teferruat yazılmış olsa idi, onların saadeti şekavete, şekaveti saadete değişemez ve insanlar fiillerinde mecbur olurlardı. Halbuki bunlar umu­mî vasıflarla yazılmış olduğu için değişir ve kişi fiilinden sorumlu olur. İmam-ı Ebû Hanîfe bu suretle hem mukadderatı, kaza-i ilâhî mânâsına kabul eder, hem de bunun beşer hürriyet ve mes'uliyetine zararı olmadığı, mukadderatını insanın kendi tâyin ettiği reyinde bulunur. Bu da telifçilik yoludur. Fıkh-ı Ekber ve Fıkh-ı Ebsat risalelerinde Ebû Hanîfe'nin bu konudaki görüşü açıktır.

256 Burada bahsedilen âyet şudur: "Bir kimse önceden kurup hazırlanarak (mütaammiden) bir Müslümanı öldürürse, bunun cezası sonu gelmez olarak [sonsuza dek] Ce­hennemde kalmaktır" (Nisa 93). Zira Peygamber'den muhtelif şekillerde gelmiş olan hadîslere göre, farzı inkâr eden veya haramı helâl itikat eden kâfir olur. Bu hadîslerden metinde olanlar, bu ciheti gösterdiği gibi bu mealde diğer hadîsler de vardır.

257 Burada bir âyete, bir de hadîse işaret edilmektedir. Âyet şudur: "Fâsık'ın biri size bir haber getirirse, onun doğruluğunu araştırın" (Hucurât 7). Hadîste ise, adı geçen Maiz (İbn-i Mâliki'l-Eslemî) hakkındadır. Bu adam işlediği büyük günahtan dolayı Pey­gamber'in hükmü ile recm edilmiştir. Recm edilmeden önce imanını yenilemekle mükellef tutulmamıştır. Tarihte Gamitli adıyla meşhur olan bir kadın da böyle bir günah işlemiş, vicdan azabından kurtulmak için yaptığını gelip Peygamber'e itiraf etmiş, sonra recm edilmiş ise de, yaşadığı ve çocuk doğduktan sonra iki sene onu emzirdiği müddet zarfında Müslümanlığı hakkında hiçbir tereddüt gösterilmemiştir.

258 Burada bahsedilen şâb, Humus'ta Muâz ibn-i Cebel'e sual soran gençtir. Vak'a Ebû Hanîfe'nin Fıkh-ı Ebsat risalesinde tafsil edilmiştir. Bu genç, Muâz ibn-i Cebel'e sor­duğu sualler arasında, bir adam namaz kılmaz, oruç tutmaz, hac etmez, zekât vermez, fakat Allah'a ve Resûl'üne imanı vardır, bunun hakkında ne dersin, demiş. Muâz ibn-i Cebel, Allah'ın affını umar, cezalandırmasından korkarım deyince, genç, "Ya Muâz! Allah'a şerik koşanların amelleri fayda vermediği gibi iman edenlere de hiçbir şey zarar vermez." demiş. Genç gittikten sonra, Muâz ibn-i Cebel, "Bu ovada bu gençten daha iyi din ilmini bilen kimse görmedim." demiş. Muâz ibn-i Cebel, Ashab'ın ileri gelenlerinden ve muallimlerindendir, her sözü senettir. Metinde bahsedilen münakaşa Muâz tarafından tasdik edilen gencin sözleri üzerinedir.

