7 Ekim 2017 Cumartesi

2

Defterdar Sarı Mehmed Paşa (ö. 1717)
Önemli bir devlet ve fikir adamı ve aynı zamanda tarihçi olan Defterdar
Sarı Mehmed Paşa98 da Osmanlı “Ibn Haldûnizm”i kapsamında değerlendirilebilir.
Zira onun devlet ve toplum görüşünde Ibn Haldûn’dan izler bulmak
mümkündür. Nesâyihu’l-vüzerâ ve’l-ümerâ adlı yapıtında Ibn Haldûn’un
adını zikretmese de, doğrudan veya dolaylı olarak ondan etkiler taşımaktadır.
Defterdar Sarı Mehmed Paşa, bozulmaya yüz tutmuş olan sosyal kurumların
düzeltilmesinin yollarını tartıştığı nasihatnâmesinde (Nesâyihu’l-vüzerâ
ve’l-ümerâ veya Kitâb-ı Güldeste99) adalet, vergi, rüşvet, ahlâk, padişaha
itaat ve saygı, çok çalışmanın önemi, makam ve mevki sahipleri, halkın
refah düzeyi, hazine, maliye, göreve gelmede ehliyet sahibi olmanın gereği,
zulüm, askeriyede ve diğer bazı kurumlarda reform ihtiyacı, toplumda
sınıflar arasında dengenin gerekliliği, din, hukuk gibi çok önemli konular
üzerinde durmuş, dikkate değer çözümlemeler yapmıştır.
Nesâyihu’l-vüzerâ ve’l-ümerâ’da birkaç yerde adaletten ve Adalet Dairesi’nden
bahseden Mehmed Paşa’nın adaleti umranla birlikte izah etmesi,
onun Ibn Haldûn’dan etkilendiğine işaret olabilir. Ona göre “Bütün amirlerin
adaletli davranmaya çalışmaları gerekir. Fakat padişahlar konuya herkesten
daha fazla önem vermelidirler. Zira, adalet hazinenin artmasına ve halkın
97 Krş. Ülken ve Fahri, Ibn Haldûn, s. 36-38 (s. 37-38, 2 no’lu dipnotla birlikte).
98 H. Ragıp Uğuralp, “Eser Hakkında”, Defterdar Sarı Mehmet Paşa, Devlet Adamlarına
Öğütler, haz. H. Ragıp Uğuralp (Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 2000), s. xxvi.
99 W. L. Wright tarafından Ingilizce’ye de çevrilen ve Devlet Adamlarına Öğütler adıyla
günümüz Türkçesine kazandırılan kitapta Sarı Mehmed Paşa, Osmanlı Devleti’nin o
günkü durumunu eleştirel bir bakış açısıyla ele almakta, devlet adamlarına öğütler vermekte
ve bunu yaparken Osmanlı’nın ihtişamlı zamanlarıyla karşılaştırmalar yapmaktadır
(Uğuralp, “Eser Hakkında”, s. xxi-xxiv).
Islâm Araştırmaları Dergisi
166
çoğalmasına yol açar. Hazine ise halkın çokluğundan ve ülkenin bayındırlığından
kaynak alır. Memleketin umranı ise adalet iledir. Harap olan bir ülkenin
maldan nasibi olmaz ve halkı zenginlikte yetersiz olur.”100
Ayrıca örneğin, halktan fazla alınan vergiler konusundaki izahlarında da
Ibn Haldûn’dan izler taşımaktadır. Ona göre “Reâyâ fukarasını her sene veregeldikleri
belli vergiden başka, yeniden uydurulmuş vergi isteği ile incitmeye
ve ona eziyet eylemeyeler ve ettirmeyeler. Işleri yürütenlerin akıllıları önemli
olmayan giderlerin karşılanması için reâyâ fukarasından tahammüllerinden
aşkın mal toplanmasını bir evin temelinden toprak alıp yüzeyine sarfeylemiye
benzetmişlerdir. Zira temelden alınan toprak ile, temele zayıflık gelip, yüzeyin
ise; o ağır yükü çekmeye kudreti kalmayıp, büsbütün yıkılmasına ve harap
olmasına sebep olur.”101
Ahmed Resmî Efendi (1700-1783)
Ahmed Resmî, Viyana Sefâretnâmesi102 (1757) olarak bilinen resmî raporunda
Prusya Devleti’nin Avusturya karşısındaki başarılarını değerlendirirken
Mukaddime’den faydalanmış103 ve bizzat Ibn Haldûn’un ismini zikretmiştir:104
100 Bk. Defterdar, Devlet Adamlarına Öğütler, s. 26-28.
101 Bk. Defterdar, Devlet Adamlarına Öğütler, s. 92-98.
102 Ahmed Resmî Efendi, Viyana Sefâretnâmesi (Istanbul: Matbaa-i Ebüzziya, 1304).
Osmanlı siyaset adamı ve tarihçisi Giritli Ahmed Resmî Efendi, dönemin hariciye mensuplarından
olup 1757’de III. Osman’ın vefatıyla III. Mustafa’nın tahta çıkışını tebliğ
için sefâretle Viyana’ya gönderilmiş ve sonra Berlin sefiri olmuştur. Bu seyahatinin ahvalini
yazmış ve yazdığı Sefâretnâme’si ile 1769 seferi olaylarını anlatıp sonradan basılan
Hulâsatü’l-i‘tibâr (Giridî Ahmed Resmî Efendi, Hulâsatü’l-i‘tibâr [Istanbul: Dersaadet
Mühendisiyan Matbaası, 1286]) adlı eseri, Hammer tarafından Almanca’ya
çevrilmiştir. Seyahatnâme’sinin metni de ayrıca Paris’te basılmıştır (Bursalı Mehmet
Tahir Efendi, Osmanlı Müellifleri, haz. Ismail Özen [Istanbul: Meral Yayınları, 1975],
III, 123). Ahmed Resmî’nin Seyahatname (Ahmet Resmî Efendi, Viyana ve Berlin
Sefâretnâmeleri, haz. B. Atsız [Istanbul: Tercüman 1001 Temel Eser, 1980]) dışında
Hulâsatü’l-i‘tibâr, Sefînetü’r-rüesâ ve Hamîletü’l-küberâ gibi eserleri mevcuttur.
103 “Bu sefâretnâmenin en dikkate şayan kısmı çok kısa olmakla beraber, Ahmed Resmî
Efendi’nin Avusturya Imparatorluğunun kuruluşu, dahilî ve malî idaresi, devlet işlerini
gayet mazbut ve tutumlu bir şekilde yürütüldüğü hakkında vermiş olduğu malumattır.
Avusturya müttefiki olan Rusya ve Fransa’nın Avusturya-Prusya harbine karşı aldıkları
vaziyetle Prusya’nın muvaffakiyeti hakkında Ibn-i Haldûn’un Mukaddime’sine
istinaden yürüttüğü hüküm de kendisinin siyasî ve içtimaî görüşlerinde olgunluğunu
belirtmektedir” (Faik Reşit Unat, Osmanlı Sefirleri ve Sefâretnâmeleri [Ankara: Türk
Tarih Kurumu Yayınları, 1992], s. 104-105).
104 Unat, Osmanlı Sefirleri ve Sefâretnâmeleri, s. 104-5; Demir, Philosophia Ottomanica,
I, 198.
Ibn Haldûn’un Osmanlı Düşüncesine Etkisi
167
Elhâletu hâzihî Grandebor ile bugünkü anlaşmazlıklarının ve savaşlarının
sebebini şöyle anlamak gerekmektedir: Adı geçen Grandebor, imparatorluk
yoluyla memleketini genişletmek arzusundan başka bir şey düşünmeyip
gece ve gündüz askerlerini binbir şaşırtıcı hiyle ile yetiştirmektedir. Kendisi
bütün işlerinde ve isteklerinde tüm kuvvetlerini harcayan, şahsen savaşa
ve tehlikelere göz kırpmadan atılan cesur ve sebatlı bir kimsedir. Nemçelilere
gelince: Bunlar için savaş, düşmanlık ve memleketlerini genişletmek
dâvâsı yoktur. Bunlar sadece ve zaruri olarak belâyı yok etmek düşüncesiyle
korunma telâşındadırlar. Bundan başka koruyucuları ve yardımcıları
olan Fransa ve Rus devletleri hatır için askerlerini tehlikeye atmak
istemediklerinden, yani: Uzaktan merhaba benim iyi kardeşim, düşüncesiyle
günlerini geçirmekte ve belki de kraliçenin devleti parçalandığı
takdirde kendilerine de en yakın olan uygun yerlerden pay çıkarmayı ummaktadırlar.
Bu şekilde Grandebor’un üstün gelmesi ciheti ağır bastığı
hâlde, Ibn-i Haldûn’un Mukaddime’sinde yazıldığı üzere devlet-i müsteceddenin
(yeni kurulmuş devlet) devlet-i müstakarra (eski devlet) üzerine
tam olarak üstün gelmesi uzun zamana, yani gece ve gündüzün tekrar
tekrar birbirini kovalamasına bağlı olduğundan, Grandebor’un adım adım
yükselmesi uzayacak olursa, önce düşmanlarını yok etmek istemesi hükümdarlık
kaidelerinin dışında değildir.105
Görüldüğü gibi Resmî Efendi, söylediklerini Ibn Haldûn’un Mukaddime’sinde
eski ve yeni hanedanlar üzerine yazdıklarıyla güçlendirmektedir.