259 Burada işaret edilen hadîs meşhurdur, muhaddis sahabi İrbas ibn-i Sariye'den rivayet edilen şu: "Dine sonradan sokulmuş şeylerden sakının, her sonradan olma, bid'attir, her bid'at dalâlettir, her dalâlet ateştir." hadîsinin sonundaki hükmün sonradan hadîse ilâve edil­diği de
söylenmektedir. Her bid'at dalâlettir, sözü, Câbir'den rivayet edilen hadîsde de aynen geçer. Ancak fıkıh bakımından her bid'at dalâlet değildir; bid'at-ı hasene de vardır. Akaid bakımından ise bid'at, eğer bir âyeti veya hadîsi tefsir veya izahtan doğ­muş ise, buna dalâlet denirse de, hak olmak ihtimali kaldırılamaz, zira bu gibi şeyler Ashab arasında da olmuştur. Eğer suiniyet ile akaid içine bir fikir sokulmuş olursa ona dalâlet denir. Burada bid'atın yanında, "heveslerine uyanlar" denildiğine göre, bid'atın bu nevi kasdedilmiştir. Bunlar da pek çeşitli şeyler olduğu için mesele güç bir durum arz eder. Akaid kitaplarına, Cennet, kıyametten sonra mı yapılacaktır, yoksa yapılmış mıdır? Ayşe, Fâtıma'dan faziletli midir, değil midir gibi, sonradan çıkma, lüzumsuz akideler sokulduğuna göre, bu mânâda bu gibi meseleler de bid'at olmak icabeder ki, eskilerin ilm-i kelâm bid'atdır demeleri de bundan ileri gelmekte idi. Halbuki biraz yukarıda ilm-i tevhidin diğer ilimlerden efdal olduğu ve "ilim farzdır" hadîsinin bu ilmin farz olduğuna delâlet ettiği söylenmişti.

260 Bu âyet, evvelâ mânâ bakımından müteşâbihtir. Saniyen hazırlamak, ileride olacağı muhakkak, mânâsına mecaz olabilir. Her iki bakımdan davaya delil olamaz. Bir âyetin tefsirine ise tekzip denilemez. Yani bu cevap kâfi değildir.

261 Câmiu's-Sağir'deki yazılışa göre hadîs şöyledir: "Her çocuk fıtratı üzerine doğar, diliyle içindekini izhar edinceye kadar, sonra anası babası onu Yahudîleştirir ve Hristiyanlaştırır veya Mecusîleştirir." Burada ibarenin yeri değişmiştir. Son fıkra bazı kitaplarda hadîse dahil değildir. Mesele şudur: Mu'tezile'ye ve Eş'arîlere göre çocuk aklını kullanmasa da yaradılışında Müslümandır. Ehl-i Sünnet'e göre yaradılışta her şeye müstaittir. Tesir altında kalmayıp aklını kullanacak olursa Allah'ını bulur ve Müslüman olur. Dikkat edilmelidir ki, burda Ehl-i Sünnet, Eş'arîlere mukabil alınmıştır. Bu karşılaşma henüz Eş'arî mezhebinin tebellür etmediği zamana aittir ki, bundan risalenin çok eski olduğunu anlayabiliriz.

262 Belkıs tahtının Süleyman'a getirildiğine dair olan Neml Sûresi'nin 41. âyetine işaret ediliyor. Bu âyete bir ilim sahibinin, ki Süleyman'ın veziri Asaf olması muhtemeldir, Süleyman'ın önüne, bir taraftan diğer tarafa dönünceye kadar, Belkıs'ın tahtını ge­tirdiği açıklanmaktadır.

"Ya Sariye! Dağı tut, dağı!" sözünü ise, Hazret-i Ömer bir gün Medine'de hutbe okurken söylemiştir. İranlılar Sariye-i Düelî'yi çevirecek bir duruma gelmişlerdi. Sariye ve arkadaşları Hazret-i Ömer'in bu sesini işitmişler ve dağa istinat ile muzaffer ol­muşlardı. Vak'a hadîs kitaplarının Menakıb-ı Ömer bahsinde ve tarih kitaplarının 23. Hicrî sene vukuatında tafsilâtıyla anlatılmaktadır.

263 Bu hadîs, [Abdurraûf el-Münâvî'nin eseri olan] Künûzü'l-Hakâyık'da Tirmizî'den şöyle naklediliyor: "Allahım! Halkın en sevgilisini bana gönder, bu kuştan yesin." yani (halkının sana en sevgilisi) cümlesinde (sana) yoktur. Metinde (bana) diye tefsir edildiğine göre, olmamak lâzım; lâkin biz elimizdeki iki nüshada yazılı olduğu üzere tercüme ettik.
264 Burada bahsedilen hadîs, Ebû Bekir'in rivayet ettiği, "İmamlar Kureyş'dendir." hadîsidir. Bu hadîsi yalnız Ebû Bekir rivayet etmiştir. Ancak rivayet ettikten sonra bütün Ashab sükût etmiş ve itiraz etmedikleri için bu, ittifakla kabul edilmiş bir karar mahiyetini almıştır [halbuki, son yıllarda yapılmış olan ciddî araştırmalar, bu hadîsin kabîlecilik zihniyetiyle uydurulmuş olduğunu ortaya koymuştur].

265 Şiîlere göre imamet, din ve dünya reisliği mânâsına, mânevî bir kuvvettir. Hilâfet ise zahirî ve dünyevî teşkilâttır. Birincisi mukaddes ve ilâhîdir, dünya bunlardan halî de­ğildir, idare başına geçmedikleri zaman (mahfî) gizlidirler, çünkü Müslümanlık bunlarsız olamaz. İmam olmanın birinci şartı, Ali evlâdından olmaktır, çünkü bunlar ma'sum, efdal, mansûs ve müctehiddirler. Ma'sum, günahtan korunmuş demektir ki, ne yaparsa yapsın hata olamaz ve ne derse ona itaat edilir. O dinî esasları ilga edebilir, yenisini vaz'edebilir. Herkesten efdaldir, çünkü hamuru başkadır, o tahsil görmese de müctehiddir. İçtihadında hata etmez, her re'yi doğrudur. Aynı zamanda mansûstur, yani kendinden evvel gelen imam tarafından, benden sonra imam budur, diye söylen­miştir, derler. Metinde: "İctihad şart değildir." denilmesi, diğer mezheplere karşıdır, çünkü bazı âlimlere göre imamın âlim ve kanun vaz'etmeye yetkili olması şart koşul­muştur

Ehl-i Sünnet'e göre bu şartların hiçbir dayanağı yoktur. Zamana göre harp işlerine vâkıf olması veya işleri yürütmeye ehil olması, ancak tercih sebebi olabilir. Ama Haşimî olmak, Talibî, Alevî ve Fatımî olmak şart değildir. Yalnız kabîleler içinde Kureyş, eski üstünlüğünü muhafaza ettikçe diğerlerine onun hâkimiyeti gerektir. Yine bunlara göre, imametle hilâfet bir şeydir ve devlet başkanlığı mânâsınadır, cumhur tarafından seçilir.

266 Bu hadîs, Künûzü'l-Hakâyık'da,, Davud'dan, ümmetimde hilâfet otuz senedir, sonra me­lik olur, diye kayıt ediliyor. Câmiu's-Sağir'de de Sefine rivayeti ve sahh işaretiyle, az farkla, bu kadardır. Metinde: "Sonra mutagallibe olur." fıkrası ilâve edilmiş oluyor. İbare değişikliği hadîsi hüccet olmaktan çıkarır. Kaldı ki Hazret-i Peygamber hayatında hilâfet mevzuundan hiç bahsetmediği hâlde onun 30 yıl süreceğini söylemesi, üzerinde durulacak bir şeydir. İbn-i Haldun, bu hadîsin mevzu olduğu mütalâasındadır. Bu hadîsi sahih olarak kabul ile onun Peygamber'den sonra 30 sene dinî hükümet, 30 seneden sonra gayr-ı dinî hükûmet mânâsına geldiğine işaret edenler vardır. (Azizî'ye bkz: c. 2, s. 276.)