Ahmed Resmî’nin tahlili büyük ölçüde şu başlığı taşıyan bölümün damgasını
taşır: “Yeni bir hanedan, ansızın harekete geçerek değil, sebatlı bir çalışma
sayesinde yönetimdeki hanedana galip gelmiştir.”106 Ahmed Resmî’nin eserlerinde
böyle başka pek çok örnek vardır.
Ahmed Vefik Paşa (1813-1891)
Ahmed Vefik Paşa, Ibn Haldûn’dan etkilendiği anlaşılan bir Osmanlı yazarıdır.
O, Hikmet-i Târih adlı küçük kitabında tarihi, “ezmine-i mütekaddime”, “ezmine-
i mutavassıta” ve “ezmine-i cedîde ve muahhara” olarak üçe ayırdıktan
sonra, her üç zaman diliminde de dünyevî iktidarı elinde bulunduran devletlerin
tarihi çerçevesinde, insanlığın “şebâbî” (gençlik), “nümüvvî” (yetişkinlik), “vukufî”
(duraklama) ve “inhitatî” (çökme) aşamalarından geçtiğini söyleyerek Ibn
Haldûn’un döngüsel tarih kuramını biraz farklı bir tarzda ortaya koymuştur.107
105 Ahmed Resmî Efendi, Viyana Sefâretnâmesi (Istanbul: Matbaa-i Ebüzziya, 1304), s.
32-33 (Bugünkü Türkçe ile: Ahmet Resmî Efendi, Viyana ve Berlin Sefaretnâmeleri,
s. 33-34).
106 Virjinia Aksan, Savaşta ve Barışta Bir Osmanlı Devlet Adamı Ahmed Resmi Efendi,
çev. Özden Arıkan (Istanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1997), s. 65.
107 Demir, Philosophia Ottomanica, I, 200-1.
Islâm Araştırmaları Dergisi
168
Yazar, mütercim ve devlet adamı Ahmed Vefik Paşa, Fezleke-i Târîh-i Osmanî’sinde
yukarıda zikredilen görüşlerine uygun olarak Osmanlı Devleti’ni
“değişim” çerçevesinde okumaya çalışmıştır. Ona göre “Cihanın hâli daima
bir kararda durmamasıyla Devlet-i Osmaniyye’de dahi mesalihın reveş ve tabiatı
altı defa tegayyür edip bu altı müddetin her biri tarih-i hicretin yüz seneden
ibaret olan birer asrına tesadüf etmiştir.” Vefik Paşa Fezleke’de tarihe
yaklaşım biçimini bu şekilde ortaya koyduktan sonra, kitabını da her bölümde
bir dönemi ele almak üzere altı bölüme ayırdığını söylemektedir: “Her asrın
vekayii bu kitabın birer faslı ittihaz olunup fasl-ı evvelde bina-yi devletin
te’sisine ve fasl-ı sanide tevsi-i daire-i memlekete nasıl ikdam olunduğu ve
fasl-ı salisede Âl-i Osman evc-i ‘alâ-yi şân u azamete ref’ ettiği ve fasl-i rabiada
kavanîn ve nizamata bazı mertebe ihlâli, askerin itaattan çıkmasına ve
milletin ihtilâline netice verdiği ve bu fenalık müstevcib-i za‘f olarak fasl-ı hamisde
artık umûr-ı hariciyece hayli mazarrati müstelzim olmuş ise de fasl-ı
sadisede yine tecdîd-i usul-i hükûmete karar vererek mühr-i saltanat tekrar
kesb-i fer ve şevket eylediği şerh u beyan kılınmıştır.”108
Vefik Paşa’nın Fezleke’sinde her bölüm, yaklaşık yüz yıl olacak şekilde
hesaplanmış ve her bölüme hangi padişahların devirleri girdiği belirtilmiştir.
Buna göre birinci bölüm (asır) Osman Gazi, Orhan Gazi, Sultan Murad Hudavendigâr
ve Yıldırım Bayezid dönemlerini içeren 106 yılı; ikinci bölüm (asır)
I. Mehmed, II. Murad, Fatih Sultan Mehmed ve II. Bayezid devirlerini içeren 113
yılı; üçüncü bölüm (asır) Yavuz Selim, Kanûnî Sultan Süleyman, II. Selim ve
III. Murad devirlerini içeren 85 yılı; dördüncü bölüm (asır) III. Mehmed, I.
Ahmed Han, I. Mustafa, II. Osman, I. Mustafa (tekrar), IV. Murad, Ibrahim
Han, IV. Mehmed, Süleyman Han devirlerini içeren 99 yılı; beşinci bölüm
(asır) II. Ahmed, II. Mustafa, III. Ahmed, I. Mahmud, III. Osman, III. Mustafa,
Abdülhamid dönemlerini içeren 101 yılı ve altıncı bölüm (asır) III. Selim, IV.
Mustafa, II. Mahmud, Abdülmecid devirlerini içeren 75 yılı ele almaktadır.109
Ibn Haldûn’un yaklaşımını Osmanlı örneğinde biraz değiştirerek benimsediği
anlaşılan Vefik Paşa, Osmanlı Devleti tarihini “çöküş sosyolojisi” açısından
ele almaktadır.
108 Ahmed Vefik Paşa, Fezleke-i Târih-i Osmânî (Istanbul: Matbaa-i Âmire, 1288), s. 5.
109 Ahmed, Fezleke-i Târih-i Osmânî, s. 6 (birinci bölüm), 36 (ikinci bölüm), 78 (üçüncü
bölüm), 134 (dördüncü bölüm), 208 (beşinci bölüm), 280 (altıncı bölüm).
Ibn Haldûn’un Osmanlı Düşüncesine Etkisi
169
Burada ilginç olan, Ahmed Vefik Paşa’nın, Ibn Haldûn’un tarih ve toplum
felsefesini Osmanlı’ya değiştirerek uyarlaması ve beşinci asırda, yani aşamada
veya fasılda Osmanlı’nın, bir hayli kötü durumda ve çöküşe yaklaşmış
iken, altıncı asırda yönetim tarzını yenilemeye karar vererek eski güç ve kuvvetini
kazandığını ifade etmesi ve fakat altıncı asır bittikten sonra Osmanlı
Devleti’nin yıkılmasıdır. Burada Osmanlı Devleti örneğinde iyimser bir okuma
biçimiyle karşılaşmaktayız.
Hayrullah Efendi (1817-1866)
Hayrullah Efendi’nin Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye Tarihi110 adında 16
ciltlik bir eseri bulunmaktadır. Anlaşılır bir üslupla kaleme alınmış olan kitap,
Osmanlı tarihini ve her padişahın zamanına denk gelen dünya olaylarını ele
almaktadır. Osmanlı tarihleri arasında önemli bir yeri vardır.
Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu’nun ifadeleriyle111 “XIX. asır Türk tarihçileri
içinde ilk defa Garb kaynaklarına başvuran tarihçi Hayrullah Efendi, on altı
ciltlik tarihinde Ibn Haldûn’u ilk defa yakından anlayan ve tenkit eden bir Ibn
Haldûncu hüviyeti gösteriyor. Birçok tarihçilerimiz gibi Hayrullah Efendi de
bilhassa tavırlar nazariyesi üzerinde durmuştur. Bu duruşta başka bir hususiyet
vardır. J. Von Hammer’in, ‘pek dikkate değer tezahür’ olarak karşıladığı
bu Türk müverrihinin eseri, Arap mütefekkirinin asabiyet ve tavırlar nazariyesindeki
kat’i ve fatalizme yakın determinizmini sosyolojik bir rölativizme
kalbetmiştir. Filhakika Ibn Haldûn’un nazariyesinden bahsederken diyor ki:
Mukaddime-i Ibn Haldûn’da etvara ait alâmat ve esbab zikrolunmuştur ki
hepsinin hükümleri nâkısdır. Zira bir devlet ve saltanat bir ruh-ı mücessem
değildir. Belki birtakım eşhasın bir merkeze içtimaından teşekkül etmiş heyet-i
müctemiadır… Tebeddül-i hükümdar ile idare-i mülk-ü millet kaide-i mahsusasından
ayrılmaz. Anın içindir ki milletin şiraze-i nizamına sekte gelmedikçe
devletin kıvamına halel gelmez. Avrupa devletlerinde olduğu misillü”.
Bundan daha mühim nokta Hayrullah Efendi’nin içtimaî sınıflar sosyolojisi
ile alâkalı mütalaasıdır: “Allâme-i zûfünun Ibn Haldûn beyan eylemiştir ki
110 Müderris Hayrullah Efendi’nin bunun dışında Makålât-ı Tıbbiye (3 cilt), Müfredât-ı
Tıbbiye (2 cilt), Bel Soğukluğu, Kolera ve Aşı Risâlesi, Beyt-i Dehkânî (2 cilt), Avrupa,
Asya, Afrika Risâlesi, Mesâil-i Hikmet-i Tabiiye ve Avrupa Seyahatnâmesi
gibi eserleri mevcuttur (Bk. Bursalı, Osmanlı Müellifleri, III, 66-67).
111 Fındıkoğlu, Içtimaiyat, Metodoloji Nazariyeleri, II, 122-23.
Islâm Araştırmaları Dergisi
170
ecanibden devlete tekarrüb ederek zuhûr-i devletten eben an ceddin bargâh-i
devleti bekliyen beyler, birtakım iftiralar belâsı ile açıkta kalub nazar-ı iltifatdan
sakıt olmaları devletin sukutunu hazırlamakta” ise de “Avrupa devletlerinin
Asya devletleri misillû zeval bulmadıkları merkez-i hükûmette asılzâdegânın
bulunup ecanibin der-i devlette kesb-i ihtisas ederek müham-ı ename
müdahale edememesi devam-ı devlete medar olan asabiyet maddesinin bozulmamasını
mucib”dir. Bu neviden mütalaalar, bize bir taraftan Ibn Haldûn
devrinden sonraki tarihî vukuatı yakından müşahede eden, öbür taraftan
Arap mütefekkirine pasif bir bağlılıkla bağlı bulunmayan pek kıymetli bir
Türk Ibn Haldûncusu göstermektedir.
Abdüllatif Subhi Paşa (1818-1886)
Ibn Haldûn’un etkilerini taşıyan Osmanlı düşünürlerinden Abdüllatif Subhi
Paşa, “ebnâ-yi cinsini dahi hissedar etmek arzusu ve esbak-ı Mısır valisi
merhum ve mağfur Mehmed Ali Paşa’nın teşvikiyle”112 Ibn Haldûn’un
Kitâbü’l-Iber’inin birinci ve ikinci ciltlerini Türkçe’ye çevirmiş (1270) ve
Miftâhu’l-iber113 (1276/1859-60) adıyla bastırmıştır.114
“Abdüllatif Subhi Paşa, Ibn Haldûn’a ait nazariyelerden asabiyetin zuhûru
üzerinde durmuş, Arap tarihçisinin eserindeki bazı tarih bahislerinin tefasîl-i
vukufa heveskâr olanları iğna edemiyeceğini” ileri sürerek bazı ilavelerle
“cümleye faik ve genc-i dekayik denmeğe layık bir kitab” olarak nitelendirdiği115
“Tarih-i Ibn Haldûn’un bir kısmını ‘tekmîl’e çalışmış, bu yüzden çevirisinin
bu kısmına ‘Tekmiletu’l-‘ıber’ adını da vermiştir.”116
Abdüllatif Subhi Paşa, çevirisinin kısa girişinde tarihten, tarihin kısımlarından,
Ibn Haldûn’un çevirisinin öneminden, Ibn Haldûn’un tarihini neden
çevirme işine giriştiğinden bahsetmekte ve bu arada Mustafa Âlî’nin Künhü’l-
ahbâr’ıyla, Müneccimbaşı ve Hezarfen Hasan Efendi’nin tarihlerinin
Türkçede yazılan genel tarihler içinde en güzide eserler olduğunu ifade etmekte-
112 Abdüllatif Subhi Efendi, Miftâhu’l-iber (Istanbul: Matbaa-i Âmire, 1276), s. 3.
113 Abdüllatif Subhi Efendi, Miftâhu’l-iber (Istanbul: Matbaa-i Âmire, 1276).
114 Bursalı, Osmanlı Müellifleri, III, 135. Moralı Abdurrahman Sami Ibnü’ş-Şeyh Ahmed
Necîb Paşazâde Subhi Abdüllatif Paşa’nın Ibn Haldûn çevirisinin dışında Hakåyiku’lkelâm
fî târîhi’l-Islâm, Uyûnü’l-ahbâr fi’n-nuk†d ve’l-âsâr gibi eserleri bulunmaktadır.
115 Abdüllatif, Miftâhu’l-iber, s. 3.
116 Fındıkoğlu, Içtimaiyat, Metodoloji Nazariyeleri, II, 123-24; Abdüllatif, Miftâhu’liber,
s. 4.
Ibn Haldûn’un Osmanlı Düşüncesine Etkisi
171
dir.117 Ayrıca Subhi Paşa, yaptığı çeviriye zaman zaman eklemeler yapmış ve
bu eklemelerin sonuna mütercime ait olduğunu belirtmek için “mütercim”
kaydını düşmüştür.
Mithat Paşa (1822-1884)
Mithat Paşa’nın Cevdet Paşa’ya yazdığı bir mektup, onun Ibn Haldûn ilgisini
ortaya koyması bakımından önemlidir. Mithat Paşa-Ibn Haldûn ilişkisi,
daha ileri ve ayrıntılı okumalarla genişçe ele alınabilirse de, burada şimdilik
bu mektubun içeriğine bakılarak ortaya konulabilir.
Mezkûr mektupta Mithat Paşa, Cevdet Paşa’ya, Ibn Haldûn’un Mukaddime’sinde
gösterdiği gibi, bugün ekonomi-politik ilminin temel meselelerinden
olan devlet ticaretiyle ilgili bazı hususlar, Batı’dan yüzyıllarca önce Islâm âlimleri
tarafından incelendiğini söylemektedir. Mithat Paşa’nın mektuptaki kendi
ifadesiyle “Ibn Haldûn’un ticaret-i devlet hakkında yazmış olduğu mesele,
Frenklerin kendi ihtirâ’-kerdeleri olmak zan ve da‘vâsında bulundukları ekonomi-
politik fenninin mesâil-i asliyesinden bir bahs-i mühimm olduğu hâlde, bu
meselenin Frenklerden daha nice asr mukaddem ulemâ-i Islâmiyye tarafından
tedkîk edilmiş ve meydana konulmuş olduğu ihtâr ve beyân buyurulmağla
işârât-ı aliyyelerinin bu fıkrasından dahi şu sûretle istifade kılınmışdır.”118
117 Abdüllatif, Miftâhu’l-iber, s. 2-4.
118 Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Y.EE, 31/28. Bu belgede bulunan mektubun tam
metni şöyledir:
“Bismillâhirrahmânirrahîm
Yanya Valisi Devletlü Cevdet Paşa Hazretlerine
Devletlü Efendim Hazretleri
Selânik’den mürûr-ı âlî-i âsafâneleri esnasında ma‘rûz-ı nazar-ı devletleri olan âsârın
takdîr-i derecâtına dair ihsan buyurılan kerem-nâme-i âlîleri kemâl-i ehemmiyet ve
mahzûziyetle mütâlaa olunmuşdur şu vesîle ile ibrâz ve beyân buyurılan hüsn-i kabûl
ve şehâdet-i aliyyeleri bu işler için bezl-i mesâî idenlere şevk-i cedîd olduğu gibi Ibn
Haldûn’un ticaret-i devlet hakkında yazmış olduğu mesele Frenklerin kendi ihtirâ’-
kerdeleri olmak zan ve da‘vâsında bulundukları ekonomi-politik fenninin mesâil-i asliyesinden
bir bahs-i mühim olduğu hâlde bu meselenin Frenklerden daha nice asr
mukaddem ulemâ-i Islâmiyye tarafından tedkîk edilmiş ve meydana konulmuş olduğu
ihtâr ve beyan buyurulmağla iş‘ârât-ı aliyyelerinin bu fıkrasından dahi şu sûretle
istifade kılınmışdır hâl-i mevcûd bırakdığınız merkezde olduğundan şimdilik hemân
işbu telettüfât-ı aliyyelerinin teşekkürâtı tevfîk ve selâmet-i aliyyelerinin temenniyâtına
ilâveten arz ile iktifâ olunur. Bâkî lutf u irâde efendim hazretlerinindir.”
Fî 15 Zilkâde [12]91 (Hicrî).
Mühür: Midhat
Islâm Araştırmaları Dergisi
172
Görüldüğü üzere Mithat Paşa, Ibn Haldûn’un Batılılardan asırlarca önce
ekonomi alanında bir konuyla ilgili olarak orijinal şeyler ortaya koymayı başardığını
belirtmektedir. Bu da bize Mithat Paşa’nın Ibn Haldûn’dan etkilendiğinin
ipuçlarını vermektedir.
Cevdet Paşa (1822-1895)
Ibn Haldûn’un görüşleri doğrultusunda Osmanlı Devleti’nin gerileme, kriz,
bunalım ve çöküş durumunu okumaya gayret etmiş ve ona göre çözüm önerileri
getirmiş olan âlim, tarihçi ve sosyolog Cevdet Paşa’nın tarih, toplum ve çöküşe
dair tezleri özellikle incelenmeye değerdir.
Cevdet Paşa’nın Ibn Haldûn’dan nasıl etkilendiğini, girişte zikredilen Meclis-
i Vâlâ Reisi Kâmil Paşa ile yaptığı konuşmadan hareketle anlamak mümkündür.
Cevdet Paşa gerek tarih gerekse toplumla ilgili konularda Ibn Haldûn’un
önemin kavramış ve ondan azamî ölçüde yararlanmaya çalışmıştır.