İslâm Akaid Sisteminde Gelişmler – Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükân

25 Eylül 2009 Cuma

İrfanı yeniden hatırlama

Sufi Şairin İzinde Şiir ve İrfan'a dair

http://www.semazen.net/yazar_yazi.php?id=726

İRFANI YENİDEN HATIRLAMAK

İLHAN METE KOÇ

Mevlana Mesnevisi’nin bir beyitinde, “ Söylenecek bir şey daha kaldı, ama onu sana bensiz olarak Ruhu’l- Kudüs (melek) söylesin!” der. Bu beyitte bizi şaşırtan Mevlana’nın, Ruhu’l- Kudüs’ün, peygamberlerden başkasına geldiğini söylemesidir. O halde, burada ki melek kavramı bizim anladığımızdan çok ötede bir manadadır. Bu manayı çözmeye çalışan merhum Şefik Can, Mevlana’nın melekten kastının, “Allah’ın, kulunun gönlüne bahşettiği ilham damlaları olduğunu ” söyler. Mevlana böylece, Allah’ın kulunun gönlüne bahşettiği ilahi damlaları, Ruhu’l Kudüs’ün peygamberlere getirdiği söze denk tutmuş, yüceltmiştir. O halde ilham nedir? İlham’dan sebeplenmenin yolu nedir? İlham’ın kaynağı neresidir?

Bilindiği üzere İslam filozofları, bilginin kaynağını ve elde edilmesinin vasıtasını nass, akıl ve ilham olarak üçe ayırmışlardır. Ancak biz burada ilhamı basit bir bilgi kaynağı olarak ele alamayız. Nass yoluyla bilgi almak için, kişinin kaynakları araştırması ve muhakeme yeteneğiyle hareket etmesi yeterlidir. Akıl ile bilgi elde etmekte sanıldığı gibi zor değildir. Çünkü kişi, sistematik bir düşünce ve bilgi donanımını kullanarak bilgiler elde edebilir. Ancak ilham için bunları söyleyemeyiz. İlham, insan zihnine saplanan anlık bir esinti gibi gözükse bile, durum bu yanılgıdan çok farklıdır. İlham, her şeyden önce aşk halkalarından oluşan uzun bir tefekkür zincirinin meyvesidir. İlhamı aşk doğurur; tefekkür besler. Nitekim Yunus, “Aşk, imamdır; gönül ise cemaat” diyerek aşkı, gönlün kendisine uyduğu bir önder olarak ele alır. Yunus’un bu beyitini ilham konusuna vurursak, bu benzetme çok daha mânidar olur. Çünkü ilhamın olabilmesi için, kendisini besleyecek olan tefekkürle dolu, zengin ve derin bir gönül ile bu gönüle rehber olacak bir aşka ihtiyaç vardır.

Yukarıda anlatılmaya çalışılan ilham, tefekkür ve aşk bileşimi, bizi unutulmaya yüz tutmuş bir kelimeye götürür: İrfân… Günümüz sözlüklerinde “bilme, anlama, seziş” gibi kelimelerle anlatılmaya çalışılan irfânın, çok farklı anlamlara geldiğini Prof. Dr. Bilal Kemikli’nin yeni kitabı “Şiir ve İrfân” dan öğreniyoruz. “Sufi- Aşk ve Ölüm”, “Şehir- Hayat ve Derviş”, “Mesnevi Mektupları” gibi değerli kitaplara imza atan Kemikli, günümüzde irfân kelimesinden en fazla bahseden yazarlarımızın başında gelir. Nitekim literatürde bulunan irfânî bakış, irfânî bilgi, irfânî muhit gibi birçok tabirin yanına “irfânî ölüm” kavramını da ekleyen yazarımızdır. Dikkat edilecek olursa, Kemikli için irfân kelimesi o denli önemlidir ki birçok kitabında bilhassa “irfân” kelimesini kullanırken, son eserinde bu kavramı kitabının adına taşımıştır.