Cevdet Paşa, Ibn Haldûn hakkındaki yaklaşımını Mukaddime çevirisinin başına
yazdığı ön sözde şu ifadelerle ortaya koyar:
Ibn Haldûn, her işittiğini kâğıda döken ve tarih kitaplarını birtakım hurafelerle
dolduran tarihçileri eleştirir ve rivayetlerin doğrusunu yanlışından
ayırmakta tek ölçü tanır: Naklolunan bir maddenin niçin ve nasıl ortaya
çıktığını araştırıp sonuca varır. Başka bir tabirle anlatılan herhangi olay veya
tasvir edilen herhangi bir kurum soyut olarak değil, belli bir devir içinde
ele alınmalıdır. Toplum hayatının sebep olduğu değişiklikler belirtilmeden,
(Cevdet Paşa’nın ifadesiyle) insanların bir araya gelmesi dolayısıyla ortaya
çıkan durum zapt edilip anlaşılmadan aydınlığa varmak imkânsızdır.
“Abdurrahman bin Haldûn nam allame-i zû fünun” bu inceliği anlayıp medeniyete
arız olan ahvali altı bölüme indirerek bağımsız bir ilim kurmuştur.
Kendi icadı olan bu fenn-i müstakil, tarih için bir mihenk-i sahihu’l-ayardır.
119
Cevdet Paşa, Ibn Haldûn’la ilgili bu yaklaşımını Tezâkir’de de aynen sergilemiştir:
Islâm milleti diğer ilimlerde olduğu gibi tarihte de yüksek bir dereceye ulaşmıştır.
Hatta Ibn Haldûn vakaları muhakeme etmek yolunu açıp bağımsız
bir ilim olmak üzere meşhur Mukaddime-i Tarih’ini yazmıştır.120
119 Ibn Haldûn, Tercüme-i Mukaddime-i Ibn Haldûn, çev. Ahmed Cevdet Efendi (Istanbul:
Takvimhane-i Istanbul, 1277), s. 3; Yazan, Cevdet Paşa’nın Tarih ve Toplum Görüşü,
s. 27.
120 Cevdet Paşa, Tezâkir, IV, 238-39; Yazan, Cevdet Paşa’nın Tarih ve Toplum Görüşü,
s. 28.
Ibn Haldûn’un Osmanlı Düşüncesine Etkisi
173
Görüldüğü üzere Ibn Haldûn, Cevdet Paşa için önemli bir kaynak olma
özelliği taşımaktadır. Bilindiği gibi Cevdet Paşa, Şeyhülislâm Pîrîzâde’nin eksik
bıraktığı Mukaddime çevirisini tamamlayan âlimdir. Cevdet Paşa, Mukaddime’nin
sadece çevirisini değil, aynı zamanda gerektikçe şerhini de yapmıştır.
“Ibn Haldûn’un malum farz ettiği; fakat Türk okuyucusunun ihtiyacını
karşılayacak kısımları güzel ve faydalı şerhlerle izah eden Cevdet Paşa’dan
De Slane da istifade etmiştir. Ibn Haldûn’un metinlerini Cevdet Paşa büyük
bir sarahat ile tefsir etmekte, müteaddit ve ekseriya geniş şerhlerle müşkil
noktaların açıklanmasına, aydınlanmasına çalışmaktadır.”121
Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu’nun “Eğer kronoloji zarureti olmasaydı XIX.
asrın bu kıymetli müverrihini Türk Ibn Haldûncuların başında zikretmek gerekirdi”
dediği Cevdet Paşa, yine Fahri’nin ifadesiyle “Tarihin tarifi, asabiyet ve
tavırlar nazariyesi gibi noktalarda nazarî surette göründüğü gibi, tarihî hâdiselerin
izahına da tatbik edilmiş bir Ibn Haldûnculuk müşahede olunmaktadır.”
122
“Cevdet Paşa, Arap tarihçisinin kendi üzerindeki tesirinin şuuruna sahip
ve tesirinin büyük faidesine kanidir. Bir yerde diyor ki: ‘Efkârımın teşekkülünde
Michlet, Taine ile Ibn Teymiyye ve Ibn Haldûn çok müessir olmuşlardır.’
Muallim M. Cevdet, ‘Ahmed Cevdet Paşa gerek tedrisatı esnasında gerek
son dem-i hayatına kadar Ibn Haldûn tarzını takip eylemiştir’ diyor.”123
Cevdet Paşa, kuşkusuz Ibn Haldûn’dan oldukça etkilenmiştir; hatta ona
Ibn Haldûn’un son Osmanlı müridi124 demek de mümkündür; ancak şunu da
vurgulamak gerekir ki o, Ibn Haldûn’un bir kopyası değildir. Ibn Haldûn’un
fikir ve yaklaşımlarını daha da geliştirmeye ve özellikle Osmanlı açısından da
yoruma tabi tutarak farkını ortaya koymaya çalışmıştır.
Sosyal değişme ve çöküş konusunda, Cevdet Paşa da Naîmâ gibi Ibn Haldûn’un
yaklaşımından yararlanır; Ibn Haldûn’un görüşlerini Osmanlı Devleti
ve toplumuna uyarlamaya çalışır. Başka bir ifadeyle, Osmanlı Devleti’nin
içinde bulunduğu olumsuz değişme olgusunu Ibn Haldûn’un görüşleriyle
izah etmeye ve bu kötü gidişata çözüm bulmaya çalışır.
121 Fındıkoğlu, Içtimaiyat, Metodoloji Nazariyeleri, II, 66-67.
122 Fındıkoğlu, Içtimaiyat, Metodoloji Nazariyeleri, II, 124.
123 Fındıkoğlu, Içtimaiyat, Metodoloji Nazariyeleri, II, 124.
124 Ercüment Kuran, “Ottoman Historiography of the Tanzimat Period”, Historians of the
Middle East, der. Bernard Lewis ve P. M. Holt (London: Oxford University Press,
1962), s. 423.
Islâm Araştırmaları Dergisi
174
Evrimin ezelî ve ebedî bir toplum yasası olmadığına inanan, yani çevrimselci
bir tarih ve değişim anlayışına sahip olan, hâl ve zamanın yaptığını kimsenin
yapamayacağını söyleyen Cevdet Paşa, devletlerin insan organizması
gibi doğma, büyüme-gelişme ve ölme dönemlerinden geçtiklerini, her şahısta
“sinn-i nümüvv”, “sinn-i vukûf” ve “sinn-i inhitat” olduğu gibi devletler
de bu üç aşamaya sahip olup insanlar sıhhatlerini muhafaza etmek için sinnine
göre davrandıkları gibi, devletlerin de insanî cisim düzeyinde oldukları
için her tavır ve aşamada o tavır ve aşamanın kendine özgü kanun ve gereklerine
göre hareket etmeleri gerektiğini ileri sürer.125
Cevdet Paşa’ya göre zamanla yönetimlere yorgunluk gelmesi tabiidir. Nitekim
önce bir sancak beyliği iken 100 yıl zarfında güçlü bir devlet hâline gelen
Osmanlı, Yıldırım Bayezid zamanında bir duraklama geçirir. “Devr-i evvelin
ahirinde 4. padişah olan Yıldırım Bayezid Han zamanında devlete gevşeklik
gelmiş olduğu gibi, devr-i saninin ahirinde 4. padişah olan Bayezid-i Han-ı
Sânî zamanında dahi, Devlet-i Aliyye’ye fütuhatça biraz durgunluk gelmişti.”
“Yüz sene insan için uzun bir ömür olduğu gibi, devletler için de geniş bir zaman
parçasıdır.”126
Görüldüğü gibi Cevdet Paşa, Ibn Haldûn’un tavırlar teorisine uygun olarak
Osmanlı Devleti’ni “devirler”le, yani aşamalarla izah etmeye çalışmaktadır.
Fakat “Paşa, Osmanlı tarihinin devirlere tasnifini daha ileri götürmüyor.
Buna ya lüzum görmüyor yahut da Ibn Haldûn’un tavırlar teorisini fazla karamsar,
fazla katı bulduğu için selefini sonuna kadar izlemeye lüzum görmüyor.”
127
Osmanlı’nın hemen hemen en buhranlı dönemlerinde yaşamış olan Cevdet
Paşa, devletlerin hayatının düz bir çizgi izlemediğini, tıpkı bir şahsın gerek
vücutça gerekse hâlce bir zaman terakkide ve bir zaman tenezzülde olduğu
gibi kâh kuvvet bulacağını ve kâh fütur hâline geleceğini söyler.128
Cevdet Paşa’ya göre Ibn Haldûn’un ileri sürdüğü gibi, devletin kuruluşunda
başlıca etken “asabiyet”tir. Cevdet Paşa, Ibn Haldûn’da hazır olarak bulduğu
125 Cevdet Paşa, Târîh-i Cevdet (Dersaâdet: Matbaa-i Osmâniyye, 1309), I, 18. Bk. Yazan,
Cevdet Paşa’nın Tarih ve Toplum Görüşü, s. 52-53.
126 Cevdet, Târîh-i Cevdet, I, 31; Yazan, Cevdet Paşa’nın Tarih ve Toplum Görüşü, s.
49.