Bilal Kemikli, irfânı, tefekkür ederek kavramak, idrak etmek ve anlamak olarak ifade ederken, onu sadece kuru bir bilgi olarak ele almaz. İrfânın, bilginin yanında hikmeti de içerdiğine dikkat çekip, onu kutsalla şu şekilde ilişkilendirir: “ İrfân, hayata dair soruları hikmet nazarıyla cevaplamaktır. Dolayısıyla irfânî bilgi, en önemli kaynağı ilham ve tefekkür olan bir tanıma sürecini ifade eder. Mamafih bu bilginin ana çatısını, hads, sezgi ve tecrübe ile elde edilen bilgi oluşturmaktadır. O yüzden sûfîler, irfân kelimesiyle, ilm-i ledün ve ilm-i RabbânÎ gibi isimlerle anılan tevhid ilmini kastetmektedirler. Şu halde irfân kelimesiyle ifade edilen bilginin kaynağı kutsalla ilişkilidir.” Yazarın yukarıdaki irfân anlayışı bizi bir başka kavrama götürmektedir: Mârifet… Mârifetin, Tasavvufta ki anlamı bilgidir. Mârifet, bu anlamıyla, ele adığımız irfânın eş anlamlısıdır. Mârifetten hareket edersek, Kemikli’nin irfân anlayışını daha iyi anlayabilmekteyiz: “ Sufi gelenekte mârifet, ruhani halleri yaşayarak, mânevî ve ilâhî hakikatleri tadarak elde ettikleri irfânî bilgidir.”

Bu bilgilerden sonra kendimize şu soruları yöneltebiliriz. Acaba, bu kutsaldan gelen bilgi, sadece bu bilgiye mazhar olan zevatı mı ilgilendirmektedir? Diğer bir deyişle, irfânî bilgi, sadece damladığı gönülde mi lâlezarlar, gülistanlar oluşturmuştur? Yoksa bu ilâhî esinti, biricik gönülde hapsolup kalmamıştır da gülün, lalenin kokusunu diğer dimağlara da yetiştirmiş midir? Kemikli’nin, irfânı, hikmeti de içerisine alan yegâne bir bilgi olarak düşündüğünü zikretmiştik. Hikmetin nihayeti nimettir. Bu sebeple irfân, Allah’ın bir hikmeti olarak, kişinin gönlünden hayata aksetmiş ve tüm topluluklara bir nimet olmuştur. Bu akis, kimi zaman musikiye yansıyarak bir makam olmuş, kulakları doyurmuştur; kimi zaman hat sanatına yansıyarak eşsiz bir vav olmuş, gözleri doyurmuştur; kimi zaman bir mimari alana yansıyarak bir çeşme olmuş, güzelliğiyle susuzları doyurmuştur. En önemlisi ise şiire yansıyarak Mesnevi olmuş, Hüsn ü Aşk olmuş, biçare gönülleri doyurmuştur. Bu bağlamda, irfânın hayata yansımasına sessiz kalamayan Kemikli, son kitabına, “Sufi Şairin İzinde Şiir ve İrfan” adını vermiştir.

Günümüzde, bir zamanların o dev şairlerinin, edebiyat dünyasından el etek çekmesinin nedenleri araştırıladursun; hatta “şiir öldü” gibi âcizane sözler tekrarlanadursun, Bilal Kemikli, yeni kitabında, irfân ile şiir arasındaki bağıntıyı hatırlatırken aslında bir taraftan da bize çözüm yolu sunmaktadır. Yazarımız, “ Şiir, ilâhî ilham esintileri ve Sübhânî feyz havalarını eseridir. Esasen dili cennetin anahtarı olan Şairlerin içlerindeki denizlerden düşünce kabarcıkları ile kenara çıkan irfân cevherleri ile mârifet ve mânâ incileri, ilâhî sır ve vâridât hazinelerinde toplanarak şiir halini alırlar. Dolayısıyla şair, ezeli yaratıcının övücüsü, en güzel halk edicinin sırlarını methedici ve keşfedicidir.” diyerek tartışmalardan uzak, bize şiirin membaını gösterir. Kemikli böylece, şiiri ulu bir kaynağa dayandırmış olur.