127 Yazan, Cevdet Paşa’nın Tarih ve Toplum Görüşü, s. 50.
128 Cevdet, Târîh-i Cevdet, I, 17-18.
Ibn Haldûn’un Osmanlı Düşüncesine Etkisi
175
asabiyet teorisini, Osmanlı Devleti’ne uyarlamaya çalışır. Cevdet Paşa’ya göre
devlet kurulduktan bir süre sonra kan bağı gücünü kaybeder. Devlet asabiyetten
doğar, ama asabiyetin enkazı üzerinde yükselir. Cemiyetlerin gelişimine
bağlı olarak kabile veya nesep asabiyetinin yerini “dinî asabiyet” alır. Paşanın
siyaset teorisinde Osmanlı Devleti için de bunlar geçerlidir. Cevdet Paşa esasen
asabiyet ve dini ele alırken ikisini birbirinden ayrı kategorilermiş ve ayrı
birer gerçeklermiş gibi de düşünmez. Başka bir ifadeyle, asabiyeti dinin dışında
müstakil bir olgu olarak görmez. Hatta ona göre Osmanlı Devleti’ni Osmanlı
Devleti yapan öğe Islâmiyettir. Dinî asabiyet i‘lâ-yi kelimetullah için
gaza sayesinde kendini en mükemmel şekilde ifade eder. Bu, bütün inananları
kardeş sayan bir inançtır. Bütün bir Islâm dünyasını tek merkezde toplayan bu
inanç birliğini kurma amacı devletin ana siyaseti iken, Osmanlı Devleti en
güçlü dönemini yaşamıştır.129
Cevdet Paşa da Naîmâ gibi bazen bünyesinde ziyadesiyle inhitat ü fütûr
emareleri zuhur etmiş olan bir devletin, hâkimane tedbirlerle tazelenip yeniden
diriltilebileceğine inanır. Ancak bu çok zor olduğundan, bunun gerçekleşmesi
de çok zordur. Gerçekleşse bile vukûât-i cesîme ve inkılâbât-ı azîme ile
hasıl olabilir.130
Bu durumda Cevdet Paşa’nın, çökmekte olan bir devletin, bazen büyük
inkılap ve olaylarla kurtarılabileceğini; dolayısıyla sosyal ve siyasî olaylarda
büyük olay ve hareketlerin önemli değişimlerin nedenleri olabileceğini savunduğu
ortaya çıkmaktadır.
Bu düşüncelerden anlaşıldığına göre Cevdet Paşa, mutlak ve katı bir determinizmden
yana değildir. O, devletin mutlaka çökeceğini iddia etmemektedir.
Tersine hâkimane tedbirler alınması durumunda Osmanlı Devleti’nin çöküş
tehlikesinden kurtarılabileceğini belirtmektedir ki bu ancak yumuşak bir determinizmle
izah edilebilir.131 Ayrıca o, fatalist bir toplum, tarih ve çöküş görüşüne
de sahip değildir. Aksine o, devletteki gerileme ve çöküş emareleri ortaya
çıktığında devlet adamına sorumluluk yüklemekte, olgun ve tecrübeli devlet
adamlarının devletlerin tarihini değiştirebileceğini vurgulamaktadır.132
129 Yazan, Cevdet Paşa’nın Tarih ve Toplum Görüşü, s. 46-52.
130 Cevdet, Târîh-i Cevdet, I, 18.
131 Bk. Yazan, Cevdet Paşa’nın Tarih ve Toplum Görüşü, s. 56.
132 Cevdet, Târîh-i Cevdet, I, 71. Bk. Yazan, Cevdet Paşa’nın Tarih ve Toplum Görüşü,
s. 55-56.
Islâm Araştırmaları Dergisi
176
Cevdet Paşa diğer Osmanlı uleması, düşünür ve tarihçilerinin çizgisine uygun
olarak devlet içinde ilmî teşkilata, yani ulema sınıfına özel bir önem atfetmektedir.
Hem hoca hem devlet adamı hem de insanlar arasında adalet ile
hükme memur olan ulema, gerçekten de Osmanlı’nın yükseliş dönemlerinde
her türlü ikram ve ihtirama mazhardı. Kadr ü kıymetleri büyüktü.133 Bütün
önemli işlerde onların görüşleri alınırdı. Yalnız şer‘î ve aklî ilimlerde değil,
mülkî ve merkezî konularda da kemal sahibiydiler.134 Ne var ki gerileme ve
buhran dönemlerinde bu durum değişmiş, ulema da bu gerilemeden payına
düşeni alarak yozlaşma içerisine girmiştir. Cevdet Paşa bu temiz ve mazbut
tarikın135 bozulmasını tek başına ele almaz; onunla diğer kurumların çözülmesi
ve çökmesi arasında ilişkiler kurar, devletin çöküş sebeplerini bütüncül
bir yaklaşımla ele alır. Çünkü Osmanlı Devleti’nde din ve devlet kurumları
birbirinden ayrı ve bağımsız olmadığından, devletin kabul ve istihdam ettiği
ulema da devletten bağımsız değildir. “Resmî ulema”, devletin kurumlarında
görevli insanlardır. Bu yüzden Osmanlı Devleti’ndeki gerileme ve çöküş, tabii
olarak ulema sınıfına da sirayet etmiştir. Çünkü ulemanın bağlı bulunduğu
dinî-ilmî bürokrasi, devletin bir parçasıdır. Dolayısıyla mülkî ve askerî düzenin
bozulması ve gerilemesiyle “ilmî düzen” de bozulmaya uğramış, ilim,
maarif ve ulema doğal olarak gerilemeye ve çökmeye yüz tutmuştur.136 Devletin
kurumları çözülme ve çöküşle yüz yüze geldiğinde, ilm-i tarîk, daha önceleri
âlimlerin en değerlileri ve ehil olanlarına mahsus iken, artık rüşvet, iltimas
vb. yollarla ehil ve erbabı olmayan kimselerin kuşattığı bir kurum hâline
gelmiş,137 tarîk-i ulema, cühela ile dolmuştur.138 Devlete bir sistem anlayışı
içinde bütüncül olarak bakan Cevdet Paşa’ya139 göre devletin genel çöküşü,
“ilmiye’nin de çöküşü”nü ve bozulmasını beraberinde getirmiştir.
Özetle Cevdet Paşa, çevrimsel bir tarih anlayışına sahip olmakla birlikte, teorisini
mutlak fatalizm ve sıkı determinizm üzerine kurmamakta, devletlerin çöküşünde
insan iradesine gereken önemi vermektedir. Ibn Haldûn’un görüşlerinden
farklı olarak onun görüşlerinde tam bir döngüsel siyasî ve sosyal hayat çizgisi
yoktur. Onun çevrimsel görüşünde bir sarmallık bulunduğu söylenebilir.
133 Cevdet, Târîh-i Cevdet, I, 72, 88, 90.
134 Cevdet, Târîh-i Cevdet, IV, 215.
135 Cevdet, Târîh-i Cevdet, I, 90.
136 Cevdet, Târîh-i Cevdet, I, 87, 93; IV, 236; VII, 123.
137 Cevdet, Târîh-i Cevdet, IV, 215.
138 Cevdet, Târîh-i Cevdet, I, 90-91.
139 Cevdet, Târîh-i Cevdet, VI, 6.
Ibn Haldûn’un Osmanlı Düşüncesine Etkisi
177
Mustafa Nuri Paşa (1824-1890)
Cevdet Paşa ile aynı dönemde yaşayan Mustafa Nuri Paşa, Ibn Haldûn’un
devletlerin ömrü teorisini değiştirip Osmanlı Devleti’ne uyarlamış ve buna göre
kendi tarih kitabı Netâyicü’l-vuk†at’ı hazırlamıştır.
Yukarıda belirtildiği gibi, Ahmet Cevdet Paşa, Ibn Haldûn’un tavırlar teorisini
Osmanlı’ya uyarlarken devirlere ayırmayı sonuna kadar uygulamamıştır.
“Oysa Kısas-ı Enbiya yazarının çağdaşı olan bir başka tarihçi Mustafa Nuri
Paşa, Netâyicü’l-vuk†at’ında Cevdet Paşa’nın Ibn Haldûn’dan ilham alarak
ayırdığı aşağı yukarı 100’er senelik devreleri, yaşadığı çağlara kadar getirmektedir:
140
Allâme-yi zû fünun Ibn Haldûn her devlete sinn-i nümüvv u sinn-i vukûf
ve sinn-i inhitat ispat ve imar-ı düveli ekseriya 120 sene olmak üzere irad
edip, halbuki kendisi 808 sene-yi hicriyesine kadar muammer olmak hasebiyle
Bağdad ve Endülüs ve Mısır’da üçer-beşer yüz sene saltanat süren
hulefâ-yi Abbâsîye ve Emevîye ve Fâtımiyeyi müdrik olduğu hâlde, bu davada
bulunması ve her üç karında usul ve adat-ı devlet külliyen mütehavvil
ve müteğayyir olur demeğe mahmul olup, bu adet-i tabiiye ise Devlet-i
Aliyye-yi Osmâniyede dahi mukayeseyi tekmilesiyle zahir olmak için birinci
bab, ibtida-yı zuhur-u kevkebe-yi Osmaniye’den hükmünü icra eylediği
her babın Timur hadisesine kadar 105 senelik ve ikinci bab Çelebi Sultan
Mehmed Han hazretlerinin tecdid-i devlete muvaffakiyetlerinden Sultan
Bayezid-i Sâni hazretlerinin terk-i meşgale-yi saltanat buyurdukları 918
senesine değin 113 yıllık ve üçüncü bab Yavuz Sultan Selim Han hazretlerinin
cüluslarından 1003 tarihine kadar 83 senelik ve dördüncü bab Sultan
Mehmed Han-ı Sâlis hazretlerinin tarih-i mezburda vuku bulan cüluslarından
1099 senesinde Sultan Süleyman-ı Sâni hazretlerinin cüluslarına
ve beşinci bab oradan 1188’de münakid olan Kaynarca Muahedesi’ne değin
mürur eden zamanlarda vaki olan hadisatı ve altıncı bab ondan sonra
suretyâb-ı zuhur olan ahvali mübeyyin olarak …141
Mustafa Nuri Paşa, Ahmed Vefik Paşa’nınkine çok benzeyenbu ifadelerden
de anlaşılacağı üzere, kitabını söz konusu yıllara göre tasnif etmiş ve bölümlere
ayırmıştır.
Mustafa Nuri Paşa kitabında Ibn Haldûn’dan bir vesileyle de bahsetmektedir.
Şöyle ki, “Ahvâl-i Ulum ve Maarif” başlığı ile ele aldığı dönemin ilim ve
eğitimini incelerken Ibn Haldûn’un Mukaddime’si ve başka bazı tarih kitaplarıyla
askerî kitapların Türkçeye çevrildiğini belirtmektedir.142
140 Yazan, Cevdet Paşa’nın Tarih ve Toplum Görüşü, s. 50.
141 Mustafa Nuri Paşa, Netâyicü’l-vuk†at (Istanbul: Matbaa-i Âmire, 1294), I, 3-4.
142 Mustafa Nuri Paşa, Netâyicü’l-vuk†at, III, 130.
Islâm Araştırmaları Dergisi
178
Namık Kemal (1840-1888)
Namık Kemal, Osmanlı Tarihi isimli eserinin giriş kısmında (Osmanlı Tarihi’ne
giriş olarak Roma Tarihi adıyla yayımlanan ilk fasikülün143 “Ifade-i
Meram” başlıklı ve 1305 yılını taşıyan ilk kısmı144) Ibn Haldûn’dan bahsetmiş
ve ondan yararlanarak bir tarih metodolojisi ortaya koymuştur. Adı geçen
kitabın yayımı, içindeki bazı terim ve kelimelerin yanlış anlaşılmalara sebep
olduğu gerekçesiyle II. Abdülhamid döneminde durdurulmuştur.145
Namık Kemal, söz konusu metodoloji yazısında tarihin anlamı ve önemi
ile tarihi bilmenin millet için hayatî olması gibi konuları ayrıntılı olarak ele almaktadır.
Burada ayrıca kendisini Osmanlı Tarihi’ni yazmaya teşvik eden
“hâlin, tarihce lisanımızda mevcut olan noksanın ikmaline acizane bir hizmet
edebilmek arzusu”146 olduğunu da belirtmektedir. Namık Kemal’e göre “Bizim
lisanda hikmet-i tarihi bir tarafa bırakalım; devletimizin bütün olaylarını
içine alan bir tarih mevcut değildir.” O nedenle de tarihte olan olayları yanlış
değerlendiriyoruz.147
Namık Kemal, kitabının ön sözünde Ibn Haldûn’un çok büyük bir bilgin
ve tarih ilminin kurucusu olduğunu, devletlerin tabii ömrü gibi birtakım yanlış
şeyler söylemiş olsa bile, onun eserinin büyüklüğüne halel gelmeyeceğini,
ona bir ilme esas koyma şerefinin yeteceğini belirtir:
Bir memlekete yahud bir devlete mahsus tarih yazanlardan başka ahval-i
umûmiye-i Islâmiyye’den bahseden tarihçiler içinde Taberî gibi, Ibn Kesîr
gibi, Ebü’l-Fidâ gibi pek çok ashab-ı iktidar sayılabilir. Bu sınıf-ı celîl arasında
ise en ziyade isbât-ı imtiyaz eden hakîm-i alî nazar Ibn Haldûn’dur.
Ibn Haldûn’un düvel-i Islâmiyye’den her birini ayrı ayrı nazargâh hikmetinden
geçirerek vekayi-i mühimmesini esbab ve avariziyle beraber birkaç sahifeye
sığdırmakta gösterdiği kemal şayan-i hayrettir. Vakıan Ibn Haldûn’da
mevzu-ı bahs olan asırların bazı vukuâtı nakısdır; fakat bu nevakıs Ibn Haldûn’un
tedkîk ve tetebbuunda kusurdan değil, kaynaklarının tam olmamasından
neşet eder. Ufak tefek bazı yaklaşımlar da vardır; lakin ne denilebilir
ki hiç kimse hakîm olmakla insanlıktan bütün bütün tecerrüd edemez.
Ibn Haldûn, fenn-i tarihin mükemmili olduğu gibi, bu fenne bir usûl vaz‘
etmek, olayların doğrusunu yanlışından ayırmağa bir mikyas bulmak istemiş,
143 Namık Kemal, Osmanlı Tarihi, Medhal [baskı yeri ve tarihi yok].
144 Namık Kemal, Osmanlı Tarihi, Medhal, s. 5-20.
145 Namık Kemal, Osmanlı Tarihi, haz. Ulviye Ilgar ve Ihsan Ilgar (Istanbul: Hürriyet Yayınları,
1971), s. 11 (Yıldız Sarayı’ndan Namık Kemal’e gönderilen telgraftan).
146 Namık Kemal, Osmanlı Tarihi, Medhal, s. 16.
147 Namık Kemal, Osmanlı Tarihi, Medhal, s. 14-15.
Ibn Haldûn’un Osmanlı Düşüncesine Etkisi
179
havi olduğu ma‘lumatın kesret ve tenevvuuna nazaran ayrıca bir kitabhane
addine layık olan Mukaddime’yi meydana getirmiş, bu cihetle hikmeti
tarihin de müessisidir. Mukaddime’de örneğin devletlerin “ömr-i tabiîsi”
olmak gibi birtakım yanlış fikirler de görülür. Fakat o hâller kitabın meziyetine
halel getirmez. Tabiat-ı külliyenin yed-i icadından bile hiçbir şey
mükemmel olarak çıkmıyor. Eseri ne kadar nakîsalı olsa Ibn Haldûn’a, yine
bir fenne esas vaz‘ etmiş olmak şerefi yetişir, ki bütün ebnâ-yi beşer
içinde öyle bir saadet birkaç yüz kişiye ya nasib olmuş ya olmamıştır.148
Namık Kemal, duraklamacılık ve çöküşçülüğe karşı ilerlemeciliği savunur.
Aslında o, Ibn Haldûn’un tarih felsefesini geliştirerek Osmanlı örneğinde bir
tarih, toplum ve devlet bilinci kazandırmak amacıyla ilerlemeyi öne çıkarır.
Ona göre “cem‘iyyet-i medeniye denilen şahs-ı manevî içün sinn-i vukûf olamaz;
anın hayat-ı sahîhası terakkidir; vukuf değil! Şehrah-i terakkide zamanın
müsaid olduğu menzileye az çok uzak bulunmak, taaffuna başlamış emvat
arasında kalmakla beraberdir ki o hâlde bulunan cem‘iyet içün bir zaman-
i beka mümkün olsa da, hiçbir zaman emrad-i mühlikeden selâmet-i
müyesser olamaz.”149
Namık Kemal’in bu görüşleri onun tarihçiliği çerçevesinde temellendirilmektedir.
Kemal’in tarihçiliğinde,
Tarih ki mazinin müstakbele nâkil-i ahbârıdır, zahirde bir hikâyeden ibaret
görünür; fakat hakikatde fenn-i şahane vasfıyla tebcîl olunan, marifet-i
hükûmetin en büyük hadimlerindendir.