Bahsi geçen ulu kaynaktan niceleri tarih boyunca kana kana içmiş; hatta içmekle kalmamış, bu deryadan sebeplenerek, adeta kendileri bir derya olmuştur. Kemikli, bu noktada sözü Mevlana’nın Mesnevi’sine getirir. Mesnevi için, unutulmuş bir tabirle “derya-yı marifet” diyerek, bu görüşünü şu şekilde açıklar: “ Mesnevi sadece mâlum-ı îlam kabilinden bir kısım bilgilerin derlenip yeni bir üslupla düzenlendiği bir eser değildir; tefekkür ve tedebbürle ulaşılan hakikatlerin sunulduğu eşsiz bir eserdir.”

Mesnevi, muhakkak, eşsiz bir marifet deryasıdır; ancak Mesnevi gibi nice deryalar vardır. Elimizde bulunan bu son kitabında da Bilal Kemikli, şiir ekseninde, bu deryaların birçok örneğini vermektedir. Kitapta bir taraftan Fatih’in şiirlerindeki inceliklere yol alırken, bir taraftan da iktidarıyla tanınan Kadı Burhanettin’in gönül dünyasına yolculuk yapılmaktadır. Kitap’ta sadece Fatih ve Kadı Burhanettin karşımıza çıkmıyor. Sayfalar ilerledikçe karşımıza Yunus Emre, Hacı Bayram çıkıyor, Mehmet Emin Kerkuki, Ali Behçet Efendi gibi unutulmuş birçok mesnevihan çıkıyor; hatta bir rind şair Şeyh Ahmet Rindi bile çıkıyor. Burada şunu söylemekte fayda vardır ki, irfânî bilgi sadece tekke muhitini ilgilendiren bir kavram değildir. Zaten, Kemikli, kitabında buna vurgu yaparken, bu konuya özellikle Nedim ve Şeyh Ahmet Rindi örneğini vermektedir.

İster bir rindî, ister bir mesnevihan olsun, isterse bir hükümdar, isterse bir şeyh olsun hepsinin ortak bir yönü vardır: Eşyayı, hakkını vererek görmek. Diğer bir ifadeyle, eşyayı gönül gözüyle müşahede etmek. Yazarımız, irfânî bilgiye ulaşmanın, dinlemeden ve müşâhede etmeden geçtiğini söyler. Bu müşahedenin neticesinde şairlerimizin neler ortaya koyduğunu da kitabındaki “Geleneğin İzinde” adlı bölümle bizzat gözler önüne serer.

“Geleneğin İzinde” adlı bölümde yazarımız, ayrı başlıklar halinde özellikle bahar, gül, bülbül, ramazan gibi temalara değinmiştir. Bütün bunları şiir ve irfanın birbiriyle ilişkisi temelinde inceleyen Kemikli, irfân ile beslenen şairin gözünden hayata bakmamızı sağlar. Çünkü gül, sadece bir çiçek adı değildir. İrfânla bakıldığında gül, peygamberi ifade eder; hatta gülün kapalısı vahdeti, açılmışı kesreti ifade eder. Bülbül ise sadece bir kuş değildir. O, irfânî bakışla durmadan “âh” eden bir aşıktır. Bahar, sadece gelip geçici bir mevsimin adı mıdır? Hayır! Bahar, bakabilene İsa’nın nefesi gibidir ki toprağı diriltir…

Netice olarak irfân, sadece bilgi anlamında kullanılan dar manalı bir kelime değildir. İrfân, edebiyatımızın, sanatımızın, mimarimizin daha geniş manayla kültürümüzün bütün şubelerinin üzerine çıktığı bir temeldir. Bu temel, basit bir temel olamaz. Çünkü bu temelin içinde tefekkür vardır; aşk vardır. Aşkın olduğu her yerde ise bir yücelik vardır. Enginlerde gezmektense yücelerde gezmek yeğdir. O halde marifet deryası olan Mesneviyle başladığımız gibi yine onunla bitirelim, “ Nice irfânsız bilginler vardır ki, bilgiyi ezberlemişlerdir; ama o bilgiden yararlanamazlar. Çünkü onlarda aşk yoktur.”



--------------------------------------------------------------------------------


Bilal Kemikli

bkemikli@gmail.com