Hakikat, bir milletin tarihi bilinmezse bekasına, terakkisine lazım olan esbabın
mevcudu, menkudu nereden öğrenilecek? Ihtiyacat-ı siyasiyye-i
maddiyatdan değildir ki göz ile görülsün, el ile tutulsun. Tabiiyyat ve riyaziyyatdan
değildir ki aletle ölçülsün, muadile ile hal olunsun.150
Abdurrahman Şeref (1853-1925)
Abdurrahman Şeref Efendi, Târîh-i Devlet-i Osmâniyye adlı iki ciltlik eserinde,
Ibn Haldûn’un metodunu izlemeye çalışmıştır. O, kitabının ön sözünde
Ibn Haldûn hakkındaki görüşünü de ortaya koyar:
Allâme Ibn Haldûn’un bu bilim (tarih) konusunda açtığı çığır -ki bu gün
Avrupalılar nezdinde oldukça rağbette ve “hikmet-i tarih” adıyla bilinmekte
olup kâinat (oluşum) olaylarını ve bu olayların değişimini birbirini izleyen
148 Namık Kemal, Osmanlı Tarihi, Medhal, s. 13-14.
149 Namık Kemal, Osmanlı Tarihi, Medhal, s. 6.
150 Namık Kemal, Osmanlı Tarihi, Medhal, s. 5.
Islâm Araştırmaları Dergisi
180
tecrübe ve gözlemlerden doğan bir nazarî kanuna tabi sayarak, meydana
gelen olayların yalnız oluş biçimini nakledip anlatmakla yetinmeyip sebep
ve sonuçlarını da araştırmak, mevcut durumlardan gelecekte gerçekleşecek
şeylere intikal etmektir. Işte tarihî terbiyeyi içinde bulunduran yalnız bu
güzel yol (metod) yararlıdır.151
Görüldüğü gibi müellif, salt olayları anlatmak (nefs-i vukuat) biçimindeki
vakanüvis tarihçiliğini değil, olayları sebep ve sonuçlarıyla birlikte ele almak
(i‘mal-i vukûât) şeklindeki tarih anlayışını kabul ederek Ibn Haldûn’un metodunu
önemsemekte ve benimsemektedir. Nitekim o, tarihinde Ibn Haldûn’un
bu metodunu Osmanlı’ya uyarlamaya çalışmış ve örneğin Yıldırım
Bayezid (1389-1402) dönemini, Ankara Savaşı ve sonrasındaki gelişmeleri
Ibn Haldûn’un “çöküşçü tarih felsefesi” çerçevesinde okumaya ve yorumlamaya
çalışmıştır:
… Ganimet mallarından meydana gelen servet ile cami, medrese, mektep,
yol, köprü, hamam, han, kervansaray ve imaret gibi pek çok hayır yapıları
kurularak baştan başa memleketin imarına çalışılmış, komşu meliklerle
münasebetlerde devletler hukuku kaideleri gözetilerek ve tabii ki devletin
mevcut büyüklüğü de gösterilerek, hele bazılarıyla yapılan evlilikler yoluyla
oluşan akrabalıklarda ülkenin menfaati asla unutulmamış, velhasıl
bütün gelişme ve ilerleme için lâzım olan her şey gerektiği gibi araştırılıp
elde edilmiştir.
Ancak tam bir şaşaa içinde, büyük âlim tarihçi Ibn Haldûn’un devletlerin
tabiatı hakkında ortaya koyduğu nazarî kanunlar hükmünce gizli gerileme
alâmetleri kendini göstermeye başlamıştı. Şöyle ki: Sultan Bayezid Han’ın
savaş konusunda yaptığı hizmetleri olağanüstü, ele geçirdiği toprak ve gazaları
kendisinden öncekilerden daha fazla idi. Rumeli beldeleri ve hükümetleri
baştan başa iktidar gücü altında ezilmiş ve saltanatı birkaç sene daha
devam etse Kostantıniyye’nin de hakkından geleceği zannolunurdu.
Anadolu’da melikler taifesi içinde dağınık ve perişan olan pek çok Müslüman
topluluklar için himmet pergeliyle güçlü toplumsal bir merkez meydana
gelmişti. Hanedana bağlı kimseleri memnuniyet verici seviyede ise de
bu tumturaklı fetihlerin ve uygulamaların azgın ve ölçüsüz büyümüş meyvesiz
bir ağaç gibi acelecilik zafiyetine düşmesi kaçınılmaz idi. (…)
Diğer taraftan Ibn Haldûn’un görüşüne göre milletlerin asıl gerileme sebebi
olan durumlar, ki ganimet serveti ile refah ve bolluk mevsimi erişip güç
ve kuvveti tahrip eden safa ve sefahat, kuvvetliliğe ve eski güçlülüğe meydan
olmak ve genel ahlâka birden bire halel gelmektir, mevsimi gereği olarak
bu durumların izleri baş göstermeye başladı. Tâcü’t-tevârîh’te genişçe
açıklandığı üzere, kurtuluş fidyesi olarak Sırp kralının padişahla evlendirerek
hareme soktuğu hemşiresi, hile ve yanıltıcı cilvesiyle padişah hazretlerini
yeyip içme ve eğlenceye alıştırdı. Veziriazam Ali Paşa, ki yakın vakte
kadar geçerli olan vezirlik debdebesinin ilk mucidi ve uygulayıcısıdır, zevk u
151 Abdurrahman Şeref, Osmanlı Devleti Tarihi, haz. Musa Duman (Istanbul: Gökkubbe
Yayınları, 2005), s. 31.
Ibn Haldûn’un Osmanlı Düşüncesine Etkisi
181
sefaya düşkün bir adam olduğundan devlet işlerini yürüten samimi insanları
kendine uydurup bir aralık memurlar üzerinde ve vekâlet ettiği görevlerde
kayıtsızlık gösterdiğinden, padişahın rızası hilâfına uygunsuz hareketlere
girişmişti.152
Abdurrahman Şeref, bir taraftan Ibn Haldûncu çöküş yaklaşımını Osmanlı’ya
uyarlamaya çalışırken bir taraftan da onu aşmaya çalışmakta ve Osmanlı
Devleti örneğinde Ibn Haldûn’un nazarî kanunlarının bozulabileceğini
söylemektedir. Yukarıdaki açıklamalarının devamı olarak söyledikleri bunu
ortaya koymaktadır:
Bereket versin ki padişahın çevresindeki faziletli insanların ve özellikle padişahın
akrabası da olan Emir Buharî hazretlerinin hayırlı uyarılarıyla çabucak
bu uygunsuzluğun önü alınmış ve kadıların zalimlerinden seksen kadarı padişah
emriyle hapse atılıp terbiye edilmiş, bu arada herhangi bir şekilde para
almak usulünün kaldırılıp yasaklanmasıyla mahkemelerce ilâm harçları ve
ruhsat (berat) vergisi belirlenip sınırlandırılmış idi. Bu hâller, gerçi pek az
müddet sürdüyse de, millî güçlülüğümüzün heva rüzgârıyla titremeye başladığını
gösteren ve işlerde böyle süratli değişiklik meydana gelmesi güçlü yüce
saltanat için zararı ve tehlikeyi kaçınılmaz kılmakta idi. Işte Ankara Savaşı
bu gerçekleri tamamıyla ortaya çıkarmıştır. Ibni Haldûn’un nazarî kâidesine
bir delil daha ortaya çıkmış ve fakat Allah’ın korumasıyla Osmanlı ocağının
canlandırılmasına ilişkin ve münasip buyrulduğundan âlim bilgenin nazarî
kanunlarını bozmaya da birinci örnek olmuştur.153
Abdurrahman Şeref’in Ibn Haldûn’un çöküş yasalarının istisnasına ilk örnek
olarak Osmanlı’nın çok kötü bir durumdan ayağa kalkmasını göstermesi ilgi çekicidir.
Bununla yukarıda da belirtildiği gibi, Abdurrahman Şeref, Ibn Haldûn’un
nazariyesini Osmanlı örneğinde aşmaya çalışmaktadır. Ancak belirtilmelidir ki
Abdurrahman Şeref’in bu aşamada bir tür kaderci yaklaşımı öne çıkarmakta, Allah’ın
korumasını, yani Allah’ın tarihe müdahalesini vurgulamaktadır. O hâlde
dikkatle bakıldığında denilebilir ki aslında Abdurrahman Şeref, Ibn Haldûn’un
ortaya koyduğu bilimsel yasaların geçerli olduğunu; ancak Allah’ın tarihe müdahalesiyle
o yasalardan birinin geçerliliğini yitirdiğini söylemektedir.
Muallim Cevdet (1883-1935)
Muallim Cevdet, Ibn Haldûn’la ilgili araştırması olan bir yazardır.154 O, Ibn
Haldûncu sosyolojiyi Osmanlı’nın son zamanlarında Müslüman topluma
uyarlamaya çalışmıştır. Fakihlerin toplumun sorunlarına ve zamanın gerek-
152 Abdurrahman Şeref, Osmanlı Devleti Tarihi, s. 87-88.
153 Abdurrahman Şeref, Osmanlı Devleti Tarihi, s. 88.
154 Fındıkoğlu, Içtimaiyat, Metodoloji Nazariyeleri, II, 118-19 (3 no’lu dipnot).
Islâm Araştırmaları Dergisi
182
lerine çözüm bulabilmek için toplumun değişim durumunu bilmeleri ve dikkate
almaları gerektiğini vurgulayan Muallim Cevdet, Ibn Haldûn’un bu konudaki
görüşünün yeniliğini ve orijinalliğini muhafaza ettiğini belirterek
onun söz konusu görüşüne atıfta bulunmaktadır. Örneğin Muallimler Mecmuası’nda
1925’te “Türk Irfanında Kitap’la Tecrübe Usullerinin Mücadelesi
(Iskolastik Kavgası)” başlığıyla yayımlanan makalesinde şöyle demektedir:
Fıkıh, halk ve zaman ihtiyaçlarının, yeni zaruretlerin daima kitabî hükümleri
tadile selahiyeti olduğunu; laakal bin yıl evvel ilan etmiştir. Bu esas
dinlendi mi?
Asrın ihtiyaçlarını düşünen imamlar (başta Imâm-ı Âzam), fakihler, örflere
vakıf âlimler, yeni ihtiyaçları daima kitap hükmüne takdim ettiler. Fakat
kitaptan, nakilden harice bakamayan fakihler, hukukçular yeni ihtiyaçları,
yeni zaruretleri göremeyen ve görmek istemeyen bir kısım müteşerriler,
daima terakkiye mani hükümler verdiler. Halkın muhite göre değişen örflerini,
ihtiyaçlarını bir türlü tetkik ve tahkik edemeyen fıkıhçılar kısmının
idare ve siyaset işlerinde katiyen muvaffak olamayacağını, meşhur Islâm
müverrih hakimi Ibn Haldûn bağıra bağıra ilan etti. Asrın tenkitleri, Ibn
Haldûn’un nazariyesini tekrardan başka bir şey değildir. Yeni zaruretler,
kitap satırlarından çıkarak, yeni hükümler aramağa mecbur eder. Imâm-ı
Âzam “Hüküm çıkaranlar adamsa, biz de adamız. Biz de tedkik edebiliriz.”
demiştir. Islâm fıkhı eski hükümleri dâimâ tutmayıp, ihtiyaçlara göre değiştirmek
için terakki kanununa en muvâfık bir düstur vermişken; ehil
olanların ictihad hakkını teslim etmişken; icmâ-ı ümmetle eski bir sistemin
tâdil veya lağvedilebileceğini tasrih eylemişken; son asrın fakihleri arasında
karantinanın, yeni tarz silâh tâliminin, diş doldurmanın, Fransızca öğrenmenin,
resim ve musiki tahsilinin, eşya ve haneleri sigorta ettirmenin,
banka açmanın, fotoğraf çıkarmanın, mektepte harita ve sıra kullanılmasının
aleyhine yürüyenler pek çok görüldü. Fakat ne oldu? Zaman ve ihtiyaç,
kahir darbesiyle hükmünü yürüttü... Ve en garibi şu ki, Garb’ın en
faydalı ihtirââtını almayı tecviz etmeyenler bununla kalmadılar. Hanefî
mezhebi haricinde kalan mükemmel Islâm fetvalarını bile reddettiler. Bu
taassup olmasaydı; bizim Mecelle’miz Code Civil’e on kere fâik olurdu.155
Sonuç Yerine
Osmanlı bilgin ve düşünürlerinin bir kısmını önceleyerek tarih, toplum ve
çöküş teorilerini Ibn Haldûn’un görüşleriyle birlikte ele aldığımız bu çalışmada
sonuç yerine şunlar söylenebilir:
155 Muallim Cevdet, “Türk Irfanında Kitap’la Tecrübe Usullerinin Mücadelesi (Iskolastik
Kavgası)”, Muallimler Mecmuası, Teşrînievvel 1925; http://www.egitim.aku.edu.tr/
mcevdet.htm (16 Haziran 2006’da girildi).
Ibn Haldûn’un Osmanlı Düşüncesine Etkisi
183
1. Osmanlı bilgin, düşünür ve çöküş teorisyenleri, Osmanlı Devleti’nin çöküşle
yüz yüze gelmemesi için gerekli tedbirleri ortaya koyma temelinde görüşlerini
geliştirmişlerdir.
2. Osmanlı bilgin ve düşünürleri Islâmî geleneğe uygun olarak özetle din ve
adaletten uzaklaşan bir toplum ve devletin çökeceği konusunda hemfikirdir.
3. Klasik dönem Osmanlı düşünürleri, Ibn Haldûn’dan derinden etkilenmişlerdir.
Bu etkilenmenin temelinde Osmanlı pratiğinde devleti ayakta tutmak
gaye ve arzusu yatmaktadır. Onlar, Ibn Haldûn’un kendi gözlemlerinden
hareketle vardığı genellemeleri, Osmanlı pratiğinde özelleştirmişlerdir. “Zayıflama”
sürecinden itibaren Osmanlı siyaset felsefesinin, tarih felsefesinin, toplum
felsefesinin Ibn Haldûncu temelde biçimlendiği söylenebilir.
4. Osmanlı toplum, devlet, tarih ve çöküş teorileri organik devrevî bir temele
dayanmaktadır. Ancak belirtmek gerekir ki Osmanlı düşünürleri ve çöküş
teorisyenleri Ibn Haldûn gibi katı determinist-fatalist bir tarih ve çöküş
görüşüne katılmayıp çöküş sürecine girmiş olan bir devlet veya toplumun birtakım
yollarla kurtulabileceğini ileri sürerek Ibn Haldûn’dan ayrılmaktadır.
Ibn Haldûn, çöküş problemine kesin bir çözüm üretememiş görünmektedir;
ama Osmanlı aydınları çöküşe etkili bir çözüm bulmaya teşebbüs etmişlerdir.
Bu da Osmanlı bilgin, düşünür ve devlet ricalinin taklitçi olmayıp duruma göre
yeni düşünceler ürettiklerini göstermektedir.
5. Ibn Haldûn’un görüşlerinden etkilenmek, Osmanlı devlet adamları, bilgin
ve düşünürlerini orijinal düşünceler üretmekten alıkoymamış, pasiflik ve
karamsarlığa da itmemiştir. Tersine Ibn Haldûn, Osmanlı siyaset ve fikir
adamlarını olumlu etkilemiş, onların tarih, toplum ve devlet konusunda yeni
birtakım fikirler üretmelerine etkili olmuştur. Her ne kadar Ibn Haldûn’un genellenemeyecek
bazı görüşleri olsa da, birçok konuda ortaya koyduğu nesnel
denilebilecek birtakım yaklaşımları, Osmanlı düşüncesinin gelişmesinde etkili
olmuştur.
6. Beşinci maddenin devamı olarak belirtilmelidir ki Ibn Haldûn’un etkisiyle
Osmanlı bilgin ve düşünürleri klasik nakilci tarih anlayışından, yorumcu
ve genellemelere gidebilen tarih anlayışına geçebilmişlerdir. Bu, Osmanlı’da
çok erken dönemlerden itibaren sosyal olaylara nesnel yaklaşımı getirmiş ve
modern bir bilim olarak sosyolojinin çok erken bir zamanda Türkiye’de zemin
bulmasını sağlamıştır.
7. Ibn Haldûn etkisi, Osmanlı düşüncesinde belli ölçülerde epistemolojik
dönüşüme de sebep olmuş, olaylara bilimsel ve sistematik yaklaşmayı yerleştirmiştir.
Islâm Araştırmaları Dergisi
184
8. Ibn Haldûn’dan etkilenerek Osmanlı sosyal, siyasal, ahlâkî, hukukî vs.
gerçekliğini ilmî ve eleştirel bir zihniyetle değerlendirmek, olaylara daha sağlıklı
ve soğukkanlı yaklaşım siyasetini getirmek, muhtemelen Osmanlı’nın
ömrünü uzatma çabalarında etkili olmuştur.
9. Ibn Haldûn’un dünyaya açılmasında Osmanlı düşünürleri, hatırı sayılır
düzeyde aracılık etmişlerdir. Ibn Haldûn, Osmanlı kanalıyla Batı’ya açılmış;
ama daha sonra, özellikle modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş arefesinde
ve sonrasında Ibn Haldûn’a Türkiye’deki ilgide azalma olmuş, fakat Batı’da
ilgi arttıkça Türkiye’de de tekrar yavaş yavaş ilgi artmaya başlamıştır.
10. Ibn Haldûn’un Osmanlı düşünür, bilgin ve devlet ricali için çok büyük
bir anlam ifade ettiği, çok büyük bir değer olduğu söylenebilir. Öyle bir değer
ki, Osmanlılar onu kendi varlıklarını izah etmenin, devletlerini çöküşten kurtarmanın
önemli bir temel boyutu olarak almışlardır. Bu nedenle Ibn Haldûn’un
sadece Müslüman bilgin, düşünür ve siyasetçileri tarafından değil, Müslüman
olmayanlar tarafından da tanınmasında büyük bir rol oynamışlardır.
11. Denebilir ki Osmanlı düşünürleri kendi gelenekleriyle uyumlu bir çıkış
yolu arayışında Ibn Haldûn’la temas kurmuş ve Osmanlı’da bir çöküşten kurtuluş
reçetesi olarak onu değerlendirmişlerdir. Osmanlı entelektüelleri Ibn
Haldûn’la düşünce, tarih ve siyasette yeni açılımlara gitmek istemiş ve bir
noktaya kadar da isabet kaydetmişlerdir.
12. Osmanlı bilgin ve tarihçileriyle devlet ricali, Ibn Haldûn’un tarih, medeniyet,
toplum ve bilim yaklaşımından yararlanarak sıkıntılarını aşmaya çalışmıştır;
ama Osmanlı’nın son dönemlerinde modernleşme çabaları Ibn Haldûn’a
ilgisiz kalmıştır.
Ibn Haldûn’un Osmanlı Düşüncesine Etkisi

185